
1.548 kelime · ~8 dk okuma
Herkese merhaba. Önceki bölümde Cezayirli kadın boksör Iman Akerif'le ilgili konuşmuştuk. Bu arada doğru telafuzu Halif'miş. He böyle gırtlaktan. Artık kusuruma bakmayın. Bölüme hem olumlu hem olumsuz çok sayıda reaksiyon geldi. Bu da beni pek mutlu etti.
Ben de zaten mümkün mertebe tartışılmayan kısmı konu edinmeye çalışıyorum. Ezbere düşünme halinden ancak bu şekilde kurtulabileceğimizi düşünüyorum. Haliyle reaksiyon gelmesini hem bekliyorum hem de istiyorum. Yani reaksiyon göstermekten lütfen çekinmeyin. Olumlu ya da olumsuz eleştiriler için teşekkür ederim. Bu tartışma, yani DSD'li kadın sporcular olimpiyatlarda yarışmalı mı, yarışmamalı mı sorusuna benim yaklaşımım daha ziyade toplumsaldı. Yoksa bir DSD'li kadın sporcunun yarışmaya hakkı var mı, yoksa böyle bir hakkı yok mu gibi etik bir tartışmanın arka planından yaklaşıyordum ben. Bireysel bazda ele alsak tartışma son derece çetrefil bir boyut kazanabiliyor. Halbuki ben bu bireysel trajediden biraz daha çıkartmaya çalıştım meseleyi.
Halifin bireysel trajedisine odaklanırken çünkü toplumsal trajediden uzaklaşabiliyoruz. Zaten halife insani olarak üzüldüğümü de söylemiştim fakat eşitlik ve özgürlük mücadelesi sanırım hak verirsiniz, vicdana indirgenemez. Sadece vicdani yargılarımızla toplumsal olana ilişkin hüküm kuramayız. O halde sadece bireysel trajedilerden mi yola çıkmalıyız? Aslolan toplumsal olandır bana göre, peki toplumsal olanı nasıl kavramak gerekir?
Gelin bu bölümde bunu konuşalım. Toplusal olan mı, bireysel olan mı belirleyici olmalı? Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. İnsanların dünya görüşleri kendi görgülerinden, ailelerinden ve sosyal çevrelerinden türüyor. E benimki de farksız değil. Ben üniversiteye 2007 yılında girdim. Çok değil, sadece 17 sene önce girmişim. Türkiye'nin ortanca yaşına sahip bir kişiyim. 35 yaşındayım. yarısı benden genç, yarısı yaşlıdır. Ama ben bile cinsiyet meselesindeki değişime tanık olacak kadar yaşlıyım. Her şey o kadar hızlı ilerledi ki. Toplumsal hareketleri yaklaşık 20 yıldır gözleyen, çoğu zaman içinde olmuş biri olarak söyleyebilirim ki, kıskanılası bir başarı LGBTİ toplulunun başarısı.
Benim üniversiteye girdiğim 2000'li yılların ikinci yarısında Türkiye'deki kadın hareketi de yükselme eğilimindeydi. 8 Martlardaki kadın yürüyüşleri daha önce de vardı ama bu yıllardan itibaren kitleselleşmeye başlamıştı. Benim tanık olduğum, bizzat gidip gözlediğim ama katılamadığım 8 Martlarda yürüyenler kadınlardı. Biz erkekler içinden de bazen yürüyüşlere gelmek isteyenler olurdu. Bu talep karşısında feminist kadınlar buna izin vermez. Bu mücadelede asıl öznenin kadınlar olduğunu söyler, biz de bu tutuma haklı bulurduk. O zamanlar aklımıza ne belli erkek olduğum, bana görünüşüme göre cinsiyet atayamazsın demek gelmezdi. Kadın mücadelesinin öznesi kadınlardı ve erkekler 8 Martlara katılamazlardı. Son derece basit ve net. Haklılardı da.
