
2.743 kelime · ~14 dk okuma
Chuck Palahniuk'in Fight Club adlı romanından sanıyorum aşinayız, kitabından çok filmiyle olsa da. Şöyle diyor, özel değilsin, güzel ve eşsiz bir karthanesi de değilsin. Sen de diğer her şey gibi çürüyen bir organik maddesin. Hepimiz aynı kompost diyanının parçalarıyız.
Bu satırları not alırken Ölü Ozanlar Derneği ismiyle izlediğimiz o unutulmaz filmin içerisindeki Amerikalı şair Robert Frost'un gidilmeyen yol başlıklı şiiri geldi ansızın. Semih Aydın'ın çevresinden aktarayım size. Diyor ki Frost Bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben daha az gidilmiş olanı tercih ettim ve bu oldu bütün farkı yaratan. Yani özetleyecek olursak Bay Chuck diyor ki hiçbir özelliğin yok, hiçbir sıra dışılığın yok. Bay Robert da diyor ki beni farklı kılan, herkesin gittiği yolun dışındaki daha az tercih edilen yolu tercih etmiş olmamdı diyor.
Dolayısıyla haddini aşan yaşam rehberinin bölümünün de aşağı yukarı konusu belirmiş oluyor. Bu hafta sürüye katılmanın rehavetiyle kendine has olabilmenin zorlukları arasındaki puslu bölgeye bakıyoruz. Kendine özgü olma ile sıra dışı olma sıklıkla karıştırılan, birbiriyle aynı anlanmış gibi kullanılan iki sözcük oysa ki değil. Elbette aynı olsaydı farklı isimlere sahip olmazdı şüphesiz. Şimdi özgünlüğe bakalım önce. Özgünlük aşağı yukarıda kafamızda belirdiği gibi kendine has olma hali. Nevi şahsına münhasır olma durumu, bir başka böyle daha eski Türkçeyle anacak olursak. Kriterleri nedir? Bir yaratıcılık nosyonu gerektiriyor. Yani kendinize has bir çizgi oluşturmak için olaylara, durumlara, yaşama hem sonuç çözüm olarak hem de tabur olarak
bir yaratıcı dokunuş gerekiyor. Kendine has bir tarz gerekiyor dolayısıyla ve bu bütün oluşturduğumuz fikrin, fikri bütünlüğün iletişimini sağlıklı bir şekilde kurabilmemiz gerekiyor ki bu aslında her zaman sağlıklı olmak durumunda da değil. Ama bir ifade gerektiriyor özgünlük. Yani özgünlük kendi içimizde kaldığı sürece bir anlam ihtiva etmiyor ya da özgün olarak nitelendirilemiyor çünkü özgün oluşunu biz belirlemiyoruz.
diğerleri belirliyor, diğerleri bunun kararını veriyor. Dolayısıyla bunun bir ifade edilmesi lazım. Yani özgünlük, özetle kendine has olma durumu. Peki kötü tarafı ne? Yani kulağa gayet hoş geliyor da kötü tarafı ekstra bir çabaya ihtiyaç duyuyor yaşam içerisinde. Pek çok benzerinde olduğu gibi. Farklı olmanın getirdiği ayrı bir sorumluluk var. ve kaçınılmaz sonuçlarından biri de yine pek çok entelektüel arayışın sonunda ulaşılan nihai kaçınılmaz nokta olan yalnızlık hali. Sıra dışılık ise başka bir şey. Demin de bahsettiğim gibi sıra dışılık özgünlükle aynı değil. Birbirinin mütemmim cüz'ü, ayrılmaz parçası değiller. Her sıra dışı olan özgün olmayabiliyor aynı zamanda.
