
4.238 kelime · ~21 dk okuma
Merhabalar, Adalet Atlası'na hoş geldiniz. Ben Azal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı disiplinlerin adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz çevresel şiddet. Bu başlığı konuşmak üzere çöpten yola çıkacağız. Toplumsal ve endüstriyel atıkları ele alarak çevrenin nerede başlayıp nerede bittiğini, insanın çevreye bakışıyla şiddeti nasıl meşrulaştırdığını ve kullandıktan sonra kendisine uzaklaştırmak istedikleriyle onu nasıl dönüştürdüğünü tartışacağız.
Bunun için stüdyoda bize üç isim eşlik ediyor. Hidrobiyolog Levent Artüs, felsefeci Oğuz Karayemiş ve sanatçı Ası Uludağ. Üçünüz de hoş geldiniz. Hoş bulduk. Hoş bulduk. Merhaba. Oğuz, kayda başlarken açımıza dair temel soruyu sana sormak istiyorum. Çevre nerede başlıyor, nerede bitiyor? Yani çıkış noktamız olan çöp çevreye dahil mi?
Tabii ki de dahil. Aslında şunu düşünmemiz gerekiyor belki de. Şimdiye kadar insanla doğayı veya toplumla doğayı birbirinden ayırt eden bir çerçeve içinde düşüne geldik. Bu sadece felsefi veya teorik yapılarımızı değil, aynı zamanda gündelik yaşamımızı da etkileyen bir çerçeve. Aslında şuradan hareket etmemiz lazım. İnsan dediğimiz şey ya da homosapiens demeyi tercih ederim aslında. Homosapiens türü bir kedi, bir galaksi doğadan ne kadar ayrılabilirse o kadar ayrılabilir. Yani ayrılamaz.
Dolayısıyla onun ürünü olan her şey de birer doğa parçasıdır. Süper bilgisayarlar da dahil olmak üzere. Bunların hepsi birer doğa parçası. Dolayısıyla ürettiğimiz atıklar da doğaya dahil. En başında bunu düşünmemiz lazım. Dolayısıyla bizim kaygılarımızı alevlendiren şey, doğanın kirlenmesi olamaz. Çünkü doğa kirlenmez. Doğa, çünkü içinde akışların sürekli olarak değiştirdiği süreçlerle örülür. Ne diyelim, her şeyi kapsayan bir kavram. Aşırı kapalı topluluklar halinde yaşıyor olmamız, esnafımızın aşırı derecede yapılandırılmış çevreler olması,
Bizi aslında başka şeylere uzanmaktan başka doğa parçalarıyla diyelim, etkileşime girmekten de alıkoyuyor. Çünkü o etkileşimler madencilik faaliyetleri, işte hidroelektrik üretimi gibi santral faaliyetleri halinde özellikle kentli yaşamımızın çok büyük uzaklıklardaki çeperlerinde meydana geliyor ve aslında buradaki orada yaşayanlar doğrudan ses çıkaran eylemler, mesela HES mücadelesi gibi eylemler vuku bulmadığı sürece bize gelen elektriğin neye mal olduğunu anlamıyoruz. Şimdi bu çevre nerede başlıyor, nerede bitiyor meselesi? Görüldüğü üzere aslında temelde bizim kendi türümüzü nasıl konumlandırdığımızla alakalı daha derin bir ontolojik problemle ilgili.
Şimdi bundan bahsetmek istiyorum ama şurada kastettiğim şu değil. Yani biz kendimizi nasıl konumlandırırsak konumlandırırım düşüncemizde, doğanın içinde diyelim, var olan her şeyin içinde her şey akıp gidiyor zaten. Hani bizim nasıl konumlandırdığımıza karşı kayıtsız belli bir anlamda. Fakat buna kayıtsız olmayan bir şey var. O da bizim yaşamımız. Şimdi bu noktadan bakmaya başlayınca şunu sormamız gerekiyor. Biz bu ekosistemi şu an nasıl üretiyoruz? Diğer canlı ve cansızların birlikte eylemesiyle beraber tabii ki de kastettiğim şey. Ve şu an maruz kaldığımız ekolojik problemlerle
Bu üretim tarzı arasındaki bağlantılar neler? Şimdi böyle bakınca, aslında kirlilikle ilgili bütün stratejilerimiz, özellikle çağdaş kapitalist toplumlar için konuşuyorum bundan, maliyet azaltılma stratejisine dayanır. Şimdi bu maliyet azaltılma stratejisi, tırnak içine alıyorum ifadeyle, Bu doğadan insan ayrı olduğunu, insan ürünlerinin doğa parçaları olmadığı ideolojisi diyelim, birbirine çok güzel oturuyor. Çünkü bu sayede sermayenin kendi kar marjını arttırmak için uyguladığı bütün stratejileri, işte bir fabrikanın bacası hafifte takmamak olabilir, attıkları doğru düzgün bertaraf etmemek olabilir. Bu tarz şeyler bizim için en azından doğrudan bizi etkileyen semptomlar vermediği sürece kaygı meseleleri haline gelmiyor. Kaygılanmıyoruz bundan.
