
2.016 kelime · ~10 dk okuma
Açılın lütfen, açılın. Çekilin lütfen, işimizi zorlaştırmayın. Hadi, hadi, hadi. Hanımefendi, hanımefendi lütfen müsaade eder misiniz?
Hoş be. Bu ne? Ne oldu? Bak! Hassiktir! Aman Allah'ım! Ne olmuş burada? Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Bugün size benden çok fazla istenen bir davadan, Burari ailesi olayından bahsedeceğim. Ne dersiniz? Aklınızın sınırlarını zorlayacak bu olayı dinlemeye hazırsanız başlayalım mı?
Batıya ailesi olarak da bilinen Çundavat ailesi, yaklaşık 20 yıl önce Hindistan'ın Haryana eyaletinden Delhi'ye taşınmıştı. Üç kuşağıda aynı evde yaşayan 11 kişilik Çundavat ailesi, üç katlı bir evde kendi hallerinde yaşıyorlardı. Ailenin en büyüğü Narayani Devi, üç oğul ve iki kız büyütmüş dul bir kadındı. Eşini yıllar önce kaybettikten sonra oğulları, gelinleri, kızı ve torunlarıyla beraber aynı evde yaşıyorlardı. Lalit en küçük, Buvneş ise en büyük oğluydu. Yaşları geldiğinde Lalit Tina'yla, Buvneş ise Savita'yla evlendi.
Lalit ve Tina tek çocukları Şivam'ı büyütürken, Vuvneş ve Savita'nın iki kızı ve bir erkek çocuğu vardı. Pratiba ise Narayani Devi'nin genç yaşta dul kalmış kızıydı. Kızıyla beraber bu evde yaşıyorlardı. Hurari kentinde 11 kişi birlikte yaşayan bu ailenin bir bakkalları ve bir de kontrplak dükkanları vardı. Narayani'nin küçük oğlu Lalit, ailenin dükkanlarını işleten kişiydi. Her iki dükkanın da ailenin de maddi durumu gayet iyiydi.
Lalit işleri hayli iyi idare ediyordu. Dindar bir aile olan Çundavatlar, müşterilerine, komşularına, akrabalarına karşı oldukça cömert, barışçıl ve naziklerdi. Bugüne kadar herhangi biriyle bir sorun yaşadıkları görülmemişti. Ailenin çocukları da iyi eğitimli, kibar ve entelektüeldi. Etraflarında birinin bir şeye ihtiyacı olduğunu gördükleri an, yardımlarına koşmaktan çekinmezlerdi. Kendi hallerinde, huzurla yaşayıp giden bu ailenin başına gelenler, tüm kentin huzurunu kaçıracaktı.
Her sabah 5.30'da dükkanlarını açan Çundavatlıların kepenkleri 1 Temmuz 2018 sabahı tamamen kapalıydı. Öyle ki süt kutularını bile kapılarının önünden almamışlardı. Bunu gören komşular endişelenmişti.
Aileyi defalarca aramış olsalar da hiçbir yanıt alamadıkları için evlerine gittiler. Kapıyı kimse açmamıştı. Ama kapının içeriden kilitli olmadığını fark ettiklerinde açıp içeri girmeyi başardılar. Karşılaştıkları manzaraysa korkunçtu. 10 tane ceset dairesel bir düzende tavandaki demir ızgaraya kıyafetlerle asılmıştı.
Ailenin 11. üyesi büyükannenin cesediyse odasında yerde yatar haldeydi. Hepsinin gözleri ve ağızları bantlı, elleri ve ayakları ise bağlanmıştı. Ailenin hayatta kalan tek üyesi olan köpekleri ise çatıda bir yere bağlanmış, sürekli havlıyordu.