Sıra dışılık özünde bir sıraya, düzene ihtiyaç duyuyor en başta. Yani adından da anlaşılacağın üzere sıra dışı ne demek? Bir sıra var, bir düzen var, bir nizam var. Bir de onun dışında kalmayı tercih eden ya da istese de o sıranın, o düzenin, o nizamın içerisinde yer alamayan var. Dolayısıyla sıra dışılık özünde bir sıraya ihtiyaç duyuyor ama özgünlük kendi haline, kendine özgü olma durumu ve herhangi başka bir referans noktası ihtiyaç duymuyor. Tamamen kendi içimizde gerçekleşen bir mesele. Mesela sıra dışılık içerisinde her ne kadar iletişimi bu şekilde yapılmasa da ilgi çekmeyi, dikkat çekmeyi isteyen bir tavır da var kaçınılmaz olarak ama özgün olanın böyle bir önceliği yok. Yani özgün olan da dikkat çeker, sıra dışı olan da dikkat çeker ama özgünlüğün içerisinde böyle bir şart yok yani ilgi peşinde değil. Doğal bir yan etki olarak oluyor yani aslında özgünlüğün ilgi çekicilik hali. Ve özgünlük sıra dışılığa kıyasla daha içten gelen bir his. Tepkisellik ön planda değil. Herhangi bir şeye karşı tepki olarak belirmiyor. Özgünlük bir parça içgüdüsel bir şey ama sıra dışılık bazen tepki olarak da karşımıza çıkabiliyor.
E işte genellikle toplumun kendi kalabalıklığı içerisinde toplumun dışında kalan kişiler ya da zümreler, gruplar, alt gruplar sayıca az olduğundan topluluğun o kalabalığın bütününe alabildiğine sıradan, benzer görünüyor. Dolayısıyla onları isimlendirirken de böyle bazen birbirine karıştırıyoruz. Programın ayrıntılarına girmeden önce kavramları oturttuğumuz bu bölümde zihnimizi bir netleştirelim dedik. Özgünlük kendine asol muhalim, sıra dışılık ise. sıranın, nizamın, düzenin dışarısında olmayı, yürümeyi, bulunmayı ve anılmayı tercih edenlerin, bunun için uğraşanların kulübü.
Bir restoran mutfakta yaşananlarla ilgili müşterisinin çok bilgi sahibi olmasını istemeyebilir belki. En azından genellikle böyledir. Şimdilerde bazı restoranların böyle ortada şeffaf mutfakları oluyor ve siz siparişi verdikten sonra mutfak ekibinin onunla uğraşırken, cebelleşirken yaşadıklarını, çektiklerini, emeklerini, uğraştığını görüyorsunuz. İyi mi oluyor, kötü mü oluyor bilmiyorum ama bazen de böyle bu podcast konularıyla ilgili bu konuları seçerken bana ilham veren şeyler nelerdi diye belki de kendi kayıtlarım adına paylaşmak istiyorum. İki konu bende bu duyguyu pekiştirdi. Birisi uzun zamandır aklımda dolanan tanıdığım bir arkadaşımın şimdi kendisine izin almadığım için tabii bahsetmek olmaz. Gerçi kamuya açık bir röportajda bir söyleşide bahsetmişti ama yanlış hatırlamıyorsam Arman Çağlayan'ın konuğuyken
Anadolu'dan İstanbul'a göç ettikten sonraki ailesiyle birlikte ki şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde görevli, diyordu ki benim ufkum daraldı. Yani benim doğduğum ve büyüdüğüm kasabada Bizim en az 1,5-2 kilometrelik bir ufkumuz vardı. Camdan pencereyi açıp baktığımızda karşımızdaki uzun ovada, vadiyle olan aramızdaki bölümde kilometrelerce bir ufkumuz vardı ve ben İstanbul'a taşındıktan sonra ufkum birkaç metreye indi. 4-5 metre ufkum kaldığı zaman kendimi şanslı hissediyorum dedi.
İstanbul'da yaşayanlar ya da ziyaret edenler bilir, herkesin derin bir avuç çektiği an vardır. O da işte vapura bindiğiniz zaman ya da iki yakayı, Avrupa ve Asya yakasını birbirine bağlayan birkaç köprünün birinden geçtiğiniz zaman. Yüzünüzü denize döndüğünüzde bir ferahlama olur. Çünkü o ufkun genişlemesi sizde böyle bir his yaratır.
