
3.146 kelime · ~16 dk okuma
Hayatın sunduğu soğut kavramlar bizi tatmin etmeye yetmiyor. Soğut kavramlar ise herkes için farklı şeyler ifade ediyor. Bir kişinin hayali, diğeri için hiçbir şey ifade etmiyor. Aynı yöntemi uygulayan herkes apayrı sonuçlara ulaşıyor. Yani yaşamın bir reçetesi, her derde deba bir ilacı olmadığı ortada. Peki her şeyin böylesine muğlak, soluk, belirsiz olduğu halde biz yolumuzu nasıl bulacağız? Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde kolektif tecrübelerin ışığında, hayatı daha yaşanılabilir kılma arayışında elde avuçta kalanlara bakıyoruz.
Evet sevgili dostlar, geldik öyle böyle 25. bölümümüze. Bu bölüm 25 mi olacak yoksa 25 bölü 1, bölü 2 mi olacak? Çok uzun bir konudan bahsedeceğim size. Daha doğrusu epey su kaldıran bir pilavı karıştırmaya başlıyoruz. Zira bu yaşamın içerisinde kabullenmemiz gereken gerçekler, helalleşmemiz gereken somut olgulara bakacağız. Öncelikle bu konuda ilham aldığım kaynağı sizlerle paylaşmak isterim ki bölüm açıklamalarına da ekleyeceğim.
Quora diye bir site var. Beta döneminden bu yana üyesiyim ve böyle birçok kişi için Reddit ne anlama geliyorsa benim için de Quora o. Epey nasipleniyorum, besleniyorum. Birçok başlığı takip ediyorum. O da algoritması sayesinde her bu algoritmik sosyal ağda olduğu gibi nelerle ilgilendiğime yönelik ipuçlarını toplayarak
Üstüme üstüme, kamyon kamyon, damper damper ilgili konu kusup duruyor. Bunlardan birisi de hani bu podcast'imize konu çıkar mı, ekmek çıkar mı anlamında taradığım başlıklar bu yaşam, yaşam rehberliği konusunda. Başlığa denk geldim. Sitenin bu arada özü şu, ondan da bahsedelim adını almışken. Quora bir soru sorma cevap arama sitesi. Bir forum gibi de düşünebilirsiniz. Bir tür forum, bir tür tartışma platformu, paylaşım platformu. Bir şey soruyorsunuz ve o konuyla ilgili, bilgili, yetkili herkes topa girip cevap veriyor ve bundan nasipleniyorsunuz. Bu soru da benim şimdi sizlerle
süzdüğüm ve bir programın içerisine sığdırmaya çalışacağım konunun özünde sorulan soru, yani hayatta herkesin kabul etmesi gereken 10 şey nedir diye bir şey sorulmuş ve tahmin edeceğiniz gibi yüzlerce kişi, on binlerce yanıt aktarmış. Ben de yaklaşık iki buçuk gün boyunca bunları neredeyse sanıyorum tamamını taradım. Onların içerisinden en evrensel olanları, bazıları tahmin edeceğiniz gibi çok böyle kişisel şeyler oluyor, en evrensel olanlara bakıp bunlardan bir özet çıkarmaya çalıştım. Her bölümün başında tabii kavramlardan bahsediyoruz ama bu bölümde yani kavramsız olarak bahsedeceğimiz şeyi aslında özetledik. Ama aklıma da tam bu konuya girerken bir şiir geldi. Şiir Wilfred Peterson adlı Amerikalı bir şairin, çok meşhur bir şiir ama meşhur olmasının sebebi tabii bu Peterson'ın şöhretinden gelmiyor. Onu sosyal medyada birçok farklı isim altında, birçok farklı atıflarla görüyorsunuz. Kimi Hittit duası diyor. Mesela Hittit duası diye bir şey yok. Allah'ım yarabbim. Neyse Hittit duası diyen var. Hazreti Ali'nin bilmem ne duası diyen var. İşte tövbeden sonra okunası dua falan böyle bir şey değil.
