
2.458 kelime · ~12 dk okuma
90'lı yılların ortasında dijital fotoğraf makinelerinin yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı günlerdi. Bir basın toplantısı için San Francisco'daydım. Beraberimdeki iki gazeteci arkadaşımla bir gün öncesinde meşhur bir restoranda Pompei'nin son akşamına yaraşır bir ölçüsüzlükte çatlayıncaya kadar yemiştik ve ertesi gün öğle sonrasında ancak acıktığımız için yine yakınlardaki Union Square Park'ında oturmuş sandviçlerimizle birlikte kahvemizi uydumluyorduk. İçimizden biri yeni aldığı dijital kamerasıyla bizle de birazcık hava atmak için çaktırmadan fotoğrafımızı çekmişti ve hava atmak için koştura koştura hemen yanımıza gelip ekranda göstermişti. O zamanlar için sahiden sıra dışı bir durumdu çünkü elimizdeki kameralarla çektiğimiz fotoğrafların nasıl bir şey olduğunu görmek için bazen günlerce beklememiz gerekiyordu laboratuvar işlemleri tamamlansın diye.
ve ben kameranın ekranına bakarken kendimi gördüm. Daha doğrusu ilk defa kendimi gördüm. Çimenlere oturmuş halim Star Wars'taki Cabba'yı andırıyordu. Birkaç sene önce morbid obeiste teşhisi konmuş 148 kiloluk bir varlıktım ve aynı sebeple kendimle yüz yüze gelmemek için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Ama işte o an en hazırlıksız ve vicdanen en zayıf halimle kendime denk gelmiştim.
O gün zayıflamam gerektiğine karar verdim ve buna ikna oldum. O dönem parkın hemen yanındaki meşhur kitap zincirinin şubesine girdim ve günlerce raflardaki bütün beslenme ve diyet kitaplarını okuyarak kendime bir beslenme düzeni çıkardım. İki senelik uğraşta 88 kiloya kadar indim. O zamanlar yazdığım Radikal gazetesinde bu serüveni bir yazı dizisi yapmamı istediler. Benim de kafama yattım. Hazırlanırken verdiğim kiloları temsil etmek için o verdiğim kilolara yakın bir şeyleri taşımak, kaldırmak istedim. Bunun fotoğraflarını yayınlayalım dedim. ama verdiğim kilonun yarısına denk gelenleri bile yerinden kımıldatamadım. Seneler boyu 24 saat boyu taşıdığım o ağırlığa artık yabancılaşmıştım. Peki beni bunca zaman kilo vermeye ikna edemeyen şey neydi? En azından neyin ikna ettiğini biliyordum. Bu da bir şey.
Peki, size bu süreçte yaptıklarımı baştan sona harfi harfine anlatsam, yani şunu yaptığımda zayıfladım, şöyle bir teknik uyguladım, şunu yedim, bunu yemedim falan filan hiç bilmediğiniz bir şey duyma ihtimaliniz var mı? Elbette hayır! Hepimiz kilo vermek ya da almak için ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğini gayet iyi biliyoruz. Sağlıklı bir yaşam, mutlu bir ilişki, başarılı bir iş hayatı için gerekenleri de. Tek sorun bu şartlara ikna olmama konusundaki ısrarımız.
ya da mevcudu yayınlayıp tercih edilir hale getiren bahaneler bulmaktaki becerilerimiz. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde herkesin her şeyi bildiği bu çağda ikna olma konusundaki direncimize bakıyoruz. Her zaman olduğu gibi kavramlara bakalım neyden bahsediyoruz, ne anarken. Onları bir netleştirelim. Şimdi ikna dediğimiz mevzu tahmin edeceğiniz gibi Arapçadan dilimize yerleşmiş bir kavram. Biraz yetinme, kanaat getirme gibi anlamları içeriyor. Dolayısıyla aslında bugünkü manasındaki iknadan birazcık
böyle çatallanmış gibi. İçerisinde çünkü akıl çelme var, kandırma dahi var. Yani birini bir şeye ikna etme yolundaki kandırmaya dahi ikna etme diyoruz. Tabii işin böyle düşünsel boyutlarında felsefi taraflarına da bakmakta fayda var. Hani bu bilgiye, hikmete yönelik kafa yoranlar bu konularda hangi sonuçlara varmışlar diye. Kronolojik olarak gittiğimizde mesela Aristoteles diyor ki, ikna mantık ve duyguların ustaca bir arada kullanılmasıdır diyor.
