
3.949 kelime · ~20 dk okuma
Merhabalar, Anadolu Kültürü'nün hazırladığı Adalet Hattası'nın son bölümüne hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Bu kapanış bölümünde bölümleri birlikte hazırladığımız danışma kurulumuz ile konuşmaya devam ediyoruz. Bir önceki bölümde Adalet Hattası'nda neyi, neden yaptığımızı, yapamadığımızı ve üretilen içeriklerin adalete dair bizlere neler düşündürdüğünü konuştuk. Bu kez Türkiye'nin içinde olduğu güncel durumda adalete konuşmanın manasını sorgulayacağız.
Bunun için stüdyoda yanımızda olan psikososyal çalışmalar ve film sosyolojisi alanlarında çalışan Umut Tümay Aslan, geçiş dönemi adaleti ve nörolojiyle hukuk ilişkisini çalışan Ozan Erözden, feminist hukuk teorisi ve nazi hukukunda uzmanlaşan Ceren Akçabay ve Zoom üzerinden programa katılan altyazı pasikül Özgür Sinema Projesi'nin yürütücüsü ve sinema yazarı Senem Aytaç, insan hakları ve devlet kuramı çalışan hukukçu Kasım Akbaş, ve Osmanlı edebiyatları ile karşılaştırmalı edebiyatta uzmanlaşan Mehmet Fatih Uslu. Hepiniz tekrar hoş geldiniz. Hoş bulduk. Hoş bulduk. Hoş bulduk. Hoş bulduk. bulduk. Hoş bulduk. Hoş bulduk.
Biz üç seneye yayılan süreçte adalete farklı disiplinler üzerinden yaklaştık ve her bölümde temaları, soruları olabildiğince çeşitlendirdik ve seriyi bugün sonlandırırken bunu Türkiye'nin güncel düzeni içinde yapmamızın anlamını sizlere sormak istiyorum. Adalet arayışı bir yandan tanığa ve failin dönüşmüne ihtiyaç duyan bir eylem ancak bugün iktidarın kulakları tıkalı dahası adalet anlayışını bizlerin adaletsizlik olarak kodladığı bir çerçeve içinde inşa ediyor. Adaletsizlik listesi burada kapsayamayacağımız kadar uzun ama bu kayıttan kısa bir süre önce Gezi davası için İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği karar, durumun net bir özeti. İzninizle bu özeti aktaracağım. Osman Kavala, 26 ay önce berat ettiği Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevine yapmasını engellemeye teşebbüs etme suçundan ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı.
Bu süreç için de tutukluğunu devam ettirmek için yeniden tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen casusluk suçundan ise beraat etti. Hukuk burada bir suç aleti olarak kullanılırken, Kavala'nın hali hazırda 4,5 yıldır süren hapis cezası bugün bilinmez bir sona doğru uzuyor. Bu esnada Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özer'den, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi'nin de 18'er yıl hapis cezasına çarptırılmasına Hepsinin ayrı ayrı tutuklanmalarına karar verildi. Ve bu cezaları çekilmemiş film, kurulmamış televizyon kanalı, açılmamış banka hesabı, yapılmamış proje, gidilmeyen toplantı, gidilmeyen ülkeler, görüşülmeyen kişiler yüzünden aldılar. Sizce adayetin yürütücüsü olması beklenen hukukun, böylesi temel prensipleri çiğneyerek işlediği bir ortamda bizim adayeti konuşmamızın manası ne? Bence şöyle bir manası var, artık soyut konuşmak haricinde yapabileceğimiz bir şey kalmadı. Çünkü ben hukuk mürekkebi yalamış birisi olarak hep bir takım tartışmaların içindeydim önceliğimden beri.
Ama bunlar formal hukuk üzerinden yürütülen tartışmalardı ya da hukuk metinlerinin yorumu üzerinden yürütülen tartışmalardı. İşte düşünce suçu nedir, düşünce suçu olabilir mi, olamaz mı, bir demokratik sistemde kabul edilebilir mi? Falan yani bir somut bir şey tartışıyorduk ve mahkemelerde yürüyen yargılamalarda bu somut tartışmalarda kullanılabilecek bir takım malzemeler bir yandan tabii bize veriyordu ama hiçbir zaman için bu kadar absürt... Tamamen mantığın çiğnendiği, işte olmayan delillerle insanları mahkum etmek vesaire gibisinden durumlar... Sanki yaşanmıyordu gibi hatırlıyorum. Evet bir tartışma vardı, öyle olmaz böyle olmadı falan gibisinden. Artık... Dışarıdan baktığınızda tamamen bir, hakikaten saçma sapan bir durum var. Sadece Gezi davasında tabii ki bu böyle. Ama başka davalar da örnek veriliyor. İşte Kobane davası da bunun üzerinden inşa ediliyor. Yani birilerini bir siyasi irade içeride tutabilsin diye bir dava inşa ediliyor. Bir sürü insan bu davanın sanığı haline dönüştürülüyor.
