
1.507 kelime · ~8 dk okuma
Bir hastanede olduğunuzu düşünün. Fakat bu öyle sıradan bir hastane değil. Soğuk, beyaz duvarlarla çevrili... ...uzun ve karanlık koridorları olan bir yer. Sessizliği bozan tek şeyse... ...arada bir yankılanan ayak sesleri ve kapı gıcırtıları. Koridorlarda belli belirsiz duyulan fısıltılar sarıyor bu beyaz duvarları.
Ve uzaklardan gelen çığlıklar buranın ne kadar ürkütücü bir yer olduğunu hissettiriyor. Hastanenin koridorlarından birinin sonunda ağır bir demir kapı bulunuyor. Kapıyı yavaşça açıyor ve içeri adım atıyorsunuz. Odanın loş ışığında gizlenen yataklar çarpıyor gözünüze. Birkaç adım sonra o yataklarda yatan insanlar olduğunu fark ediyorsunuz.
Kimi elleri bağlı, kimi ise çaresizce tavana dikmiş gözlerine. Biraz daha yaklaşıyorsunuz ve ilk yatakta yatan kişiye bakıyorsunuz. Hiçbir şeyin anlamı yok. Buradan çıkamayacağım, boşuna uğraşıyorum. Hiçbir
şeyin anlamı yok. İlk hasta John. Kendisi aslında bir psikolog. Burada olmasının tek sebebi, bir gün sesler duyduğunu söyleyerek bu hastaneye başvurmuş olması. İşin garibi, kendisi hiçbir psikolojik sorun yaşamıyor olmasına rağmen... ...doktorlar onu şizofreni teşhisiyle tutuyor burada. Gözlerine bakıyorsunuz John. Umutsuzluk ve çaresizlik görüyorsunuz. Çıkarın beni buradan. Ben deli değilim. Çıkarın. İkinci yatakta yatan kişi ise Lisa.
Kendisi bir ressam. Tıpkı John gibi o da hastaneye sesler duyduğunu söyleyerek başvurmuş. Doktorlar da ona manik depresif psikos teşhisi koymuşlar. Lisa günlerdir burada. Ve hastaneden çıkmak için her yolu denedi. Fakat kimse onu dinlemedi. Odanın ucundaki son yatağa doğru atıyorsunuz adımlarınızı. Ne olur beni çıkarın buradan. Ben gayet iyiyim. Ben gayet iyiyim.
Benim hiçbir şeyim yok. Burada yatan kişi ise bir çocuk hastalıkları doktoru olan Emily. Evet, o da diğerleri gibi sesler duyduğunu söyleyerek bu hastaneye başvurmuş. Ve hemen ona da şizofreni teşhisi konmuş. Her gün doktorlara aslında hiçbir şeyi olmadığını söylüyor Emily. Ancak doktorlar ona inanmıyor ve tedavisine devam ediyorlar.
Aslına bakarsanız bu insanların hiçbirinin burada olmaya ihtiyacı yok. Bir sebepten dolayı doktorlar tarafından akıl hastası olarak teşhis edilmiş hepsi. Ama bir yanlışlık var burada. Hem de çok büyük bir yanlışlık. Zira bu kişilerin hiçbirisi gerçekten hasta değil. Evet, üçünün de hiçbir psikolojik problemi yok. Onlar sadece bir deneyin parçası.
John, Lisa ve Emily'nin dahil olduğu bu çalışmanın o kadar çarpıcı sonuçları olmuştu ki psikoloji ve psikiyatri dünyasına dair bilinen her şey sarsılmıştı. Bu çalışma delilerin arasında akıllı olmak adıyla da bilinen Rosenhan deneyiydi. Az önce de bahsettiğim gibi 1973'te gerçekleştirilen Rosenhan deneyi psikoloji ve psikiyatri dünyasında her şeyi değiştirmişti. Hatta kimileri bu deney için tarihin en çarpıcı araştırması tanımını dahi yapar. Açıkçası fazla abarttıklarını da söyleyemeyiz. Zira David Rosenhan ve ekibinin yürüttüğü bu araştırma akıl hastalıklarının teşhisi açısından devrim niteliğinde bir sonuç ortaya koymuştu.
Bu deneyi detaylıca inceleyeceğiz tabii ki. Ama öncesinde ufak bir sorgulama yapmak faydalı olacaktır. Şimdi aranızda daha önce psikolojik bir rahatsızlık geçiren oldu mu hiç? Mesela bana bir keresinde anksiyete ve panik atak tanısı konmuştu. Bu tanıyı da konunun uzmanı olmayan bir acil servis doktoru yapmıştı. Böyle bir tanıyı koymak bu kadar basit mi diye düşünmüştüm o zamanlar. Daha sonra David Rosenhan'ın araştırması çıktı karşıma. Ve tabiri caizse taşlar yerine oturdu.
