
4.193 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 6 Ağustos'ta alıyoruz. Son 3-4 güne damga vuran olay Instagram'ın kapatılmasıydı. Aslında bu konuya ilişkin bir bölüm hazırlamayı planlayarak meseleyi takip etmeye başladım fakat şöyle bir sorun yaşadım. Instagram'ın neden kapatıldığını bilmiyorduk. Dolayısıyla sadece tahminler üzerine hareket edebilirdik. Yani evet, bir tahminimiz vardı. Instagram'ın kapatılması, Hamas lideri İsmail Haniye'nin öldürülmesinin ertesi günü yaşanmıştı. Bu iki olay arasında bağlantı vardı. Bu esnada Instagram, Haniye'ye övgü düzen ya da Filistin'in direniş örgütlerinin armalarını taşıyan paylaşımları silmeye başladı. Anlaşılan o ki, Türkiye'nin resmi hesaplarından da, mesela Erdoğan'ın kendi şahsi hesabından da benzer paylaşımlar yapılmak istendi, fakat Instagram buna izin vermedi, kaldırırız dedi. Bizimkiler de durur mu? Bu ne hadsizlik? Kapa İnstagram'ı, dünya kaç bucakmış görsünler deyiverdiler.
Fakat bu dayanakları çok güçlü olan bir tahmin sadece. Çünkü kimse Türk halkını kale alıp eli yüzü düzgün bir açıklama yapmış değildi. Bilmiyoruz yani neden kapatıldığını. Kapattık gitti. Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Ömer Fatih Sayan Twitter'da bir açıklama yayınlamış ama neden kapatıldığını da söylememiş. Fakat ima etmiş. İlgili kısmı şöyle.
Yaptığımız kanun değişiklikleriyle tüm bu arkadan dolanmaların önüne geçtik. Görüyoruz ki aynı anlayışı hala sürdürmeye çalışıyorlar. Bildiğimi okurum, istediğimi yayınlarım, istediğimi yayınlamam diyorlar. Biz bunu kabul etmedik, etmeyeceğiz. Şimdi biz bu tweeti yasaklamanın geldiği 2 Ağustos'ta öğleden sonra 3 sularında görüyoruz. Düşünün, sabah bir kalkıyorsunuz, Instagram kapatılmış. Nedir mesela? İşte öğleden sonra bakan yardımcısı tweet atıyor. Orada da bir şey belli değil. Zaten tweet'i atan da böyle popüler bir kişi değil. Dedikodular dolaşıyor. Üç gün geçiyor. Neden kapatıldığını bilmiyoruz. Üç günün sonunda Erdoğan konuşuyor. Tahminler doğruymuş. Dert, Haniye paylaşımına izin verilmemesiymiş. Filistinli şehitlerin fotoğraflarına bile tahammül edemeyip anında yasaklayan, bunu da özgürlük olarak pazarlayan bir dijital faşizmle karşı karşıyayız. Evet, anlaşılan o ki bir şey ya yayınlanmamış ya da yayınlanırsa kaldırırız denilmiş. Bizimkiler iletişim diye bir şeyde haberdar olmadıkları için henüz değerli toplu bir izahat dinlemiş değiliz. Hakikaten düğmeye basıp kapatın ulan denebiliyor. Ya Instagram'dan falan iş yapan yüz binlerce insan var Türkiye'de. Instagram bu insanların ekmek tekneleri. Bir sabah bir uyanıyorsun yok. VPN'le giriliyor dükkana.
İlla dükkan sahibi olmak durumunda da değilsiniz bu arada. Yani çok hayatın içinden bir uygulama artık Instagram. Tek düğmeye basıyorsunuz ve belki de örneğin Anadolu'nun bir yerinde filizlenen yeni bir aşkı soğutuyorsunuz. Gündelik hayatın çok içinde bir uygulama yani, bunu demeye çalışıyorum.