Ve delil icat etmeye veyahut da var olan hukuka uydurmaya bile ihtiyaç duyulmayan bir takım süreçler inşa ediliyor. Barış imzacıları yargılamalarında da bu çok yapıldı. Farklı mahkemelerde görüldü vesaire. Dolayısıyla elinizde yahu adalet ne oluyor falan gibisinden böyle soyut bir kavram üzerinden konuşmak haricinde bir araç kalmıyor gibi geliyor bana. Bilmiyorum bu iyi midir, kötü müdür?
Burada hani araç olarak kullanılan şeyin hukuk mu olduğu gibi bir soruyla belki ben de başlayabilirim. Yani soruyu sorduğunda böyle bir ağırlık bir kere daha çöktü üstüme. O kararın açıklandığını duyduğumuz anda olduğu gibi. Ama kararın açıklandığı anda da herhalde söylediğimiz, şimdi de söylüyor olduğumuz şey şu. Bu hukuksuzluk
O yüzden karşı karşıya olduğumuz şey eğer... ...sözde bazı hukuk kurallarına atıfla verilen, kabulü mümkün olmayan cezalarsa... ...aslında buna karşı söylediğimiz sözün kendisi de hukuk gibi geliyor bana. bir yargı organının, bir heyetin eline verilmiş bir takım normları kullanarak bile demek içimden gelmiyor. Normlara rağmen, o normların o anlama gelmediği hepimizin malumuyken bu kararları verebiliyor olması ve buradan yola çıkarak hukuku çok suçluyor olmamız bana çok makul gelmiyor.
Kuşkusuz hukuk görünümü altında ortaya çıkan bir yapı karşımızdaki fakat hani o kadar sakil ki hukuk görünümü bile üzerinde duracak gibi değil bu verilen kararın. Az buçuk ceza kanunu okumuş değil hukuk Normal düzeyde okuma yazma bilen herkesin çıkartabileceği anlamı ve sonucu çıkartmamak üzere kurgulanmış bir özel mekanizma varsa karşımızda belki bunu sorgulamak gerekiyor. Ben bununla daha çok naif bulabilirsiniz ama hukuki argümentasyonla, hukuk aracılığıyla kısmen, tabii ki başka bir sürü aracı da kullanarak aynı adalet tartışmasının yalnızca hukuka indirgenemeyeceği gibi Bu karşı karşıya olduğumuz mekanizmayla mücadele de yalnızca hukuka indirgenemez. Ama bunun içerisinde hukukun yine kullanıldığı bir platform bulabileceğimizi, inşa edebileceğimizi düşünüyorum. Zaten tam bu programın bir önceki bölümündeki şeyi derken kastettiğim buydu. Adalete burada ve şimdi ihtiyaç duyuyoruz biz. Ama bir taraftan da hep ulaşmaya çalışıyoruz ona.
İşte o platformu yaratırken, hukuk da o platformun unsurlarından, birleşenlerinden biriymiş gibi geliyor bana. Bu da çok başlangıç itibariyle belki iki şey söylenebilir. Birincisi tam da Kasım'ın dediği gibi burada değil hukuk, aslında yasanın bile uygulanmadığı koşullar söz konusu. Yani yasa ortada, ceza yasası ve bu ceza yasasında belirli ilkeler de var ki bu ülkelerin bir kısmı bir kişinin aynı suçtan tekrar yargılanamayacağı gibi ta Roma hukukuna kadar dayanan ilkeler.
Ama her şekilde kanun dayanak almak için yapılan bir yargılama... ...ve onun sonucuna verilmiş bir karar var. Şimdi bunun hukukiliği nasıl iddia edilebilir? Aslında belki yanıt verilmesi gereken soru bu. Ki şunu da hatırlatayım. Gezi, parkı eylemleriyle başlayan süreç, gezi direnişi hatta... ...dememizin daha doğru olduğu süreç, esasında bir sivi itaatsizlik süreciydi. Ve sivi itaatsizlik süreci, tam da şunu söyleyerek ortaya çıkan bir süreç.