Bu bir şiir, şiirin adı da Slow Me Down Lord. Aslında Tanrı'ya bir sesleniş, bir yakarış, yakarış demeyeyim de bir sesleniş. Dolayısıyla aslında ilahi formunda da çok kullanılan bir şiir. Türkçesiyle şöyle, diyor ki, Tanrım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır ve ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ve beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak dostlar ver." diyor. Dolayısıyla aslında hani şu yakarışa cevap alabilseydi her seslendiren sanıyorum dünyadaki problemlerin büyük bir bölümünü çözmüş olacaktık. Çünkü olayın özü ne? Bu yaşamda haddimizi aşarak rehberlik etme çabamızın özünde yatan şey ne? karşılaştığımız konuların birçoğuna yönelik etki gücümüz yok. Onlarla mücadele edemiyoruz, onlara karşı çıkamıyoruz, değiştiremiyoruz, kendi istediğimizi hale getiremiyoruz. Ama bunu kabullenmek, onlar olduğu gibi kabul etmek, hayatımızda var etmek de öyle kolay mesele değil. Dolayısıyla şimdi
Genel yaşam, başarı ve ilişkiler başlıkları altında buradaki paylaşımlardan, dünyanın dört bir yanından insanların buna katkılarından sizlere bahsedeceğim. Hazırsanız genel yaşamla ilgili olanlarla başlıyoruz. Bir, yaşam her geçen gün ölüme biraz daha yaklaştığım bir süreçtir. Bunu Adin Aşen Yaşam Rehberi'nde epey bir sizlere şahsen de olsa hatırlattığımı düşünüyorum. Yaşam dediğimiz şey nihayetinde kesin olarak bildiğimiz tek konu ölümle noktalanacak bir mevzu ve yaşadığımız her gün bizim için bir hediye olmakla birlikte ölümden çaldığımız, hayatımızın anılarını eklediğimiz de bir hediye. Dolayısıyla çoğu zaman
Tabii ki kaçınılmaz olarak hayatta kalmak ve hayatta yaptıklarımızın anlamını koruyabilmek için unutmaya çalışıyoruz. Çünkü tekrar adını analım, kulaklarını çınlatalım. Chopin Avere'nin de dediği gibi nihayetinde ölüm olacağını bile bile yaşama arzusu. Kendi içerisinde zaten çok düşündürücü bir şey ama unutmamamız lazım. Yaşam her gün ölüme yaklaştığımız bir süreç. Dolayısıyla her anın bir hediye olduğunu, bir tekrarının
bir tanesinin daha olmayacağını ihtimaller arasında tutalım. Dolayısıyla bir diğer tavsiye, sağlık hayatımız boyunca sahip olacağımız tek gerçek hediyedir. Hani bunu ister istemez ailenizde çevrenizde görmüşsünüzdür. Yani sağlık elden gittikten sonra onun dışındaki her şey talihi ikinci hale gelir. Paranız, pulunuz, şanınız, şöhretiniz, yaşınız, eviniz, markınız bunların hiçbirinin hiçbir anlamı kalmaz.
Elbette parasız sağlığı korumak, paralı olarak sağlığı korumak gibi bir şey değildir. Sağlık dediğimiz şey de diğer pek çok şey gibi parayla satın alınabilir. Fakat ne olursa olsun sağlık dediğimiz şey hayatımızdaki tek gerçek hediye ve bir diğer konu. Hiçbir şey için çok yaşlı değilsin ve hiçbir şey için de çok geç değilsin. Şimdi bu kaydı yapmadan önce hatta birkaç saat önce YouTube'da bir söyleşiyi dinliyordum ve şöyle bir söz geçti içerisinde. İnsan hiçbir yaşında kendini yaşlı hissetmiyor.
Gerçekten de böyle. Şu an bulunduğum, yaşadığım yaşları çocukken düşündüğümde baya böyle. Artık dedeye merdiven dayamış insanlar gözümde canlanırdı. Fiziken de öyleydi, ruhen de öyleydi, söylem olarak da öyleydi. Ama mesela ben işte şimdi bu yaşlarımda hiç de kendimi o çocukluğumdaki bu yaşları yaşayan insanlar gibi hissetmiyorum. Yani insan işte yirmisinde belki kendini genç hissedebilir ama otuzunda yaşlı hissetmiyor, kırkında da hissetmiyor.