Bu bölüm için ikinci ilham noktam ise bu hafta ve önümüzdeki haftada devam edecek olan iş seyahatleriyle bezeli bir süreçti. Yani en azından bu hafta siz bunları dinlerken ben iki yurt dışı seyahati, iki yurt içi seyahati yapmış olacağım. Sanıyorum hostesler, uçuş görevlileri bile bu kadar yoğun bir mesai içinde değiller. Tam emin değilim ama ve bütün bunların içerisinde Korkunç kalabalıklar içerisindeyim. Kalabalık bekleme salonları, kalabalık uçaklar, kalabalık havaalanları, otoparklar, konferans salonları, toplantılar, sürekli insanlar, insanlar, insanlar, gürültü, uğultu, dip ses, tahmin edeceğiniz pek çok şey. Ve bütün bunların içerisinde, bütün o kalabalıklar insana denizdeki sular, işte gökte uçuşan sürü halindeki kuşlar gibi görünmekle birlikte arada bazıları dikkatinizi çekiyor. İster istemez onlara odaklanıyorsunuz. O kadar kalabalık içerisinde insanların nasıl birbirinden o kadar farksız olarak olduğunu düşünürken arada birisi dikkatinizi çekiveriyor. Şapkasıyla, ne bileyim işte çiçeğiyle... giydiği kıyafetin rengiyle, hareketleriyle, bir şeyiyle dikkatinizi çekiveriyor. O bütün kalabalıklar içerisinde hani filmlerde de olur ya kalabalık bir plandan film başlar ve kamera yavaş yavaş kalabalığın içerisine doğru yaklaşmaya başlar ve siz içgüdüsel olarak neredeyse ki değildir tabii ki şüphesiz ama Ama bu o yönetmenin dikkatinizi çekmeye çalıştığı kişiye ya da objeye doğru kilitlenmeye başlarsınız. O bir şekilde kendine belli etmeye başlar. Bazen ışık oyunlarıyla, bazen kamera oyunlarıyla. Hayatta da böyle bir şey var işte. Kendine özgün insanlar var ve bu kendine özgün insanlar bir yandan ilgimizi çekiyor.
Bir yandan böyle sinirimizi bozuyor. Hani çünkü hepimizin içerisinde bir böyle isyan etmek, farklı olmak ya da sürekli bastırdığımız kendimize ait hallerimizi yaşamayla ilgili bir arzu var. Ve onu yaşayamadığımız için yaşayan herkese de onu çok görüyoruz ve haset ediyoruz. Bir yandan bu sebeple dikkatimizi çekiyor. Bir yandan da hani o insanların dünyasını merak ediyorsunuz.
Ne bileyim en azından ben ediyorum. Yani çok enteresan bir mesela ne bileyim şapkaya sahip birisinin acaba birbirinden ilginç şapkalardan oluşan dev bir koleksiyonu var mıdır? Yazında, kışında takmakta mıdır, giymekte midir? Bir sürü şey aklıma geliyor.
Bu yüzden birazcık böyle bu kendine has olma, özgün olma halinden bahsetmek istedim. Ama bunun tanımını yapmak da zor. Yani nihayetinde hepimiz tabii ki Chuck Palahniuk'un iddiasının aksine istesek de istemesek de eşsiz bir kar tanesiyiz. Yani hangimiz birbirimizle tıp atıp aynıyız?
Ama hani dediğim gibi bakıldığında sokakta yürürken hiç dikkatinizi çekmeyen yüzbinlerin yanından yaşadığınız ortama göre bazen milyonların yanından geçiveriyorsunuz ama bunların içerisinde bazı insanlar sıra dışı halleriyle, kendine has halleriyle dikkatimizi çekiyor ve onlarla ilgili düşünmeye başlıyoruz. Neler düşünüyoruz? Bu sıra dışılığın kulağa geldiği kadar hoş bir şey olup olmadığını düşünüyoruz ve daha pek çok şey. Ama ben bunları epey düşündüm. Size de biraz düşünme payı vermek üzere. Kısa bir ara veriyoruz. Ardından bu kendine has olma halinin gerçekten istenip istenmediğini ve ulaşıldığında gerçekten bize keyif verip vermediğini inceleyeceğiz.