Bir takım yasalar yapıyorsunuz ama bunlar hukuk değil. Bunlar meşru değil ve biz bunları kabul etmiyoruz. Düşünün o dönemki düzenlemeleri ve toplumsal olayları. Ben yaptım oldu şeklinde bir hukukun ortaya çıkamayacağını yani bu yasaların aslında toplum tarafından kabul görmediğini de gösteren bir süreçti bu. Şimdi burada iki tane şey var. Birincisi evet hukuk tarafsızdır ama hukukçu daha doğrusu tarafsızdır ama... Hukuktan taraftır. Böyle bir taraflılık durumu yok. Neye dayanarak bu kişiler hukukçu? Demek ki burada hukuktan soyunan ve bu anlamıyla belki birer bürokrat olarak görülen kişiler ortada.
Ama burada da şunu hatırlatmak gerekiyor. Belki de modern toplumun, modern hukuk tartışmalarının başlangıcında... ...zaten esasında yargıçlar kralın yargıçlarıydı ya da kraliçenin yargıçlarıydı. Bizim yargı bağımsızlığı beklentimiz, yargının tarafsızlığı beklentimiz... ...esasında çok da uzun bir tarihsel sürece yayılmıyor. Ve burada önemli bir toplumsal mücadeleyle esasında... ...bunların talepler yoluyla da hayata geçirildiğini hatırlatmak lazım bana kalırsa.
Buradan değerlendirdiğinde, evet, yani hani biraz Sisyphos gibi. Yani o kayayı yukarı çıkartıyorsun, çıkartıyorsun ama sonra bir yerden sonra o senin üzerine yeniden geri gelmeye başlıyor. Çünkü toplumsal bir mücadele süreci engebelerle dolu bir süreç. Ve diğer yandan hala başarı şansının olduğunu toplumsal bir ekim üzerinden de görmek zorundayız bence. Yani burada hukuka ilişkin bir güven inşa etmek değil maksadım bunları söylerken. Ama diğer yandan da İstanbul Sözleşmesi için açılan davada orada belki zaten Cumhurbaşkanlığı kararıyla bir uluslararası sözleşmeden çekinmek gibi abes bir durumun tartışıldığı ve bunun hukuka aykırılığının, anayasa aykırılığının...
Anlatılmaya çalışıldığı koşullarda bir sürü avukatın binlerce vekaletname ile girttiği bir davayı gördük. Orada yine başarısız olunabilir. Ama bir kamusal tartışmanın bu yolla inşa edildiği bir gerçek. Gezi'ye döndüğümüzde de orada biz biliyoruz ki binler zaten sokaklardaydı. Ve o nedenle zaten bunun yasaya uygun bir yargılama olmadığını söylemek kadar... ...esasında burada yargılanan şeyin... ...ve cezalandırılan kimselerin ya da düşman hukukuna tabi bırakılan kimselerin... ...büyük mağduriyetler içerisinde şu anda ne yazık ki cezaevinde olan dostlarımız, arkadaşlarımız... ...ya da aktivistler değil sadece aynı zamanda... ...bir şekilde hak mücadelesi için kamusal alana çıkmak isteyen... ...bundan sonra da isteyebilecek herhangi bir kişi olduğunda görmek gerekiyor. Tam da bu yüzden...
Belki de burada direnmek gerekiyor. Hem hukuk mücadelesi anlamında hem de o hak talebi anlamında. Bir tabii yani bu davanın böyle sonuçlanmasının adalet olduğuna inanan da insanlar var. Ya da bunun yarattığı bir korku, çürüme, bütün bunlar var. Bunları da düşünmek gerekiyor. Dolayısıyla da bunun adalet olamayacağına inandırabilecek insanları süreçlere devam etmemiz gerekiyor. Yani böyle bir şeyin adalet olamayacağı.
Bunun için mücadele etmeye devam etmemiz gerekiyor. Türkiye uzunca bir zamandır farklı kesimlere bunu yapıyordu. Ama işte bizim bölümlerimizden birinde de vardı. Barış Ünlü konuktu ve onun hani çok güzel de bir kavramsallaştırması var... ...Türklük Sözleşmesi diye. Ama bir süredir görüyoruz ki bu sözleşme aslında başkalarını da içine alır oldu. Yani Türklük ya da Müslümanlık değil, başka şeylere. Dolayısıyla da yani nasıl bir toplum olacağımıza... ...karar verme yoluna da gidiyor gibi yani başka bir sözleşme mi yoksa her an herkesin... ...bir tür insan dışılaştırmaya, çıplak hayata dönüştürülebileceği, o derekeye indirgenebileceği... ...kimilerinin de bundan hiç gocunmayacağı hatta bunun adalet olarak düşünebileceği bir toplum mu olacağız? Görüyoruz ki bu hani 20. yüzyıl boyunca defalarca oldu ama sonrasında... ...toplumlar çeşitli biçimlerde bu olan bitenin yani korkuyla, işte şiddetle olan bitenin... ...geri dönüşünü yapmak da istediler. Dolayısıyla şeyden vazgeçmemek gerekiyor diye düşünüyorum. Yani başka bir sözleşme, başka bir toplum olmaya da karar verebiliriz. Evet yani bu adaletin tam olarak sağlandığı bir toplum olmayacak ama... ...en azından bunun mücadelesini vermeye devam edebiliriz.