Bu sözlerin aslında çöplüklerin örneğin 1993'te Ümraniye'deki gibi patlayınca veya bir hastalığa neden olduğunda bize görünür olmasını da açıklıyor. Bunun bir örneği olarak Marmara Denizi o görünmezlik pelerinin geçen sene müsilajla denmişti. Şimdi Marmara Denizi'ni konuşacağız ama şunu da unutmamak lazım. Marmara Denizi yüzyıllardır çöplük. kullanıyor. Örneğin Evliya Çelebi'nin anlattıklarına göre Osmanlı'da çöp subaşları için çalışan arayıcılar sokaklardan çöpleri toplar ve işe yaramazları Marmara Denizi'ne bırakırlarmış. Ama yüzyıllar içinde endüstrileşme ve nüfus artışına rağmen tam da o senin altın çizdiğin maliyet azaltma stratejisi nedeniyle bu mantık sürdü ve bunun sürmesi sebebiyle de Levent Bey başta 1 artı 1'de olmak üzere
pek çok mecradan Marmara Denizi'nin 1989'da öldüğünü söyledi. Ve buna sebep olan temel icraat olarak da derin deniz deşarjını gösterdi. Tekrar anlatmaktan ve bir değişiklik görmemekten yorulduğumuzu bilmeme rağmen Levent Bey sizden bir kez daha anlatmanızı rica edeceğim. Bu derin deniz deşarjı ne demek ve bu yolla çöpü nasıl görünmez kıldık ve biz Marmara Denizi'ni öldürdük?
Evet, Marmara Denizi esasında bu konuştuklarımız için güzel bir ortam, güzel bir laboratuvar. Çünkü kısa bir sürede çevrenin ne hale getirilebileceğinin en güzel örneklerinden biri. Marmara Denizi'ne biraz daha geriye gittiğimizde, yani 1970'lere kadar diyelim, Dünyanın en verimli denizlerinden biri. Sebebi de iki çok farklı karakterdeki su kütlesini içinde barındırması. Bir tanesi Karadeniz, bir tanesi Akdeniz ve burada Akdeniz kökenli canlıların ve Karadeniz kökenli canlıların ayrıca Marmara'nın
kendi durumuna adapte olmuş canlıların bir arada yaşadıkları bir ortam. Yani Türk çeşitliliği hem Akdeniz'e hem Karadeniz'e göre çok çok daha yüksek olan bir ortam. Bunu da zaten zamanında İstanbul Balıkhane Müdürü Karakin Devecihan Efendi'nin yayınlamış olduğu belgelerden rahatlıkla görebiliyoruz. Şimdi Marmara Denizi böyle giderken İstanbul kentiyle ilgili olan demin konuştuğumuz hani sizin çöp dediğiniz benim atık diye nitelendirdiğim unsurlarla nüfusun artmasından dolayı boğuşmaya başlar.
Onun sonucunda Dünya Bankası ile birlikte bir proje hayata geçirilir. İstanbul İçme Suyu ve Kanalizasyon Projesi Master Planı. Bu Damok Dünya Bankası işte Birleşmiş Milletler beraber bu proje olarak hazırlanır. Tam yürürlüğe girecekken neoliberal zihniyet hortlamaya başlar. Bunun sonucunda 80'lerin ortalarında Marmara Denizi'nin en kirli yerlerinden biri olarak göze çarpan Haliç gündeme gelir ve bununla ilgili bir slogan geliştirilir. Haliç gözlerimin renginde olacak.