50'sinde de, 60'ında da, 70'inde de. Düşünün, bu yaşadığımız çağ ihtiyarlığı, yaşlılığı bir hastalık olarak tanımlamak için lobi yürütülen bir çağ. Çünkü ilaç şirketleri yaşlılığı bir hastalık olarak onaylarsa, bunun ilaçları, tedavileri vs. birçok şey de hem satılır hem de sigortalar tarafından karşılanır hale gelecek. Trilyonlarca dolarlık yeni bir pazar doğacak. Kimse de bu fırsatı kaçırmak istemiyor.
Ve bir diğer başlık. Hayatın %10'u başına gelenlerle, %90'ı ise senin onlara karşı nasıl davrandığın, onları nasıl yorumladığınla şekillenir. Çok ilginç değil mi gerçekten? Yani hayatımızda başımıza gelen şeyler bir önceki bölümde değindiğimiz gibi eşsiz bir kar tanesi olmadığımızdan dolayı Hani sadece bizim başımıza gelen şeyler değil ama onları nasıl yorumladığımız, nasıl karşıladığımız, nasıl özümsediğimiz, onlarla nasıl mücadele ettiğimiz ya da kendi lehimize nasıl çevirdiğimizle şekilleniyor kader dediğimiz mesele bir parça da. Ve çok önemli bir paylaşım daha. Seni iyi hissettiren şeyler her zaman senin için iyi olmayabilir.
Yani pek çok haz da böyle değil midir özünde baktığınızda? Yani size çok keyif verir ama değildir, iyi bir şey değildir. Yani şöyle sütlü, yağlı, şekerli, nefis, hafif de tuzlu, bir parça da rahiyası olan bir çikolatayı düşünün. Damağınızda eriyor, hafif hafif haz veriyor, endorfini patlatıyor. Muhteşem bir şey, orgazmik bir lezzet.
Ama için için de biliyorsunuz değil mi? Bunun bir bedeli var. Bu kadar hazzı bize veren şeyler genellikle hayırlı şeyler değil. Dolayısıyla hayatın geneline de yansıtmakta fayda var. Bizi iyi hissettiren şeyler her zaman bizim için iyi şeyler olmayabilir. Dikkatli yorumlamak lazım. Bir diğer paylaşım.
Hayatta sahip olduklarını ve olmadıklarını iyice düşün ve ilk iş onları kabullen. Değiştirmesi daha kolay hale gelecektir. Sahiden de öyle kendi hayatımı, şöyle bir geçmişimi taradım bu notu yazarken defterime. Hani sahiden, sahip olduğumuz ve olmadıklarımızı gözden geçirip kabullenmek belki de hayatta her şeyi en çok kolaylaştıran kavramlardan biri.
Zamanı iyi kullanma adına çok ayrıntılarına girmiyorum ama şu paylaştığım başlıkların her biri çok bereketli konular benim için. Devam edelim. Diyor ki paylaşımlarda yine bir grup kendi içerisinde, acı çekmek hayatın en yaygın gerçeğidir. Ve diyor ki yine başka bir paylaşımda, yaşadığın anın keyfini bir hatıraya dönüşmeden önce çıkarmaya bak. Çok önemli değil mi? Bak bir daha düşünelim. Yaşadığın anın keyfini bir hatıraya dönüşmeden, ileride hatırlayıp ne güzel günlerdi demeden yaşarken hisset. Bunu asla yapamıyoruz değil mi? Sürekli başka bir yerdeyiz, ya geçmişteyiz ya gelecekteyiz. Yaşadığımız anı belki ölümsüzleştirmenin, kayda geçirmenin telaşındayız.
İleri de hatırlıyoruz. Ne kadar güzel günlerdi. Ama sonra hatırlıyoruz o günleri. O anı yaşarken hakkını verdik mi? Ondan alabileceğimiz faydayı tamamen aldık mı? Genellikle böyle olmuyor. Değil mi? Ne acı. Bir de ben bütün bunları düşünürken sanıyorum bu programda daha önce paylaştığım bir veriyi paylaşmak istedim. Siz de bu haddimi aşarak. Eski hali daha güzel olan tek bir şey var. Bir kere daha hatırlatayım. Cildimiz.
