
2.119 kelime · ~11 dk okuma
Sen ne işin var burada? Niye geldin? Aşk olsun ama. Önce bir hoş geldin demek yok mu? Hem ben polisim unuttun mu? İstediğim zaman istediğim yerde olurum. Uğraşamayacağım gerçekten. Ne istiyorsun? Yani aslında buraya senin iyiliğin için geldim biliyor musun? Yani birkaç gün sonra evleneceğin adamın... ...dün geceyi kimin kollarında geçirdiğini bilmek istersin diye düşündüm. Çık. Çık. Hemen çık buradan. Çık. Bana bak.
John benim, tamam mı? Onun benden başkasıyla olmasına asla izin vermem. Bunu da o kafana sok. Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Bugün size saplantılı bir insanın ne kadar soğukkanlı ve tehlikeli olabileceğinden bahsedeceğim. Ne dersiniz? Geç gelen adaleti sorgulamaya, tam 23 yıl sonra çözülen bir olayın gizemli kapısını aralamaya hazırsanız başlayalım mı?
Sherry Rasmussen, 1957 yılında Los Angeles'ta yaşayan sevgi dolu bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Annesi, babası ve kız kardeşleriyle çok sıcak ve samimi ilişkileri olan Sherry, hayatındaki her şeyi onlarla paylaşabiliyor, onlarla gülüp, onlarla ağlayabiliyordu. Karakterinin güçlü ve zayıf yanlarının farkında olan Sherry, buna uygun bir meslek seçerek hemşire olmaya karar verdi. Kalbindeki sonsuz sevgiyi insanlarla paylaşmak, kendisine ihtiyaç duyan herkese yardım elini uzatmak istiyordu. Mesleğini öyle çok seviyordu ki, azimle çalışması sayesinde daha 30 yaşına bile gelmeden başhemşireliğe yükseldi. Diğer yandan öğrencilere ve meslektaşlarına dersler veriyor, konuşmalar yapıyordu.
Kariyeri dört dörtlük ilerlemesine rağmen Sherry'nin yüzü aşktan yana bir türlü gülmüyordu. Ta ki 1984 yılında John Rutan'la tanıştığı o ana kadar. O gece partide birbirlerini gördükleri anda dünyanın geri kalanı onlar için tüm anlamını yitirdi. İkisi de gözlerini birbirinden alamıyor, başka hiçbir şeyle ilgilenemiyorlardı. Sherry ve John sonraki günlerde de kopamadı ve kısa süre içinde birlikte yaşamaya başladılar. Hemen ardından nişanlanan genç çift, 1985 yılının Kasım ayındaysa, evet diyerek dünya evine girdiler. Artık tamamlanmış hissediyorlardı.
İki yarım, bir bütün olmuştu. Evliliklerinde her şey yolunda gidiyordu. Dışarıdan gören herkes bu genç, yeni evli çiftin mutluluğuna gıptayla bakıyor, birbirlerine ne kadar yakıştıklarını düşünüyordu. Taze evliler her sabah evden birlikte çıkıp işlerine gidiyor, akşam döndüklerinde ise günün yorgunluğunu birbirlerinin kollarında atıyorlardı. Fakat bu rutin 24 Şubat 1986 sabahı bozuldu.
Hadi ama Şeri, hala hazırlanmamışsın. Ya bugün ben kendimi iyi hissetmiyorum. Evde kalsam daha iyi olacak bence. Hayatım, sana söylüyorum. Çok yoruyorsun kendini ya. Sen bugün güzelce dinlen. Akşam görüşürüz, olur mu? Tamam, peki.
Ancak John'un bu temennisi gerçek olmayacak, maalesef akşam görüşemeyeceklerdi. John işe gitmiş fakat aklı Sherry'de kalmıştı. Karısının nasıl olduğunu merak ediyor ama uyumuş olduğunu düşündüğü için de arayıp uyandırmak istemiyordu. Biraz daha bekledikten sonra dayanamayıp evi aradı. Sherry telefonlara cevap vermiyordu. Fikir değiştirip işe gitmiş olabileceğini düşünerek bu sefer iş yerini aradı fakat sekreteri Sherry'nin o gün gelmediğini söyledi.
