Podcast

ben, her yerde aynı ben miyim?

Dr. Gulec Radio

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İngilizceyle olan ilişkim, çocuk Tuba’nın yaşadıkları, hastalarımla konuşmalarım, linçlere karşı tutumum… Ben, her yerde aynı ben miyim?






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.562 kelime · ~23 dk okuma

Ben diyorum ki bu hafta Sadece bizden konuşalım, biz soralım, biz cevaplayalım. Yani özne biz olalım. Ben Pambe'yi öderken siz de bana öyle bir şey yazıyorsunuz ki arkadaşlar bazen şok oluyorum ya. Bakın ben mesela geçen hafta ilişkilerden bahsediyorum değil mi? Eski sevgilim diyorum, dedikodu yapıyorum, eğlence malzeme veriyorum. Ay siz bana diyorsunuz ki tamam abla çok güzel anlatmışsın ama bence ilişkilerden daha farklı şeylere ihtiyacımız var kitlen olarak. Mesela, ne canım mesela? Sınır açımı yapmadan sohbet etme, sosyal ilişkiler, iletişim becerileri nasıl geliştirilir? Bir insan olarak ya da bir doktor olarak kendimizi nasıl unik yaparız? Önümüzdeki hayat için önemli olan hangi becerileri nasıl ediniliriz? Bla bla, diline sağlık. Ya canım benim ya. Arkadaşlar, ben çok duygulandım. Geliyorum. Hadi başlayalım.

Bu hafta yine şöyle bir durum oldu. Ben her mikrofonun başına geçtiğimde diyorum ki, yine hazırlanamadım. Ama aslında zaten hazırlanmayacaktım ki. Zaten konsept buydu ki, öyle bir hafta geçirdim ki, gerçekten çok yoğun. Bakamadım bile. Şimdi geldim böyle, tam sorulara bakıyorum. Ya gerçekten sorulara şu an bakıyorum. Hangisini konuşmak istiyorum diye. Bu iş çok ilginç bir iş ya. Sonra dedim ki, Tuba, bunu böyle mükemmel olmak, insanlara bir şeyleri mükemmel aktarmaya çalışmak gibi görmesene.

Otur sohbet et, içini boşalt. Bak ne kadar yoğunsun, şu an boya battasın, odandasın. Arkadaşlarını bulmuşsun, sohbet etsene. Teşekkür ederim canım arkadaşlarım. Başlıyorum. İlk sorum. Bu soruyu sayısız defa aldım, ki bu sayısız defa da alacağımı düşünüyorum. Tahmin edin sizce neyle ilgili? Evet, doğru bildiniz İngilizce. İngilizceyi nasıl öğrendiniz? Çocukluktan yetişkinliğe çalışma programınız nasıldı? Şimdi ben size biraz gerçeklerden bahsedeyim. Ben...

Transkriptin tamamını oku

İlk öğretimde bir özelde okudum, sonra devlette okudum. Tamam, başlarken. Ama iki, üçü, dördü falan devlette okudum. Sonra burs kazandım, özel okula geçtim. Özel okula geçince onların İngilizcesi çok iyi. Hatta bir tane hoca vardı, Deborah'ydı. Böyle kadını sürekli taliz ediyordu. Anne konulsun diye. Hatta çok tatlı böyle kızı vardı. Hala böyle takipleşiyoruz. O da çok güzel yerlere geldi.

Bir gün o okuldan sanırım 4. veya 5. sınıftayım. Maksimum 6. Hafızam kötü demiştim ya çocuklukla ilgili anılarımı çok hatırlamıyorum diye. Ama bunu hatırlıyorum. Çünkü gerçekten travmayı ve acıyı o kadar güzel kullandım ki. Şimdi size anlatıyorum. Dinleyin tamam mı? Anlat artık kadın. Herkesin İngilizcesi tabii ki benden daha iyi. Çünkü birkaç yıldır

İngilizce görüyorlar. Özel okulda okuyorlar. En az 5 yıldır. Ben devlet okulunda maksimum ne kadar öğrenebildiysem. Kendimi tabii ki geliştirmeye çalıştım. Devlette okuyorum. İyi öğretmediler diye bir sığınak yok. Şimdi diyorum ki orada tabii biraz da atılgan bir kişiliğim var. Hocam tuvalete gidebilir miyim demek istiyorum. Tamam mı? Ne dersiniz? Küçük bir kız. Kenai Goto Toilet değil mi?

Şimdi ne derim? Can I go to toilet please? Yeah thank you. Neyse ben dedim ki arkadaşlar, can I go to toilet?

Ben toilet dedim. Sonra bir baktım tabii herkes gülmeye başladı. Arkadaşlar tamam yani toilet olmayabilir ama iyi ki oldu. Herkes buna güldü ya. Ben çok utandım, çok utandım. Yani böyle yarısı yerin dibine gireydim o gün. Neyse arkadaşlar, tuvalet değil de tuvalet... Tuvalet şimdi dediğim için bir dalga geçtiklerimden öyle bir gaza geldim ki dedim ki ben bir daha... Bir daha asla bu konuma düşmeyeceğim. Ben bir daha bunları kendime güldürmeyeceğim. Ne münasebet ya? Ve o günden itibaren, bir görseniz beni, ben o Debora hocayla aynı servisteydim okul servisinde. Allah'ım her akşam konuşuyorum, her akşam çalışıyorum. Ne yaptım biliyor musunuz? Bakın. Vahiy inmiyor tamam mı? Hiçbir şey. Zeki olabilirsiniz. Kafanız basıyor olabilir. Linguistik olabilirsiniz. Fakat hiçbir şey vahiy inmez. Nasıl çalıştım? Öncelikle kelime her şeydir. Kelime neyle peki? Phrase, phrase. Kalıp, kalıp. Mesela restoran kalıpları. Ne çalışacağım?