Ki gerçekten de öyle. Biraz önce değindiğim bu kandırma, bir fikre, onu çelme, cezbetme konusunu da düşündüğümüzde, işte bu duyguların ve mantığın bir arada akıllıca kullanılması da önemli. Chiquero, bu arada çiçero değil ya, adam İtalyan, Latinçe. Chiquero diye okunuyor. Sevgili dostlar lütfen, lütfen bunlara özen gösterin. Chiquero diyor ki...
İkna gücü, insanoğlunun en önemli erdemlerinden biridir. Katılıyorum ama kronolojik olarak son başvurduğum filozof bu konudaki Nietzsche'de diyor ki İkna etmek, bir fikri kabul ettirmekten ziyade karşımızdakilerin bizimle aynı fikirde olmasını sağlamaktır. Sahiden çok önemli bir mevzu. Yani bizim ikna çabamızın içerisinde örtülü bir kavram var, bir gerçeklik var. O da bizim her durumda haklı olan taraf olduğumuz ve karşı tarafın da bizim tarafa yanaşması, yaklaşması ya da tam yanımızda saf tutmasına yönelik azmimiz. Dolayısıyla bu ikna çabasının bütün kendi içerisinde bizi ikna etmeye çalıştığı şey karşı tarafın olmamız gereken doğru taraf olduğu. Dolayısıyla bütün bu ikna çabasının içerisinde aslında bir ajanda, bir hedef, strateji olduğunu da unutmamakta fayda var.
Sonra efendim bu ikna sürecinde düşündüm şöyle çocukluğumu, gençliğimi, işte o 70'li, 80'li, 90'lı yılları. Benim çocukluğum Türkiye'nin de sanıyorum aslında dünyanın da hani bu liberalizm, neoliberalizm ya da kimilerinin tabiriyle o dalganın dünyada Reagan'larla, Thatcher'larla Turgut Özal'larla dünyanın hemen her ülkesinde uç vermesinin dönemi, onun hemen öncesi, becerikli bir insan olma, iyi bir insan olma gibi konuların çok önemli olduğu dönemlerdi. Hani sahiden iyi, becerikli, maharetli, marifetli bir insansınız, çalışkan bir insansınız. bir şeyler olabilme ihtimaliniz oldukça yükselirdi. Böyle değilseniz bir şey olma ihtimaliniz yok denecek kadar azdı. Yani bir şeye beceriniz yok, bir konuda daha iyi değilsiniz, daha mahir değilsiniz. Baya artık küçük ihtimallere, mucizevi denen ihtimallere kalıyordu sizin yaşamdaki başarı ihtimaliniz.