O kadar içindeki bu aşamadan sonra mesele ulusal bir boyut kazanıyor. Düşünün lütfen. Aslında biz şirketten bahsediyoruz Instagram derken. Sonuçta o bize hizmet sağlıyor. Ve hiçbir mal veya hizmet duygu ve düşüncelerimizi bu kadar sert ve doğrudan etkilemiyor. Bu mal ve hizmet mutlaka kamu tarafından düzenlenebilmeli. Zaten bunu savunmayan yok benim gördüğüm kadarıyla. Avrupa'da da
sosyal medya şirketleriyle, devleriyle, Avrupalı devletler arasında didişmeler var. Yani bu noktada devletler bir şekilde sosyal medya devlerini düzenlemek istiyorlar ve hakları düzenlesinler zaten. Yani mevzu İnstagram ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki didişme ise eğer, ben biraz İnstagram'dan uzaklaşacağım izninizle. İnstagram'ın dayanağı ne? Yani hangi hakla bir siyasi liderin ya da
alelade bir vatandaşın İsmaili Haniye'yi paylaşmasını engelleyebiliyor. Erdoğan'ı boş verin, Erdoğan'dan sonrayı da hesaba katın. İdeal olan ne? Bizdeki idare hukuku der ki, idare önceliklidir kardeşim. İdarenin önceliği ilkesini benimsüyor bizim idare hukukumuz. Tüm batı hukuku da buna dayanıyor. Yani mesela bir şirket ile bir devlet arasında bir çıkar çatışması varsa, öncelik kamu'nundur, devletindir. Bakın burada Haniye'ye sempati duyup duymamız önemli değil. Bir hak-hukuk meselesi bu. Hangi hakla Instagram izin vermiyor? Şu hakla izin vermiyoruz diyor Instagram'ı da elinde bulunduran meta şirketi. Diyor ki çünkü Hamas bir terör örgütüdür. Şimdi terör örgütü müdür değil midir buradaki subjektif yorumlarınız anlamsız. Çünkü
Türkiye Cumhuriyeti de buna cevaben diyor ki, yo, benim kanunlarıma göre terör örgütü değil. Hatta İsmail Haniye öldü diye biz burada milli yas ilan ettik. Arkadaşlar, enteresan bir laf edeyim bakın. Ne olursunuz düzgün anlamaya çalışın, yanlış anlamamaya gayret gösterin. Bakın, mesele Hamas'tan da öte. Bence Türkiye Cumhuriyeti'nin bunu demeye hakkı vardır ya. Ne hakla karışabiliyorsun kardeşim sen? Ha, diyebilirsiniz ki Meta'nın da bunu demeye hakkı vardır. Ben de derim ki, Meta'nın bunu demeye hakkı nereden gelmektedir? Ben devletim, egemenlik gücüm var. Peki ya Meta'nın benimle eşitlenmesi nasıl mümkün olsun? Meta da buna cevaben diyor ki, kardeşim ben devlet değilim, doğru ama ben ABD menşeili bir şirketim. Ben devlet değilim ama ben de bir devletin menşeindeyim. Benim devletimin kanunlarına göre Hamas bir terör örgütü. Uygulama size özgü değil, standart. Bu haliyle Meta da kendince haklı.
İşte bu yeni durumu bugün dünyanın hemen hemen tamamı sosyal medya devleriyle didişerek aşmaya çalışıyor. Yani kamu bütün dünyada bu işi yapıyor. Böyle tüm dünyada geçerli olan bir regulasyon yok. Her devlet iş geçirdiği kadar. Yani diş geçirebilen geçiriyor. Herkes kendi gücüne kuvvetine göre diş gösteriyor. Ama sadece Türkiye, o zaman kapattım gitti diyebiliyor. Ya bu işin mahkemesi var, bu işin bir kamuoyu oluşturma işi var. Yani aslında basit gündelik, hemen her devletin başındaki bir sorunu biz, tüm insanların gündelik hayatının içine ederek çözebiliyoruz ancak. Zaten bence karşı çıkılması gereken nokta da burası. Ya bu işlerde bizim devlet biraz da halkının konforunu ve onurunu gözetse,
şu işi daha incelikli şekilde çözebilse, çözemiyorsa da dönüp halka bir açıklama yapsa, birisi bizleri de muhatap alsa diye içimden geçirirken, Instagram'a karşı verilen zorlu mücadelede, Instagram'ın tarafını tutan bir ev zencisi olduğumu fark ettim. Öyle dedi Erdoğan. Bu platformların ayı yuka çıkan sansürcülüğü, bütün bunlar karşısında kağıttan kaplara dönüşenler, Ülkemizi tenkit etme hususunda hemen aslan kesiliyorlar. Kimse kusura bakmasın. Ama özgürlükleri savunmak böyle olmaz. Bunun adı ifade hürriyetine sahip çıkmakta değildir. Rahmetli Malik El Şahbaz'ın tarifiyle bunun adı ev zenciliğidir.
Ne heybetli ifade be. Ev zenciliği ha. Vallahi reis yapıyor bu sporu. Bir biçimde ekonomiyi konuşturmuyor. Ama bu ev zencisi ifadesiyle etli bir konu bıraktı önümüze. Ağız sulandırıcı. Hadi gelin bu bölümde Erdoğan'ın literatüründeki zenci Türkleri konuşalım. Bunu konuşurken geçen haftaki Tren Topik bölümüne de selam çakalım. Geçen hafta orta sınıfları konuşmuştuk. Hadi gelin bu hafta da, tırnak içinde söylüyorum, alt sınıfları konuşalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Türk siyasal hayatını analiz etmede kullanılan bir takım şablonlar var arkadaşlar. Bu şablonlar için de yakın tarihimizde en büyük etkide bulunanı Şerif Mardin'in merkez-çevre yaklaşımıdır desek hata etmiş olmayız sanırım. Bu yaklaşıma göre merkezin gücünü elinde tutan çevreler, kendi dünya görüşlerini çevreye dayatmakta, bu esnada türlü imtiyazlar elde etmekte, bu imtiyazlarını da askeri vesayet ile tahkim etmekteler. Bu da öyle 5-10 yıllık bir mesele değildir. 19. yüzyıl Osmanlı-Türk modernleşmesi bu gerilim üzerine kuruldur, diyor Şerif Mardin. Çok parçalı Osmanlı sosyal yapısıyla tek parçalı Osmanlı payitahtı arasındaki gerilimden yükselir merkez-çevre yaklaşımı ve bu gerilim kendisini cumhuriyete de miras bırakır. Bir tarafta merkez, merkezin kültürel alanındaki kesimler, bir tarafta da çevre.