İster misiniz mesela? Birine soracağım. Diyelim ki birliğe yemeğe gittim. What would you like to have? Yanına ne ekleyeceğim? Bread, oil, fish. İşte, would you like to have a hamburger please? Please yok mu sonunda da? Neyse. Sonuç olarak böyle kalıp kalıp ezberledim ve annem biliyor yani. Ne yapardım biliyor musunuz? Kendi kendime haber sunuyormuş gibi. Önce yazardım. Mesela her gün kelime yazardım. Sonra kartlara yazardım. Ezberledikçe, kartlar arkasına önüne Türkçe, İngilizce yazıyordum.

Ezberledikçe o kartlar azalıyordu. Kartlar azalınca yeni kartlara geçiyordum. Ya da böyle çok güzel bir defterim vardı. Bin kelime bin kelime yazardım. Haber sunuyormuş gibi. Ben sürekli her gördüğüm şeyi cümleleştirmeye çalışıyordum. Phrase'leri phrase'leri cümleleştire cümleleştire... O oturuyor. Zaten dili kaç kelimeyle konuşuyoruz. Oturup da dili... Mutfak odasının eşyaları, salonun eşyaları, hastanenin bölüneleri. Buna gerek yok. Gündükle konuşuyorsunuz. Mesela şu an masama bakıyorum. Ne var? Bir tane mum var. Okuyorum. Good works. Candle and coffee. Soy works. Candle. Soy works. Bakıyorum. Bilmiyorsam hemen Google. Google benim en yakın arkadaşım arkadaşlar. O zaman da en yakın arkadaşımdı. Gerçekten çok işe yarıyor. Dil biraz cesaret işi. Biraz da üşenmeme işi. Üşenmeyeceksiniz. Araştıracaksınız. Tekrar edeceksiniz. Space repetition. Aralıklı tekrar.

Altın kural. Tekrar tekrar tekrar kendinizi hatırlatırsanız artık bir şey yerleşir. Niye ben İngilizce konuşuyorum sürekli? Neden? Size bunları sürekli sürekli söylüyorum. Ayrıca konusu gelmişken değinmek istediğim bir şey daha var. Canlarım, zaten beni şu an dinleyenlerin çoğu böyle düşünmüyor da, ben genel bir fikrimi söyleyeyim.

Siz de bilin istiyorum. Benim alnımda şey mi yazıyor? Ben bu vatana borcumu Türkçe'ye mükemmel konuşarak ödüyorum. Ben İnstagram'a şunu yazsam. Doktorum ve arada İngilizce konuşuyorum. O zaman yine beni hiçleyecek misiniz acaba? Ben İngilizce konuşuyorum yani ben buyum. Ben İngilizce katıyorum. Türkçe çok zor konuşuyorum. Mesela S, Z bunlar beni çok zorluyor. Bak nasılsınız, selam. Selam demek abartma.

Bu vesileyle bir soruya daha cevap vermek istiyorum. Neden Türkçeyi zor konuşuyorsunuz? Yurt dışında mı doğdunuz? Soruyu sürekli alıyorum da yani hiç mi takip etmiyorsunuz? Yoksa cevap vereyim diye mi söylüyorsunuz? Yoksa beni tease etmek, böyle gıcık etmek için mi söylüyorsunuz? Anlamıyorum. Ben Türkçeyi gerçekten çok zor konuşuyorum. Türkçe benim için çok mesai harcatan bir dil. Yoruluyorum. Ağzım yoruluyor. Mesela hastalarla falan konuşurken gerçekten çok yoruluyorum. Çünkü ağzımın iç yapısı arkadaşlar Türkçeye uygun değil. S, S, T, P, Ç, T, K.

Çok zor. Ama İngilizce öyle değil, İspanyolca öyle değil. Mesela yapılsal bir şey bu. Mesela haftanın ilk günü ne? Benim için haftanın ilk günü salıdan bir önceki gün. Çünkü ben o günü söyleyemiyorum. Diyorum ki o gün gel diyeceğim asla değil mi? Diyorum ki salıdan bir önceki gün gel, pazardan bir sonraki gün gel, pazarın ertesi günü gel ama pazartesi, bak pazartesi gibi çıkamıyor. Ya da daha önce söylemiştim işte birkaç tane meslek kanalı falan var söylemek istemiyorum şimdi.

Cidden zorlanıyorum ama derseniz ki diksiyona git hallet. Zamanım yok şu anda. Bir de onu halledeceğime, o enerjimi farklı yerlere kanalize edebilirim diye düşünüyorum. Bir de daha önce denedim o yüzden halledebileceğime çok inancım yok. Hazırsak diğer soruya geçiyorum.

