
1.804 kelime · ~9 dk okuma
Addini Aşan Yaşam Rehberi'nden hepinize merhaba. Bu seride, bu hafta yayılan bu iki bölümlük seride ikna olma ve olamama meselesine bakıyoruz malum. Neyi kastediyoruz? Bu çağ bilme çağı, öğrenme çağı değil. Nihayetinde hepimiz ziyadesiyle biliyoruz ve öğreniyoruz. öğrenebileceğimiz belki de insanlık tarihinde hiç kimseye nasip olmamış kadar fazla kaynağı, seçeneğe sahibiz. Dolayısıyla her şeyin bilgisi, eğrisi, doğrusu, tecrübesi birkaç tıklama uzağımızda. Sadece birazcık onunla ilgilenmemizi, zaman ayırmamızı bekliyor. Ama bir şekilde de dünyanın en tuhaf dönemlerinden birindeyiz. Milyonlarca insan örneğin dünyanın düz olduğunu inanıyor. Milyonlarca insan olmadık böyle figürlerin olmadık mucizelerine inanıyor. En akla hayale gelmedik fikirler, fikir hareketlerinin arkasında milyonlarca kişi olduğunu görüyoruz. Bunun gibi sonsuz sayıda örnek. Dolayısıyla aslında hakikatlere olan bağımızın aşınmasıyla birlikte ikna olmaya yönelik çabamız da neredeyse ortadan kalkıyor. Yani bu çağ bizim bilmediğimiz bir çağ değil. Bu çağ bizim bir türlü hakikatlere ikna olamadığımız bir çağ. Yani hepimiz bir şey için yapmamız gereken şeyleri, üstlenmemiz gereken sorumlulukları, kaçınmamız gereken şeyleri biliyoruz. Fakat kendi kendimize bir türlü ikna olamıyoruz. Ve bu ikna olamama hali de bu dönemin bir sürü sanal peygamberlerini yaratıyor. Kişisel gelişim gurularını, mentorlarını, onlarını, bunlarını. Bütün bunlar da kendi içerisinde bir anda pıtrak gibi birer sektöre dönüşüyor. Çünkü ikna edilmek de için için
hoşumuza gidiyor. İşte bu serinin ikinci bölümünde, bu ilk bölümde değindiğimiz bilişsizler, duygusal ve sosyal etkenlerin devamında bilgi eksikliğinden, psikolojik savunma mekanizmamızdan ve ekonomik ve politik etkenlerden kaynaklı hakikatlerle olan aramızdaki mesafeye ikna olmaya yönelik birazcık tereddütümüze bakacağız. Bilgi eksikliği ile başlayalım. Şimdi en başta tabi bu bilgi eksikliği masumane bir bahane. Bütün bu hakikatlere yönelik ikna olma direncimizde bakıldığında. Eğitim ve bilgi yetersizliği tahmin edeceğiniz gibi. Yani yeterli bilgiye, yeterli eğitime sahip olmamaktan kaynaklı gerçekleri anlamamızı engelleyen durumlar. Bunlar son derece insani, son derece anlaşılabilir, son derece kabul edilebilir gerekçeler hiç şüphesiz bilgi eksikliği başlığında. Ama bir de bizim bilgilenme ihtiyacımıza rağmen yanlış bilgilendirmemiz yani daha da ötesinde bu dönemin popüler tabirleriyle konuşacak olursak bu dezenformasyon, mezenformasyon dediğimiz yani birilerinin kasıtlı olarak bizi yanlış bilgilere yöneltmesi ya da bizim iyi niyetle doğru bilgileri bulma ve yayma arayışımız içinde farkında olmadan yanlış hatta bazen