Bu mesele kadın meselesiydi ve benim bu erkek halimle bu meseleye dalıp ahkam kesmem son derece itici bir davranıştı. İlkesel olarak da bu cinsiyet meselesine ilişkin kamusal alanda hiç konuşmamayı tercih ettim. Hep arkadaşlar arasında böyle konuştuk. Hiç fikir beyan etmedim. Hareketin genel çerçevesinin dışına çıkacak iddialı ifadeler kullanmadım.
Kadınlar ne diyorsa benimse. Fakat sonraları felsefi bir soru girdi hayatımıza. Kadının kim olduğunu sorgular oldu. Kimdi kadın? İlla kadın olarak görünen kişi miydi kadın? Benim gibi bir mesela. Ne belliydi erkek olduğu? Belki de kadındı. Kadınlık biyolojik bir varoluşa indirgenemezdi. Bunu indirgeyenler çok arkaik zihinli tiplerdi.
Daha sonraları yani böyle 2015'ten sonra hayatımıza giren kavramlar da oldu. Mesela gördük ki kadın olarak görünen biyolojik kadınlara artık cis kadın denmeye başlamıştı. Hatta daha ileri giderek vulvalı kadın dendiğini gördük. Herkes kadın olabilirdi yani. Hala hazırda biyolojik kadınlar da vulvalı kadındı. Vulvasız da olabilirdiniz. Vulva neymiş diye googlayın. Ben erkek miydim peki? Görünüşüme göre, cinsiyet atayamayacağınıza göre erkek olmayabilirdim. Beyanım esas olmalıydı, görüntüm değil. Belki de kadındım. Bugün 8 Martlara katılmamda hiçbir sorun olacağını sanmıyorum. 15 yıl önce kadınlar beni almazlardı 8 Martlara ama şimdi daha özgürüm bir erkek olarak. Bu konu hakkında da ahkam kesmekte bir sorun görmüyorum. Ne belli kadın olmadığım. O zaman ahkam keselim biraz.
Böylece belirsizleşmiş bir kadın kimliğiyle karşı karşıya kalmıştık. Kimdi kadın? Mesela eşim Zeynep, annem Nermin. Bunlar kadındı. Peki ya babamın ya da abimin kadın olmadığı kesin miydi? Babama veya abime görünüşüne göre cinsiyet atamamalıydık. Peki ne yapmaya çalışıyorduk biz? Tüm bu tartışmaların varacağı yer neresiydi? Amacımız neydi yani? Amacımız şuydu. Çift cinsiyetli toplumsal düzeni yıkacaktık. Devrimci iddiamız buydu. Çift cinsiyetli toplumsal düzeni yıkmak. Ben devrimci fikirlere son derece sempatiyle yaklaşıyorum. Dolayısıyla bu vaziyete de kulak kabarttım. Ayrıca trans cinayetlerine karşı bir vicdan hareketi olarak yükselen trans hareketi entelektüel bir çerçeveye hapsoldu. Dünyanın cinsiyet rejimine felsefik bir yaklaşım geliştirdi. İlerici kesimler çift cinsiyet ve toplumsal düzeni yıkma iddiasındaydı. Ben büyük bir entelektüel değilim ama bu meseleleri yaklaşık 20 yıldır takip eden, işi gücü de bu olan bir gazeteciyim. Yani insanlar gündelik hayatlarında mesailer yaparken ben de böyle şeylere bakıyorum. Yani Türkiye vasatının üzerinde bir algın vardır desem sanırım ukalalık etmiş olmam.
Non-binary birey nedir bu deydem tartışması falan haberdarım yani bunlardan. Ki bu çok büyük bir şeydir Türkiye'de. Neyse. Fakat sevgili dostlar, benim bile takip etmekte zorlandığım kavram setleri üzerinden yürüttüğünüz tartışmalar, bırakın beni, halk kesimlerinin benimsemesini bekliyorsunuz.