Kim sormuş bu soruyu? İnek doktor Kubilay. O kendisiyle inek doktor diye dalga geçtiği için ben öyle söylüyorum. Yoksa kimseyi zorbalama gibi düşüneceğim yok, bilinebilirsiniz. Neyse Kubilay demiş ki, kendinde nasıl bu kadar rahat olup eğlenebiliyorsun? Hem de 400 bin kişinin önünde. Arkadaşlar bu vesileyle size 400 bin kişilik bir aile olduğumu söylemek isterim. Kocaman bir aile olduk. Teşekkürler. Şimdi bu sorun cevabına gelince bu soruya da daha önce yaşadığım acı bir anıdan bahsetmek istiyorum. Yine o acıdan gerçekten kendime anlam çıkarıp onu, özgüvenimi tazelemekle nasıl kullandığımı size anlatmak istiyorum. Kaça gidiyordum? Üniversite sıraları tamam mı? Daha çılgın olduğum dönemler şu an. Daha dinginim falan biliyorsunuz. O zamanki kullandığım İnstagram şahsi bir İnstagram. Arkadaşlarım var yakın arkadaşlarım.

Bir şarkıya eşlik etmişim. İngilizce rap, büyüçtüm, Aleniki, Müneş falan. Video çekmişim, eğlenmişim ve bunu story atmışım. O zaman yakın arkadaşım sandığım bir kız, şu an görüşmüyorum kendisiyle, bana yazdı ki, bakın bakın çok önemli ya, bu cümle cümle bak tüylerim diken diken oluyor, guzbams oluyor. Dedi ki, Tuğba, bu videoların amacı ne? Saçma sapan niye hareket ediyorsun? Şimdi geliyorum en can alıcı kısmı. Derler ki, kim der ya? Derler ki, hiç mi yakın arkadaşı yok? Uyaracak. Bak bak.

Teşekkür ederim ya. Teşekkür ederim adı lazım değil baş harfi M. Sen gerçekten ne kadar iyi, ne kadar düşünceli bir arkadaşsın. Neyse ben mesajı gördüm ya, önce sorguladım tabii ki. Dedim ki, ne diyor bu? Anneme gittim. Anne dedim, bu ne saçmalıyor? Ben ne yaptım? Ya ben burada eğlenmek dışında ne yaptım? Arkadaşlar sonra farkında vardım ki, insanların davranışına anlam bulmaya çalışmaktan vazgeçince hayat gerçekten çok rahatlıyor, çok salıyor kendini. Yani ben bugün yaptığım davranışlardan genel olarak kümletist bir şekilde bu tepkiyi alıyorsam, ben bundan 10 sene önce de yakın çevremden alıyordum bunu.

O zaman tanısalardı beni. Bu büyük kitle o zaman da bu tepkiyi verecekti. Ama şunu bilmiyorlar ki ben hiçbir zaman kendimi o noktadan vazgeçmedim. O zamanlar da böyleydim. Şimdi peki bu nasıl oluyor? Oraya gelelim. Size çok dürüst konuşacağım. Eğer hayatta bazı şeyleri başarmış olmasaydım, bazı başarıları elde etmiş olmasaydım,

belki bu kadar rahat edemiyor olabilirdim. Çünkü özgüvenli insanlar özgüvenlerinden dolayı başarılı olmuyorlar. Özgüven genel olarak hayatta başarılarla beraber gelen bir olgu olduğu için bence benim bazı savaşlarda başarılı çıkmam, galip çıkmam bu kadar rahat hareket edebilmemi sağlıyor olabilir. Çünkü umurumda değil. Ki umurumda değil diye absürt bir davranış yaptığımı da düşünmüyorum. Öyle bir umurumda değil, değilcilik değil bu. Allah'ım çünkü çok zor bir deyim.

Bir gün ne oldu biliyor musunuz? Hastane çalışanlarından bir tanesi geldi dedi ki doktor hanım size bir soru sorabilir miyim dedim. Tabi ki buyrun sorun beyefendi. Dedi ki sizin dedi başınız dedi bakanlıkla hiç belaya girmiyor mu? Size sorun çıkarmıyorlar mı? Dedim niye böyle bir şey olsun? Neyi kastetti anlamadım. Hani dedi şey dedim ne? Hani dedi şey yapıyorsunuz ya dedim ne yapıyorum? Neyi kastediyormuş biliyor musunuz? Hani ben nöbetlere gitmeden önce dans ediyorum ya arabanın içinde ya da bahçede bunu koyuyorum eğleniyorum şarkı söylüyorum. Bunu kastediyor. Anlamlandıramadım başta dedim niye böyle bir şey olsun ki?

O sınırların dışına çıkmak da yasal değilmiş gibi. Adam böyle benim özgüvenime, cesaretime hayran kalıyor. Dedim, bana göre bunda herhangi bir özgüven yok, cesaret yok, herhangi bir farklılık yok. Gerçekten normal geliyor. Ama şöyle bir fark var. Ben şunun bilincindeyim, şu realizasyondayım. Ben oturup da bunu hasta bakarken, oraya telefon koyup yapmıyorum. Bugüne kadar hastamın hiçbir şekilde yüzünü göstermedim. Kimsenin kişisel alanına geçmedim. Sınırlı hali yapmadım.