Öte yandan işte bu 80'ler, 90'lardan sonra işin içerisine bu daha iyi olma, daha becerikli olma yerine kurnazlık girdi. Kurnazlığın içerisinde bütün bu kariyer çabasında ne gördük? İşte cemaatçilik, cemiyetçilik, hani böyle bir ne diyelim, aşiretçilik, bir grupçuluk. Kimlerdensin, kimlerden değilsin, bizden misin, ötekiden misin? Dolayısıyla bu özellikle 90'lı yılların artık ikinci yılısından itibaren
bir anlamda benim adıma gözlemlediğim hayat ekseninde masumiyetin de sonunu temsil ediyordu. İşte bu dönemden önce yani insanların kendisini daha iyi bir insan yapmak üzere çabaladığı dönemin bazı böyle çok ikonik isimleri vardı. Mesela bunlardan bir tanesi kişisel gelişim dediğimiz mesele bugünkü kadar dejenere olmamışken, bu kadar kirlenmemişken, çok safi yani çok iyi niyetli bir çabayken Dale Carnegie diye bir Amerikalı yazar vardı. Aslında yazarlık kısmı düşüncelerini kitaba aktarmasından dolayı bir eğitimci, bir kuramcı da diyebiliriz ona, bir teorisyen de aslında. Bu notlarımı hazırlarken baktım, 1888 yılında doğmuş mesela, 1955'de hayatını kaybetmiş, aramızdan ayrılmış. Dolayısıyla popülerleştiği, çok popülerleştiği dönemin yabancısı, o dönemlerde yaşamamış bile ama bu kişisel gelişim olarak sonradan hayatımızın her köşesine sızacak olan konunun
yapı taşlarını dizmiş olan önemli isimlerden birisi. Türkçe'ye de birçok kitabı çevrildi. Yani tavsiye ederim. Belki bugün o masumane çabası kadar anlamlı olmayabilir ama şu gün bile çok önemlidir hepsi. Kendisi böyle çok başarılı bir münazara ustası. Okulda eğitim gördüğü dönemlerde birçok münazarada başarılar elde etmiş. Dolayısıyla iyi bir demagog.
Sonrasında da ilginçtir, satış temsilciliği yapmış falan. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı diye 1936 basımı bir kitabı var. Türkçe'ye de çevrildi ve ikna etmenin ne kadar önemli olduğunu da burada vurguluyor. Ve diyor ki, ikna etmenin yolu onların görüşlerini anlamaktan geçer diyor. Yani bu biraz böyle savaş sanatı ekseninden de bakarsak düşmanını, rakibini tanımak olayın içerisinde çok önemli. Ve biraz önce de dediğim gibi hani Nietzsche'nin dediği üzere onu da bir kere daha tekrarlayalım. Bu ikna çabasının altında bak ben haklıyım, şimdi bana kulak ver, gözünü kulağını bana ayır, ben seni ikna edeceğim ve kendi tarafıma alacağım var. Peki, şimdi bu ikna dediğimiz meseleyle neyi kastettiğimize baktık. Bu programda ikna ettirilme meselesini niye işlediğimize baktık. Şimdi gelin isterseniz bu ikinci yarıda zihnimiz ikna olmaktan nasıl uzak kalıyor? Bizi ikna olmaktan ne alı koyuyor? Onların ayrıntılarına bakalım.
Şimdi baştan bu uyarı yapmaktan fayda var ayrıntılarına girmeden önce. Benim elimde bu ikna meselesine yönelik çıkardığım notlarda 6 ana başlık var. Bilişsel yanılgılar, duygusal etkenler, sosyal etkenler, bilgi eksikliği, psikolojik savunma mekanizmaları ve ekonomik ve politik etkenler olmak üzere. Muhtemelen bunları bizim programımızın yarım saatlik standartına sığdırmak zor olabilir. Dolayısıyla belki bunları 3-2 bölüme böleriz ki öyle olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla vakit kaybetmeden de başlayalım. Şimdi öncelikle bilişsel yanılgılarla başlayalım. Bu konuda kullandığım kaynakları da ben notlarda paylaşmaya çalışacağım eğer unutmazsam. Birçok farklı kaynaktan derledim bunları. Bu bilişsel yanılgı, Frankçesiyle Cognitive Bias diye de geçiyor.