Buradan ben belki davanın sinemacılar açısından nasıl bir çizgi ile nereye geldiğine dair bir şeyler ekleyebilirim. Tam da Tümay'ın bıraktığı yerden. Çünkü aslında özellikle belgesel sinemayı Türkiye'de yapılanı takip ettiğimizde bütün bu Bugün Ciden Mater'in çekilmemiş bir belgeseli suç kabul edilerek 18 yıl hapis cezasına çarptırılması, aslında 2013'te gezi direnişinin bir devamı olarak sayabileceğimiz aslında, onun tanıklıkları, onun kaydını, hafızasını yazma, eylemi olarak görebileceğimiz şeylerden bir tanesi Reyhan Tüvin'in Yeryüzü Açlığınızı Olunca Yedek belgeselinin Antalya Film Festivali'nde öncülü tarafından suç teşkil edilebileceği fikriyle programdan çıkarılmasıyla başlamıştı. Ve sonrasında hani bir sürü başka dava vs. var ama hani önemli kaşı taşlarından bir tanesi de Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu'nun yaptığı Bakur filminin yine İstanbul Film Festivali'nde gala yapacağı günün bir gün öncesinde İçişleri Bakanlığı tarafından galanın iptal edilmesiyle başlayan ve sonrasında her iki yönetmenin de
terör propagandası yapmakla suçlanarak 4 yıl 6 ay yine öğrenip cezasına çarptırılmasıyla devam eden bir süreç vardı aslında dönemimizde. Aynı şekilde bir üçüncü olarak da belki Oktay İnce'nin 90'lardan bu yana bütün toplumsal hafızanın kaydını tuttuğu kendi harddisklerine emniyetin el koyması. hani hukuken sadece bir kopyasını alabilme hakkı olduğu halde hatta kişisel arşivine ve bütün toplumsal arşivimize diyebileceğimiz kadar dolu bir toplumsal hafıza arşivine el koyması ve Oktay İnce'nin onu geri alma mücadelesi hani diğer davalarının yanı sıra gibi. Böyle ilerleye ilerleye geldik aslında hani belgeselin bir suç unsuru olarak kabul edilmesi noktasına gelmiştik. Şimdi artık çekilmeyen bir belgeselin suç unsuru sayıldığı bir noktada çok tuhaf bir yerdeyiz. Pardon araya bir şey daha ekleyeceğim. O da geçen sene 1 Mayıs öncesi Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kolu kuvvetlerinin kişisel haklarını korumak için eylemlerde görüntü alma yasağı ile ilgili bir genelge yayınlamış olması.
Bence bu da çok önemli bir kırılma noktası. Danıştay sonra o kararı durdurdu ama şeyde, pratikte bu karar durmadı aslında. Eylemlerde, toplumsallı hareketlerde herhangi birinin telefonunu elinden alıp kırmasından kollu kuvvetlerinin çekimine izin vermemesi gibi çok fazla örnekte gördük. Film yapmayı bir yere geçtim, bugün artık herhangi bir yerde cep telefonuyla, hani çünkü toplumsal muhalefet bunlarla ürülen bir şey ya bugün sosyal medya ve hani temsil çağında, bunun engellendiği zaten ve tanık bile olmak, hani şeyi geçtim, hak savunuculuğunu, var olan şeye tanık olmanın kendisini bile engellemeye ve onun suçu.
Ulaştırmaya yönelik bir politika zaten çok uzun süredir vardı. Bu geldiğimiz nokta bunun bir aşaması daha, bir daha fazlası var mı bilmiyorum. Bu ülke her zaman bizi şaşırtıyor ve eminim vardır. Ama o anlamda bu davayı burasından sadece, binlerce başka yerinden tutulabilir ama tutacak olursak bile Biraz önce Tümay'ın söylediği gibi yani buna devam etmeliyiz şu an çünkü gerçekten hani cep telefonunu sokakta çektiğiniz bir şey bile bir suç olarak adlandırılabiliyor. O yüzden de hani belki bir tür işte sivil itaatsizlik şu an artık. Herhangi bir şeyi kaydetmenin, herhangi bir şeye tanık olmanın kendisi dahi gibi bir absürt noktadayız.
