
1.368 kelime · ~7 dk okuma
Oh. Yine pazartesi ya. Neden hep turuncu ki bugün? Beethoven'ın 5. Senfonisi. Mor ve yeşil bir şelale gibi akıyor gözlerimin önünden. Gerçekten büyüleyici. Anne!
Bu yemeğin sesi neden mavi? Burada 7 yaşındayım. 7 rakamını çok severim. Kadife gibi böyle, yumuşacık. Gökkuşağını
duyabiliyor musunuz? Her renkte farklı bir melodi çalıyor. Kulağa tuhaf geliyor değil mi bu duyduklarınız? Ama bazıları için tüm bunlar günlük hayatın akışı içinde çok olağan şeyler aslında. Kimi kendisini bildi bileli sayıların tadını alabiliyor.
Yedi çikolata. Dört ise ekşi limon tadında. Kimi ise Mozart dinlerken gökkuşağı görüyor. Her notada farklı bir renk. Cidden çok garip bu söylediklerim biliyorum. Ama hepsi gerçek. Zira bu insanlar sinestet. Yani duyuları iç içe geçmiş durumda. Renkleri duyabilir, sesleri görebilir, şekilleri tadabilirler.
Öyle nadir bir durum olduğunu falan da düşünmeyin lütfen. Zira araştırmalar her 25 kişiden birinin bir tür sinestezi yaşadığını söylüyor bize. Belki de en yakın arkadaşınız veya aile üyelerinizden birinde de vardır bu durum. Bazen zor oluyor diye itiraf ediyorlar hatta. Sevmedikleri bir rengin sesini duymak rahatsız edici olabiliyor onlar için. Ama çoğunlukla bu özelliklerini seviyorlar.
Sonuçta dünyayı daha farklı, hatta belki de daha zengin bir şekilde algılıyorlar. Peki ya siz hiç benzer bir şey yaşadınız mı hayatınızda? Belirli sesler size hep aynı rengi çağrıştırıyor mu mesela? Ya da bazı kelimelerin tadını aldığınızı düşündünüz mü hiç? Bir cevap vermek de kolay değil buna elbette. Öyleyse gelin sinestezinin gizemli dünyasına doğru bir yolculuğa çıkalım bu bölümde. Kim bilir, belki de hepimiz farkında olmadan yaşıyoruzdur bu durumu.
Ancak sizi şimdiden uyarayım. Duyularınızı açın. Çünkü bu yolculuk sandığınızdan çok daha renkli, sesli ve lezzetli olabilir. Bölümün hemen başında şunu söylemem gerekiyor. Sinestezi bir hastalık, sendrom ya da bir bozukluk değil. Hatta bu anlamda net bir tanımı da yok henüz. Ancak benim gibi bu durumu yaşamayanların hayal bile edemeyeceği bazı özelliklere sahipler.
Uzun süre boyunca sinestezinin çok ama çok nadir görülen bir durum olduğu düşünülüyordu. Ancak 2006 yılında yapılan bir araştırmada çok çarpıcı bir sonuç çıktı ortaya. Dünya nüfusunun yaklaşık %4'ünün bu deneyimi yaşadığı anlaşıldı. Yani tahmin edilenden çok daha yaygın bir deneyim bu. Diğer taraftan o kadar fazla türü var ki anlat anlat bitiremeyiz. Biz bu bölümde en bilinenlere odaklanmaya çalışacağız.
Mesela bu durumun çok yaygın bir türü olan harf-renk sinestezisinde harfler ve sayılar bir renkle ilişkilendiriliyor. Yalnız burada da insanlar arasında belirli farklar görülüyor. Herkes aynı harf ya da sayıda aynı rengi algılamıyor yani. Örneğin bazı sinestetler 8 sayısını kırmızı görürken bazıları da mavi görüyor. Veya kalem sözcüğünde mavi gören sinestetler de var, turuncu gören de. Tabi bazı sinestetlerin ortak renk ve şekiller görebildiği durumlar da var.