En başta ne geliyor yani bizi ikna olmaktan alıkoyan? Onaylanma yanılgısı geliyor. Yani insanlar zaten inandıkları şeyleri, doğrulayan bilgileri arama ve hatırlama eğilimindeler. Yani karşı görüşleri görmezden gelirler. Hepimiz çeşitli şekillerde, çeşitli faktörlerle bir şeylere inanıyoruz, bir şeylere ikna oluyoruz.
ve sonrasında bunlar zaman geçtikçe özellikle yaş aldıkça kemikleşiyor. Bilissel yanılgıların içerisinde bir diğer önemli etken ise çerçeveleme etkisi, bu framing effecte olarak geçen. Yani bize bilgilerin sunuluş şeklim bizim kararlarımızı ve algılarımızı etkiliyor. Yani bir olayla karşılaşma şeklimiz, ona maruz kalma şeklimiz, ona maruz kaldığımız zaman, onun bize yansıtılma şekli, yani o bize nasıl aktarılıyorsa biz de o şekilde algılıyoruz. Mesela bir makalede okumuştum. Tatile çıktığınızda yaptığınız şeyler vardır. Özellikle mesela herkes içki içmiyor olabilir de. Kokteyller vardır, popüler kokteyller. Gidersiniz işte bir tatil mekanında, bir sahilde serinlemek için bu kokteylleri içersiniz. Sonra dersiniz ki ya şundan bir tane de alalım, evde de canımız çektikçe yaparız. Onlar alınsa bile asla ve asla... Evde ne o tadı verir, ne de o şekilde yapılabilir. Çünkü onlar o tatil mekanlarının içecekleridir ve o tatil mekanlarında o ruh haliyle, o ambiyansla, o kişilerin elinden ve tarihin o döneminde bizim karşımıza geldiği için yani o şekilde çerçevelendiği için, bağlama o şekilde olduğu için öyledir. Bunun bir benzerini hani daha genel bir tanımla, eğer Türkiye, gerçi böyle sürekli kabuk değiştiren bir ülke, birisinin doğup büyüdüğü evi, mahalleyi, arsayı, araziyi bir daha görme büyüdüğünde şansı yok ama doğup büyüdüğünüz mahalleye gitseniz, oyun oynadığınız sokaklara baksanız, o bahçelere, apartman aralarına, sokaklara bambaşka görünür gözünüze. Çünkü başka şekilde çerçevelenmiştir artık zihninizle, algınızla değişmiştir.
Bilişsel yanılgılarla ilgili bu ikna olmamızdan bizi alıkoyan bilişsel yanılgılardaki son başlık ise kısa dönemli düşünme. Yani insanlar genellikle uzun vadeli sonuçları göz ardı edip kısa vadeli kazançlara odaklanırlar. Sanıyorum bilenler için hemen gözde canlanmıştır. Bu marshmallow deneyi vardır. Biz ona ne diyelim? Mesela şekerleme deneyi mi diyelim? Çocukları gözlemli bir odaya koyarlar. Gizli kameralar vardır. Çocukları bir masanın önüne oturturlar. Masanın üstünde bir sürü şekerleme çikolatalar vardır. Gözlemci bir kişi gelir, der ki çocuklar bakın bu çikolatalar sizin ama bunu yemeyin. 5 dakika eğer beklerseniz, 5 dakika yemezseniz ben size çok daha lezzetli şeylerle geleceğim der ve odayı terk eder.
Ve deneylerin çoğundaki YouTube'da marshmallow deneyi falan gibi aramalar yaparsanız görürsünüz çocuklar o odada yalnız başına kaldıkları anda önce birbirlerine bakarlar, sonra sağa sola bakarlar ve sonra tabii ki çoğumuzun yapacağı gibi o içgüdülerine yenik düşerek, nefislerine hakim olamayarak küçük küçük tırtıklamaya başlarlar. sonra hepsi de o görevli geri geldiğinde yediniz mi dedi. Hayır hiç yemedik der ve ödülünü beklemeye başlar. İşte kısa dönemli düşünme sadece çocukların çikolatayla olan imtihanından ibaret değildir. Çoğumuz kısa dönemde oluşabileceğimiz faydaları göz önünde bulundurarak uzun uzun vadeli, uzun erimli planlardan kendimizi alıkoyarız. Hani bu girişteki kendi kişisel zayıflama tecrübemde de kısaca değindiğim gibi benim iki senemi aldı. İki sene boyunca istikrarlı olarak bir konuya odaklanmak çoğu kişi için böyle sırat köprüsünde yürümek gibi bir şey. Öyle kolay mesele değildir bunlar. Çoğumuz daha kısa vadeli şeylerin peşinden koşarız, hazların peşinden koşarız. İnsan zekası da zaten böyle programlanmıştır.