Şimdi ben 28 yaşındayım, hala 28 yaşındayım ve kendim için başardığım çok şey var. Kendim kendime ispatladım. O yüzden artık başarılarımı, ne kadar akıllı, ne kadar düzgün, ne kadar insanların isteyeceği gibi biri olduğumu kanıtlama çabam bence sosyal medyada yok diye düşünüyorum. toplumun da sevmeyeceği, hoşnut etmeyeceği davranışları yaparken çekiniyorum. Çiğ et yemek gibi, bu danslar gibi, bu insanların bazen historik gelen şarkı söylemelerim gibi. Çünkü ben zaten kendimi kendim ispatladım. Eğleniyorum. O yüzden de bunu yapmamış olsaydım, en basiti doktor olmamış olsaydım ya da diğer kendime kattığım yetkinliklerim, belki o zaman bunu yapamayabilirdim. O yüzden ben bunu yaparken bunu çok da başarı olarak algılamıyorum. Gerçek başarı bence, insanlar beni böyle olduğunu bilmiyorken

yapıyor oluşum olacaktı. Mesela, dışarıda beni hiç tanımayan biri beni gördüğünde orada ne kadar özgüvenliyim, onu tartışalım, onu görelim. Çünkü zaten beni tanıyorsunuz, zaten biliyorsunuz. Maksimum dersiniz ki, aa bak dahil deli olmuş. Anlatabiliyor muyum? Bununla gerçekten beni tanımayan birinin hakkında yaptığı yorum, işte o zaman gerçek özgüven olabilir. Ben özden kendimi çok bu anlamda nasıl yapıyorsun falan diye görmüyorum.

Şimdi gelelim diğer soruya. Yine iki tane soruyu birleştirmek istiyorum. Çünkü bence ikisinin de çıkış noktası aynı. Sorunun ilki, Türkiye'de doktorluk mu, yurt dışında doktorluk mu? Diğeri, bazı çiçekler bazı topraklarda yetişmiyor. Bu sözlerle biraz konuşabilir misin? Konuşurum tabii ki. Şimdi öncelikle kendi üzerinden konuşacağım. Çünkü bu süreçler çok özlen süreçler. Bir insanın yurt dışında buradan daha mutlu olacağı, ısrar etmesi gerektiği gerçekten kendini böyle alıp çıtlak bir şekilde, realistçe ortaya koyup düşüneceği süreçler.

bu yetiştirme mevzusu, çiçek mevzusu. Acar Baltaş, profesör doktor, psikolog. Öyle güzel bir podcast'ı vardı ki o kadar çok ders almıştım ki kendimi oradan. Size oradan bir cümle söyleyeceğim. Diyor ki, başarılı biri kendi ülkesinde birisiyken yurt dışına çıktığında herhangi birisi olur.

Bu söz Türkiye'ye geldiğimden beri en başından beri anlatmak istediğim şey. Ben gerçekten buraya ülkemi çok seviyorum. Hep diyorum ya ülkem için değil aslında kendim için döndüm. Çünkü bakın ben bir yıldan ne kadar çok çalıştım, çabaladım, size kendimi gösterdim bir şeyler yaptık beraber. Bu niye oldu? Çünkü ben burada birisi olabiliyorum ama orada birisi olmak gerçekten çok zor.

Çünkü benim orada İngilizce mi, kim ne yapsın? İngilizce çok iyi konuşuyorum. Sobat yani. O yüzden burada bunların hepsini yapmamın çok daha fazla anlamı var. Yurt dışına... Beyefendi Aynur Hanım diyor ki, acayip baltaş beyefendi. Yurt dışına giderken Google'a, Apple'a, yüksek seviyelerde çalışmaya gidenleri tebrik ediyorum. Fakat burada bir mühendis gelip oraya garson olarak gidebilmek, gerçekten çok üzücü. Böyle bir gerçek olması çok üzücü ülkemizin. O yüzden burada birisi olabilmenin yollarını keşfetmek,

Orada herhangi birisi olmaya muhtaç kalmaktan çok daha gerçekçi, çok daha mutlu olabilecek bir yol. Aynı zamanda Acar Baltaş diyor ki, hiçbir bitki kendi toprağının dışında tam potansiyeline ulaşamıyor. O kadar doğru ki, ben bunu şöyle düşünüyorum. Mesela ben bir bitkiyim değil mi? Gittim yurt dışına, böyle kendimin en iyi olacağı hallerini kendimi modifiye ettim. Sonra geri geldim. Hah dedim.

Benim toprağım burasıydı. Modifiye olan bitkiyi, en yefha eline aldım koydum yetiştirmeye başladım. Çünkü ben bu toplumun DNA'sını biliyorum. Ben bu toplumun kodunu biliyorum. Ben bu topluma ne söylesem ne çıktı alabileceğini kestirebiliyorum. Biz aynı kültürden geldik. O yüzden burada 5 veriyorsam 10 verim alabilecekken orada 20 verip 30 verip ben karşımda alamayacağım bile. Ben bunu gördüm. Gittiğimde anladım. Dedim Tuba, burada ne alabiliyorsan maksimum al. Eğitim, dil, dünyam Tuba.

Al ve geri dön. Ama ben aslında geri dönerken bunu da böyle dönmedim. Gideceğim diye tekrar geri döndüm. Ama sonra bir baktım. Oldu. Yani aslında bu da project-based learning gibi bir şey oldu. Proje bazlı öğrenme. Önceden bir planlama değil de proje devam ederken öğrenip onun göre şekil almak. Agility. Seviklikle beraber buna yön verme.