Sadece cildimiz daha güzel, cildimiz dışındaki her şey giderek daha güzele gidiyor ama geçmişe baktığımızda hep güzellikleri hatırladığımızdan ve mevcut yaşamımızda ve geleceğe dair aklımıza hep kötülükler geldiğinden, olumsuzluklar geldiğinden, ona odaklandığımızdan pek bunu algılayamıyoruz. Bazılarının cenneti diğerlerinin cehennemi oluyor çünkü. Kiminin kurduğu hayal bir diğeri için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu programın kaydına girmeden önce sohbet ediyorduk stüdyomuzda ve benim için günün en anlamlı hale geldiği andan bahsettim ve bahsettiğim kişi için hiç bir şey ifade etmedi bu. Yani o kadar bir şey ifade etmedi ki boş ve ifadesiz bir şekilde bana baktı. Fakat ben sorguladım mı günün bana en çok haz veren o anımı ve o hazımı?
O arayışı mı, o özlemi mi, o şevki mi? Hayır. O benim hayatım, o benim keyfim. Bakıldığında yani o ünlü Türk düşünürümüzün de söylediği gibi herkesin hayatına hiç kimse karışamaz. Kimi o şekil giyinir, kimi bu şekil giyinir. Bunu da unutmamak lazım.
Hayatımızla ilgili sorumlulukları üstlenmekten çekinmememiz gerekiyor. Başarılarımız kadar başarısızlıklarımızın, doğrular kadar yanlışlarımızın da bize ait olduğu ile helalleşmemiz gerekiyor. Öteki türlü yani başarısızlıkları hep başkasına, başka olaylara, dış faktörlere, dış mihraklara yansıttığımız sürece başarılarımızla övünme hakkımız da elimizden alınmış oluyor kaçınılmaz olarak. Yapıcı katkı sunamadığımız konularda eleştiri yapmaktan kaçınmamız gerekiyor. Bu da en önemli kolektif tavsiyelerden biri. Yani eğer bir konu hakkında, bir kişi hakkında, bir durum hakkında yapıcı bir eleştiri, dönüştürücü, anlamlı bir eleştiri yapamıyorsanız yapmayın ya. Yani şart değil. Dünyanın sizden böyle bir kolektif bir beklentisi yok. Bırakın yani küçük dağlar yerinde dursun. Sizden mahrum kalsın. Sizin o güzel kıymetli fikirlerinizden uzakta dursun. Değil mi? Yapıcı eğer bir katkıda bulunamıyorsa. Şimdi konuşurken aklıma geldi. Bir kitapta okumuştum. Çocuklara yönelik böyle adab-ı muaşeret. Tabii bu aşk altında değildi. Yani böyle toplumsal ilişkilere yönelik tavsiyeler veren bir kitaptı. Ve şöyle diyordu. Birisinin beş dakika içerisinde değiştiremeyeceği bir konuda onu sakın eleştirme.
Yani diyelim ki işte kilolu biri, göbeği var. Ya senin de bayağı bir göbeğin varmış deme. Bu onun değiştirebileceği bir şey. Ama 5 dakikada düzeltebileceği bir şey varsa, hani ne bileyim şu kontrobası şöyle tutuyorsun ama şöyle tutarsan daha iyi olur falan gibi bir mevzuysa bu olay da nereden aklıma geldiyse. Yani dolayısıyla eleştirilerde dikkat etmemiz gereken konulardan bir tanesi de o. Ve önemli bir paylaşım genel yaşama dair özür dilemek, üzüldüğünü belirtmek her şeyi inanılmaz ölçüde kolaylaştırır.
En zorlandığımız şey de odur ya, özür dilemek. Mesela birisiyle bir problem yaşarsınız ve onunla ilgili tartışmaya başlarsınız, tartışırsınız, tartışırsınız da. Oysa birisi dese ki, ya özür dilerim, böyle yaptım ama böyle yapmak istemiyordum. Seni kırdığım farkındayım ama benim niyetim seni kırmak değildi. Üzgünüm, özür dilerim, beni affet. O kadar kolaylaştırıyor ki. Özür dileyen bir insana karşı bir şey yapabilir misiniz ya? Diyelim ki bir insanın kalbini parça parça ettiniz, mahvettiniz, can evinden vurdunuz onu ve karşısına geçiyorsunuz ve samimi bir şekilde, gerçekten hissederek özür diliyorsunuz. Ne yapabilirsiniz ki? Özür dileyen, sizden af dileyen bir insana ne yapabilirsiniz? Canını mı isteyeceksiniz? Ve çok önemli bir konu özürlerle ilgili. Davranışlarını değiştirmeyen özürlerin hepsi hiledir, aldatmacadır.