Bu durumun bir başka yaygın türü ise renk-ses sinestezisi. Korna sesi gibi tek bir sesi, bir renk veya bir şekilde ilişkilendirebiliyor bazı insanlar. Bazı kişilerde ise bir şarkı gökkuşağına dönüşebiliyor. Belirli notalar belirli renklere bürünüp dinlerken aynı anda gözünün önünde canlanabiliyor. Tabi nadir görünen sinestezi türleri de var. Mesela harf-tat sinestezisi. Burada bazı resimleri, kelimeleri hatta sesleri bile belirli bir tat ya da yemekle ilişkilendirebiliyor bazı insanlar. Kısacası bazı tatların ya da kokuların da rengi var diyebiliriz.
Bu öyle ilginç bir şey ki bazı ekstrem durumlarda sinesteziye sahip kişiler için diğer insanların duygularının bile bir tadı var. Karşısında mutsuz bir insan olduğunda en sevmediği yemeğin tadını aldığını söyleyenler çok fazla mesela. Bir diğer nadir görünen sinestezi türünden de bahsetmek istiyorum size. Burada sinestete sahip insan başka insanlara dokunulduğunda fiziksel olarak kendisine dokunulduğunu hissediyor.
Hatta bazı durumlarda başkalarının acısını fiziksel olarak hissetmek de söz konusu olabiliyor. Anlayacağınız çok fazla çeşit söz konusu sinestesi de. Fakat bu neden oluyor? İnsanlık olarak bununla ilgili ne biliyoruz? Hadi biraz da bunun üzerine düşünelim şimdi.
Mesela mor rengin tadına bakmak istediğinizi düşünelim. Çalışıp çabalayarak bir renk-tat sinesteti olabilir misiniz? Bunun cevabı için bilim insanlarının sinestezinin mekanizmasıyla ilgili düşündüklerini incelemek gerekiyor. Aslında çok da fazla bir bilgileri yok desek yalan olmaz.
Ancak bu olayın genetik olduğuna dair güçlü bir inanış söz konusu. Örneğin 2009 yılında Julian Asher ve arkadaşlarının yaptığı ve The American Journal of Human Genetics dergisinde yayımlanan bir araştırmasına göre sinestezi yaşayanların %40'ından fazlasının birinci dereceden akrabasında da bu durum bulunuyor. Ve yine bu kişilerin neredeyse tamamı sinesteziyi kendilerini bildikleri süre boyunca yaşadıklarını, çok erken yaşlardan itibaren kendisini gösterdiğini söylüyor. Bu arada kimi zaman bazı sayıları ya da harfleri anılarınıza dayanarak belirli renklerle ilişkilendirmiş olabilirsiniz. Fakat bu bir sinestet olduğunuz anlamına gelmez. Çünkü sinestezi anılarla değil duyularla alakalı bir durum. Yani sinestezi algı ve duyularla ilgili otomatik gerçekleşen bir süreç. Peki bu süreç nasıl işliyor derseniz onu da kısa bir aradan sonra konuşacağız.
Evet, sinestezi sürecinin nasıl işliyor olabileceğini konuşacaktık değil mi? Şimdi, bu sürecin nasıl işlediğine dair en yaygın teorilerden birisi şu. Sinestezi beyninizde bir nevi çapraz işleme sonucu ortaya çıkıyor. Mesela renk-harf sinestezisinde bir harf veya sayıyı gördüğünüzde beyninizde hem görsel işleme hem de dille ilgili bölüm aynı anda tetikleniyor. Bunun nedeni olarak da araştırmacılar anne karnına kadar gidebilen bir gelişimden bahsediyorlar. Malum, beynin farklı bölümleri farklı fonksiyonlara sahiptir. Anne karnında beyin gelişirken de bu bölümler buna göre organize olurlar. Bu bölümler arasında da bilgi alışverişi oluyor haliyle.
İşte sinestet olmayan insanların beyinleri ile sinestet beyinler arasında bu bölümler arasındaki bağlantılar görünüşe göre farklı gelişiyor. Hatta bazı araştırmacılara göre sinestetlerin beyninde anatomik farklar bile söz konusu. Bu kişilerin beyinlerinde daha fazla gri ve beyaz madde olabileceği söyleniyor. Yani ne yaparsanız yapın sonradan sinestet olmanız, bir rengin tadını almanız falan mümkün değil. Gelelim bu işin asıl ilginç tarafına.