Baktığımızda Türkiye pek çok farklı açıdan, pek çok farklı düzlemde artık giderek şiddetini arttıran krizlerle yaşıyor. Her alanda var bu. İktidarın aslında en makul davrandığını düşündüğümüz ekonomide dahil olmak üzere. hukukta, sosyal hayatın kendisinde, siyasette giderek artan, şiddeti giderek daha yorucu olan krizlerle yaşıyor ve bunu üretirken, bu yapın içinde hareket ederken temel siyasi aktör bu krizleri dindirmek, bir denge haline getirmek, hafif bunun şiddetini azaltmak, boyutuna hiç gitmiyor büyük ölçüde ve bu Gezi davası işte bu aslında tamamen hakim olduğu bütünüyle yeniden üretme kudretine sahip olduğu formal hukuku bile istediği zaman hiçbir şekilde iplemeyip arkasına bakmadan onun sınırlarını bile umursamadan ve verilen bir siyasi karar. Dolayısıyla bana kalırsa buradaki temel mesele, bir siyasi aktörün gayet bilinçli bir siyasi tercihle daha krizi yayarak, kuvvetlendirerek, bunu daha birileri için dayanılmaz hale getirerek, belki de daha çok korkutucu kılarak, planladığı bir konum, bir eylem aslında. Yani elbette her şeye rağmen hukukun içinde mücadele etmeye devam etmeli. İşte Ceren'in söylediği gibi İstanbul Sözleşmesi kararı falan bu bağlamda her şeye rağmen anlamlı bir yer açıyor ama büyük bir tarafta bize bir politik mücadelenin aktörü olmayı aslında zorluyor. Yani bu bir tarafıyla sürekleşen krize karşı
Bunun karşısında bir denge halini savunan, sürekleştirilen ve yığınla propaganda aracıyla alt sınıftaki zemindeki insanlara öyle olmadığına inandırılan sürekleşmiş adaletsizlikleri adil kılma yönünde konumlar, pozisyonlar yaratmak, bunun için mücadele etmek gerekli galiba. Zaten davanın kendisi de bunun yapılmaması için, bunu daha da imkansız kılmak için bir şiddet örneği aslında. Bir hukuki karar örneği değil, şiddet örneği. İnsanların hayatını umursamadan çalan, arkada kalanlara da bakın sizin başınıza da bunlar gelir diyen bir sopa aslında. Dolayısıyla formal hukukun buradaki gariban haline, buradaki dengesizliğe bir merhem üretmemesine de
Aslında şaşmamak gerekiyor. Herhalde böyle siyasi bir krizin çözümü de ancak siyasetin içinden bulunacaktır. Ayrı bir polemik başlatmak veya yaratmak anlamında değil. Ama bu hukuk ve siyasetin karşı karşıya konulduğu bu tabloyu çok iyi anlamakla birlikte ben bunun son derece şimitçi bir siyaset tasfiri olduğunu görerek ve düşünerek yani anlıyorum şimitin ortaya koyduğu nesnelliği ve neyin olağanüstü hal olduğuna neyin krizi olduğuna karar veren zaten egemen ve bu da bir siyaset konusudur tartışmasını anlamakla birlikte buna karşı mücadelenin bir hak mücadelesi gelecek tasavvurumuzun bir egemenliği ele geçirmeye, dolayısıyla olağanüstü hale, siyasete, siyasetin ne olduğuna karar verme haline dönük bir perspektif olamayacağını ancak ve ancak gelecek tasavvurumuzun hak üzerine kurulabileceğini düşündüğüm için mevcut hukuka çok güvenelim ve bunun üzerine inanç inşa edelim anlamında söylemiyorum. Biliyorsunuz böyle söylemediğimi. Fakat
Siyasete karşı siyaset rekabetinin bizi sokacağı açmaza dikkat çekmek için ifade etmek istedim yalnızca. Devletin iktidarın karşımıza suç olarak çıkardığı, ceza üzerinden üzerimize tahküm kurduğu çerçeve hiçbir zaman toplumdan bağımsız kurulmamış. Yani sohbetin ilk bölümünde hatırlattığınız gibi toplumun içinde var olan, bireyi düzene göre şekillendirmeye yarayan adalet kurgusunun üzerine inşa ediyor egemenler kendilerini. Dolayısıyla bugün adalet arayışları düşman hukukuyla cezalandırılırken ve bunun farklı veçelerinin toplum içinde karşılığı varken, Hukuk mu, siyaset mi?'nin ötesinde şunu merak ediyor oluyorum. Kiminle birlikte bir mücadeleden bahsediyoruz. Yani en başta birlikte yaşamanın temeli olan adaleti birlikte yaşadığımız ve yaşayacağımız insanlarla nasıl kurgulayacağız? Bu aslında biraz da olan bitenle nasıl yüzleşilir ya da hesaplaşılır ya da bunun üstesinden nasıl gelinir sorusu gibi geldi bana.