Ben proje bazı öğrenirken burada yeşerliğimi aldım ve kaldım. Ve o kadar mutluyum ki. Ve bana hep süreçlerlerken şöyle yorumlar geldi. Heh, şimdi burada aldın takipçiyi, kendini, garantiyi aldın, geri döneceksin. İstemiyorum. Hatta ben bazen hep ona üzülüyorum. Bazen nöbetler çok zor geçiyor. Çok zor geçiyor. Çünkü ben doktorluğu burada... Yani taklit edersiniz ki sırf maddiyet için yapmıyorum. Çünkü sosyal medya artık gerçekten çok...

Gerçek gibi gelir kaynağı. Farklı hedeflerim var, farklı hallerim var. Hep diyorum ben kekin pişmesini bekliyorum dokunmadan. O yüzden çabalıyorum.

Fakat çok yoruluyorum bazen, diyorum ki yani dönsem mesela orada rahat rahat çalışacağım. Ama her yerin zorluğu ayrı. Rahat rahat çalışacağım da burada bir buçuk sene, iki sene sabredecekken oradaki sabır farklı, oradaki sebat edeceğin konular farklı, her şey zor. Biri birinden daha zor olabilir, okey. Ama her şey, hiçbir şey kolay değil. Ayrıca şunu söylemek istiyorum ki, şartlar için değil, ekonomik endişeler için değil, eğitim için gitmek istiyorsanız, aslında mesela cerrahi

Doktorluk için yurt dışında gerçekten bayağı hayal. Yerleşmesi çok zor, girilmesi çok zor. Türkiye'de bence irahi eğitimi mobil dışında bayağı iyi. Ama ben mesela burada yapamam. Çünkü niye mobil mi öğretiyor? Ben burada uzmanlık asla yapamam. Eğer siz de bu yüzden yapmıyorsanız, tabii ki yurt dışında gidin, yapın, edin, öğrenin. Ama dediğim gibi diğer faktörler yüzünden gidiliyorsa bence bundan bir daha düşünülebilir. Ya da şunu diyebilirsiniz tabii ki ben burada yaşamayı sevmiyorum. O zaman amelillah. Ya da ben çocuklarımı orada büyümesini istiyorum. Ve yine büyüğü burada çalışın. Siz burada paranızı kazanın. Para kazanmayı ana faktör yaptıktan sonra parayı kazanın. Ondan sonra çocuklarınızı gönderin. Ay ben yine çok konuştum ya farkında olmadan. O zaman ben biraz esneyeyim. Biraz daha poppy konuşsun. Sonra geleceğim. Hadi görüşürüz.

I'm back girl! Şimdi yine en çok merak edilen o sorulardan bir tanesini cevaplayacağım. Abla, hastalarınla da böyle mi konuşuyorsun? Öptüm. Şimdi ablacığım, ben gerçekten sizin benim hastalarımla olan muhabbetimi görmenizi o kadar istiyorum ki. Çünkü bence o kadar hayal ettiğiniz gibi değil ki. Öncelikle hastalarımın çoğu Türkçe, İngilizceyi bırak konuşmuyor dahi. Ben hastalarla konuşma değil, daha çok anlama üzerine bir süreç geçiriyorum.

Çünkü çoğu duymuyor yaşlığı, ilgisiz kalmış mesela belki de. Mesela şöyle düşünün, geliyor 80 yaşında bir amca. Diyorum ki, beyefendi hoş geldiniz. Çocuk öyle mutlu, evet diyor, ben beyefendiyim diyor. O kadar mutlu oluyor ki. Kızım diyor bak böyle böyle. Ama çok yavaş konuşuyorum, bakın böyle tane tane. Diyorum ki, hangi hastalıklarınız var? Çünkü duymuyor da, işitmene zorluk yaşıyor. Yani benim normal doğal konuşmamı bırakın, çok daha farklı

Çünkü bak böyle diyor bana, ne bileyim kızım var işte bir şeyler. E ben bilmiyorum ki kan suandırıcımı kullanıyor, tansiyonumu var. Bunların hepsini ondan almam lazım. Almak için de diyorum ki, mesela diyorum en son ne zaman doktora geldiniz? Açık bakıyorum ama her şey bazen gözükmüyor sistemde. O yüzden hastalarla olan süreç çok daha farklı. Ama bazen de ne oluyor biliyor musunuz? Gençler geliyor, şimdi çocuk geldi. Çocuğun bademciklerini açtırmam lazım. Mesela çok basit, karnını muayene edeceğim. Ama ağlarken muayene bazen optimal olmuyor. O yüzden diyorum ki, delikanlı diyorum, bak şimdi sana sorular soracağım. Başlıyorum. İşte, bademciğinde ağrı var mı? Karnın neresi ağrıyor? Şöyle böyle soruyorum ki, bak diyorum, en önemli soruya geldik. Efendim falan diyor, böyle bakıyor.