Beledettin Dalan, değil mi? Evet. Olacaktır, belki. Ama ne pahasına olacaktır ve ne kadar zamanda olacaktır? Onun üzerine yeni bir konsorsiyum toplanır. İstanbul Kanalizasyon Projesi Master Planı revize edilir. Orada bilimin aklı evvel kesimi bir öneri atarlar ortaya. Derler ki...
Akdeniz yönünden gelip, Marmara Denizi'ni doldurup Karadeniz yönüne giden bir alt su kütlesi var. Yani bir alt akıntı var. Bir de Karadeniz'in fazla gelen su bütçesinden dolayı Karadeniz'in suları da üstten Akdeniz'e doğru akıyor. Alt akıntı, tırnak içinde söylüyorum, güldür güldür Karadeniz'e akıyor.
savıyla alt akıntının bir taşıyıcı bant olarak kullanılabileceği fikri ortaya atılır. Bu palliatif çözüm hem çok ucuzdur hem de tırnak içinde söylüyorum hem de çift tırnakla akıllıcadır neoliberal düşünce bakımından. Onun üzerine bu proje revize edilir, İSKE kurulur ve ilk olarak Haliç kuzeyine ve güneyine kollektörler döşenir. Haliç'i kirleten unsurlar bu borularla toplanarak ahır kapıdaki TRPİ istasyonundan boğazın girişinde 63 metre derine bunlar deşarj edilmeye başlar. Hemen bunun akabinde aşağı yukarı 3-4 ay sonra
Plankton, yakamoz diye tanıdığımız geceleri ışıyan bir canlı. Çok büyük miktarlarda artar ve Marmara Denizi kırmızı kesilir. İşte basın bununla ilgilenir. Ekim ayında ise Türkiye tarihinde rastlanmış olan en büyük balık ölümüne.
rastlanır. Kartal, Üsküdar, Adalar üçgeni içerisinde ve ondan sonra da hani bunu kronolojik olarak uzun uzun anlatmak istemiyorum. Her sene bir olguyla karşılaştık. Yani Marmara Denizi'nde Deniz Anası istilaları oldu. Marmara Denizi yem yeşil oldu. Marmara Denizi kıpkırmızı oldu.
Büyük balık, küçük balık tartışmaları oldu. 2007'de yine bir müsilajla karşılaştık. Yani her seferinde basına yansıdı. Geçen sene olan müsilaj gibi.
Şimdi bu niye oluyor? Şimdi kirlenmenin üç tane temel fazı var. İlk fazda kirletici unsuru ortama boca ediyorsunuz, dayanabilen türler kalıyorlar, dayanamayan türler ya ortamı terk ediyorlar veyahut da ölüyorlar. Bu 1989 senesinin Ekim ayında balık ölümleri diye nitelendirdiğim olayla bunu yaşadık. İkinci fazında ortamda tür çeşitliği azaldığı için ölen ve terk eden türlerden dolayı
...mevcut türlerin fert adetlerinde, birey adetlerinde artış oluyor. Yani Marmara Denizi'nin kıpkırmızı olması... ...Deniz Anası istilaları, lüferim nerede gibi olgular da... ...bu ikinci fazın göstergeleri. Hatta bizim geçen sene yaşadığımız müsilajda... ...bir bitkisel planktonun ortam bulup... ...çok büyük miktarlarda çoğalmasından... ...ve ondan sonra kırıma uğrayıp... ...aynı yumurtanın akı gibi, kabuğu kırılmış yumurta akı gibi...