Yani yaratıcılıkla olan bağlantısına. Yazar Vladimir Nabokov, Macar besteci ve piyano virtüözü Franz Liszt ve Rus besteci Nikolay Rimsky-Korsakov doğrudan sinestet olduğu bilinen sanatçılardan. Onların deneyimleri de bize bu konuda ışık tutuyor. Fakat çok uzak tarihlere de gitmeye gerek yok. Dedim ya sinestezi sandığımızdan da yaygın bir durum diye. Mesela Kanye West, Mary J. Blige, Tori Amos, Pharrell Williams, Charlie XCX, Vincent Van Gogh, Billy Joel ve Stevie Wonder da tanıdık sinestetlerden. Birçok ressam, besteci ve yazarın da bu durumu deneyimlediği düşünülüyor.
Kısacası sinestezi yaratıcılık anlamında bir avantaj sağlıyor gibi gözüküyor. Biz normal insanların görmediği ayrıntıları, yaşamadığı deneyimleri, müzik, resim ve yazı ile ifade eden bu kişiler haliyle herkese çok farklı bir bakış açısı sunduğu için farklı bir yerde duruyorlar. Demem o ki nasıl yapıyorlar yahu bunları dediğimiz şeylerin altında kimi zaman anatomik bir karşılık var. Bu arada kendimizi çok da kötü hissetmeyelim. Sanatçı olmak için illaki sinestet olmamıza da gerek yok. Zira sinestezi ve yaratıcılık arasında doğrudan bağlantılı olduğuna dair net bir kanıtımız yok henüz. Kaldı ki sinestet olmayan binlerce çok iyi sanatçı da mevcut. Tabii madalyonun bir de diğer yüzü var.
Bazı sinestetler bu özelliklerinin kimi zaman hayatlarını olumsuz etkilediğinden de bahsediyor. Örneğin bir harf renk sinesteti için bir sayının yanlış renkte olması çok rahatsız edici bir durum olabiliyor. Odaklanma problemleri yaşayabiliyorlar örneğin. Daha da garip olanını söyleyeyim size. Bir tat sinesteti için bir başka kişinin isminin tadı güzel değilse o kişi ne yaparsa yapsın bir yakınlık kurma ihtimali çok zor.
Öyle ki iğrenme duygusu dahi ortaya çıkabiliyor sinestette. Bu arada sonradan sinestet olmanın neredeyse imkansız olduğu düşünülse de kimi çalışmalarda bazı ilaçların sinesteziye benzer deneyimleri tetiklediği de görülmüş. Bir araştırmada sinestet olmayanların nöron bağlantılarında bazı duyuların tek bir noktada tetiklendiği ve duyu karmaşası yaşadığı görülmüş mesela. Özetle sinestezi bir ruhsal bozukluk değil. Bazı bireylerin duyularının işbirliği ya da karışmasıyla dünyayı çok daha farklı ve yeni bir şekilde deneyimlemesi şeklinde özetleyebiliriz bu durumu. Ve bu kişiler beyinlerinde normalden fazla bağlantı gerçekleşmesi nedeniyle bizlerden daha canlı bir duyusal dünyaya sahipler. Dolayısıyla yine bu kişilerin yaratıcı düşünme konusunda daha avantajlı olduğunu söyleyebiliriz.
Başta da bahsettiğim gibi daha bu konu hakkında öğrenecek çok fazla şeyimiz var. Tüm bunları dikkate aldığında insanın sinestet olası geliyor değil mi? Fakat hakkında bu kadar az şey bildiğimiz bir konuda fazla da istekli olmamak lazım. Kaldı ki burada biraz öz değerlendirme de yapabiliriz. Her birimiz aslında özeliz ve kendi çapımızda bir sinestet olmadığımızı da bilemeyiz. Sonuçta sizin gördüğünüz kırmızıyla benim gördüğüm kırmızının aynı olduğunu nereden bilebiliriz ki?
Ya da iki kişi bir resme baktığında, bir şiiri okuduğunda ya da bir şarkı duyduğunda aynı şeyleri mi hissediyor? Hayır. Herkes her şeyi çok farklı şekilde deneyimliyor aslında. Bakış açıları çok şeyi değiştiriyor. İşte sinestezi de bize düşünmemiz gereken çok önemli bir soru bırakıyor. Duyularımız birbirine karışabilir, evet. Bunu anlıyoruz.
O zaman şurada sormak gerekiyor. Duygularımıza ne kadar güvenebiliriz? Duygularımıza, fikirlerimize, bakış açımıza, kendimize ne kadar güvenebiliriz? Sizce?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.