Bu ikilik ya da bu gerilim büyük oranda kültürel ve politiktir. Yani sınıfsal bir çatışmayı önemsemez Şerif Mardin, bu noktada çevreyi ve merkezi kültürel ve politik bir bakış açısıyla kavrar. Bu haliyle Türkiye'nin demokratikleşmesinin önündeki engel merkezdedir. Müesses nizamın kültürel konumlanışından farklılaşan Kürtler, Aleviler veya dindar Müslümanlar ise hem köylerde yaşamakta olduğu için merkezden uzaktır, hem de merkezin kültürel konumlanışından ayrı yerde dururlar. İşte Türk siyasal hayatındaki gerilimleri yaratan fayatları merkez ile çevre arasından geçer.
Şerif Mardin'in bu yaklaşımıyla Türk siyasal hayatını okumaya çalışanlar, dindar Müslümanları da çevrede görüp, bu dindar Müslümanların merkeze ilerlemesini hayırlı bir gelişme saydılar. Halbuki merkeze yürüyen sadece dindar Müslümanlar değil, 1950'lerden beri bizzat merkezin içinde olan İslamcılardı. Bu ikisini yani dindar müslümanlıkla İslamcılığı birbirinden ısrarla ayırıyorum. İslamcılar her zaman müesses nizamın emrindeydi. Yani eğer ki gerçekten bir merkez çevre varsa İslamcılar merkezin içindeydi. Ama yetmez ama evetçiler böyle düşünmediler. 2010 referandumunda yetmez ama evet şeklinde vücut bulan bu yaklaşıma göre Müslümanların iktidarı Türkiye'ye daha fazla demokrasi getirecekti çünkü bu gelişme çevrenin merkeze yaklaşması anlamına geliyordu.
Neyse konumuz yetmez ama evet değil ama bu merkez-çevre yaklaşımından haberdar olmalıyız çünkü bu Zenci-Türk meselesi de yine bu yaklaşımın penceresinden çıkıyor. Merkez yani devleti devlet yapan özün simgelerine sahip çıkan Bu kültürel havuzun içinde yetişen Türklere beyaz Türk, çevredeki Türklere de zenci Türk ya da siyah Türk denmeye başlıyor 1990'larda. Aslında bu kavramlar, yani beyaz Türk kavramı medyada dillendiriliyor. Aslında böyle bir akademik kavram değil, gazeteciler uyduruyor.
Habertürk'ün o zamanki sahibi Ufuk Güldemir, Beyaz Türk ifadesini ilk kullanan kişi ama yazılı basında da Serdar Turgut önümüze çıkıyor. 90'lı yılların icadıdır bu Beyaz Türk ifadesi. Fakat Beyaz Türk'lük deyince Mine kırık kanat tam bir sembolisme dönüşüyor. Bu noktada Kırık Kanat'ın 27 Mayıs 2005'te yani 20 yıl kadar önce Radikal Gazetesi'nde ''Halkımız Eğleniyor'' başlıklı yazısı tipik bir Beyaz Türk yaklaşımı olarak sunuluyor. Şöyle yazıyor 20 yıl önce Kırık Kanat.
Sahil yolunda kilometrelerce uzunluktaki çim alan, kenarından geçen arabalardaki seyircilerin görüş zaviyesinde olduğundan manzara da mangal düzeyindedir. Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yerlemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemeklidir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip giyilmezler. Zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı.
Kırıkkanat'ın bu yazısındaki yaklaşımı eleştirince sanki sahil kenarında gayrimedeni biçimde mangal yakmayı olumluyormuş gibi oluyoruz. Halbuki hayır, medenileşme bizim gibi uluslaşma sürecindeki toplumlar için bir süreçtir, bir an değildir. Toplumlar ezelden ebede medeni veya ezelden ebede gayrimedeni diye ayrılmazlar. Medenileşme bir amaçtır ve medenileşme aynı zamanda bir süreçtir. Dolayısıyla, ya halkımız böyledir, geçmiş olsun, bu halkla hiçbir şey yapılmaz demek doğru bir yaklaşım değil. Besteci ve söz yazarı Fikret Kızılok, Bir Devrimci'nin güncesi albümünde Mustafa Kemal Atatürk'ün anılarından esinlenerek onun hikayesini anlatıyor. Bulgaristan'da ateşe militerlik yaptığı dönemde yaşadığı bir olay Mustafa Kemal'i çok etkiliyor.