Bunun üzerine John, Sherry'nin dışarı çıkmış olabileceğini düşündü. Hatta kendisine haber vermediği için biraz da bozuldu. Mesai bitiminde nihayet eve gelen John, gördüğü manzara karşısında biraz şaşırdı. Garaj kapısı sonuna kadar açık duruyordu. Ve Sherry'nin arabası yerinde yoktu. Karısının kapıyı kapatmadan çıkıp gitmesine anlam veremese de çok fazla üstünde durmadı. Arabasını park edip eve çıktı. Salonun aralık duran kapısını açtı.
Ve o an Sherry'nin yerde yatan cansız bedeniyle karşılaştı. Zavallı kadının yüzü kan revan içinde ve neredeyse tanınmaz bir haldeydi. Üzerinde sabah giydiği gecelik, bedeninde çok sayıda yara ve morluk vardı. Salon darmadağın, çekmeceler boşaltılmış, eşyalar kırık dökük ve her yere saçılmıştı. Karısına yaklaşan John, onun kaskatı kesilmiş soğuk bedenine dokunduğunda uzun zamandır o halde olduğunu dehşetle anladı. Perişan halde 911'i aradığında üzüntüden ve şoktan neredeyse konuşamaz haldeydi.
Olay yerine gelen polis ekipleri işe etrafı incelemekle başladı. Şerrinin vücudundaki sayısız yara ve evin pek çok yerinde görülen kan izleri, onun saldırganla uzun süre boğuştuğunu gösteriyordu. Tırnakları kırılmış, yüzüne silah kabzasıyla, kafasına seramik bir vazoyla vurulmuştu. Üstelik gözü dönmüş saldırgan sadece bunlarla da kalmamış, Sherry'e yakın mesafeden üç el ateş etmişti. Kadının bedenindeki kurşun yaraları, silahın gelişigüzel ateşlenmediğini, özellikle ölümcül noktaların hedef alındığını gösteriyordu.
Ayrıca salonda bulunan battaniye üzerindeki deliklerden de anlaşıldığı üzere saldırgan ateş ederken bu battaniyeyi kullanmış, böylelikle çıkacak silah sesini azaltmayı amaçlamıştı. Belli ki işi bilen biriydi. Tüm bunların yanında Sherry'nin vücudundaki izler arasında alışılmadık bir detay da göze çarpıyordu. Kadının sol kolunun iç tarafı hırsla ısırılmış, saldırgan diş izlerini kadının vücudunda bırakmıştı.
Günümüzde cinayeti çözecek nitelikte bir delil olan bu izler, DNA teknolojisinin yaygın olarak kullanılmadığı 1986 yılında maalesef olayın aydınlatılmasını sağlayamadı. Los Angeles polis departmanı bu olayın ters giden bir hırsızlık vakası olduğunu düşünüyordu. Büyük ihtimalle soygun yapmak niyetiyle eve giren kişiler, ev sahibiyle karşılaşmayı beklemedikleri için onu görünce ne yapacaklarını bilememiş ve anlık heyecanı kapılıp kadını öldürmüşlerdi. Fakat polislerin gözden kaçırdığı ya da kaçırmak istediği bazı detaylar hırsızlık senaryosuyla ciddi şekilde çelişiyordu. Amirim ama hırsızlık olsa kapılarda zorlama olması gerekmez mi? Nasıl girdi bu adam eve? Hem hiçbir şey de çalmamış. Nasıl iş bu ya? Oğlum adam hırsız işte ya. Girmiştir bir şekilde. Sonra da kadını öldürünce panik yapıp kaçmıştır. İyi de o zaman neden bu kadar eziyet etsin ki? Hem de bir değil, iki değil, üç kere ateş etmiş. Normal bir şey mi bu ya?
Oğlum uzatma işte. Belli ki adam manyağın teki. Senin başka işin yok mu? Hadi. Mücevherler dahil evdeki hiçbir değerli eşyaya dokunulmamıştı. İki şey hariç. Evden alınan şeylerden ilki Sherry'nin arabasıydı. Fakat o da olaydan bir hafta sonra evin yakınlarında terk edilmiş bir halde bulundu. Üstünde hiçbir parmak izi kalmayacak şekilde temizlenmişti.