Sıra dışılık kulağa çok güzel geliyor, çok konforlu geliyor ama enteresan da bir durum yani kendine has olma hali, sıra dışı olma hali ilginç bir eşik. Mesela hani benzetmede hata olmaz derler ama delidir ne yapsa yeridir diye bir laf var ya hani öyle bir eşik var ki artık o noktayı aştıktan sonra size her şeyin mübah olduğu, her şeyin mazur görüldüğü bir nokta var. İşte öyle bir enteresan durum. Yani sıra dışılık kulağa güzel geliyor ama bir yandan da büyük bir sorumluluk. Çünkü ekstra çaba gerektiriyor mesela. Hani ne bir şahsına münhasır olma, özgün olmadan önce bir sıra dışılığın da bir temizlemesini yapalım dedim. Bu ekstra çaba çünkü herkes bir şekilde bir şeyi tercih etmiş, belirli kural setlerini benimsemiş, o yolda ilerliyor ve bütün değerlendirme kriterleri oranın standartlarına göre. Ama siz diyorsunuz ki hayır, ben oradan değil buradan gideceğim. Ben oradan yürümeyeceğim, buradan yürüyeceğim.
ben öyle yapmayacağım, böyle yapacağım ve öyle değil de böyle yapacağım demenin iki durumu var. Bir pozitif, bir negatif. Negatif olan bu size çok fazla sorumluluk yüklüyor ve çok daha fazla çaba göstermeniz gerekiyor kendi başarınızı ispatlamak için. İkincisi ise pozitif yönü ise kuralları kendiniz oluşturduğunuz için başarı ve başarısızlık kavramını üstlenme ya da o yaftanın boynunuza yüklenme durumunda biraz daha kontrol sizde oluyor.
Sıradışılık eşiği zamana ve zemine göre değişiyor. Mesela ne bileyim düşündüğünde çiftler arasında tek kalmış bireylerin zamanla ocak dışı kalma hali gibi. Yani şöyle düşünün, diyelim ki bütün arkadaşlarınız evlendi veya bir işte sevgilisi var falan bir tek siz böyle tek başınızdasınız ve bir süre sonra fark edersiniz ki artık arkadaşlarınız sizi daha az davet etmeye başlamış. daha fazla birlikte zaman geçiriyorlar kendi çiftler arasında ve siz tek kalmışsınız. Benzer şey aksi durumda da geçerlidir. Yani tek başına olan arkadaş grubu içerisinde bir çift olarak hayatına devam eden kişi de azınlıkta ise o da kendisini dışlanmış, dışarıda kalmış gibi hisseder ister istemez ve süreçte onu ona iter.
Mesela tüketim alışkanlıklarımıza bakalım. En yaygın, en çok böyle gözümüze çarpan ayrıntılardan biri olan araçlara, motorlu araçlara, otomobillere en genel tabiriyle. Tabii bir sürü alt kategorisi var ama hadi otomobil diyelim. Otomobillere bakalım. Her ülkenin favori bir otomobil rengi var. Mesela Türkiye'nin en favori renkleri tahmin edeceğiniz gibi beyaz ve gri. İlginç bir şekilde otomotiv sektörünün çok büyük olduğu Almanya'da
Siyah renk öncelikte yani insanların en tercih ettiği renklerin başında siyah geliyor. Türkiye'de edilmiyor çünkü siyah malum çok kirleniyor, yollar çok tozlu, çamurlu ve bir sürü başka sebep de var işte çizikli, çürüklü, çarıklı çok belli ediyor kendini. Beyaz ve green'in tercih edilmesinin altında yatan önemli motivasyonlardan biri de araştırmalarda ikinci elde daha kolay satılabilmesi olarak gösteriliyor. Yani belki siz hayatınız boyunca mavi ya da turuncu bir araca sahip olmak istiyorsunuz. Hatta onu buluyorsunuz da ama etrafınızdakiler diyor ki ya bunu satamazsın, satarken çok zorlanırsın, bu ikinci el de çok değerinden kaybeder falan gibi. Yani sahip olduğunuz bir şeyi sahip olduğunuz andan itibaren kullandığınız süre boyunca onunla vedalaşana kadar yaşayacağınız o mutluluklar üzerine kurmuyorsunuz.