Şöyle bir şey belki vurgulanması gereken, işte Tümay'ın da bahsettiği... ...şu andaki uygulamaların son derece adil olduğunu düşünen, olması gerekenin bu olduğunu düşünen insanlar var. Başka ortamlarda da ya da başka örneklerde de böyle bir yarılma gözlemleyebiliyorduk. Şöyle bir koşul öncelikle gerekiyor, yani bu... ...bir dönem ve bu dönemin bitmesi lazım yani. Bu bitti ve bunun yarattığı sonuçlarla... ...bir şekilde karşı karşıya gelip bu sonuçların yarattığı tahribatı ortadan kaldırmak için çaba göstereceğiz. Böyle bir eşiğin aşılması gerekli. İşte hukukada vurgu yaparak ama siyaseti de kullanarak... ...öncelikle bu eşiğin gelmesini sağlamak gerekiyor.
Ondan sonra da uluslararası veyahut da hali hazırda Türkiye'de geçerli olan hukuk standartlarında bugün kamu gücünü kullanarak suç işleyenlerin bu suçlardan dolayı hesap vereceği bu bir hukuki cephe. Ama bu hesap verme sürecinin aynı zamanda bir takım başka toplumsal mecralarla bir siyasi iradenin gündeme gelip, bu siyasi iradenin farklı kesimlerin adalet algısını bir ortak zeminde buluşturacağı bir çerçeveye... Oturtulması gerekiyor yani şu anda konuştuğumuz... Bir takım ister istemez gündeme gelen işte Ermeni soykırımı, Kürt meselesi vesaire gibisinden sorunların da... Yeni bir gözlükle tartışılacağı... Bunlara ilişkin toplumsal hafızanın... Örüleceği bir siyasi iradenin de gösterileceği bir sürecin başlaması gerekiyor ama o sürecin başlaması için ilk önce...
Bir eşeğin aşılması lazım, hala o eşeği aşabilmiş değiliz. Asıl zor olan şey, 2000'li yılların başında artık yavaş yavaş bunun olmaya başladığını düşünmemiz... İnsanların başkalarının mağduriyetlerine baktığında kendilerini görebilmeleri... Kendi mağduriyetlerine baktığında başkalarının mağduriyetlerini görebilmeleri... Ve en azından bizim öyle bir yanılsamaya belki de kapıldığımız bir dönemin ardından bunun gelmesi...
Ve hatta tam da böyle bir hesaplaşma ya da aslında hak mücadelesi içerisinden kurulan... ...kamusal tartışmaların bu sürece giden yolu başlatan şeyler olarak tanımlanması. Bunu düşündüğüm zaman ben kendimi bayağı çaresiz hissediyorum. Ama netice itibariyle...
Biz bir kere şeyi deneyimledik, öyle ya da böyle. Bugün düşündüğümüzde daha fazla umutsuzluğa düşmemize neden oluyor olsa da... ...bu toplumun barış çerçevesinde, ki bu o dönemde barış bence birçok anlama birden geliyordu. Pek çok toplumsal sorun çerçevesinde. Tek bir soruna indirgemek de bunu doğru değildi belki de o zaman da.
...çerçevesinde yan yana gelebildiğini, en azından diyalog kurabildiğini gördük ve... ...ondan öncesinde de belki yine buna inanmazdık yani 90'lı yıllara... ...gidildiğinde, özellikle 90'lara sonra düşünüldüğünde. Umut ediyorum ki bu deneyim de... ...zihnimizde böyle bir işleme tabidudur. Hani psikanaliz de önemli bir şey ya bu. Belki diyorum hani bu travmanın kendisi, o işlemenin sonucunda toplumsal... ...zihin açısından da böyle bir çıktı ortaya koyar.
Ama yine Marx bir yerden böyle bir geleceği Ütopya olarak kurgulamanın da çok da hiçbir zaman gerçekçi olmadığını düşünen biriyim. Dolayısıyla hani onun taşlarını örmeye çalışmak, yani o noktada Kasım'a katılıyorum yani bunun bir hak mücadelesi olarak. Çünkü orada bir olgusal talep de ister istemez var ve... O dayanışma halinin getirdiği bir yan yanalık, bir ilişkisellik durumunu da ben çok önemsiyorum. Yeniden temas edebilme durumunu da çok önemsiyorum. Belki öylelikle bu sürecin en azından devamı gelebilir. Bu içinde yaşadığımız toplumsal krizin çok farklı veçileri, çok farklı şiddet davranışları gösteriyorlar ve bu çok korkutucu.