Bu korkunç manzarayı görenler akıllarına kazınan o resmi bir daha asla silemeyeceklerdi. İlk bakışta bunun bir toplu intihar teşebbüsü olduğu düşünülse de hiç kimse bu ailenin 11 üyesinin birden böyle bir şeye kalkıştığını kabul etmeye hazır değildi. Bunun en büyük nedenlerinden biriyse iki hafta önce ailenin kızlarından Priyanka'nın nişan töreninin gösterişli bir parti ile kutlanmasıydı. Törende herkesin keyfi yerinde göründüğünden topluca böyle bir şey yapabileceklerine hiç kimse ihtimal vermiyordu. Hayatta kalan iki diğer kardeş ise olay yaşandığında orada değillerdi. Aileleri hakkında soru sorulduğunda onlar da komşularıyla aynı fikirde olduklarını belirttiler. Tüm aile böyle bir şeye kalkışmış olamazdı. Altında farklı bir sebep olmalı diye düşünüyorlardı.
Korkunç manzarayla karşılaşan komşuların hemen polisi aramasıyla, Çundavatların evinin bahçesindeki kalabalık iyice artmıştı. Olay yerine ilk ulaşan polis yetkilisi, Burari Karakolu Emniyet Müdürü Rajiv Tomar'dı. Kendisi aynı zamanda ailenin eski komşusuydu. Tomar gördükleri karşısında şok olmuştu.
Kariyeri boyunca hiç böyle bir şeyle karşılaşmadığından ne yapacağını, nereden başlayacağını bilemiyordu. Aklına gelen bir ihtimal vardı. Ama bunun düşüncesi bile içini ürpertiyordu. Laboratuvar sonuçlarını beklemeye karar verdi. Ancak o şekilde akıl yürütebilirdi.
Delhi Adli Bilim Laboratuarı, olay mahalline uzmanlardan oluşan bir ekip gönderdi. Soruşturma sırasında polis yetkilileri, evin duvarlarından birine kurulan ve yola bakan CCTV kameranın görüntülerini incelemeye koyuldu. Görüntüler, olaydan bir önceki geceden, olay anına kadar en ince ayrıntısına kadar incelendi. Yetkililer birkaç konuda endişeli olduğundan, içeri dışarıdan birinin girip girmediğinden emin olmak istiyorlardı.
Polis memurları cevaptan çok soruyla karşı karşıyaydı. Çünkü toplu katliamı destekleyen herhangi bir delil bulamamışlardı. Kadınlar değerli tüm eşyalarını hala takıyorlardı. Yani herhangi bir hırsızlık işareti yoktu. Diğer taraftan aile üyelerinin elleri ve gözleri bağlı ve intihar notu olarak görülebilecek bir yazı da yoktu. Bunlar da intihar teorisini zayıflatıyordu. Ancak büyük oğul Bumnes'in parmaklarında bariz bir takım mücadele izlerine rastlandı.
Bu izler bağla ellerini serbest bırakmaya çalıştığını gösteriyordu. Evdeki çocuklar telefon kablolarıyla sadece ellerinden değil ayaklarından da bağlanmışlardı. Hiçbiri herhangi bir mücadele belirtisi göstermemişti. Kulakları pamukla doluydu. Ağızları ve gözleri bantlanmıştı. Ailenin en büyüğü olan Narayani Devi ise bitişikteki odada bedeni kısmen ters çevrilmiş halde yatıyordu.
Tavanda asılı olmayan tek kişi oydu. Ancak onun da boynundaki kemerden dolayı boynunun yan tarafında bazı izler vardı. Tıpkı Narayani devi gibi ailedeki herkesin boynunda kendilerini asmak için kullandıkları bir atkı vardı. Bunların hepsi ortak bir amaç uğruna yapılmıştı sanki. Nitekim salonun ortasında önceki akşamdan kalma odun yığını ve etrafını çevreleyen küller de yetkilileri böyle düşünmeye yönlendiriyordu. Bir ritüel ateşi yakılmış gibiydi.
Olay yeri görüntülerinde 3 gün önceye gidildiğinde ise, Lalit'in eşi Tina ve oğlu Shivam'ın 4 tabure satın aldığını ortaya çıkardı. Ayrıca Tina'nın o akşam saat 21.40 civarında, Neetu ile birlikte yakın zamanda satın aldıkları bazı aletler taşıdığı görülüyordu. Görüntülerde Shivam'ın küçük bir kablo demetini üst kata çıkardığı ve saat 22.29'da kontrplak mağazasını açtığı görülüyordu.