Fikret Kızılok'tan dinleyelim. Bir gün Sofya'nın müzikli bir çay bahçesinde birden yanı başıma bir Bulgar köylüsü geldi. Garson onun da ilgilenmekten hoşlanmadı. Köylü, Bulgaristan benim çalışmamla yaşatılıyor. Bulgaristan benim tüfeğimle korunuyor. Verin çayımı pastamı alın parasını dedi. Ben de köylüden yana çıktım.
Benim de köylüm böyle olmalı dedim. İşte böyle oldu. Mustafa Kemal bu olayı görüp bir Bulgar köylüsüne bak, bir de bizim Türk köylüsüne bak, adamlar aşmış abiyi de diyebilirdi. Fakat ne dedi? Benim köylüm de böyle olmalı dedi. Hedef koydu, bir süreç olduğunu fark etti ve siyasi yaklaşımını buna göre geliştirdi. Ne yaptı aslında bu haliyle? Yoksul köylünün faydasına bir ideoloji benimsedi. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yılgınlıkla devrimcilik arasındaki fark gibidir.
Türkiye'de orta sınıflar bir yılgınlık içinde. Tabii ki bu yılgınlık sınıfın yozlaşmasına denen oluyor. Halbuki devrimci olmalılar. Tüm halk kesimlerine bakıp utanmalı, sorumluluk hissetmeli ve benim vatandaşım da medeni milletler gibi yaşayabilmelidir demeli. Fakat bunun yerine bir kısmımız mine kırık kanat gibi davranabiliyor, yer yer böyle şeyleri sosyal medyada yazabiliyor. İşte bu tavra beyaz Türklük diyelim. Hani öyle değildir de bu tavra beyaz Türklük. diyelim çünkü öyle resmediliyoruz. Beyaz Türkler batılı ve seküler hayat tarzını benimsemiş, ekonomik düzeyi yüksek, eğitim hayatının tümünü veya belli bölümünü yurt dışına tamamlamış güçlü bir azınlığı ifade ediyor. Aslında Zenci Türk ifadesi bir karşılıktan doğuyor. Kimse durup dururken Zenci Türk kavramını kullanmıyor. 90'lı yıllarda Beyaz Türk ifadesi popülerleşince haliyle beyaz olmayan Türke ne diyeceğimiz sorgulanıyor ve böylece yeni bir kavram hayatımıza giriyor.
Zenci Türk. Bu ifadeyi de popülerleştiren kişi kim biliyor musunuz? Bizzat Recep Tayyip Erdoğan. Yanlış anlamayın, son açıklamasıyla bu ifade trend topik oldu da, Erdoğan'ın lügatına Zenci Türk ifadesi bugün girmedi. 21 yıl önce girdi. 14 Mayıs 2003. 21 yıl geriye gidiyoruz. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün ''Kardeşiniz Bir Zenci Türktür'' başlıklı yazısı o gün yayınlandı. Beraber takip edelim. Başlıktaki Zenci Türk ifadesi size yadırgatıcı gelebilir. Ama ifade bana değil, bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan'a ait. New York Times gazetesinin pazar günkü sayısında Erdoğan'la ilgili ilginç bir portre yazısı yayınlandı. Başbakan orada aynen şunu söylüyor. Bu ülkede Beyaz Türkler ve Zenci Türkler ayrımı var. Kardeşiniz Zenci Türklere mensuptur.
Yılı 2003. Erdoğan başbakan olalı henüz bir yıl bile dolmamış. Ankara'ya Erdoğan'la röportaja gelen New York Times muhabiri Deborah Sontag'a politik konumunu tarif eden Erdoğan kendisine Zenci Türk diyor. Biraz da ABD'li okurların vaziyeti anlaması adına kolaylaştırıcı bir ifade olduğunu söylemeliyim. Yani bir ABD'li gazeteci benimle röportaj yapsa ben Zenci Türk'üm diyerek aslında ABD'lilere bir selam çakmış olabiliyorum.
Fakat tabii sadece 2003'te böyle bir laf edip bırakmıyor Erdoğan. İlerleyen yıllarda bu ifadeyi ihtiyaç duydukça tekrar ediyor. Mesela Başbakanlık binası olarak yapılan ama Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca Cumhurbaşkanlığı binasına dönüşen devasa saray çok gündem oluyor. E hal böyle olunca sarayda halk kesimleriyle toplantılar düzenliyor Erdoğan. Orada da bu Zenci Türk ifadesini kullanıyor. Taa Mayıs 2015'te. 8-9 yıl kadar önce.