Gelelim ikinci ara maddemiz olan duygusal etkenlere. Şimdi duygusal etkenlerin içerisinde en başta yine tahmin edileceği gibi korkularımız ve endişelerimiz var. Yani belirli gerekçeler korku ve endişe uyandırıyorsa biz de bundan kaçınma eğilimi içerisindeyiz. Çünkü bizi duygusal olarak korkutuyor. Yani ikna olmamızdan öte aslında psikolojik olarak ikna olmamız gereken şeye yönelik bir korku ve endişemiz var. Genellikle bu da bizi alıkoyar.
Bir diğeri ise ön yargılarımız ve tutumlarımız. Yani biraz önce de başka bir bağlamda aktardığım gibi, değindiğim gibi kişisel inançlarımız ve duygusal bağlılıklarımız bizim gerçekliği kabullenmemizdeki en büyük engelleri oluşturuyor. Önyargılarımız var her konuda. Bunların bir kısmını biz ediniyoruz, bir kısmı miras olarak bize geçiyor ya da enjekte ediliyor. Aşı gibi, ilaç gibi ve bunlar bizi hakikatlerden, ikna almaktan alıkoyan gerçekler olarak karşımıza çıkıyor. Ve son olarak sanıyorum gelişini de tahmin ettiğiniz inanç sistemlerimiz var. inançlarımız var. Yani dini inançlarımız, politik inançlarımız, ideolojik inançlarımız ve bu inançlar bizim belirli gerçekleri kabullenmemizi zorlaştırıyor. Hatta bazen imkansız hale getiriyor. Örneğin aşırı politik hassasiyeti olan birisini düşünün ki sanıyorum böyle olmayan birini Türkiye'de düşünmek de çok zor. Böyle olmakla çok itham edilen bir kişi olarak söylüyorum.
Hayır, böyle birisi değilim. Politika hassasiyetleri olmayan birisi de değilim ama çok kemikleşmiş politika hassasiyetleri olan birini düşünün. Kendi aleyhinde gördüğü cenahın ve o cenahı temsil eden herkesin, yani bu seçmen de olabilir, o siyasi görüşün lideri de olabilir, ağzıyla kuş tutsa, dünyanın en büyük hakikatlerini bile dillendirse sadece karşı taraftan olduğu için ikna edememe durumu var. Bu aynı şekilde işte dini hassasiyetlerin sivrilmesinde de kendini gösteriyor. Diğer bütün politik ve sosyal inançlarımızda da karşımıza çıkıyor. Ve üçüncü olarak da sosyal etkenlere bakalım isterseniz. Sosyal etkenlerin başında grup düşüncesi var. Yani bir grup baskısı, açılışta da bahsettiğim gibi özellikle 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren kendine buram buram hissettiren bu cemiyetleşme, cemaatleşme, topluluk haline gelme, topluluklardan güç almak, ...bir diğer boyutu da grup baskısının ve gruba uyum konusundaki ihtiyaç... ...daha doğrusu bir zorunluluk. Yani bir grubun içerisindeyseniz, bir cemiyete aitseniz... ...o grubun ortak paydası olarak hareket etmek, düşünmek ve düşüncelerinizi belirtmek zorundasınız. Bireylerin gerçekleri sorgulaması burada tercih edilir bir şey olarak karşımıza çıkmaz.