Bunların tam olarak ne anlama geldiğini bilemeseler de sanki o gün için hazırlık yapılmış gibi duruyordu. Ancak asıl şok evde toplam 11 günlüğün bulunmasıyla yaşandı. Günlüklerde ellerin ve bacakların nasıl bağlanması gerektiğine dair detaylı notlar vardı. Tavanda asılı duran 10 cesetin bulunduğu vaziyet, notlarda yazanlarla birebir örtüşüyordu. Ayrıca cesetlerin üçlü gruplar halinde asılı bulunduğu da belirtiliyordu. Devinin yatakta boğulmuş halde bulunmasına da günlükte değinilmişti.
Ayakta duramadığı için ritüel sırasında yatakta yatması gerektiği ifade ediliyordu. Günlüklerden çıkarılan en önemli sonuç ise şuydu. Bu bir ölüm ritüeli değildi. Aile bu ritüelin ölümle sonuçlanacağını düşünmemişti. Çünkü notların birinde şöyle yazıyordu. Herkes kendi ellerini bağlayacak ve ritüel tamamlandığında herkes birbirine ellerini çözmede yardım edecek. Anlaşılan oydu ki ritüelin sonunda kimse birbirinin elini çözmede yardımcı olamadı. Peki aileyi bu duruma getiren neydi?
Her şeyin başlangıcı olan 1988 yılına dönmeden önce kısa bir ara verelim. Ardından devam edelim. 1988 yılında ailenin küçük oğlu Lalit bir bisiklet kazası geçirmiş ve uzun süre hastanede kalmıştı. Kaza sırasında Lalit başından ciddi bir darbe aldığından dolayı çok uzun saatler uyuyor, çevresiyle iletişim kurmakta güçlük çekiyordu.
2004 yılında ise Lalit bir başka büyük kazayla karşı karşıya kaldı. Ancak bu bisiklet kazası gibi sadece fiziksel hasarlar yaratan bir kaza değildi. Hatta bu bir kaza değildi. Lalit onu sevmeyen birisi tarafından ateşe verilmişti. O zaman sorun uzlaşmayla çözülse de bu olay Lalit'in adeta dilini yutmasına sebep oldu.
Lalit'in vakasını inceleyen tüm uzmanlar yaralarının suskunluğa veya boğazında herhangi bir fiziksel soruna neden olacak kadar ciddi olmadığını bildirdi. Lalit'in suskunluğunun sebebi aldığı psikolojik hasardı. Bunun üstüne uzmanlar onu travma sonrası stres bozukluğu tedavisi için bir psikiyatriste yönlendirse de aile bunu ciddiye almadı ve bu konuda herhangi bir adım atmadı. Bu yaşadıklarının Lalit'in kaderi olduğuna inanıp hayatlarına devam ettiler. Belki de bu, onların sonunu getirmişti. Olaydan sonra Lalit, aileyle iletişim kurabilmek için günlük kullanmaya başladı. Söylemek istediklerini yazıyor ve aile üyeleri de karşılığında cevap veriyordu.
Zamanla bu, onun için bir alışkanlığa dönüştü. Tüm duygularını, düşüncelerini, kızgınlıklarını, sevinçlerini bu günlüğe yazıyordu. Üç yıl sonra Lalit'in babası Narayani Devi'nin kocası Bhopal Singh vefat etti. Birçok toplumda olduğu gibi Çundavat ailesi içinde baba her şey demekti. Ailenin reisini kaybetmek, Çundavatlar için atlatması zor bir süreç oldu. Artık kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydılar. Ve bu noktada tüm sorumluluklar Lalit'in üstüne kalmıştı.