Eğer o özrün devamında davranışını değiştirmiyorsan, hatanı düzeltmiyorsan, o sadece karşındakini ve tabii ki dolayısıyla kendini kandırmaktan ibarettir. Ve hiçbir şeye de yaramaz, hiçbir fayda vermez. Ne sana ne karşındakine. Dolayısıyla özür dilerken, özür dilememizi gerektiren şeyin telafisini yaptığımız ve tekrar etmeyeceği konusunda gayret göstereceğimizi bilmek önemli.
Ve yaşamla ilgili son iki maddeyi paylaşayım sizle ara vermeden önce. Diyorlar ki, ki katılıyorum birçok farklı cümle altında, bu da benim cümleleştirdiğim özetim. Ölen insanların ne çabuk unutulduğunu ve hayatın her şekilde nasıl devam ettiğini unutma. Başkalarını etkilemek için gösterdiğin çabaya değmeyebilir.
Yani özünde bu hayat, bu kısacık hayat, bizim hayatımız öyle ya da böyle erisiyle, doğrusuyla, günahıyla, sevabıyla bizim hayatımız iyi bir niyetle, iyi bir kalple, iyi duygularla yaşadığımız sürece hani o Karadeniz türküsünde de geçtiği gibi ne olursa olsun delikanlılıkta diyor ya hani iyi niyetle olduktan sonra her şey bir parça kabul edilebilir. Ve genel yaşamla ilgili son tavsiye. Diyorlar ki para mutluluk getirmez ancak parasızlık da getirmez. Sadece parayla mutluluk olmaz ama para pek çok mutluluğu da satın alabilir. Ama her mutluluğu parayla satın alabilir miyiz? Elbette hayır. İşte hayat bu yüzden karmakarışık ve biz bu yüzden haddimizi aşarak bu konulara bakıyoruz.
Yaşamla ilgili listemiz epey uzun ama bir kısa ara verelim, bütün bunları sindirelim, zihnimize yerleştirelim. Reklam arasından sonra devamına bakacağız. Gelelim başarı meselesine. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nde kendini her boşluktan, her çatlaktan sızdıran meseleye, çünkü en çok mutluluk sunan, hatta pek çoğumuzun hayattaki yaşama amacı başarılı olmak. Ne anlama geldiği muğlak ama en azından bizi ona doğru yönlendirecek bazı kıymetli tavsiyeler var ortalıkta süzebildiğimiz. İlk olarak, Hepimizin hatırlaması gereken şey, özellikle bu motivasyon videolarında falan çok görüyorum. Bu atletleri gösteriyorlar mesela, sporcuları gösteriyorlar. Olimpiyatlarda büyük başarı, büyük dereceler yapmış atletleri. İşte muhteşem, inanılmaz böyle fiziğe, anatomiğe aykırı başarılar elde ediyorlar. Sonra onların antrenman görüntülerini izliyoruz. Diyelim ki işte bir yüksek atlama konusunda antrenman yapan biri düşüyor, düşüyor, düşüyor. düşüyor, düşüyor, düşüyor on kere, yüz kere, bin kere, bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl, yıllarca her birinde kalkıyor bir kere daha, bir kere daha, bir kere daha ve sonuçta işte o dünya şampiyonu oluyor. Dansçısı da böyle, şairi de böyle, oyuncusu da böyle. Hani herkes başlarda kötüdür. Yani yaşamdaki başarı arayışına yönelik tavsiyede herkes başlarda kötüdür. Başarıyı sağlayan şey istikrarlı çaba. Yani doğuştan çok ne bileyim iyi konuşan biri var mıdır bilmiyorum. Yani iyi konuşma becerisi diye bir şey var mıdır? Benim ilk insanların karşısına çıkıp yaptığım konuşmayı görseydiniz, duysaydınız, şahit olsaydınız ya da ben hatırlasaydım muhtemelen çok pişmanlık duyardım. İnsan konuştukça açılıyor. İnsan işte ne bileyim koştukça performansı yükseliyor. Dans ettikçe daha yeni figürler yapabilir hale geliyor vesaire. Dolayısıyla başarıyı sağlayan şey istikrarlı bir çaba.