ücretçi sıvısının ortama yayılması sonucu olan bir olgu. Ve biz bugün itibariyle hiçbir ölçüm aletine gerek kalmayacak şekilde bütün duyularımızla Marmara Denizi'nin kirlenmiş olduğunu görüyoruz. Demek ki bir deney yapıldı. Deney sürdürüldü ve deney sonuçlandı gün itibariyle 30 sene sonra. Ve hala bunun savunuluyor olması
hala aynı yöntemlerle, aynı kişiler tarafından, aynı şekilde, mesela dünyanın en kirli nehirlerinden biri kabul edilen Ergen'in eşinin, etrafına yine kuşaklama kollektörleriyle bezenip, Bütün kirletici unsurlar bu kollektörlerle toplanıp Tekirdağ Yenice'den 4,5 km aşağı 47,5 metre derine yine derin denizde şarjıyla günümüzde basılıyor olması bu saçmalığın en büyük dikhalası. Bugün geldiğimiz noktada müstilajla ilgili girişimler var. Büyük Millet Meclisi'nde komisyon toplandı. Bizim çok büyük bir suçumuz yok. Küresel ısınmadan dolayı denizin durgunluğu diye tırnak içinde bir bahane ortaya atıldı. Siz Marmara Denizi'ni alıcı ortam olarak kullanıp bir
arıtma tesisinin çökertme havuzu haline getirdikten sonra burada sıcaklığın artması, suların durgunluğu gibi böyle bizim dışımızda kökü dışarıda olan unsurları hani bahane olarak ortaya koymanızın çok ciddi bir anlamı yok. Yani biz hiçbir şeyden ders almadık. Sorumluluk derecelerimiz çok farklı olsa da, örneğin başta Berrettin Dalan gibi idareciler veya sermaye sahipleri de olsa, kendimizi de çok ayrıştıramayacağımız, kolektif olarak suçlu olduğumuz bir kirletme sürecinden bahsediyorsunuz. Ve bu kolektif suçla Marmaray Denizi'nde kimleri, neleri öldürdüğümüzü konuşurken daha önce bize siyah mercandan bahsetmiştiniz. Marmaray Denizi'nde tabii kaybettiğimiz orkinos veya kılıç balıklarını biliyoruz ama bu pek bildiğimiz bir tür değil. Bize bu hayvanı anlatır mısınız?
Siyah meğer canlının özelliği şuradan kaynaklanıyor. Bir kere birincisi denizler için porsuk ağacı diyebilirsiniz. Çok uzun zamanda ergin boyutlara gelen yani 3-4 metrelik boyutlara ancak ve ancak yüzlerce sene içerisinde ulaşabilen bir canlı. İkincisi her yerde olmayan bir canlı. Biraz yer seçici bir canlı.
Marmara Denizi'nde çok büyük onörüler halinde bu mevcuttu. İki temel unsurla bunu kaybettik. Birincisi, İstanbul tarafına alalım. Marmara Denizi'nin doğusunda adalar ve civarında 60 metrenin altındaki derinliklerde ciddi anlamda yaygındı. Bunu tamamen ve tamamen direkt olarak kirlenmenin akut etkisi olarak kaybettik. İkincisi de, Yanlış planlanan su ürünleri politikaları sonucunda... ...karides avcılığı sırasında... ...belirli derinliklerde olan çok çok büyük... ...siyah mercan kon ürünleri... ...baykeç olarak yani... ...istenmeyen yan ürün olarak... ...öldürülerek karaya çıktı. Şu anda Marmara Denizi'nde... ...biz Marem olarak yaptığımız çalışmalarda... Bazı yerlerde hala bir iki santim boyuna gelebilmiş olan bir iki bireye rastlayabildik. Ama yani siyah mercan dediğiniz aşağı yukarı bir on beş yirmi santim kalınlığında kökten yükselendiği bir iskeletle aşağı yukarı bir beş altı metre karelik bir alanı aynı mantar gibi
deniz tabanına paralel olarak büyüyen bir mercan ve dediğim gibi yani biyolojik açıdan çok kıymetli olan bir tür. Yani Marmara Denizi için sembol bile olabilir diyebiliriz. Peki Marmara Denizi'ni kirletmeseydik ve karides avcılığı bahsettiğiniz boyutlarda uygulanmasaydı, bugün kaç yaşında siyah mercanlar bu denizde yaşıyor olabilirdi? Başka denizlerde bu hayvanların ömürlerinin 12 bin yılı bulabildiğini söylemiştiniz.
Tabii Marmara Denizi'ndekilerin o kadar yaşlı olma ihtimali yok. Çünkü Marmara Denizi'nin geçmişi 1500-2000 senelik. Yani olsa olsa en yaşlı Mercan 2000 senelik olabilirdi. Ama 100 senelik de olsa Marmara Denizi'ni kirletmeseydik belki önümüzdeki 2000 sene yaşayacaklar.
Faile olduğumuz ama bilmediğimiz bir ölümü öğrenmenin yüküyle de devam edeceğim. Aslında sen Marmara Denizi'ne kıyasla daha da görünmez bir alanı olan yeraltını çalışıyorsun. Yani zihnimizde canlandıramadığımız hatta fotoğrafı dahi olmayan bu alanı sen jeotermal enerji üzerinden ele alıyorsun. Çevre dostu, yeşil enerji vesaire olarak bilinen bu sanayi nasıl bir çevresel şiddet üretiyor?