Benimsemezlerse benimsemesinler de diyebiliriz. Bana ne halktan diyebiliriz. Günün sonunda ama tüm halk kesimlerine parmak sallayan, tüm halk kesimlerini faşistlikle suçlayan, arkayıklıkla, gericilikle suçlayan bir dar gruba dönüşüyoruz. Sürekli halkı azarlayarak bir yere varamayız. Dar ama haklı bir grup olmanın kime ne faydası var? Bu haliyle Türkiye'deki translar değil ama trans hareketine öncülük edenler son derece dar, son derece küçük ama haklı bir grup olmanın tatminini yaşıyor. Benim dışarıdan bir gözle gördüğüm budur. Burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Bu tutumumuzun halkın geniş kesimlerinin faşist olduğunu zannetmemesiye yol açmak gibi bir tehlikesi de var. İnterseks haklarına duyarlılık göstermediğinizde savcılıkla suçlanabiliyorsunuz. Yahu insanların büyük bir çoğunluğunun böyle bir duyarlılık geliştirecek vakti bile yok. Biraz empati, çalışıyor insanlar, günde 12-13 saat çalışıyorlar. Mücadele zeminini böylesi felsefi bir yerden kurduğunuzda halkın bizi anlamasını beklemek beyhude bir çabaya dönüşüyor.
Anlamazlarsa anlamasınlar ama bu durumda da tüm alt kesimlerini faşizmin kucağına bırakıyoruz. Kimlik hareketleri bireysel trajedilere odaklanırken bazen bu hareketlerin toplumsal sonuçlarıyla hesaplaşmaktan korkabiliyorlar. Trans bireylerle ilgili illa bir haksızlığa tepki göstereceksem trans cinayetlerine odaklanmayı tercih ederim. Mesela Hande Kader. Yakılarak öldürüldü yakılarak. Sadece varoluş özellikleri nedeniyle vahşice öldürüldü. Sadece faşistler böyle bir cinayet sorunu olarak görmez. Halkın geniş kesimlere, ezilenlerle dayanışma davranışına sahiptir. Hande Kader'in hakkı üzerinden yükselen bir toplumsal hareketin temelleri çok daha kuvvetlidir.
Ama tartışma ekseni çok daha temel sorunları ıskalayarak, intersex kadın boksörlerin spor yapabilme hakkına kadar ilerleyince, biz Türkiye'de bu tartışmayı içselleştiremiyoruz. Evet, tartışmanın entelektüel detaylarına hakim olup, çift cinsiyetli toplumsal düzene savaş açmış kimi kesimler, intersex boksörlerin kadınlar kategorisinde dövüşmesinin haklı dayanaklarını ortaya koyup tartışabilir. Ama bu tartışmalar entelektüel bir tatminin ötesinde bir anlam kazanamaz. Günün sonunda halkla didişmeye başlayıp, geniş halk kesimlerini karşımıza alıp, halkı tümüyle faşistlikle suçlayıp, haklı ama dar bir grup haline gelebiliriz. Bu durumumuz entelektüel bir tatmin yaratabilir ama mücadele toplumsal düzende kaybedilmiş olur. Nitekim bana tepki gösteren çevrelerde son derece eğitimli, LGBT topluluğun kavram setine hakim bir kısmı Avrupa'da yaşayan insanlardan oluşuyordu. Tartışmaları haklı mı haksız mıydı? Ben bu haklılık veya haksızlıkla değil, çok daha farklı bir yerden yaklaşıyorum. Entelektüel tatmini bir tarafa bırakalım, haklı olabilirsiniz. Bravo, haklısınız. Entelektüel tartışmalarda haklı tarafta olmanın toplumsal mücadeleler tarihinde ayırt edici bir sonuç doğurduğu görülmemiştir.
Mesele mücadelenin toplumsal olarak nasıl kavrandığıdır. Evet, siz haklısınız. Halif kadındır, peki. Peki de, senin derdin ne diye sorarsanız cevabım şu. Gözümüzü açalım da halkımızın gözündeki imaja bakalım. Ayrımcılığa karşı olan bir hareket, olimpiyat tartışmasıyla ayrıcalık talep eden bir imaj kazanıyor. Bakın tekrar ediyorum. Ayrımcılığa karşı olan bir hareket özünde, bu olimpiyat tartışmasıyla ayrıcalık talep eden bir imaj kazanıyor.