Aksine onunla vedalaşacağınız anda ne kaybedip ne kazanacağınıza bakarak karar veriyorsunuz ve bütün aradaki süreci turuncu bir arabaya binmek isterken sıkıcı gri ya da beyaz bir arabanın içerisinde harcayıp gidiyorsunuz. Otomobil örneği önemli çünkü hayatımızın pek çok alanında da karşımıza çıkan şey bu. Yani zannetmeyin ki otomobilde böyle davranıyoruz da evimizin duvarlarında başka davranıyoruz, kıyafetlerimizin renk seçeneklerinde başka davranıyoruz. Sizin gardırobunuzu bir tarayın, kıyafetlerinize bakın bakalım. Aşağı yukarı hep aynı rengin tonlarını göreceksiniz. Erkekler için siyah, lacibert, efendim başka ne renk olabilir? İşte jean renkleri, kot kumaş renkleri, beyaz bu. Kadınlarda da durum çok farklı mıdır bilmiyorum. İlginç bir şekilde aslında kadınların çok daha fazla birbiriyle eşleştireceği kıyafet ve aksesuar parçası olmakla birlikte orada da böyle temel birkaç rengin hakim olduğunu göreceksiniz kendi gardırobunuzla. imkanını arttırırken, beklentiyi de yükseltiyor. Demin de bahsettiğim gibi. Çünkü siz özgünsünüz, kendinize hassınız. Bu size büyük bir hareket imkanı veriyor. Yepyeni bir oyun alanı sunuyor. Çünkü siz onların oynadığı bahçede oynamıyorsunuz. Kendinize bir bahçe oluşturmuşsunuz. Sınırlarını sadece siz biliyorsunuz. İstediğiniz gibi at koşturuyorsunuz. Fakat diğer bahçedeki bütün o kurallı, kaideli oyuncuların hepsinin gözü sizin üstünüzde. Sürekli size bakıyorlar. Ve diyorlar ki, yaptın ama oldu mu?
Yani bu muydu şimdi? Bunun için mi bu kadar bilmem ne yaptın gibisinden sürekli bir itip kalkma durumu var. Dolayısıyla beklenti yüksek ve sürüden ayrılınca hata yapma ihtimali de çok fazlalaşıyor, artıyor. Sürüyle birlikteyken yaptığınız hataların fark edilme ihtimali çok az. Çoğu zaman bu anlaşılmaz bile ama sürüden ayrı kuzu iken en ufak bir hata sizi av yapabilir tahmin edeceğiniz gibi.
Özgünlük olan dışı bir durum olduğundan dolayı sistem tarafından da istenmez. Mesela metinlerde bile bir tahakküm var. Ben hani işim yazmak ve konuşmak. Dolayısıyla aslında konuşurken de çok fazla böyle irticalen konuşmuyorum, ne yapıyorum, belirli notlar çıkartıyorum. Yani sürekli bir yazma eylemi içerisindeyim. Ve sürekli karşıma otomatik düzeltme araçlarının tahakkümü çıkıyor. Benim üzerimde bir otorite kurmaya çalışıyorlar. Ve benim kendi dilimi, kendi cümlelerimi, kendi grammarimi oluşturmamı engelliyorlar. Diyorlar ki böyle yazdın ama bu yanlış, bunun doğrusu bu. Ama belki ben kendi kelimelerimi tüneteceğim. Mesela benim çocukluğumun en üretken ismi kimdi düşünüyorum. Öztürk Serengildi mesela.
bir sürü böyle sözcük uydurmuştu, türetmişti. Öztürk Serengi'nin kendine has bir dili vardı, nisanı vardı ya da ne bileyim işte Radikal Gazetesi'nde senelerce birlikte çalıştığımız Perihan Maden köşe yazılarıyla da, romanlarıyla da kendine has dili, üslubuyla bambaşka bir kişiydi ama bugünün dünyasında bu mümkün değil çünkü sürekli olarak otomatik düzeltme araçları onun doğrusu o değil böyle diyor demenin de ötesinde bazen size sormadan onları düzeltiveriyor. Yani bu özgün olma, kendine has olma hali Esasında bilgisayarların o dijital dünyasında bile oldukça zorlayıcı bir şey. Hatta bugün yapay zeka botları sayesinde dijital araçlar tarafından cevaplanan metinler, mesajlar, işte efendim çağrı merkezi talepleri ile düşündüğümüzde Artık neredeyse kendi cümlelerimiz bile kalmadı. Yani en kolay, en ücretsiz, en basit şekilde oluşturabileceğimiz bu özgünlük çabası bile bizzat teknolojinin araçları tarafından elimizden alınmış durumda. Kendimize has olabilme hali bugün neredeyse cep telefonu kılıflarımızla kısıtlı hale gelmiş gibi görünüyor. Yani en radikal olabildiğimiz alan
Rengarenk alacalı bulacalı bir cep telefonu kılıfı sahibi olmak belki de. Ve çoğumuz farklılaşma peşindeyiz. Fakat bu talep dahi sınırları tanımlı, belirli bir farklılaşma. Yani farklılaşmak istiyoruz ama öyle çok da uçuk kaçık bir farklılaşma değil arzuladığımız. Çoğumuz esasında özel, güzel ve eşsiz bir kar tanesi olmak istiyoruz değil mi bakıldığında? Fakat sizinle küçük bir muhalefet şerhimi paylaşayım. Tam aksine çoğumuz esasında özel, güzel ve eşsiz bir kar tanesi olmak istemiyoruz. Böyle bir talebimiz yok. Yani şu an kimin sözüydü unuttum ama şöyle diyor bir filozof. Kafesteki kuş için uçmak bir anomalidir diyor.