Öncelikle ben bir nereden konuşuyorumu bir netleştirmek istiyorum çünkü... ...söylediğim bazı şeyler biraz bilimsel gibi duyulacak ama ben bilim insanı değilim. Ben sanattan çıkmayım. Ondan sonra araştırma mimarlığı okudum. Araştırma mimarlığı bir sorunsalı, bu işte insan-çevre ilişkisi olabilir, bu bir savaş olabilir, bu bir... ...çevresel şiddet olabilir. Onu alıp mekansal olarak inceleyip operasyonlarını, politikasını birazcık araştırabilen... ...ondan sonra da müdahale alanlarını işaret edebilecek, işte yollar oluşturan bir alan. Islaklık kontrol mekanizmalarını araştırıyordum. Hollanda'daki aslında. Şeo termal enerji de bunlardan bir tanesi. Bir parçası en azından bu mekanizmanın orada.
Fakat dediğim gibi yer altı görünmez bir yer, uzak bir yer. Ve o projede o bir soru işareti olarak kaldı. Ondan sonra Aydın'a kaydım. Çünkü neden? Aydın'da çok uzun zamandır bir jeotermal enerji yapılışması var ve burada bir direniş de var.
Kısaca tarihine bakmak gerekirse 1960'larda Birleşmiş Milletler'in desteğiyle burada bir jeotermal enerji haritalama ve araştırma projesi başlatılıyor. Ondan sonra bu tarihte burası böyle bir jeotermal saha olarak ilan ediliyor. İlk santral 89'da açılıyor, devlet tarafından işletiliyor. Ondan sonra 2008'de jilotermal enerji özelleştiriliyor. Ondan sonra patır patır santraller kuruluyor. Şu an Büyük Menderes grebininde, yani aydından Denizli'ye de kayan coğrafi bir bölgeden bahsediyorum.
O bölgede 44 tane jeotermal enerji santrali var. Yüzlerce yüzlerce sondaj kuyusu var. Ve de evet çevresel şiddet uyguluyorlar. Pek alışık olmadığımız bir kelime olduğu için anlamak adına soracağım. Graben ne demek? Sen neden bu tarifi kullanıyorsun? Benim burayı Aydın'ı Büyük Menderes grabeni olarak tabir etmemin sebebi...
Orayı jeolojik yapısı üzerinden düşünmek için. Çünkü buranın jeotermal enerji sahası olmasını sağlayan şey bu. Graben dediğimiz şey, iki birbirine paralel fay hattının ortasında kalıp... ...ondan sonra aşağı çöken bir yerden bahsediyoruz.
Böyle olmasının sebebi aslında ne demek? Buranın aynı zamanda bir deprem bölgesi olması demek. Buranın aynı zamanda işte verimli topraklar olması demek. Sağoltan bir toprak alanı olması demek. Çünkü neden? Çünkü burada yer hareketli ve yerde hareket var. Faylar, sürekli depremler, bir sarsıntılar oluyor. Ve yerde hareket var derken de şunu demek istiyorum. Yerdeki bu kırıklar, çatlaklar, oyuklar içerisinde... ...hareket eden akışkanlar var.
Ve bu derin yeraltına kadar devam ediyor. Şimdi jeotermal alana baktığımız zaman, Aydın'daki bölgede, yani Aydın'da yaklaşık bir buçuk iki kilometre aşağıda olan bir bölgeden bahsediyoruz. Ve burada akiferler var ve bu akiferlerde yer tarafından ısıtılmış jeotermal akışkanlar var. Ve bunlar işte bu faylar sayesinde yüzeye doğru hareket ediyorlar, oradan oraya gidiyorlar filan. Ve bir jeotermal enerji santrali nedir? Onu da kısaca bir anlatalım netleşmesi için her şeyin. Şimdi büyüyağı sürdürülebilirliğin ve de işte diskuruna ve böyle her yerde reklamı yapılan modeline göre... ...bir jeotermal enerji santrali bu akifere bir sondaj kuyusu kazar. Ondan sonra bu akiferdeki jeotermal akışkanları yüzeye çıkarır. Yüzeyde santrale bunu götürür. Santralde ısı ya da elektrik üretilir akışkanın derecesine göre. Ondan sonra yapılması gereken şey çok önemli. Ondan sonra bunu o akışkanı aldığı akifere geri enjekte etmesi gerekiyor.