Mesela bununla ilgili çok ilginç bir deney vardır. YouTube'da birkaç uygulamasını da izlemiştim. Yine kontrollü bir ortamda gizli kameralarla kayda alınan bir yerde bir mülakat gibi bir şey yaparlar. Yanlış hatırlamıyorsam dört kişiyi salona alırlar. Bir tane de eğitmen gibi biri vardır tahtada. Bu dört kişinin özelliği şu. Üç kişi danışıklı dövüş yapıyor. Birisi yabancı yani aslında denek olan.
deneye maruz kalan o dört kişilik içeri alınan gruptan birisi ama tabii ki o bunu bilmiyor ve eğitmen diyelim hadi ona tahtaya bir şeyler çiziyor mesela dört tane çizgi çiziyor en kısa çizgi hangisidir diyor bu denek olan kişi sonuncu Birinci kişi diyor ki işte şudur diyor. Aslında o değil. Bariz yani en kısa çizgi o değil. Uzun bir çizgiyi gösteriyor. Öbürü de uzun çizgiyi en kısa olarak gösteriyor. Öbürü de o uzun çizgiyi en kısa olarak gösteriyor. Dördüncü her birine tek tek böyle büyük bir ürpertiğine şaşkınlıkla bakıyor kendine sıra gelmesini beklerken. Ve sıra kendine geldiğinde hangisi diyor? O da. kısa olmayanı kısa olarak gösteriyor. Çünkü kendine olan güveni düşüyor. Hani bir grubun içerisindeyim ve benden başka herkes benim uzun gibi gördüğüm bir şeyi kısa olarak adlandırdı, demek ki ben yanılıyorum. Grup düşüncesi işte bazen böylesine çerçeveleyebiliyor bizim. Bir diğeri otoriteye olan itaat. Yani otorite figürlerinin söylediklerini sorgulamadan kabul etmek. Bu bizi gerçeklerden alıkoyan en büyük kavramlardan biri. Bu kimi zaman bizi mağdur eden bir kavram, kimi zaman tercih ettiğimiz bir durum. Yani güçlü bir otorite figürünün, güçlü bir liderin
çıkıp hani o İbni Haldun'un hadariyet, asabiyet muhabbetinde de olduğu gibi yumruğu çıkarıp masaya vurmasıyla birlikte bütün eğriyi doğruyu belirlemesi bazı kişilerin de işine geliyor. Çünkü kendi sorumluluğunu başka bir otoriteye transfer etmiş oluyor. Otoriteye itaat ediyoruz. uyum sağlıyoruz ve bu bizi hakikatlerden alıkoyuyor. Ve bu sosyal etkenlerin son başlığı ise sosyal normlarımız. Yani toplumumuzun içinde yaşadığımız toplumun genel kabul gören normları var ve bizim bireysel olarak bu konudaki kendi fikirlerimiz, kendi görüşlerimiz, kendi nesnel değerlendirmelerimiz sosyal normlarla çelişeceği için tercih etmiyoruz bunu.
ve birazcık aslında kendimizi akıntıya bırakıyoruz. Yani düşündüğümüzde şimdi bu ilk üç maddesini ele aldığımız bu ikna olma meselesi yani bizim bilişsel yanılgılarımız, duygusal etkenlerimiz ve sosyal etkenlerimiz bu her şeyi bildiğimiz halde bir türlü gerekeni yapmama, bir türlü üstümüze düşen sorumluluklarla yüzleşememe haliyle aramızdaki mesafenin en önemli gerekçesi. Dilerseniz bu bölümü burada böyle virgülle tamamlayalım ve bu hafta yayınlayacağımız bir diğer bölümde bu yine ikna edilme meselesinden bizi alıkoyan maddelerin son üçüne bakalım. Bilgi eksikliği, psikolojik savunma mekanizmaları ve ekonomik politik etkenler. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.