Şayet biz burada milletimizle bir araya gelip kucaklaşmak yerine sadece belli kesimleri ağırlayıp, hani bunların beyaz Türkleri var ya, onları ağırlayıp, çünkü onlar size bize Zenci Türkler diyorlar. Ben de öyle bir Zenci Türk olmaktan şeref duymuyorum. O dönemde de mesele küçük çapta yankı buluyor. Düşünün, danıştayın inşaatın kaçak olduğunu söylemesine rağmen bin odalı bir başbakanlık sarayı yaptırıyorsunuz, yetmiyor cumhurbaşkan olunca, binayı da o zaman bu bina artık cumhurbaşkanlığı binası olsun diyorsunuz. devasa başkanlık sarayınızla tüm dünyanın diline düşüyorsunuz. Lüks, şatafat vs. ama çok kullanışlı bir ifadeyle geniş halk kesimleriyle kendinizi yine de özdeşleştirebiliyorsunuz. Peki, kim bu zenci Türkler?
Erdoğan birkaç kez biz bu ülkenin zencileriyiz diyor da neden zencisiniz kardeşim? Ona ilişkin ipucunu da 2018 seçimlerinden bir hafta kadar önce söylüyor. Eğer bu ülkede zenci Türklerden bahsediliyorsa o biziz. Niye? Çünkü bizim yavrularımız okulların kapısından geri döndürüldü. Ve bizim yavrularımız bu ülkenin üniversitelerinde okutulmadı.
Bu haliyle Erdoğan Zenci Türk derken aslında Kemalist laikliğin dışarıda bıraktığı dindar Müslümanları kavramış oluyor. Yani Şerif Mardin'in merkez çevre yaklaşımına da bir selam çakmış oluyorsunuz. Haliyle ezen ezilen ilişkisini ekonomik altyapıdan tümüyle dışlıyor ve ezen ezilen ilişkisini dinsel kültürel bir boyutta kavruyorsunuz. haliyle takipçileri de onun peşinden gidiyor. Böylece büyük fabrikaları olan binlerce insan çalıştıran bir kişi kültürel formasyon nedeniyle zenci Türk olabilirken 2024'ün parasıyla 50-60 bin lira maaş alan kentli bir emekçi sırf eğitimli ve kentli diye beyaz Türk olabiliyor. İşte bu çelişki asabımızı fazlasıyla zorluyor farkındayım.
Bu tezgah 22 yıldır Erdoğan'a koltuğunu kaybettirmedi ama. Tüm emek kesimini ortadan ikiye böl, bir kısmına zenci, bir kısmına beyaz de ve kendini zencilerin temsilcisi olarak gösterip beyaz Türklerle didiş. İşte sağ popülizm. Bu bir sınıfsal kamplaşma değil, kültürel kamplaşma bu arada. 22 yıllık bir kültürel kamplaşmanın neticesinde modern devlet kurumları tasfiye edilmiş, sınıflar arası uçurumda büyümüştür. E şimdi zenci Türk budur da ev zencisi nedir?
İşte orada arkadaşlar çok ağır bir hakaret var. 19. yüzyılda ABD'nin güneyinde büyük meralarda zenci köleler çalıştırılır. Bu kölelerin beyaz efendileri de bu meraların ortasındaki büyük malikanelerde yaşardı.
İşte bir takım zenci köleler paralardayken, bir takım zenci köleler de ev hizmetlerinde görevlendirilirdi ki bu ev hizmetlerinde görevlendirilenler biraz daha imtiyazlıydı. İşte ev zencisi denen bu kişiler, efendiye en çok yalakalık eden, efendinin sözünden hiç çıkmayan, hatta diğer zenci kölelere de efendi gibi gaddar davranan bir kişiydi. Bu kişinin Hollywood'daki bence en iyi temsili Quentin Tarantino'nun Django filminde işlenmişti. Bir köle tacirini canlandıran Leonardo DiCaprio'nun ev zencisi Steven, bu kavramın iyi bir temsiliydi.
O atın üstündeki o zenci de kim? Steven, kahvaltıda iğne mi yedin? Neyin var? Neden bu kadar kabasın? Beni mi özledin? Evet efendim. Sizi bir domuzun çamuru özlemesi gibi özledim. Bir bebeğin anasının memesini özlemesi gibi. Sizi ayakkabımın içindeki bir taş kadar özledim. Bu arada Steven'ı canlandıran Samuel L. Jackson'ın filmdeki performansı da görülmeye değerdi. Neyse.
Evzencisi tiksinti verecek bir kişidir ve Erdoğan bu ifadeyi hangi bağlamda kurduğuna göre bu kişi siz de olabilirsiniz. O halde konuşmasının devamına da kulak verelim Erdoğan'ın. Ne diyor evzencisi derken? Batıdan çok batıcı, İsrail'den çok İsrailci. Ezik olduğu kadar fırsatçı da olan bu evzencilerinin hayattaki tek varlık gayesi sahiplerine şirinlik yapmaktır.