Bir gün ailecek Bopal Singh'in vefat eden ruhu için bir ritüel gerçekleştirirlerken, Lalit aniden mantralar söylemeye başladı. Yıllardır hiç konuşmayan Lalit bir anda şakımaya başlayınca bu durum tüm aileyi şok etti. Herkes bunun bir mucize olduğuna, Lalit'in özel bir insan olduğuna inandı. Bu olay onlar için adeta bir dönüm noktasıydı. Lalit konuşmaya başladıktan sonra sesini nasıl geri kazandığının öyküsünü şöyle anlattı.
Babamız beni rüyalarında ziyaret ediyordu. Bizi yalnız bırakacağını düşünmediniz öyle değil mi? Yapmam gereken yani yapmamız gereken her şeyi bana söylüyordu. Ben de hepsini yerine getirdim tabi o bizim babamız. Nasıl mutlu olacağımızı ondan dahi kimse bilemez öyle değil mi? Onu söylediklerinin hepsini yaparsak her şey çok daha güzel olacak. Sanki o hiç gitmemiş gibi.
Tüm aile Lalit'in sözlerine kulak vererek taleplerini yerine getirmeye başladı. Çundavat kardeşler çok geçmeden bireysel işlerinde bunun karşılığını görmeye başladılar. Hepsi çok mutlu ve başarılıydı. Hem ev hem de sahip oldukları dükkanlar gelişti, büyüdü, her şey hiç olmadığı kadar iyi gidiyordu.
Aile bunun Lalit aracılığıyla kendilerine verilen bir lütuf olduğuna emindi ve bunu hak etmek için ellerinden geleni yapmak zorundaydılar. Çundavat ailesinin hayatı dışarıdan son derece normal ve sıradan gözükse de gerçekte asla sorgulanamayacak katı kuralları, duaları ve gelenekleri vardı. Evin içinde yaşanan her şey o evin içinde kalmak zorundaydı. Ve kısa süre sonra o ev sırların evi haline gelmişti. 10 yılı aşkın süredir orada yaşamalarına rağmen komşularından hiçbiri onları ziyaret etmemişti.
Lalit, rüyalarında ölen babasından aldığını iddia ettiği talimatları bir günlüğe yazıyordu. Ve sonunda tüm aile bu sayfaları okuyordu. Bu sayfalarda yazılanlar, onların gözünde taş oymaya benziyordu. Hiçbiri değiştirilemez, hatta tartışılamazdı. Günlükte bulunan tüm talimatlara uyulması kaçınılmazdı.
Zamanla ailenin dış dünyayla bağlantıları tamamen kopma noktasına geldi. Lalit'in söylediğine göre babaları başkalarıyla bağlantılarını kesmelerini öneriyordu. Çünkü dışarısı onlar için tehlike demekti. Ailelerini ancak bu şekilde ayakta tutabileceklerini düşünüyorlardı. Ve eğer günlükte yazan emirlere uymazlarsa bir takım cezalara çarptırılacaklardı. Bu cezaların hepsi günlüklerinde çok detaylı bir şekilde anlatılıyordu.
Ailelerini ayakta tutmak için yerine getirmeleri gereken kurallar, zamanla dünyanın sonunun gelmesini engellemek için yaptıkları ritüellere dönüştü. 1 Temmuz 2018'de gerçekleştirdikleri o ritüelde, Lalit herkesin ellerini arkadan bağladı. Aileye bunun bir ritüel olduğunu ve herkesin kurtulacağını söylemesine rağmen ne yazık ki bütün aile kurtarılma umuduyla ölmüştü. 24 Haziran 2018 tarihli son günlük yazısı Bad Puja Banyan Ağacı ritüeli olarak bilinen 7 günlük bir ritüeli tanımlıyordu.
Bu inanca göre kutsal ruh banyan ağacının dallarından sarkıyordu. Ritüel sabah saat bir sularında gerçekleşmeli ve yedi gün boyunca titizlikle yapılmalıydı. Bu süre zarfında birisi aileyi ziyaret ederse ritüele ertesi gün devam edilmesi gerekiyordu. Evin dışından gelen ziyaretçilere puja ile ilgili hiçbir şey açıklanamazdı. Puja sırasında loş ışık kullanılmalı ve gözler tamamen kapatılmalıydı.