Kaybolan diğer şey ise alışılmışın biraz dışında bir eşyaydı. Sherry ve John'un evlilik cüzdanı. Hangi hırsız, soygun için girdiği bir evdeki değerli eşyaların hiçbirine dokunmadan sadece ev sahiplerinin evlilik cüzdanını alarak kaçardı ki? Sherry Rasmussen'ın babası Nels Rasmussen'ın bu soruya bir cevabı vardı. Şimdi kısa bir ara verelim. Ardından katili aramaya devam edeceğiz.
John Rutan ve Stephanie Lazarus 1978 yılında her ikisi de üniversitedeyken sıklıkla katıldıkları partilerden birinde tanıştı. Stephanie ilk andan itibaren John'a aşık olsa da maalesef bu aşkı karşılıksızdı. Ancak Stephanie'nin kendisine karşı zaafı olduğunu bilen John, ihtiyaç duyduğu zamanlarda onunla birkaç gece geçirmekten çekinmiyordu. Stephanie bu ilişkinin ciddiye binmesi için elinden gelen her şeyi yapsa da bir türlü amacına ulaşamıyor, bu da onun gün geçtikçe John'a daha çok bağlanmasına sebep oluyordu.
Üniversite bittikten sonra John bir şirkette mühendis olarak çalışmaya başladı. Stephanie ise polis akademisine kaydoldu. Yıllar geçmiş, pek çok şey değişmiş ancak onların arasındaki çarpık ilişki aynı kalmıştı. Stephanie, John'un 25. yaşı için hazırladığı sürpriz doğum günü partisinde hiç beklemediği bir haber aldı. John evleniyordu.
Stephanie o an beyninden vurulmuşa döndü. Evet, John'un da, kendisinin de zaman zaman sevgilileri ya da takıldıkları kişiler olurdu. Ama ne olursa olsun onlar birbirlerine dönerdi. Bu her zaman böyle olmuştu. Evlenmek de nereden çıkmıştı şimdi?
Aldığı bu beklenmedik haberden sonra Stephanie bir süre kendine gelemedi. John'a olan saplantısı iyice gün yüzüne çıkmıştı. Ve Stephanie ne yapacağını bilemez haldeydi. Gündelik işlerini bile yönetmekte zorlanıyor, işine odaklanamıyor, John'dan başka hiçbir şey düşünemiyordu.
Bir süre izin aldı, evde kaldı, tüm hissettiklerini günlüğüne yazdı. Bununla da yetinmedi ve John'un annesine ne kadar üzüldüğünü anlatan bir mektup bile gönderdi. Kendisini çaresiz hissediyor, ne yapsa içindeki duygulardan kurtulamıyor, John'u kafasından atamıyordu. Nihayet Stephanie bu perişanlık döneminden çıkıp harekete geçmeye karar verdi. Sonuçta henüz evlenmemişlerdi. John'a kendini hatırlatmalı, onu bir an önce bu hatadan döndürmeliydi. Bunun için vücudunu en seksi gösterdiğini düşündüğü spor kıyafetlerini giyerek özenle hazırlandı ve soluğu çiçeği burnunda çiftin birlikte yaşadıkları evde aldı.
Buyrun. Selam, Jon'a gelmiştim ben de. Jonny! Jon! Ben geldim, heyo! Siz kimsiniz? Aa, Stephanie. Gelsene, hoş geldin. Siz tanışıyor musunuz? Jonny, kayak takımlarımı yağlayacağına söz vermiştin. Onları getirdim. Hem de biraz laflarız diye düşündüm, özlemişsindir beni ha? Böyle bir söz mü verdin? Tabii, olur. Otursana. Sherry'le tanışmış mıydın? Hayır, sanmıyorum.