Neyse biz gelelim deneye. David Rosenhan'ın böyle bir araştırma yapmasının esas amacı bir akıl hastalığının gerçekten anlaşılıp anlaşılamayacağını sorgulamaktı. Bir insana akıl hastası tanısı doğru bir şekilde konuyor mu bunu tespit etmekti amacı. Zira kendisi bu alanda ciddi sıkıntılar olduğu kanısındaydı ve psikolojik sorunların tespitinde kullanılan kriterlerin bilimsel gerçeklere dayanmadığını kanıtlamak istiyordu.
Deneyin amacı kadar nasıl gerçekleştirildiği de epey ilginç bir meseleydi. Bunun için 8 kişilik bir denek grubu oluşturdu Rosenhan. Aralarında 3 psikoloğun, bir çocuk hastalıkları doktorunun, bir psikiyatristin, bir ressamın ve bir de ev hanımının yer aldığı bu 8 kişi ilk olarak bir takım sesler duyduklarını söyleyerek akıl hastanelerine başvurdular. Hatta Rosenhan'ın kendisi de başvuru yapan kişiler arasındaydı.
Tam burada tekrar hatırlatmakta fayda var. Bu kişilerin hiçbirinde psikolojik bir problem yoktu. Galipten sesler falan duymuyorlardı yani. Sadece başvuru aşamasında bir kereye mahsus olmak üzere yalan söylemişlerdi. Bir kereye mahsus olmasının da bir sebebi vardı elbette. Çünkü hastaneye kabul edilmeleri halinde kendileri gibi davranmaya devam edeceklerdi. Çalışmanın esas belirleyici noktası da buydu zaten.
İşte burada mesele çok karmaşık bir hal almıştı. Hastaların 8'i de akıl sağlıklarının bozuk olduğu gerekçesiyle hastanelere kabul edildiler. Hastaneye yattıkları ilk andan itibaren de doktorlara artık bir ses duymadıklarını, kendilerini gayet iyi hissettiklerini söylemeye başladılar. Fakat doktorlar hiçbirine inanmayıp deneklerin hastaneden ayrılmasına izin vermedi. Diğer yandan Rosenhan da bu sözde hastaların bir deneyin parçası olduğunu kamuoyuna açıklamıyordu. İşlerin nereye kadar gidebileceğini, sürecin ne kadar uzayabileceğini anlamayı kafasına koymuştu. 7 gün sonra ilk denek tutulduğu hastaneden salınmıştır.
Ancak diğerleri onun kadar şanslı değildi. Zira bir denek tam 52 gün boyunca akıl hastanesinde kalmış. Bu sürecin tamamında ciddi ilaçlarla ve terapi seanslarıyla tedavi edilmeye çalışılmıştı. İnsanlar şifa bulmak için gittikleri bir yerde deliliğin sınırlarına dek zorlanmıştı belki de.
Fakat işler burada da bitmemiş. Hatta daha da saçma bir noktaya doğru ilerlemişti. Neler olduğunu da kısa bir aranın ardından konuşacağız. Evet, David Rosenhan'ın yürüttüğü bu deneyde 52 gün boyunca yoğun ilaç tedavisi ve terapi gören bir katılımcı olduğunu söylemiştik en son. Ve bu buzdağının sadece görünen kısmıydı. Süreç içinde yaşananlar daha da çarpıcıydı. Şöyle ki...
Bu sözde hastaların hepsine yattıkları hastanede bir teşhis konulmuştu. Öyle basit hastalıklar da değildi üstelik. Gayipten sesler işittiklerini ifade eden denekler özellikle de boşluk kelimesini duyduklarını söylemişti. Rosenhan bu kelimeyi özellikle seçmişti tabii ki. Çünkü psikolojide bu kelimenin varoluşsal bir krizi işaret edebileceği düşünüldür.
Nitekim doktorlar da bu 8 kişiden 7'sine şizofreni birine de manik depresif psikos tanısı koymuştu. Evet hiçbir şeyi olmayan insanlara şizofren olduklarını söylediler. Önünde sonrada doktorlar deneklerin hastaneden ayrılmasına izin verseler de onların psikolojik açıdan sağlıklı olduklarına hiç ikna olmuyorlardı. Tüm bu sözde hastaların şizofrenilerinin remisyon yani gerileme dönemine girdiği düşüncesiyle onları taburcu ediyorlardı.
Rosenhan'da buradan yola çıkarak psikoloji ve psikiyatri dünyasında akıl hastalıklarının tam iyileşmeyeceği kanısının hakim olduğu sonucuna varmıştı. Çünkü bir hastaya remisyon döneminde olduğunu söylemek o hastanın tam olarak iyileşmediği anlamına gelir. Şöyle örneklendirelim bunu. Kanseri yenmiş bir hastayı kanseriniz remisyon döneminde diyerek taburca etmezsiniz. Geçmiş olsun kanserden kurtuldunuz dersiniz. Kısacası 1970'lerdeki sisteme göre bir kez akıl hastalığı yaşarsanız bundan kurtulmanız mümkün değildi.