Ve bir diğer önemli tavsiyem taşları ararken elmasları kaçırıyoruz. Tesadüfiliğin fırsat ve sürprizlerini kaçırıyoruz. Gözden kaçırıyoruz. İhmal ediyoruz. Görmezden geliyoruz. Yani bir kere taş aramaya çıktığımızda gözümüz sadece taşları görüyor. Oysa kimi zaman işte yolumuzda elmaslar, purlantalar, zümrütler, yakutlar nice fırsatlar çıkıyor. Ama bizim derdimiz, arayışımız taşlar olduğu için onları görmezden geliyoruz. Bu kimi zaman karşımıza çıkan fırsatlar oluyor. Kimi zaman insanlar oluyor.
Kazancı ve kaybı ortaya çıkaran ayrıntı zaman. Erken değerlendirmelerden sakınmamız lazım. Yani çoğunlukla yaşamınızı gözden geçirdiğinizde kaçınılmaz olarak fark edeceğiniz konu bir zamanlar size çok örneğin diyelim ki sizi çok mahcup eden bir anın aslında hiç de öyle bir zaman olmadığını. Gayet masumane, gayet anlaşılabilir, gayet insani bir şey oldun veya sizi utandıran, çok başarısız hissettiğiniz, çok acı çektiğiniz, işte çok kadersiz hissettiğiniz kendinizi zaman dilimleri gibi. Dolayısıyla bazı şeyleri zamana bırakmakta fayda var ve
Başarı, hataları, eleştirileri, yalnızlığı, acıyı, uzun saatler çalışmayı ve yığılmamayı sindirebilme kabiliyetine muhtaç. Bunu başarıyla ilgili bölümümüzün ayrıntılarında baya bir işlemiştik tekrar etme gereği duymuyorum. Hani bir kulak vermenizde tekrar fayda olabilir hatırlama adına. Ama bütün bu başarının yan etkisini, hatalara karşı tolerans, yılmama ve bütün bu konunun özünde, sonunda, bütün bu çekinen acıların sonunda, o başarı yolaştıktan sonra bir yalnızlıkla karşı karşıyayız. Yani başarılı insan kaderi adına yalnız. Çünkü başarı yalnızlıkla çok eşdeğer, bu pek değişecek gibi de görünmüyor.
Ve başka önemli bir konum, başkalarının kriterleriyle kendi hayatını değerlendirme, yani kendine ait ölçüm metotların olsun, başkalarının mezurlarıyla kendi boyunu ölçme, kendini değerlendirme. Herkesin hayatta kendine has kriterleri var. Ama başkalarının kriterleriyle kendimizi değerlendirmeye başladığımızda ne o başkasının istediği gibi, gördüğü gibi, ne de kendi hissettiğimiz, hayal ettiğimiz gibi oluyoruz. Şöyle de düşünebilirsiniz bir başka metaforla, biraz zorlama olsa da, kendi ses kaydınızı ilk dinlediğiniz zamanları hayal edin. İlk sesinizi bir kayıttan dinlediğiniz anı ne kadar büyük bir yabancılıktır değil mi? Çünkü bizim kendi içimizde o titreşen rezonansla ses, kendi işte diyaframımızdan, kulak, östekimizden, bilmem nemizden duyduğumuz ses ile
başkalarının ağzımızdan çıktığı haliyle duyduğu ses epey farklı ve biz bununla çok tesadüfü olarak, çok geç olarak tanışıyoruz. Ki düşünün bir ses kayıt cihazı, yani Thomas Edison fonografı icat etmeseydi, biz insan sesinin kaydını dinleyemeseydik bundan hiç haberdar olamayacaktık. Kendimize arkadan hiç bakamadığımız gibi, yani kendi nefes kokumuzu, kendi beden kokumuzu, kendi halimizi yeterince değerlendiremediğimiz gibi. Ama bütün bunlar başkalarının kriterleriyle kendi hayatımızı değerlendirmemiz içinde bir bahane olamaz. Bir diğer konu, hiçbir şey için yeterli zamanımız olmayacak. Dolayısıyla zamanı yaratmayı öğrenmemiz lazım. Yani bir şey için boş zamanı beklemek, uygun zamanı beklemek, müsait zamanı beklemek, böyle bir şey asla olmayacak. Zamanı biz yaratacağız. İşte insanların hayatında imrendiğiniz şeyler vardır. İşte birisi vardır çok kitap okuyordur dersine. Nasıl vakit buluyorsun? Nasıl yapıyorsun? Öbürü vardır işte ne bileyim her hafta sonu balık avlamaya gider. İmrenirsin. Nasıl gidiyorsun? Nasıl yapıyorsun?