Sherry'nin şaşkın bakışları arasında eve giren Stephanie saatlerce oturup kadını huzursuz etmeyi başardı. Sherry, nişanlısının eski sevgilisi olduğunu bu vesileyle öğrendiği Stephanie'nin kendisine ve John'a karşı olan davranışlarından hiç hoşlanmamış, bu davetsiz misafirden son derece rahatsız olmuştu. Nihayet Stephanie gittikten sonra John'a aralarında bir şey olup olmadığını sordu. ama saçmalama cevabını aldı. Stephanie'den rahatsız olduğunu ve bir daha bu eve gelmesini istemediğini söylediğindeyse, John tarafından gereksiz kıskançlık yapmakla suçlandı. Sherry tam olarak açıklayamasa da yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu seziyordu.
ve endişelerinde haklı olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Birkaç gün sonra kayak takımlarını geri almak için gelen Stephanie, bu kez John'un evde olmadığı bir anı beklemiş, seksi spor kıyafetleri yerine polis üniformasını giymiş ve silahını Sherry'nin rahatlıkla görebileceği şekilde yerleştirmişti. Yaptığı gövde gösterileri bununla da bitmedi. Bazen gizli, bazen açık bir şekilde Sherry'i takip etmeye başladı. Johnsa, Sherry'nin tüm rahatsızlıklarına rağmen Stephanie'yi tehlike olarak algılamıyordu. Düğüne az bir zaman kala, Stephanie, John'u arayıp çok önemli bir şey konuşmak istediğini söyledi.
İlk defa ona olan aşkını itiraf eden Stephanie bir yandan ağlıyor, bir yandan da evlenmemesi için John'a yalvarıyordu. Tüm bunlara rağmen John'un vazgeçmeyeceğini farkettiğinde ondan son bir gece istedi. Onu kafasından tamamen atabilmek için birlikte geçirecekleri son bir geceye ihtiyacı olduğunu söyledi. Ve bu isteği John tarafından geri çevrilmedi.
Aralarında geçen bu tutkulu geceye rağmen John'u geri kazanamayan Stephanie son çare olarak olanları Sherry'e açıklamaya karar verdi. Bu haber üzerine Sherry ve John'un ilişkisi bitme noktasına gelse de John kendisini affettirmeyi başardı ve ikili 1985 yılının Kasım ayında evlendi. Bu herkesi çok mutlu eden bir haber olsa da Stephanie Lazarus için ölüm fermanı demekti. Ama vazgeçmeye niyeti yoktu.
Stephanie, Sherry ve John evlendikten sonra da ısrarlı takiplerine ve Sherry'e rahatsızlık vermeye devam etti. Artık iyice kontrolden çıkmıştı. Polisliğin kendisine verdiği gücü de kullanıyor, ona hayatı zindan etmeye ant içmiş gibi görünüyordu. Zavallı Sherry, bu tacizler karşısında ne yapacağını bilemiyor, bir polis memurunu mesai arkadaşlarına şikayet edemeyeceğini düşünerek, el kolu bağlı hayatına devam etmeye çalışıyordu.
Yapabildiği tek şey, yaşadıklarını ailesiyle ve en çok da her gün telefonda konuştuğu babasıyla paylaşmaktı. Baba Nels Rasmussen, 24 Şubat 1986 günü polislere, herkesin sevdiği güler yüzlü ve neşe dolu kızının hınç alıcasına dövülmesi ve eziyet ederek öldürülmesinin tek bir sorumlusu olabileceğini söyledi. Los Angeles Polis Departmanı memurlarından Stephanie Lazarus. Zaten evden evlilik cüzdanı dışında hiçbir şeyin çalınmamasının başka bir açıklaması da olamazdı. Fakat Nels'in bu beyanları olayı araştıran polisler tarafından ciddiye alınmadığı gibi doğru düzgün tutanağa dahi geçirilmedi. Üstelik bununla da yetinmeyen görevliler, acılı babaya çok fazla film izlememesini tavsiye etmeyi de ihmal etmedi.
Rasmus'un ailesi kızlarının katilinin bulunması için elinden geleni yapsa da Los Angeles Polis Departmanı çok geçmeden Sherry Rasmus'un dosyasını faili meçhul olarak etiketleyerek rafa kaldırdı. Nihayet 2009 yılına gelindiğinde eski faili meçhul dosyaları araştıran iki dedektif, Sherry Rasmussen dosyasını raftan indirerek incelemeye başladı. Pek çok çelişki ve eksik inceleme açıkça görülüyordu. Ayrıca 2004 yılında dosyanın ele alındığını, Sherry'nin kolundaki ısırık izinden alınan DNA'nın analiz edildiğini ve bu DNA örneklerinin kayıtlı herhangi bir suçluyla eşleşmese de bir kadına ait olduğunu belirlendiğini tespit ettiler.