Şimdi bunun nedeni ne? Aydın'daki jeotermal akışkanlar 200 dereceyi bulabilen sıcaklıkta. Yani derin yer altından bahsettiğimiz zaman tamamen farklı bir mekandan bahsediyoruz. Bizim dışımızda ve bizim algılayamadığımız, bizim bilmediğimiz bir kimyasal yapı, bir fiziksel yapı ve burada işte farklı maddeler var. İşte ağır metaller var, radyoaktif materyaller var. Ve buradaki ısının 200 derece olması bu materyallerin bu akışkanda erimesine sebep oluyor. Şimdi yüzeye sizce o termal enerji akışkanı çıkardığınız zaman bu materyalleri de beraberinde çıkartıyorsunuz tabi. Burada çok önemli bir ayrı şeyde bulunmak istiyorum. Bu işte çöp, kirlilik filan filandan bahsederken. Toksisi de iki şey arasındaki ilişkiden ortaya çıkan bir şey. Bunu en basit şöyle anlatabiliriz. Yani benim mesela ne bileyim badem alerjim vardır. Hani sizin badem alerjiniz yoktur. Ben badem yerim ölürüm. Sizin bedeniniz onu enerjiye çevirir.
O yüzden de mesela ağır metallerden ve radyoaktiften filan bahsettiğimiz zaman... ...bunlar kendi içlerinde bir toksisteleri yok. Sen onu eğer alıp yüzeye koyarsan orada toksik bir ilişkiye sebep oluyorsun. Çünkü yüzey onlara göre değişmiş, dönüşmüş ve başkalaşmış bir mekan değil. O yüzden jeotermal akışkanları yüzeye çıkardığımız zaman bunların asla uburudan çıkmaması gerekiyor. Fakat tabii ki aydında olan nedir? Aydında olan bunların hiçbirinin derin yer altına geri basılmaması, büyütmen deresi nehrine, derelere boşaltılması... ...aynı zamanda buharla da bacalardan basılması, atmosfera gibi şeylerle karşılaşıyoruz. Bunun bir şeyi daha var. Bu kadar akışkanı, kütle kütle yani gerçekten üretim burada çok fazla. 44 tane Jeotermal Enerji Santrali'nden bahsediyorum.
...böyle bir kütleyi yüzeye çıkarıp yerde bir boşluk yarattığınız zaman... ...yerin yapısını bozuyorsunuz deprem bölgesinde. Ve tabii ki karşılaştığımız şeyler şu an aydın da... ...işte mikro depremler. Ondan sonra geçen yaz mesela yerde devasa çatlaklar açıldı. Kilometrelerce devam ediyor falan böyle parça parça. Ondan sonra incir ve zeytin ağaçlarının ölmesi, arı popülasyonunda düşme, balık popülasyonunda düşme, kanser oranlarının arttığı söyleniyor. İşte asit yağmurları filan falan gibi giden giden bir liste.
Ve burada uzun senelerdir bir direniş var. Bu direnişin başlama şekli çok enteresan. Çünkü şeye geliyoruz tekrardan, bu yavaş şiddetin, çevresel şiddetin görünmezliğini işaret eden bir nokta. Dediğim gibi işte 89'da ilk santral açılıyor, 2008'de özelleştiriliyor. Diyorlar ki işte jeotermal enerji sürdürülebilir, harika, yenilenebilir, yeşil falan. Oradaki toplum da tamam diyor yani hani öyleyse öyle.
Bir süre sonra santraller kuruluyor falan. İncir yetiştiricileri birden böyle ağaçlarında çok yakından tanıdıkları... ...ve beraber büyüdükleri ve her gün baktıkları ağaçlarında böyle garip garip bir şeyler görmeye başlıyorlar. Bunlardan bir tanesi, ağaçların yapraklarının çeperinde böyle bir kahverengi kuru bölgeler bir kuruma oluşuyor.