Bu konuşmada adı geçen Malik El Şahbaz aslında Malcolm X'in Müslüman olduktan sonra kullandığı adı. Yani bu ev zencisi ifadesi aslında ABD'li siyah hareketin beyazlarla işbirliği halindeki siyahlar için kullandığı hakarethamiz bir ifade. Erdoğan'ın da ne bağlamda kullandığını herhalde anlamışsınızdır. Erdoğan bu ifadesiyle Instagram'ın kapatılmasından şikayet edenleri, efendileriyle işbirliği yapan ev zencilerine benzetmiş oluyor.
Bu enteresan bir ifade biçimi, zira bu haliyle Erdoğan, geçmişte Beyaz Türk olarak resmettiği kesimlere artık evzencesi demiş oluyor. Beyaz Türklük'ten evzenceliğine enteresan bir geçiş değil mi? Özyen Üniversitesi'nden Prof. Evren Balta da bu geçişe parmak basmış. Erdoğan, beyaz Türklerin de aslında beyaz olmadığını ama köle sahipleri tarafından ayrıcalık verilmiş gibi yapılan ev zencileri yani ezilenler olduğunu söylemek istemeden söylemiş oldu. Beyaz Türklüğün iktidar açısından bile tevadülden kalkışı ve zencileşmesi Türkiye'de iktidarın dönüşümüne dair çok şey söylüyor.
Beyaz Türk mü olmak istersiniz, ev zencisi mi? Artık ikisinden biri sizin seçiminiz. Peki çare nedir? Bu tezgahtan nasıl kurtulacağız? Hadi onu da reklamlardan sonra konuşalım.
Erdoğan tüm bu ezen ezilen ilişkilerini merkeze oturttuğu dindarlık meselesi üzerinden kavruyor, seküler, modern yaşam tarzını benimsemiş kesimleri Beyaz Türk olarak resmediyor. Fakat bu Beyaz Türklük meselesini sınıfsa olarak değil, kültürel olarak kavruyor. Böylece Rahmi Koç da bir Beyaz Türk olurken, belki bu kaydı mesaisine giderken dinleyen sizler de tıpkı Rahmi Koç gibi Beyaz Türk olabiliyorsunuz. Ne güzel değil mi? Bir milyarderle aynı potada eritilebiliyorsunuz. Tersinden düşünün, dindar muhafazakarlar da Zenci Türk potasında eriyebiliyor. Mesela yine bir başka milyarder, turguaz medyanın bir patronu, milyarder Cemal Kalyoncu da bir Zenci Türk. pazar yerine akşam saatinde gidip ucuza sebze arayan bir amcamızla Zence Türk olabiliyor. Böylece sanki bu amcamızla Cemal Kalyoncu arasında, Cemal Kalyoncu ile Erdoğan arasında herhangi bir çelişki yokmuş gibi tek potada eritilebiliyoruz. Hakikati eğip bütmek bu işte.
Tüm bu didişme içinde sınıfsal olan da görünmez oluyor. Kendisine ezilen kabul eden geniş kesimler bu kültür savaşında cepheye sürülen piyadelere dönüşürken maalesef orta sınıfların bir kısmı da bu kültür savaşını devam ettirebiliyor. Tragikomik bir sokak röportajını beraber dinleyelim. Ne dediğimi anlayabildiniz değil mi? Durun dayılar siz kardeşsiniz diyen yeni bir siyasette üremeyince didişip duruyoruz. Bu kültürel kamplaşmanın sandık sonuçları da ortada. 2014 Erdoğan %52. 2018 Erdoğan %52. 2023 Erdoğan %52.
Aynı şekilde gidersek, belki de adayımızı değiştirirsek, 2028'de iktidar değişir. Ama bir tuzağa düşürüldüğümüz, bir tezgaha dişli yapıldığımız da ortada. Bu tezgahın dişlisi olmayı reddeden bir siyaset gerekiyor ki, Tren Topi'yi uzun zamandır takip eden dinleyicilerimiz, bu tezgahın ancak sınıf siyasetiyle kırılabileceğini benden duydular en azından. Katılıyorlar mı, katılmıyorlar mı bilmiyorum ama en azından ben kendi tezimi sunuyorum burada. Evet, belki de Türkiye'de bir zenci-türk-beyaz-türk ayrımı vardır ama bu ayrım, Erdoğan'ın ifade ettiği biçimde bir kültür çelişkisi içinde değil, bir sınıf çelişkisi içindedir. İşte Erdoğan'ın zehrinin panzehri. Dolayısıyla, Erdoğan'ın tarif ettiği zencileri, ülkenin %80'den fazlasını oluşturan ücretli çalışanlar ve bu kişilerin müşterisi olduğu küçük esnaf oluşturur. Bizler sınıfları orta ve alt diye ayırınca vaziyeti tam kavrayamıyoruz. Halbuki hepimiz aynı biçimiyle para kazanıyoruz. Bir önceki bölümde bunu anlatmaya çalıştım. Ama bunu kavrayamayınca asgari ücret alan bir kişi 50 bin TL maaş alanı zengin sanıyor,
50.000 TL maaş alan da kendisi zengin zannedildiği için kendisini patrondan sayıyor. Böyle olmamalı. E ama kültür çelişkisini de tümüyle devre dışı bırakıyorsun Ozan. Hiç mi kültürel çelişki yoktur emek sahipleri arasında diyenleriniz olabilir. Çok enteresan bir meseledir. Zaten bu meseleyle final yapalım. Geçen haftaki bölümün ardından bir dinleyicimiz ekşi sözlükte enteresan bir eleştiri getirmiş bölüme.