Ancak dosya bu aşamada bırakılmış, üstüne gidilmeyerek bir kez daha kapatılmıştı. Olanlardan şüphelenen dedektifler bu dosyayı daha derin bir şekilde incelemeye karar verdiler. Ve nihayetinde şüpheli listesini beş isme kadar indirdiler. İlk dört şüphelinin DNA'sıyla ısırık izinden alınan DNA karşılaştırıldı. Fakat hiçbiriyle uyuşma sağlanamadı. Elde tek bir şüpheli kalmıştı.
Bu kişi, 26 yıllık saygın polis memuru Stephanie Lazarus. Stephanie Lazarus, 2009 yılında kariyerinin zirvesinde bir memurdu. Çok önemli bir birimin yöneticisi, çeşitli ödüllerin sahibi, alanında tanınan ve saygı duyulan biriydi. Dosyayı araştıran dedektifler, böylesine kariyerli bir polisi katil zanlısı olarak çağırıp DNA'sını isteyemeyeceklerinin farkındaydılar. Bunun için bir plan yapmaları gerekiyordu.
İzin gününde gizlice Lazarus'u takip eden dedektifler, kadının oturduğu bir fast food restoranında oturup sipariş ettiği içeceğini bitirmesini sabırla beklediler. Lazarus sodasından son yudumunu alıp kalktı ve giderken bardağını çöpe atmayı da ihmal etmedi. Dedektifler tabii ki bu fırsatı kaçırmadı. Bardağı hemen çöpten alarak DNA incelemesine gönderdiler.
Ve nihayet gelen sonuç, Sherry Rasmussen'ı vahşice öldüren ve 23 yıldır bulunamayan katilin Stephanie Lazarus olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkardı. Fakat iş bununla bitmiyordu. Dedektiflerin şimdi de Lazarus'u nasıl yakalayacaklarını bulmaları gerekiyordu. Zira hem şüpheli olduğunu anlamaması hem de bunu fark ettiğinde saldırma ihtimali olduğu için yanında silah bulunmaması gerekiyordu. Bu sebeple Lazarus'u bir soruşturma kapsamında bilgisine ihtiyaç duyduklarını söyleyerek davet ettiler ve girişte prosedür gereği silahını bırakmasını istediler.
Lazarus'un sorgu sırasında sorulan sorulara verdiği tepkiler, çelişkili cevapları, çeşitli jest ve mimikleri köşeye sıkıştığını açıkça gösteriyordu. Hali hazırda kadını tutuklamak için yeterli delillere sahip olan dedektifler, sorgu sonucunda polis merkezinden çıkmasına izin vermeyerek Lazarus'u tutuklamayı başardılar. Yapılan yargılama neticesinde Stephanie Lazarus vahşice işlediği cinayetin üzerinden tam 26 yıl geçtikten sonra 2012 yılında birinci derece cinayetten suçlu bulunarak 27 yıl hapis cezasına çarptırıldı. İnsanların canına emanet ettikleri bir polis memurunun bu kadar rahatça cinayet işlemesi, bunu yıllarca saklayıp hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edebilmesi tüylerimi diken diken ediyor.
Diğer polislerin Sherry'nin ailesinin tüm feryatlarına rağmen bu olayı bir an önce kapatıp vesaiye arkadaşlarını korumak için ellerinden geleni yapmaları da. Takıntılı bir ruh hastasıyla aynı adamı sevmekten başka hiçbir suçu olmayan zavallı Sherry'nin katilinin hemen yakalanmasını ve çok daha fazla ceza almasını isterdim. Ama 23 yıl sonra da olsa bulunması biraz olsun içimi rahatlatmadı değil. Peki siz ne dersiniz? Geç gelen adalet, adalet midir?
Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın. Hıh.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.