Ronaldo mu diyorum, Messi mi? Allah! O saatten sonra muayene o kadar güzel oluyor ki. Yani ben Türkçe, İngilizce falan değil, orada toplam karışık, tubayca bir dil konuşmaya çalışıyorum. Mesela geliyor hasta, çok acıta olmuş, çok canı acıyor ama basit, tamam. Bademciği arıyor yani, acil değil. Açıyorum bakıyorum, dedim ki, hayatımda gördüğüm en kötü bademcik, ne yapacağız şimdi falan filan. Gülüyor o da. Yani bir anda ağlarken gülmeye başlıyor, tamam mı? Sonrası her şey çok daha kolay, böyle tertemiz gidiyor. Ya da başka bir şeyden bahsedeyim. Hasta geliyor, hasta Türkçe bilmiyor. Türkçe az biliyor. Başka biri konuşuyor. Mesela Kürtçe konuşuyor bazen. E ben de anlamıyorum. Aralarında Kürtçe konuşuyorlar. E ben de İngilizce konuşuyorum. Şaka yapıyorum yani. O bana işte bir şeyler diyor. Ben diyorum ki, okay, so falan. Böyle gülüyoruz, ediyoruz yani. Ne yapayım? O sırada şey mi çıksın? Anlamıyorum deyip sizi anlayamıyorum deyip daha mı yükseleyim yani? Gülüyoruz, ediyoruz. Bir şekilde anlaşıyoruz. Beden dili falan. Ya da böyle bazen takipçilerim geliyor.

takipçilerim geldiğinde arada böyle İngilizce girl falan konuşuyorum. Hatta böyle gençler çok olunca, yani ziyaret jenerasyonu, bazen diyorum tamam Tuba kendine gel. Çok fazla laf alamazsın, doktorsun kendine gel falan. Ama hiç yani genel olarak sorun yaşamıyorum. Bazen ciddi oluyorum tabii ki. Sonuçta işle sosyal hayat çok başka. Yani ben genel olarak hastanede belki beklediğiniz gibi olmayabilirim. Sürekli gülücükler saçamayabiliyorum. Çünkü bir günde bazen o kadar çok hasta hüküm oluyor ki.

Mesela kötü anı oluyor. Mesela sosyal medyada görüyorlar. Ama biliyor musunuz, çok isterdim beni öyle hastalarımla iletişirken görmenizi. Bazen kendimi öyle bir kaptırıyorum ki aynı odadaki doktor arkadaşım diyor ki, Tuba keşke seni çekseydim de görseydi insanlar nasıl anlaşmaya çalıştığını. Çok özverili bir şekilde anlatmak istiyorum neyi nasıl yapacaklarını. Çünkü gidince akıllarına pek kalmayabiliyor da anlaşılamayabiliyor. Veya gerçekten o insanlar mesela hayatında çok fazla doktorla muhatap olmamış olabiliyorlar. heyecanlanabiliyorlar, söyleyemeyebiliyorlar bazen. O yüzden olabildiğince rahatlatıp anlatmaya çalışıyorum bazı şeyleri ki evine gittiğinde tekrar etsin, yapsın, unutmasın, üstün körü geçmesin falan filan. Şimdi gelelim diğer sınıfa. İş hayatında artık mutlu değilim. Yapamıyorum dediğim noktada sana ilgilenen bir hükmün var mı?

Şimdi konuyu iş hayatı değil de önce genel olarak ele almak istiyorum. Yapamıyorum, devam edemiyorum dediğim nokta. Neresi o? Decompanse olduğum nokta. Yani kompansasyon mekanizmalarımın beni daha fazla ileri götüremediği, devam edemiyorum dediğim nokta. De-kompanse. Öyle bir durumdayken ne yapıyorum biliyor musunuz? Tamam, ben şu an kötüyüm, devam edemiyorum ama elimde ne var?

Kendim için konuşuyorum. Bak Tuğba, çalıştığın, çabaladığın, elde ettiğin, artık o elde ettiğin mesleğin var değil mi? Uğruna senelerini harcadığın. İki, İngilizcem var değil mi? Dilin var işte yabancı birkaç. Üç, tarihsiz değilsin. Gidebileceğin yerler var.

Kendim için şükürler olsun ailen arkamda. 5. Kötü olduğunda kendini açamayacağın dostların var. Kötü olduğunda dostların olmasın bana ne kadar iyi gelir o aile onu düşünmek. Ama elimde olanları düşünüyorum ve elimde olanlarla kendimi... bir yol açabilmeyi ve çaresiz olmadığımı hatırlatıyorum. Gerçekten kötü olduğumda, çaresiz olmadığımı kendime inandırabildiğim zaman, tekrar yukarı çıkmaya başladığım an. Bir de şöyle diyorum, yani en dipteyken, yani şükürler olsun ki daha bunun dibi yok. Çıkacaksın çünkü daha dibi yok. En dipte olmanın en güzel yanı bu. Sorunun iş hayatı ile ilgili olan kısmına gelince de, biraz belki teyit geçirmeye çalışabiliriz problemleri.

Yani iş hayatındaki insanlara olan maruziyetimizi azaltıp, onlarla olan samimiyetimizi biraz azaltıp, çok fazla konuşmadan, mümkün olduğunca sorunları böyle teğet geçerek, küçük küçük modifikasyonlar yaparak, sorunları büyütmeden, olabildiğince minimalize edip, odadaki fil haline getirmeden, iş hayatını tüm hayatımız gibi görmeden, belki bu şekilde kendimize olan damagı azaltabiliriz, hasarı. Böyle yaptığımız sürece iş hayatında diğer maruz kaldığımız durumlara tahammülümüz artabilir. Ben kendimde bunu gözlemledim. Ve diğer bir soruya geçiyorum. Hayatın sana adil olmadığını düşündüğün zamanlarda ne yapıyorsun?

Şimdi hayat ne zaman adil oldu ki? Zaten hayatın adil olmadığı ön kabulüyle devam ediyorum yoluma. Bu bir. İki, hayat adil olsun, hepimiz eşit olalım, aynı olalım değil de hayatın adil olmadığı yerlerde bana verdiklerini maksimum nasıl kullanabiliyorum, onlarla ne çıkarabiliyorum ona bakıyorum.