zararlı bilgilere yönelmemizle sonuçlanan çaba da bunun içerisinde çok önemli bir sorun. Bizi hakikatlere ikna olmaktan alıkoyan meseleler içerisinde. Yani yanlış bilgi veya kasıtlı olarak yanlış bilginin bireylerin gerçeklerle arasında bir perde oluşturması. Bir diğer konu ise ana başlıklardan psikolojik savunma mekanizmalarımız. Şüphesiz hani insan rasyonel bir varlık deniyor. Bilmiyorum ben öyle çok az insana rastlıyorum. Deniyor işte insan rasyonel bir varlık, insan meraklı bir varlık. insan tabiatı gereği öğrenmek isteyen bir varlık falan. Böyle insana dair çok romantik, çok humanist, çok kulağa hoş gelen hayallerimiz, tanımlarımız var. Ama yine de biliyoruz ki insanoğlu bir tarafıyla da psikolojik bir varlık. Üstelik epey bir tarafıyla. Yani işin rasyonel tarafı kadar. Bazen, hele ki bazı konu başlıkları altında, çok daha fazla bizim
duygusal hallerimiz, bizim onları algılayış şekillerimiz, psikolojik filtrelerimiz çok belirleyici oluyor. Psikolojik savunma mekanizmaları da işte bizi hakikatlere karşı ikna olmaktan alıkoyan en büyük etkenleri barındırıyor. Bunların başında inkar geliyor hiç şüphesiz. Yani bizim hoş olmayan, bizim adımıza hoş olmayan veya tehdit edici gerçekleri kabul etmeyi reddetme durumumuz. Yani biliyoruz işte bir şey. Ya şöyle düşünün ilişkilerde olur ya genellikle hani bir şahsen hiç yaptığım bir şey değil ama etrafımda çok sık karşılaşıyorum sizin için de sürpriz olmayacaktır eminim. Yeni biriyle tanışanlar işte bir flörtle bir sevgiliyle vesaire. Arkadaş grubuna danışırlar, işte sence nasıl biri falan filan. Arkadaş grubu da aslında tanışan kişiden çok daha az bilgiye sahip olmakla birlikte, sadece bu sorulduğu için hani yolda adres sorulan herkes bir şekilde bilmese de tarif etme gayretine düşer ya, onlar da bir fikir belirtmeye başlıyorlar. Mesela diyorlar ki, bu çocuk yaramaz sana diyorlar. İşte bu çocuktan iş çıkmaz.
Siz de biraz için için biliyorsunuz ama ya o iş çıkmayacak çocuğa da kanınız kaynamış oluyor, böyle içiniz ısınmış oluyor, bir kalbiniz pırpır ediyor, midenizde kelebekler uçuşuyor falan. Bunun doğrultusunda ne yapıyorsunuz? İnkar ediyorsunuz onları. Hani karşınızdaki kişilerin sizi ondan alıkoyma gerekçeleri son derece mantıklı, gerçek, hakiki, çok doğru olabilir. Ama bir kere biz kendimizi başka bir rotaya attıysak artık inkar metodu da hakikatlerden uzaklaşmamız için çok önemli bir kritere dönüşüyor.
Bir diğer mevzu Türkiye'nin bu en azından bu kaydı 2024 yılında yapıyoruz. Türkiye'nin 2024 yılında çok gündeme gelen kavramlardan biri olan rasyonalizasyon. Yani bu rasyonelleşme, rasyonel, rasyo, oran, ölçü, mantık, akılcılık değil mi? İnsanın akla dair kriterlerini temsil ediyor.
Yani gerçekleri çarpıtmak veya mantıksal gerekçelerle savunma meselesi. Yani çok karşımızda absürt, hiçbir şekilde kabullenemeyeceğimiz, savunamayacağımız bir şey var ama kabul etmemiz ve savunmamız gerekiyor. Rasyonalize ediyoruz onu. Mantıklı hale getiriyoruz.
Türkiye'de çok karşılaştığımız bir şey değil mi? Pek çok alanda. İşte bu bizim psikolojik savunma mekanizmalarımızın içerisinde inkardan sonraki en önemli silahımız ve bu ikna olma ve olamama konusundaki de en büyük sığınma alanlarımızdan birisi. Rasyonalizasyon, mantıklı hale getirme, onu daha kabul edilebilir bir kıvama sokma. Ne pahasına? Gerçekleri çarpıtma ve mantıksal gerekçelerden koparma pahasına.