404 numaralı Tren Topik yayınının başlangıcında orta sınıf ve alt sınıfın farkını iyi anlatan, sonra orta sınıfın bulunduğu kültürel aidiyeti aşağılamaya çalışan garip bir solcu. Ben ayımın yarısını bu arkadaşın bahsettiği alt sınıfla Anadolu köyünün İzbebir fabrikasında beraber geçiriyorum. Ailesinden aldığı eğitim ve ahlak bilincini tamamen adaletli kazanç üzerine oturtmuş genç bir orta sınıf olarak şunu söyleyebilirim ki, hayatımda tanıdığım karakter olarak en pis insanlar, en çıkarcı, en işten kaytarmacı, kolay para sevdalısı insanlar o birlik olmamızı istediğin alt sınıftan çıktı. Ozan Bey'in kendisine önerim bu tarz bir yerde 30 gün geçirip bu insanlarla beraber çalışması.
Bakalım kendisinin sınıf bilincine nasıl bir değişiklik olacak? Bence müthiş bir eleştiri. Mine kırık kanat kadar haklı ama bu tutumun kendisi bizi Erdoğan'ın tezgahındaki dişiden öteye götürmüyor. Bu dinleyicimiz haklı olarak Anadolu köyünün izbe bir fabrikasında gördüklerinden etkilenmiş. Halbuki ben bölüm boyunca ezilenlerin, yoksulların çok düzgün ahlaklı, son derece medeni insanlar olduğunu falan söylemedim. Daha doğrusu ezilenlerin ahlakına ilişkin hiç konuşmadım. Hep orta sınıfı konuştuk çünkü konumuz orta sınıftı.
Zaten sosyal çevrenizi de bu kişilerden, ezilenlerden seçin de demedim. Ben de seçmem. Kendi kültürel dünyama daha yakın insanlar benim sosyal çevremde olur. Yani bunu anlarsınız muhtemelen. Ama madem yeri geldi, ezilenlerin ahlakından bahsedelim. Eğer mücadele etmiyor ve kendisine asıl ezenin kim olduğunu görmüyorsa, son derece ahlaksız bir kişidir ezilen kişi. İşte ezilenlerin böyle ahlaksızlaşması, Komünist çağır Nazım Hikmet'in dizelerinde ve merhum sanatçı Gendru Erkal'ın seslendirmesiyle şöyle dile gelir. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeş.
Gocuklu cerep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin ve adeta mağrur koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani. Hani şu derya içri olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada bu zulüm senin sayende.
...ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek... ...hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak... ...kabahat... ...senin demeye de dilim varmıyor ama... ...kabahatin çoğu senin... ...canım kardeşim.
Nazım'ın bu veryansını aslında emek cephesine ince bir sitemdir ve şiir koyun gibisin gibi ifadelerin yanında canım kardeşim ifadelerinde barındırır. Mesele yalnızca oy vermekten ibaret değildir. Evet Nazım biraz sitem etmiştir ama sevgi dolu bir sitemdir bu. Fakat şunda farkındayız. Ahlaksız bir kişidir ezilen kişi.
Daha doğrusu bizim ahlakımıza uygun değildir onun ahlakı. Bir başka şiir de Şükriye Erbaş'tan gelsin. Biz üniversitede çok severdik bu şiiri fakat görebildiğim kadarıyla son yıllarda orta sınıf kininin de etkisiyle bu şiir çok popüler oldu. Şiirimizin adı enteresan. Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Şükrü Yarbaş'ın kendi sesinden dinleyelim. Paralar olsa da yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır. Her şeyi hafife alır ve herkese söverler. Yağmuru, rüzgarı ve güneşi bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden düşünemezler. Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek topraklarını büyütmeye çalışırlar.
Enteresan bir şiirdir köylülerin için öldürmeliyiz şiiri, Uzundur'da. Bu dinlediğiniz kısım sadece bir parçası. Ben sevdiğim bir kısmını bir de kendim seslendireyim. Köylülerin için öldürmeliyiz. Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar. Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara, herkesi bunalta bunalta yüksek perdeden, kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde şükür içinde bunun Tanrı'nın bir lütfu olduğunu inanırlar. Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi her fırsatta gizli bir övünçle uzak şehirdeki zengin bir akrabalarından söz ederler. Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar. Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre yollara tükürürler. Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
Bu şiiri yazan Şükrü Erbaş halk düşmanı mıdır? Beyaz Türk müdür? Hayır. Tersine. Ham hakikatten korkanlar halkın düşmanıdır. Hakikati eğip bükenler, köylüleri bu halleriyle sevenler, böyle çıkarcı, böyle ahlaksız bir toplumun değişmeden kalmasını isteyenler halk düşmanıdır.