Bir tarafıyla yani mesela bu son dönemlerde sığınmacı mülteci meselesinde çok görüyoruz bunu. Örneğin geçen bir tweet vardı ve bir genç kadın veli anaokul ilkokul seviyesindeki çocukları anlatıyor ve Suriyeli çocuklar da var okulda ve onları nasıl üç tanesi nasıl diğer velilerin ağlattığını işte kaba davranışlarla, iterek kakarak işte sen arkaya geç diyerek bana ağlattığını anlatıyordu. Tabii ki şey Twitter şey olabilir, insan yani sahte olabilir, uydurma olabilir, öyle de olmasını umuyor ama arkasında öyle yorumlar vardı ki aşağısında yani size bu anlatılanın hakiki bir şey olduğuna inandıracak kuvvet de yani bir inanılmaz o şiddetten hiç rahatsız olmayan ve onları daha da böyle yani o itmeden kakmadan ağlatmakta en ufak ağır etme, utanma eğilimi göstermeyen ve o şiddeti daha da çoğaltabileceğinden korkacağınız tepkiler görüyordunuz. Yani bu şöyle bir durum. Sığınmacıları istememek, onların geri dönmesini istemek, mülteci politikasını gözden geçirmesini istemek falan bir yerde ama 13 yaşında, 4 yaşındaki çocuklara şiddeti
maruz gösterebilecek bir ruh hali içinde olmak bana kalırsa başka bir yerde. Bu ikinci pozisyonda olmak yani bu ağır denge kaybı içinde ve Hazal'ın sorduğu o toplumun bunu hisseden insanlara yönelik ne söylenebilir? Orada nasıl bir hareket edilebilir? Nasıl bir diyalog alanı kurulabilir? Oradaki bu korkunç şiddet arzusu nasıl giderilebilir? Bu yoğun işte nefret artık adı neyse ama o kötücül duygular.
Nasıl biz biraz düzeyde yaşanabilir hale getirilebilir sorusu bana kalırsa çok Türkiye için acil bir soru. Ve birazcık da bu yorgunluğumuzu maalesef arttıran bir soru. Yani çok kolay çözümleri olan bir şey değil. Mesela sosyal medya üzerinden bunu itidale çağırmak, sakinliğe çağırmak bile tepki görüyor. Ve bu hukuki kararlar, bu Gezi davası kararı gibi kararlar da böyle bir toplumun içinde işliyor bir yandan.
bunu da dikkate almak gerekiyor. Açıkçası dipten, zeminden kaynayan şeyin ben daha ümitvar olmasını, daha dengeye çağıran bir dalga olmasını isterdim açıkçası ama pek öyle görünmüyor. Aslında bu tarif ettiğimiz şey, Adalet Hattası'nın sayfaları arasında defalarca değindiğimiz tarihsel pek çok süreçte yaşanmış kötülüğün sıradanlığı halini herhalde burada bu kadar karşımızda olduğu için hiçbir kitaptan okumadan gördüğümüz için böyle hissediyoruz, düşünüyoruz. Gereksiz bir umut ve şey aşılamak için söylemiyorum. İnsanlık tarihi bu dönemlerin hepsinin içerisinden bir yol bulmuş çıkmış. Yeni bir kamusallık yaratarak çıkmış bütün bunların içerisinden.
Bu kamusallığı yaratırken kendisine yeni bir dil bularak çıkmış. Bu kötülük içerisinde dahi bir kamusallık yaratma potansiyelinin olduğunu düşünüyorum. Yani yine bütün bunları konuşmamıza sebep olan vakanın kendisine dönelim, gezi direnişine dönelim. yine üzerine toplumun çöreklenmiş bir nefret ve baskı rejiminin olduğu, hepimizin bir başka defresyonda olduğu bir dönemde ve hiç ummadığımız bir anda, hiç beklenmedik işte bir yerde, ben hayatımda İstanbul'a kaç kere gelmişimdir, kaç kere Gezi Parkı'na gitmişimdir, Taksim'i görmüşümdür, kaç ağaç orada bilirim. Tüm ülkenin bir anda yarattığı kamusallık o. Orada kendisine bulduğu araç o. Ve bunun üzerinden ben şimdi diyalog kuruyorum. Ülkenin dört bir tarafında diğer benzerlerimle, diğer insanlarla deyip içinde çıktığı bir dönemdi Gezi Parkı dilimcisi belki. Yeterince o dili büyütememişiz olabilir.
karşıdaki baskı daha büyük olabilir vs. vs. ama ben yine bu koşullar, günümüz koşulları içerisinde de belki hemen, belki yarın, belki daha geç ama insanlığın bu kamusal alanını kendisinin yaratacağını, yeni bir kamusallık, yeni bir sözleşmeyi kuracağını düşünüyorum. Benim için temel mesele yeter ki kalıcı olsun.