Dudaklarsa mendille bantlanmalı, zihin açık ve konsantre olmalıydı. Pujayı yapan kişi ritüel esnasında banyan ağacın dallarının vücudunu sardığını hayal etmeliydi. Bu sayede ritüel kararlılık ve birliktelik içinde gerçekleştirilecek, hayatlarında yaptıkları hatalar telafi edilecekti. Ritüelin ardından polis, evin yan duvarından çıkıntı yapan, yedisi aşağıya ve dördü yukarıya bakan 11 boru buldu. Bu borular belki de ailedeki 7 kadın ve 4 erkeği gösteriyordu. Araştırıldığında, tesisatçılar bunun ışık ve havalandırma için olduğunu söylese de, uzmanlar ve komplo teorisyenleri, bu 11 borunun ritüelin bir parçası olduğunu, 11 aile üyesinin ruhları için bir kaçış yolu olabileceğini düşünüyordu.
Zira borular aile bireylerinin asılma pozisyonuna da benzer şekilde yerleştirilmişlerdi. Evin ana giriş kapısında 11 adet ızgara, teras korkuluklarındaysa 11 adet çubuk mevcuttu. Aynı şekilde evin tam olarak 11 penceresi ve havalandırması vardı. Bu yüzden insanlar 11 sayısının Burari olayıyla önemli ve derin bir bağlantısı olduğunu düşünüyordu. Peki, Lalit'i bu şekilde davranmaya iten şey neydi?
Psikologlar, bir bireyde ele alınmayan travmanın, psikoz durumuna yani zihnin bilgiyi rasyonel bir şekilde işleme konusundaki yetersizliğine yol açacağını ve gaybten sesler duymanın da psikozun doğrudan etkilerinden biri olduğunu söyledi. Zemin incelemesinin tamamlanmasının ardındansa, psikologlardan ve bilim insanlarından oluşan bir ekibin, ne olduğunu belirlemek için ölen kişinin zihnini incelediği psikolojik bir otopsi yapılmasına karar verildi. Bu, Lalit'in psikozu deneyimlediği ve bunu yavaş yavaş ailesine aktarması sebebiyle bunun ortak bir psikoz, yani paylaşılmış delilik örneği olduğunu söylediler. Uzmanların açıklamalarına göre paylaşılan psikoz, yakın ilişki içinde olan iki veya daha fazla kişinin bir sarnayı paylaşmasıyla karakterize edilen nadir bir hastalıktı.
Sanrılarla birlikte psikotik bir bozukluğa sahip olan birincil kişi, sanrısal bir inanışa dayanarak psikotik olmayan başka bir kişiyi veya daha fazlasını etkileyebiliyordu. Aile üyelerinin Lalit'in sözüne inanmaya başlamasının nedeni de buydu. Nihayetinde ortada önceden planlanan bir toplu intihar olmadığı tespit edildi. Bu olay daha ziyade öngörülemeyen koşulların bir sonucuydu.
Yaşananların hepsini göz önünde bulundurduğumuzda, ruh sağlığına dair ihmalkarlıkların nelere sebep olabileceğini görüyoruz aslında. Tedaviye ihtiyaç duyduğunu kabul edebilmek belki de en zor adımlardan birisi. Kabul edilmediğinde ise bazı rahatsızlıkların nasıl hızla ilerleyip, korkunç sonuçlara varabileceğini gözler önüne seriyor. Vücudumuzda fiziksel bir rahatsızlık olduğunda hemen ona gereken bakımı veriyor, tedavisini sağlıyoruz.
Peki neden ruhsal durumumuzdaki rahatsızlıkları tedavi etmekten bu kadar kaçınıp utanıyoruz ki? Hiçbirimizin yardım almaktan utanmaması ve huzurumuz için ruhsal sağlığımıza iyi bakmamız çok önemli. Ve eğer birinin akıl sağlığından dolayı acı çektiğini görürseniz, ona gerekli desteği sağlamak da bu konudaki tabuları yıkmak için çok önemli bir adım. Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.