Üstelik batının müesses nizamı da belli ki LGBT'yi topluluğundan yana. Ankara'da ABD büyükelçinin tepesinde LGBT'yi bayrağa sallanıyor ya. AB'nin LGBT konusundaki duyarlılığı ortada. Eurovizyonu falan hep birlikte izledik, İsrail'e tek laf edilemediği bu etkinlikte LGBT hareketinin zafer gösterisine dönüştü.
Bu haliyle tümüyle ezilen bir kimlik ayrıcalık sahibi bir kimlikmiş gibi kodlanabiliyor. Bu bir tuzaktır. Mücadelenin bu haliyle geniş halk kesimlerinden koptuğunu, yalnızlaştığını söylemek durumundayım. Bu sadece doğuda değil, batıda da böyle oluyor.
Bunu söyleyene de rica ederim cancellamayın. Ya da gerçi cancellayın, fark etmez. Kendi adıma bu topluluğun son 50 yılda geldiği aşamayı kıskandığımı da söylemeliyim. Dünyada haklı olduğunu düşündüğüm hemen hiçbir toplumsal hareket bu kadar hızlı büyüyemedi. İşin sırrı ne? Dünya daha iyiye giderken LGBTİ hareketi de bu eksende büyüseydi belki sorun yoktu. Ama dünya gerçekten ama gerçekten kötü bir yere sürüklenirken,
görebildiğim kadarıyla Batı dünyası tüm yenilgisini LGBT'yi topluluğuyla paylaşmak istiyor. Batı karşıtlığı ya da Batı emperyalizmine eleştiren her yaklaşım LGBT'yi karşıtlığı gibi bir bariyerle karşılaşıyor. Maalesef LGBT'yi topluluğunda harekete yön veren çevreler bu oyunu göremiyor. LGBT'yi olmayan kimse gelecekten umutlu değilken, LGBTİ hareketinin bu ivmesi nedeniyle dünyanın daha iyi bir yere gittiği zannedilebiliyor. Öyle ya, çift cinsiyetli toplumsal düzeni yıkmaya bir adım daha yaklaştık. Öyle zannediyoruz en azından.
Halifin bireysel trenesine üzüldüğümü söylemeliyim. Ama halif üzerinden yükselen tartışma, Türkiye'deki her türlü eşitlik mücadelesine destek mi oluyor yoksa köstek mi oluyor? Bu gidişat, cinsiyet eşitlikçi hareketi büyütüyor mu yoksa küçültüyor mu? Farkında mıyız bilmiyorum ama çift cinsiyetli toplumsal düzeni yıkarken bambaşka bir canavarı uyandırıyoruz. Samimiyetle soruyorum, tüm bu tartışma kimi entelektüel kesimleri tatmin edebiliyor da, Türkiye'deki LGBT'yi bireylerin daha güvenceli hissetmesine, daha özgür hissetmesinden oluyor mu? Yoksa haklı olmak, özgür olmaktan daha mı önemli? DSD'li kadın boksörlerin hakkını savunmaktan geri durduğumuzda, belki de cinsiyet eşitlikçi hareket tam tersine büyüyecektir. Hangisi daha iyi? Hareketi faşizme meze etmek mi? Yoksa toplumsal meşruiyeti gözeterek hareketi büyütmek mi?
Bu felsefi bir sorudur ve bu soruyu bence es geçmeyin. Yani güzel bir soru sorduğumu düşünüyorum. Ben ikincisinden yanayım. Yaşım 35. Şarkı dinlemekten sıkıldım. 20 yıldır çevremde hep şarkı dinlemekle tatmin olan solcular oldu. Fakat sıkıldım. Artık şarkı söylemek istiyoruz. Benden bu kadar. Hadi eyvallah.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.