Psikolojik savunma mekanizmalarının içerisindeki son kriterimiz ise yansıtma dediğimiz mesele yani diğer tabiriyle projeksiyon. Yani diyelim ki kendi olumsuz özelliklerimizi veya hislerimizi başkasına yansıtma meselesi. Bu son psikolojik savunma mekanizması adı altında andığım üç konu da yani inkar, rasyonalizasyon ve yansıtma meselesinin her biri aslında tek başına bir program konusu. Üstelik haddini aşma konusunda da çok bereketli topraklar ama ben hani o kısma girmeyeceğim. Pod B bünyesinde yeterince bu konularda size kaynak olan, rehberlik eden gayet ehil kişiler var. Ben o işi onlara bırakacağım ama yani haddini aşma lisansımı, ehliyetimi de kullanarak
değinmekte de fayda gördüm, bu yansıtma meselesi. Yani kendi olumsuz özelliklerimizi, bakış açılarımızı, hislerimizi başkalarına yansıtarak hakikatlerden kendimizi öteleme dürtüsü çok sık kullandığımız tekniklerden biri. Ve bu anlamdaki son ana başlığımız ekonomik ve politik etkenler. Hani dediğim gibi şimdi bazen zihnimiz, bilişsel algılarımız bizi yanıltıyor ya da ona sığınıyoruz yanılmak için, ikna olmaktan kaçınmak için. Bazen duygusal etkenler rol oynuyor, bazen sosyal etkenler, bazen bilgi eksikliği, bazen psikolojik savunma mekanizmalarımız ama bir de ekonomik ve politik etkenlerimiz var. Bunun başında da çıkar çatışmaları geliyor şüphesiz olarak. Yani kişisel ve kurumsal çıkarlarımız gerçekleri kabullenmeyi zorlaştırabiliyor.
Çıkar çatışmalarımızın kökeninde yer alan bu kişisel kurumsal çıkarlarımız tabii ki bizi hakikatlerden alıkoyan önemli etkenlerden biri. Nihayetinde insan psikolojisi olarak hem bireysel hem kurumsal anlamda hangi başlık altında yaşıyor olursak olalım hayatta kalma içgüdüsüyle baş başayız ve bu hayatta kalma dürtüsü bizi bütün bu çıkar çatışmalarının içerisinde hayatta kalabilmek için yaşamı, varlığı sürdürebilmek için bazen geri geldiğinde hakikatlerden alıkoyabiliyor ve ikna edilemez hale getiriyor. Ve tabii ki bu yaşadığımız dönemin yine çok önemli belirleyicilerinden biri de sosyal medya araçları, propaganda araçları. Şimdi propaganda terimi bugünlerde böyle nadiren kulağımıza çalınıyor ama özünde aslında bugünkü bildiğimiz anlamıyla, bugünkü asıl sözcük anlamıyla Nazi döneminde Adolf Hitler'in Almanya'sında Goebbels'in iletişim tekniği olarak karşımıza çıkıyor propaganda. Bugün mesela kara propaganda diye bir şey de söylüyoruz. Oysa ki ak propaganda diye bir şey yok. Propaganda zaten kendi özü itibariyle karanlık. Çünkü bizi aslında bir güç odağının normalde kabullenmeyeceğimiz dürtülerini, ideallerini kabullenmeye
ve görmezden gelemeyeceğimiz noktalarını görünmez kılmaya ve bütün bizi bunlara ikna etmeye çabalayan bir süreci. Dolayısıyla aslında propagandanın kendisi bir ikna çabası. Üstelik bu ikna etmeye çalıştığı şey, yani propagandaya muhtaç olan ikna çabası karanlık bir çaba özünde. Hatta muhtemelen bilirsiniz, belki ileride başka bir vesileyle de anarız, bütün bu propagandanın Nazi Almanyası döneminde kirlenmesinden dolayı halkla ilişkiler terimi ortaya çıkmıştır. Aslında halkla ilişkilerin atası olarak sayılan Edward Bernays, ki Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan ve bir tarafıyla
Bu Sigmund Freud'un da akrabası olan, yanlış hatırlamıyorsam yeğeni ya da kuzeniydi. İşte bu psikanaliz, Göbels'in iletişim teknikleri, ikna teknikleri gibi kavramlarla haşinleşir olarak bütün bunları acaba ticari hayata nasıl entegre ederiz diye kafa yormaya başlamış. Yani o deterjanı değil de bu deterjanı. o efendim içeceği değil de bu meşrubatı almasını nasıl sağlarız, bizim markamıza nasıl çekeriz diye propaganda çalışmalarına başlamış. Sonra bir bakmış ki propaganda siyaset tarafından çok kirletilmiş bir terim. O da bunu değiştirerek halkla ilişkilere çevirmiş. Sonrasında ne çıktı tabii karşımıza? Halkla ilişkiler, sonra işte media dediğimiz kavram çıktı 90'larda terim olarak. Ve medyada ardından işte 2000'lerin, 2010'lardan itibaren de sosyal medya dediğimiz kavramla ortaya çıktı ve iş şirazeden de çıktı bir anlamda baktığımızda.