Hayat birazcık işte böyle bir şey. Mesela bir ara böyle acayip meraklara dalıyorum. Ben böyle herhalde ilkokul öncesinde beslediğim bir kanaryadan beri kuşlarla ilgili hiçbir şeyim yok, ilişkim, alakam yok. Bir dönem yapmışlığım var, bir kanarya beslemişliğim var. Bir ara
böyle bu işte kafes kuşçuları ne yapıyorlar falan diye bir bunların forumlarına daldım haftalar boyu alt üst ettim işte muhabbet kuşu ne yapıyor da bilmem ne ne yapıyor da mesela kanat çırpan muhabbet kuşları kafeste kanat çırpan muhabbet kuşları diye bir fenomen var ve forumlarda en çok tartışılan konulardan biri bu ve sahipleri diyor ki bunlar kafesin içerisinde niye kanat çırpıyorlar diyor ve forumları okuyanlar tabi o klasik cevapla karşılaşıyorlar çünkü diyaframlarını boşaltmak için bunu yapmaları lazım Kuşlar metabolizmalarını böyle dengeliyorlar gibi. Peki insan metabolizmasını nasıl dengeliyor? Bu toplumun baskıcı hali. Bu toplumun baskıcı halinden ferahlamak adına başka bir yoldan yürüme arzusu. Ama bu başka yoldan yürüme arzusunun getirdiği yalnızlık ve sorumluluk ile baş edemeyerek, aman çok da işte uzakta durmayayım, sürüden çok da ayrılmayayım, kurt kapar, aman ağzımızın tadı kaçmasın, hani Rıza Bey modunda yaşadığımız hayatında kendi o güvenli suları
bizi de tatmin etmiyor. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak özetleyecek olursak bu bölümü, kendimize hasız, kendimize özgüyüz, kaçınılmaz olarak özgünüz ve bazılarımız çeşitli sebeplerle sıra dışı olmayı da beceriyor, bunu göze alabiliyor ama nihayetinde istediğimiz şey bu değil. Esasında istediğimiz belki de toplumun baskısından uzak bir şekilde kendimiz olabilmek, kendi hayatımızı yaşayabilmek ve müzmin bir karamsar olarak kapanışta şu ayrıntıyı da belirteyim. Böyle bir şey olmayacak dostlar. Toplum işi gücü ve sizi bırakmayacak asla. Her zaman etrafını kollayacak. Sizin üzerinizdeki fikirlerini sizinle paylaşma konusundaki iştahı asla dinmeyecek. Ve siz her zaman bütün mutluluğunuzu toplumun sizin hakkınızda ki bu yargılarına kulak tıkayabilme kabiliyetinizle kazanacaksınız. Yani duamız gereği kendimize hasız. Çaba gösterdiğimiz şey özgünlük değil, sıradanlaşmamak. Kendimize has olan yanlarımızı bazen kültürle, bazen görgüyle, eğitimle ya da geleneklerle törpülemeye ve birbirine benzetmeye çalışıyoruz. Ve mesele işte bu ikilemdeki dengeyi, altın oranı bulmak gibi görünüyor. Zor olan kısmı bu olduğundan tam da bu sebeple en az kafa yorduğumuz kısımda bu sanıyorum.
Eşsiz bir kar tanesi olmak zorunda değiliz fakat hayatta kendimize has bir iz bırakma gayretinin de gayet insani olduğunu unutmamız lazım. Haddini aşan yaşam rehberi haddini aşmayan önümüzdeki bölümde devam edecek.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.