Hani bir şey var ya hani limon verdi, limonata yaptım. E tamam sana taş verdi, ondan ne yaptın? Hayat bana tulba olmayı verdi, bu özellikleri verdi, ben bundan ne yaptım? Ben şu anda çok daha farklı bir yerde olabilirdim. Bu düşünün, kötü düşünelim. Değil mi? Şu an iyi şeyler başardım, okey güzel bunu kutluyoruz. Ama çok kötü de olabilirdi. Ben çok enerjiyim, değil mi? Ben çok cesurum. Cesaretimi yanlış yerlerde kullansaydım, ne olurdu bir düşünün.

Ben düşünüyorum, farkındayım da, realist bir şekilde bunu söyleyebiliyorum. Çok daha farklı olabilirdi. Şükürler olsun ki olmadı. O yüzden bence hayatın adil olmayışıyla ilgili sistem etmekten ziyade hayatın bizi verdikleriyle maksimum ne yapabiliriz buna bakarsak daha mutlu oluruz. Çünkü sisteme sövmekle bir şeyler çözülmüyor. Ben bunu hastane çok yaşıyorum. Sistemde bazı yanlışlıklar var ve bu sistemin yanlışlıkları yüzünden ben gül içinde sürekli problem çözmeye çalışıyorum. Ama fark ettim ki ben her bu problemde sisteme söndükçe kendi sinirlerimi bozuyorum. Bunun yerine böyle falan yumuşatmaya çalışıp yani eğlenmeye bakıyorum. Hatta kontra yapmaya başlıyorum. Problemleri daha da alaycı değil de kinayeli bir şekilde kendime yontuyorum, eğlenmeye bakıyorum. Yoksa sisteme söndükçe, adalete söndükçe, yani sövmekten kastım sistem daha doğrusu, sistem ettikçe diyeyim, bunun bize bir yararı olmuyor. Pragmatik yaklaşıp, bencil yaklaşıp kendimizi düşünmeliyiz.

Çünkü biz genel olarak elimizde bunları değiştirecek güç yoksa kendimizi yormaktan başka bir şey yapmıyoruz sisteme söyleyebilecek. Yani diyor ki Epitap'ı... Epitap'ı mı? Olum doğrusu. Epitap'ı sen de duvardaki herhangi bir kiremikten bilirsin. Şu şarkıda.

O şarkının sözünü bir de böyle Türkçe mealine bakarak ya da sözlerini anlamaya çalışarak bir dinleseniz de o kadar iyi ki. Diğer bir soruya geçiyorum. Sosyal medyada bu kadar görünürken insanların saçma yorumları ve linçlerle nasıl baş ediyorsun? Şimdi, öncelikle bu süreçte destek aldığımı itiraf ediyorum. İtiraf etmiyorum, söylüyorum. O kadar mutluyum ki destek aldığım için. Çünkü böyle linçlerde insanlar genelde ya bırakıyorlar ya daha güçlü devam ediyorlar. Ben bu süreci hem daha güçlü çıkmak adına hem de bu süreçten çok şey öğrenmek adına kullandım. Ne yaptım biliyor musunuz? Bazen bazı yorumları anlamlandıramıyordum. Diyordum ki, ben A diyorum. Ben tamam X kişisiyim, A diyorum. Karşımdaki Y kişisi

Söylediğim aya değil de bana, iksiraf ediyor. Bu nasıl bir mantık, tamam mı? Ben bunları anlamlandıramıyorken bilim insanları, felsefeciler, sosyologlar bunları anlamlandırmış. Bunlara isim koymuş. Bunlar ders olmuş.

Bunlar bilim konu olmuş ve ben de bu süreci anlamlandıramadıklarımı anlamaya adadım. Ve mantık safsatalarını öğrenmeye çalıştım. İnsanların niye böyle davrandığını, insan bilincini anlamaya çalıştım. Toplum bilincini, bu kümülatif linç bilincini, mass linci anlamaya çalıştım. Konuştum, okudum. ve kendimi bu anlamda o kadar donattım ki, şu an gerçekten sadece sosyal medyada değil, gerçek hayatımda, ikili ilişkilerde, toplu ilişkilerde, insanın önünde yapılan yorumları takmıyorsam, bunun sebebi sosyal medyada, din bilinçler karşısındaki tutumum.

Ve bu bir süreçti. İlk başta gelen yorumları kişisel bazlı olarak babama soruyordum. Her sabah kalkıp diyordum ki, baba bak bu böyle böyle yazışıyor, düşün bakalım. Önce sakin olmayı bekliyordun, tamam mı? Çünkü ilk başta bir öfke oluyor, bir rage oluyor, diyorsun ne diyor bu falan. Sonra 5 dakika bekliyorsun, umursamıyorsun.

İlk baştaki süreç buydu. Beş dakika sonra umursamayacağım veya yarın aklıma gelmeyecek hiçbir şeyi takma. İlk buydu. Ama sonra, bu insan niye böyle dedi ki, dert o kişi değil. Bu insanlar niye böyle diyorlar. Bu insanların dediğinin anlamı ne? Mesela, en basiti. Latince ad hominem. Ne? Kişiye yönelik. Mantık safsatası. Bu nasıl oluyor? Ben diyorum ya sürekli. Ben güzel bir sağlık önerisinde bulunuyorum. Güzel bir içerik çekiyorum bilimsel kanıtlarıyla. Altına yazıyorlar ki, bu ne çiğ et yiyen kız değil mi?