Neden? Zira sosyal medya dediğimiz kavram medyanın nispeten ama nispeten filtrelenmiş, nispeten biraz daha böyle konuyla ilgili bilgili insanlara kabarttığı kulağını bir anda herkesin konuşabildiği bir ortamma bıraktı. Ve dolayısıyla herkesin her şeyi konuşabildiği, altına güzel bir müzik koyup güzel bir kurguyla bir video hazırladığınızda herkesin bilirkişiye dönüşebildiği Herkesin haddini aşma konusunda büyük bir iştaha ve ehliyete sahip olduğu bir dönemi araladı ve bütün bunlar da işte ikna olmaktan, alıkolunmaya, teşne, meyilli, biz garibanları ne yaptı? Elinde rüzgarda savrulan bir yaprak gibi oradan oraya savurmaya başladı, istediği kanala aktarmaya başladı. Yani bu medya organlarının ve politik güçlerinin manipülasyon yeteneği, kabiliyeti, gerçekleri örtme ya da işte bazı şeyleri ön plana çıkarırken bazılarını hayatımızdan yok etme, saklama becerisi bizim hakikatlerle olan mesafemizdeki en büyük katerizörlerden
birisi haline geldi ekonomik ve politik etkenlerde böyle. Dolayısıyla hani konuya nereden başladık? Konuya bu ikna olma mesafemizden başladık. Yani neden ikna olamıyoruz? Karşımızda bu kadar bilgiler varken, bu kadar kaynaklar varken, bilir kişiler varken neden olamıyoruz? Özetleyecek olursak
bir kere en büyük etkenlerden birisi bizim ikna olmayı isteyip istememe halimiz. Yani biz bunu istemedikçe yani bir kişi bir konu hakkındaki fikirlerinin değişebilir olduğunu düşünmediği sürece bunu değiştirmek. Hani meşhur bir söz vardır ya Einstein'a atfedilir onun mudur bilemiyorum ama bir önyargıyı değiştirmek atomu parçalamaktan daha zordur, bir önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur diye. Sahiden de öyledir. Siz eğer bir şeye kendinizi kapatırsanız o kabuğu kırmak özellikle zihnen imkansıza yakındır. Bu yüzden işte bu kadar fazla bilginin, imkanın, bilirkişinin, kaynağın, referansın olduğu bir dönemde bile aynı konu hakkında taban tabana zıt çok çok büyük
geniş kalabalıklar görebiliyoruz. Bunların altında bazen bizim bilişsel yanılgılarımız, bazen duygusal etkenlerimiz, bazen sosyal etkenler, bazen bilgi eksikliği, bazen psikolojik savunma mekanizmalarımız, bazen ise ekonomik ve politik etkenler oluyor. Çocukluğumda televizyonda çok meşhur bir program kategorisi vardı. Spor programları. Ama bugünkü gibi hani böyle futbol yorumu falan gibi değil. Aerobik programları, fitness programları. Sonrasında o 2000'li yıllarda yerini yanlış hatırlamıyorsam pilates programlarına terk etti. Hepsini çok büyük bir iştahla seyrettim. Yani seyretmediğim kaldı mı bilmiyorum. Farah Faset, Jane Fonda. CD'lerini, DVD'lerini bile izlemişliğim vardır bazılarının. Otururdum elimde patates kızartmamla televizyonda bir saat hoplayıp zıplayan oğlanları, kızları seyreder dururdum. Seyrettikçe bir huzurla dolardı içim bütün seyredenler gibi. Hayatı boyunca televizyonda bir jimnastik programı seyredip de ekran başında jimnastik yapan var mıydı bilmiyorum. Ben şu yaşıma kadar hiç görmedim. En büyük antitezi de benim. Ama nihayetinde hepimiz izledik. Çünkü onu seyretmek dahi onlardan biriymiş gibi hissettirebiliyordu bizi. Ve hepimiz biliyorduk her şeyi, ne yapmamız gerektiğini. Yani şu yaz günlerine layık bir kapanış olması adına hepimiz avcumuza dolan o göbeğin nasıl eriyeceğini biliyoruz. Hepimiz daha verimli bir hayat için ne yapmamız gerektiğini de biliyoruz. Hepimiz bize neyin iyi, neyin kötü geldiğinin bal gibi farkındayız.
Mesele ikna olmamız ve bu haddin aşan yaşam rehberleri için dahi kolay bir hedef değil. Yeni bir bölümde yeniden görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.