Şükrü Erbaş bu şiirin de hakikati resmeder. Köylüler gerçekten böyle karakterli insanlar da olabilirler. Ama mesele toplumu değiştirebilmektedir. Hatırladınız mı Atatürk? Ben de köylüden yana çıktım. Benim de köylüm böyle olmalı dedim. İşte böyle oldu.
Ezilenleri savunmak zordur çünkü onlar pis kokarlar, pistirler ve ağızları çürüklerle doludur. Bir de dibinize girip neydiği belirsiz şeyleri anlamanızı beklerler. Cahildirler. Dünyayı bırakın, içinde bulundukları ülkeyi bile doğru düzgün kavrayamazlar. Çağdaş Okuçcular Derneği eski başkanı ve Soma davasının avukatı Selçuk Kozaaçlı bir panelde ezilenleri şöyle anlatmış. Ezilenler ayrı olmak çok zor bir iştir arkadaşlar. Ezilenler şöyle bir millettir. Karılarını döverler,
Birilerinin mallarını çalarlar, duş almazlar, dişlerini fırçalamazlar, pis kokarlar, fotoğraf çekemezler, avukatlık yapamazlar. Çok resmi millettir yani. Kumar oynarlar, içki içerler, erken ölürler. Birbirlerinin karılarına kızlarına sarkıntılık yaparlar. Yoksul sever misiniz? Yoksul celladına oy verir. Yoksul katilini peygamber yapar. Yoksul içlerindeki en uzun boyludan mehdi çıkartır. Yoksul içlerindeki en sarışınından kral yapar. Fark etmez. Yoksul pis bir şeydir. Yarım akıllı bir şeydir. Yoksullardan yana mısın sen?
Yoksulları, ezilenleri savunmak zor bir iştir. Konforlu değildir. Düşünme kastlarınızı da geliştirmek gerekir. Genelde sinirlenme eğilimi içinde oluruz yoksulları görünce. İçinde bulunduğu tüm koşulların onların suçu olduğunu söylemek eğilimindeyizdir. Nazım'ın dediği gibi,
Biraz da yoksulun suçudur da dilimiz bu kadar kolay varmamalı bu durumdan yoksulları kabahatli bulmaya. Ama mecburuz. Çünkü bu ezilen milleti gözünü açtığı vakit dünyanın en güzel insanları da yine bu kişilerin içinden çıkar. Aslında kendinizle bir konuşun. Kendinizin en iyi özellikleri yoksullara yakın sadınız özelliklerinizdir. Dağınışmadır mesela. İşte hayalimiz de zaten budur. Halkımızın üzerine boca edilmiş kiri pazı temizlesek, altından büyük bir cevher çıkabilir. Ben de biliyorum Anadolu'nun İzbebi Fabrikası'ndaki işçilerin icabında ne kadar ahlaksızlaşabileceğini. Nereden biliyorsunuz diye sormayın, biliyorum. Fakat yine de bu tezgahı kırıp, yeniden bir ulus olmanın tek ama tek yolunun, yine ezilenlerin marifeti olacağının da farkındayım. Sağcı Popülizm, ulusumuzu bir kültür savaşının içine sokup, kendi sermayedarlığının milyarına milyar katmasını sağladı. Halkımızı bu kültür savaşından çıkarmak zorundayız. Tek çare bu, tek çare. Alternatifi yok, tek çare. Bu yüzden halka kızılmaz deyip duruyorum. Halka kızarak bir yere varılamaz çünkü. İnsanın kızası geliyor farkındayım ama madem bizlerin kültürel sermayesi bir önceki bölümde bahsettiğim şekilde daha yüksektir, o halde halkımızı bir kültür savaşından çıkarmak da bizlerin sorumluluğundadır.
Ne Aleviler, ne Kürtler, ne gayrimüslimler, ne tek başına orta sınıflar, ne LGBT'liler, ne bir başkası. Tek bir özne var, tek bir özne. Bu hayatı baştan sonra değiştirecek. Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok olanlar ancak yeni bir hayat kurabilecek. Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar. Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar.
ve kahreden yaratan ki onlardır. Destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Genco'ya kalır Ahmet'le ve Şükran'la anarak bitirelim. Sağ popülizmin batağına saplandık ve bu zehri bünyemizden atacak tek bir panzehir aramaktayız. Tek bir panzehir var bu işin. Bu ülkenin gerçek zencilerinin emekçiler olduğunu kavrayan bir sol popülizm. Sağ popülizmin panzehri bir sol popülizm. Belki ilginizi çekerse sonraki bölümlerde bu sol popülizm meselesini biraz daha açarız. Yıldık bu popülizmden demeden önce biraz sabır gösterin. Takipte kalmaya devam edin. Tren Topi'yi Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar ezilenlerin sesine lütfen kulak verin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.