Yani evet sanırım galiba eninde sonunda bulabileceğimiz teselli her zaman ortasından başladığımız. Tarih bize bunu gösteriyor. Ne bir şeyin sonundayız, ne en dibindeyiz, ne en yukarısındayız. Çok daha kötüleri yaşandı, daha iyi dönenler de oldu. Hani böyle bir mutlakçılık peşinde zaten değiliz. Ama yine de hani her zaman gelecek tahayyülü
kurmak zorundayız. Yani iyi gelecek tahayyülü kurmak zorundayız ki öyle bir yere varabilelim gibi geliyor bana da. Hani adalet atlasıyla bütün bu konuştuğumuz şeyleri de belki öyle bir yerden de düşünmek mümkün. Yani umutlu olmayabiliriz duygusal olarak, kişisel olarak, dönemsel olarak, toplumsal olarak. Ama umut bu anlamda biraz sorumluluğumuzdur. Geleceği kuracaksak öyle ya da böyle kuracaksak gibi hissediyorum ben de her zaman.
Ve o anlamda işte hani Kasım'ın hatırlattığı şey çok önemli. Yani çok umutsuz olduğumuz bir anda hiç beklenmedik bir yerden bir şey kıvılcımlandı ve bu hani her zaman her yerde olabilecek bir şey. Hani o yüzden belki de hani tam bu programın yaptığı gibi başka başka yerlere bakmak, başka başka yerlere dürtüklemek illa bir şeyler ortaya çıkaracaktır. Hani bu böyle kalıcı olur mu bilmiyorum Kasım'ın söylediği gibi ama Ben daha ziyade bir daha dene bir daha yanıl gibi bir şey hani daha iyi yenil gibi bir yerden ancak şey yapabilirim ama bunu da karamsar bir yerden tahmin edebileceğiniz gibi söylemiyorum hani. Çünkü yeniden deneyeceğiz hani yapacak bir şey yok hani o yüzden de belki yine Fatih'in söylediğine bağlayarak yani sosyal medyanın
o ezici şimdisinin dışında biraz hep kendimizi hatırlatıp çıkarmak da zorundayız. Yani orada gerçekten başka türlü bir şimdi baskısı var. Bizim anladığımız gibi bir hemen şimdicilikten farklı bir şimdi ezmesi insanın üzerine çökebiliyor. O yüzden hani onları bir üzerimizden atıp daha geniş geniş, daha zihnimizi, yüreğimizi ferah tutarak düşünmeye ve harekete geçmeye ihtiyacımız var diye düşünüyorum ben de.
İzninizle programı ve seriyi bu sözlerle burada sonlandıralım. Adalet Hattası'nın 3 senesi boyunca sayenizde öğrendiklerimiz için hepinize tek tek teşekkür ederim. Ve katkılarıyla Adalet Hattası'nı var eden ama şu an aramızda olmayan bazı isimleri anmak ve onlara da teşekkür etmek istiyorum. Başta projenin mimarlarından ve koordinatörlerinden Gökşen'i Uğur'a, Gökşen'den sonra koordinatörlük görevini üstlenen Suzy Asa ve Esril Bayrağı, projeye destekleri için Anadolu Kültür Ekibinden Asene Günal ve Latife Uluçınar'a, deşifreleriyle edit süreççilerimizi kolaylaştıran İrem Gerkuş ve Dilara Havvakaya'ya, yapım süreci için PotB ekibine, ses kurgusuna özelliğini desteği için özellikle Tolga Can Bozca'ya, Görsel tasarımlarımızı üstlenen Karakalem özelinde Çağrı Karadağ, bölümleri seslendirmeleriyle güzelleştiren tüm oyunculara ve onlara ulaşmamızı sağlayan Ezgi Baltaş Kasting'e, bölümleri hazırlarken danıştığımız onlarca isme ve ufkumuzu açan konuklarımıza ve bu kolektif çabanın karşılığını bize veren dinleyicilere içtenlikle teşekkür ederiz. Hep birlikte Adal Tatlısı'nın sonuna geldik. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.