Rosenhan çalışmasının ilk sonuçlarını yayınladıktan sonra ortalık karıştı elbette. Hatta onun sistemi bilinçli olarak aldatmaya çalışan bir dolandırıcı olduğunu iddia edenler bile çıktı. Ama karmaşa bununla da sınırlı değildi. ülkenin dört bir tarafından birçok psikoloji ve psikiyatri kliniği Rosenhan'a meydan okuyordu. Kendilerinin gerçek olmayan hastaları kesin olarak anlayacaklarını, bu kandırmacaya asla düşmeyeceklerini iddia ediyorlardı. Hatta bir hastane Rosenhan ile iletişime geçip önceden haber vermeksizin hastaneye gerçek olmayan hastalar göndermesini dahi talep etti. Hasta olmayan kişileri şıp diye anlayacaklarından eminlerdi.
Diğer hastanelerde yaşananların münferit bir durum olduğunu, kendi hastanelerinde böyle bir şeyin asla ama asla yaşanmayacağını savunuyorlardı. Rosenhan da bu meydan okumayı hemen kabul etti tabii ki. Hastaneye önceden haber vermeden. gerçek olmayan hastalar göndereceğini söyledi. Ardından geçen 3 ayda yönetim, hastanelerine yatan 193 kişiden 41'inin akıl hastası olmadığından şüphelendiğini, hatta 19'unun kesinlikle hasta olmadığını tespit ettiğini duyurdu kamuoyuna. Fakat sıkı durun. Bunun üzerine Rosenhan, aslında kendilerine hiç hasta göndermediğini söyledi.
Ve şöyle bir açıklama yaptı. Psikiyatri hastanelerinde akıllı ile akıl hastasını ayırt edemediğimiz aşikar. Akıl sağlığı tamamen yerinde olduğu düşünülen 19 kişiyi ne yapacağız? Bu kanıya varan hastane personeline nasıl güveneceğiz? Bunu asla bilemeyeceğiz. Ama kesin olan bir şey var. Bu tip çok ama çok ciddi hatalara böylesine kolay düşebilen bir sisteme güvenemeyiz.
Evet, hastanenin kabul etmediği tüm kişiler gerçek birer hastaydı aslında. Bunun üzerine dönemin tüm psikiyatrist ve psikologları Rosenhan'a boyun eğmek zorunda kalmıştı. Bu olayın daha sonradan ortaya çıkan detayları da inanılmaz çarpıcıdır bu arada. En başta hastaneye sahte belirtilerle başvuran o 8 kişi vardı ya hani… İşte bu kişilerle daha sonradan yapılan görüşmelerde söyledikleri de çok acayip.
Denekler tedavi gördüğü süreçte hastanede yatan gerçek akıl hastalarıyla da iletişim halindeydi tabii ki. İşte o akıl hastaları deneklerin gerçek birer hasta olmadığını anlamıştı. Bu süre boyunca 188 hastanın 35'eyi doğrudan şuna benzer ifadeler kullanmış. Sen deli değilsin. Gazetecisin sen. Ya da doktorsun. Aramıza sızdın ve bizi kontrol ediyorsun.
Özetle Rosenhan deneyi psikiyatri dünyasında çok kalıcı bir iz bırakmıştı. Öyle ki çalışma tamamlandıktan ve yayınlandıktan sonra Amerikan Psikiyatri Derneği akıl hastalıklarının tanısı ve istatistiği kılavuzunu tamamen değiştirmek zorunda kaldı. Ayrıca psikiyatri hastanelerinde de çok köklü değişiklikler yapıldı. O zamana kadar akli dengesini yitirmiş bir kişinin tamamen iyileşmesinin mümkün olmadığına inanılıyordu.
ve taburcu edilmeleri çok ama çok zordu. Fakat Rosenhan deneyinden sonra bu konudaki bakış açısı da kökten değişti. Bana kalırsa bu çalışmanın en çarpıcı sonuçlarından birisi şu. Gerçek olmayan bu hastaların akıl hastası olarak görülmesi. Sayısız insanın yanlış bir tanıya maruz kalmış olabileceği şüphesini de uyandırıyor. E malum toplumun akıl hastalıklarına karşı bakış açısının nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz.
Birine böyle bir teşhis konduğunda hem o kişi hem de çevresindekiler buna göre davranmaya başlıyor. Yaptığı her hareket, ya o hasta olduğu için öyle davranıyor refleksiyle geçiştiriliyor. Bunun bir bakıma iyi bir şey olduğu da söylenebilir. Yani kimine göre insan kendisinde ne gibi bir problem olduğunu bildiğinde işler daha da kolaylaşıyor. Romatizmam var, bipolarım ya da depresyondayım dediğimizde ne yapmamız gerektiğini biliyoruz.
Fakat Rosenhan'ın çalışmasından da görüleceği üzere bu teşhis yanlış yapıldığında bireyler aslında kendinde olmayan bir hastalıkla yaşamaya da başlayabilir. Bunun sonuçlarına da yine o kişi katlanmak zorunda kalacaktır. Sadece şunu düşünün. Durup dururken ve hiçbir sebep olmamasına rağmen size kanser teşhisi konsa ve bununla yaşamak zorunda kalsanız ne hissederdiniz?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.