Şimdi bu ne oluyor? Ben Tuba olarak bilimsel kanıtlarıyla bir X önermesi yapıyorum. Karşımdaki kişi de yaptığım X önermesini çürütmek için X ile alakası olmayan, sen çiğ yiyen kız değil miydin gibi bir söylemde bulunuyor. Ve bu benim yaptığım öneriyi çürütmüyor, safsatayla beraber bir mantık hatası oluşturuyor. İçinden çıkamayacağımız bir denklem oluyor. Mesela bunun adı işte Ad Hominem, kişiye yönelik. Bunun gibi çok fazla mantık hatası var. Bunları öğrenmeye adadım kendimi. Ve bu şekilde bana gelen her yorumu diyorum ki, bak bu bu, bu bu, bu bu. O kadar mutlu oluyorum ki. Sonra içinden çıkamayacağımı biliyor musun? O savaşa hiç girmiyorum zaten. En baştan biliyorum ben çünkü. Bunun vardığı bir yer yok. Başlarda beni rahatsız ediyordu ama şu an gerçekten hiç bana geçmiyor. Zaten kişi bazı artık çok fazla o göremiyorum yorumları. Çünkü hani çok fazla olduğu için sayı. Toplum olarak da genel kanıyı da anlıyorum artık. Niye böyle düşündüklerini, zaten böyle düşünmeleri gerektiğini. O yüzden bir süre sonra hakikaten insanların düşündükleri, ilginçleri falan cidden benim teyit geçiyor şu anda. Şükürler olsun. Ama üzerine çalıştığım için böyle. Ve artık son soruyu cevaplayayım. Geçmişe dönsen neyi farklı yapardın? Neleri aynı şekilde yapardın? Gerçekten bu soruyu okurken tamam mı? 200 saniye düşündüm. Bilmiyorum. Gerçekten söylüyorum. Hiçbir şeyi farklı yapmazdım. Yanlış yaptığım yerler oldu. Yaşamak istemeyeceğim tecrübeler edindim. En basiti. Gazi'de okumak istemezdim mesela. Ama o gün öyle olduğu için bugün böyle ya. Hani o kelebek etkisini kırmak istemiyorum. Olduğum yerden çok mutluyum. Çok memnunum kendimden. Teşekkür ederim kendime. O yüzden her şeyi aynı öyle yapardım. Tüm yanlışlarımla, tüm doğrularımla. İyi ki yapmışım. Cevap bu.

Hayır, bir dakika şunu da gördüm. Şimdi buna cevap vereceğim. Seni gerçek hayatta tanıyanlar, hastaların seni nasıl tanımıyor? Beni gerçek hayatta tanıyanlara bazen soruyorum. Diyorum ki, aynı sosyal medyadaki gibiyim, değil mi diyorum? Diyorlar ki, ayol hocam çok daha güzelsin de tabii diyorum, teşekkür ederim falan. Neyse ama onun dışında gerçekten insanlar diyor ki, Tuba enerjin aynı, samimiyetin aynı. Beni aynı bulmaları hoşuma gidiyor. Çünkü demek ki ben kendimi olduğum gibi aksanabiliyorum. Hatta daha iyi falan diyenler bile var. Ama bu her zaman böyle olmuyor, dediğim gibi. Çünkü biz insanız. Üzülüyoruz, seviniyoruz. Bir anı bir anı tutmaya bilir. O yüzden beni böyle gerçekten... Bir gün hastandaydım, sağlık problemlerim vardı. Bir de ben seni gördüm, gelemedim yanına. Çünkü çok mutsuz duruyordum. Üzgün duruyordum, endişeliydim. Evet dedim, gerçekten endişeliydim kendi içimde. İlk de gelmedi o an. Kendimle ilgili sağlık olarak endişem var. Karşıdaki kişi de senden bir etkileşim almak istiyor tabii ki. Merhaba demek istiyor, sohbet etmek istiyor ama sen orada değilsin o an. O yüzden her zaman aynı olamayabiliyoruz. Bunun beklentisinde olmak da karşıdaki kişi tarafından tabii ki bizde bir yük oluşturabiliyor. Cümlelerim o kadar devrik ki, o kadar düşük ki. Çünkü o kadar yorgunum ki. Bu podcast'ı o kadar zor çektim ki. Umarım, bu ay çok yoğundum. Umarım bundan sonra bu kadar bir yoğundum olmaz. Çünkü toparlayamıyorum. Ne bugün konuşmamı toparlayabildim, ne ağzımın hareketlerini toparlayabildim, ne fikirlerimi toparlayabildim. O yüzden gerçekten tam istediğim gibi bir bölüm olmadı. Aklımdaki gibi hala konuşamıyorum.

Ay kapatıp şey yapasım geliyor ya. Ama yapmayacağım. Çünkü sürekli böyle bir şey. Biz böyle bir sohbet içerisindeyiz. Benim de kahvem bitti. Sizi çok seviyorum. Tekrar aklımdaki gibi olmadığı için bu podcast. Özür dilemeyeceğim. Özür dileyecek bir şey yok daha. Neyse sizi çok seviyorum. Tamam mı? Kendinize çok iyi bakın. Diğer bölümde daha güzel günlerde görüşmek üzere. I love you.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)