Yani bütün bunların bildiğimiz cevapları var değil mi? Bu soruların altında yatan şey aslında onların gerçekten nasıl olduğuna dair fikir edinmek değil. Bizim nasıl olup da onu beceremediğimizle ilgili cevapları arıyoruz ama yanlış sorularla birazcık muhatabı sektirerek yapıyoruz bunu. Ve bir diğer konu, çabalayarak kazanılan başarının keyfi, gururu ve getirisi, tesadüfen gelenden ya da hediye edilenden çok daha güçlü ve kalıcı olacaktır. Yani etrafında, hayatta, tesadüfen, hiç hak etmediği halde büyük başarılara ulaşmış, büyük mevkilere ulaşmış insanlar görebilirsin.
Ama gerçekten çalışarak, çabalayarak, yoktan var ederek, dişinle, tırnağınla, alnının teriyle ulaştığın başarı hem yıkması çok zor hem tatmini çok daha büyük bir başarı olacaktır. Zamanında yatırımcısı olduğum bir girişim için bir toplantıya gitmiştik ve toplantıda bir alışveriş merkezinin bir anlamda işletmecisiyle bir toplantı yapmıştık. Böyle Kurtlar Vadisi seti gibi bir odası vardı. İşte Osmanlı tuğrası, kılıçlar, bilmem silah vardı. Acayip bir ortam ve böyle o AVM'nin sahibi falan filan. Sonra biz olayı anlatmıştık işte girişimi falan filan. Oradan bir yer kiralamaması gerekiyordu.
Gençten bir çocuk dinledi dinledi dedi ki ya dedi ne kadar özendim şimdi sizin bu çabanıza dedi. Bizim dedi burası babamın arazisiydi işte burayı AVM yaptık krediyle mürediyle. Beni de buraya oturttu bakıyorum ama dedi yani hiç bana bir keyif veren bir şey yok dedi. Yarım saat öncesinde bizi dinlerken, yarım saat öncesinde beylik taslayan, ağalık taslayan kişi karşımızda küçüğünü vermişti. Çünkü karşısındaki dinlediği şey kendisinin aslında hayatta hiçbir şey başaramadan ulaştığı bir mevkiyi, hiç hak etmeden sahip olduğu bir konumu ona hatırlatmıştım. Ve bu konuyu işleyeceğimiz iki bölümün bu birinci bölümünü kapatırken son tavsiye, bu tavsiye benim kişisel bir tavsiyem. Hayatta en geç öğrendiğim, gerçek, en kıymetli tavsiye belki de. Hayır demeyi öğrenin ya. Yapamadığımız tek şey bu hayatta. Hayattaki en büyük güç hayır kelimesini kullanabilmektir. Olumsuz gelebilir size. Hayır değildir. Hayır demeyi öğrenin. Bilmem ne iyi yapabilirim. Hayır. Bitti. Net. O kadar kolay çözer ki bütün problemleri. Başınıza gelen problemlerin, sıkıntıların, çinelerin büyük bir bölümünün zamanla hayır demeniz gereken yerde hayır diyemediğiniz evet tamam dur bakalım hadi yapmaya çalışalım diye başınıza doladığınız
hangaryalar, bitmeyen işler, çileler, sorumluluklar, yükler olduğunu göreceksiniz. Dolayısıyla zamanında, söylenmesi gereken anda göze alıp, cüret edip hayır diyebilmek sizi hayatta pek çok çileden kurtarır, boş yere giden yolda. Böylece hayata dair gerçekler konusunda genel yaşama ve başarı arayışına yönelik tavsiyelerin kolektif çıktılarını elediğimizde eleğin üstünde kalanları toparlamış olduk. Çok önemli baştaki anonsta değindiğimiz bir başlık daha vardı. Neydi o? İlişkiler. Önümüzdeki bölümde ilişkilerle ilgili kabullenmemiz gereken ama bir türlü içimizin elvermediği gerçeklere bakacağız. Haddini aşan Yaşam Rekleri'nde haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.