Ne bu, ne bu, ne bu derken işte bir araştırmaya başlıyorlar. Ondan sonra fark ediyorlar ki bu santraller aslında çok da öyle yeşil falan değil. Çünkü neden? Bu bölgedeki jeotermal akışkanların içerisinde bor miktarı çok yüksek. Ve de bitkiler bora dayanıklılıkları açısından üçe ayrılıyorlar. İşte çok hassas, hassas ve de dayanıklı diye. İncir ağacı çok hassas olan kategoride ve burada gerçekten az sayıda bitki var. Ve incir ağacı tesadüfen bora çok hassas.
...ve de ilk işte bor ile karşılaştığında incir ağacı bor alıyor... ...ve ilk başta yapraklarının çeperlerinde depolamaya başlıyor... ...ve çeperlerde bir ölüm görüyoruz. Ondan sonra bor içeri doğru gidiyor ve de bütün ağaç kuruyor, ölüyor. Ondan sonra böyle olunca incir yetiştiricileri... ...incirlerle bu kadar yakın oldukları için dayanışma aslında yani şey oradan çıkıyor.
Adalet hattasının maddenin hafızası bölümünde soykırma Diyarbakır'daki dut ağaçlarıyla Ermenilerin ilişkisi üzerinden bakmayı öğrenmiştik. Antropolog Umut Yıldırım'ın o bölümde anlattıklarıyla şimdi senin incir ağaçlarının Ege'de dayanışmayı nasıl başlattığını anlatman aslında çevreye başka türlü bakmayı da mümkün kılıyor. Ve çalıştığın alan üzerinde şunu merak ettiriyor. Göze görünmeyen yerin altındaki değişikliklerin izi nasıl sürülüyor peki? Yani ağacın görünürlüğü olmadığında bu yavaş şiddeti takip etmek için ne tür araçlar, göstergeler kullanıyorsun?
Evet, şimdi ben Aydın'lı değilim. Ben İstanbul'da doğdum, büyüdüm. O yüzden Aydın benim için yeni bir yerde. Hani bu projeyle beraber tanımaya başladığım falan. Ve projeye ilk başladığımda direnişi takip ettim. Germancık Çevre ve Doğa Derneği var, ondan sonra Kızılcaköy Kadınları var, Pamukören'de bir direniş var falan. Ve de onların yaptığı tabii ki bir yasal süreç de var. Ama bununla beraber çevrelerinde gördükleri değişiklikleri...
Fotoğraflıyorlar ve de işte kaydediyorlar ve de Facebook gruplarında paylaşıyorlar. Ben bu Facebook gruplarındaki videoları izlemeye başladım. Bu senin dediğin şeyler hani görünür olmayan öbür tezahürler diyeceğim. Çürük yumurta kokusu, asit yağmurunun arkada bıraktığı sarı renk... ...ondan sonra buhar. Böyle hani aslında normal hayatta gördüğümüzde böyle çok dramatik olmayacak... ...ama oradaki videoların, yüzlerce videonun böyle arka arkaya paylaşılmasıyla beraber... ...gerçekten o şiddetin dramatikliğini ortaya koyan tezahürler. Bunlara ben şey diyorum, yer altının yüzeydeki tezahürleri. Yer altından yüzeye olan yavaş harekette...
Bazı böyle maddesel anlaşmalar var diyeceğim. Yani jeotermal akışkan yukarı doğru çıkarken, kendiliğinden çıkarken, sondaj kuyusundan değil, soğuyor yavaş yavaş, arkada kimyasalları bırakıyor, işte toprak tarafından filtreleniyor ve yüzeye çok başka şekilde çıkıyor. Ama yine bazen o çürük yumurta kokusunu mesela duyabiliyorsun. Bunların ama şeyi var, bir spektrumu var yani şiddetin gerçekten böyle hani... ...orada bir eşiği var gibi, bir eşikten sonra şiddetli olmaya başlıyor onlar. Ben de mesela projede şimdi şey yapmaya başladım, sahada... ...sahada dediğim hem oradayken, orada gezerken... ...hem de bu bölgeyle ilgili yazılmış metinlerde... ...bu tezahürleri takip ediyorum.
Ondan sonra sahada hareket ederken antik bir metinle karşılaştım. Bu böyle Strabo'nun 20 senesinde yazdığı bir coğrafya metni. Bu metinde şey diyor, şu anki Salavatlı köyünün orada bir Akaraka diye bir yerleşim bölgesi var. Orada bir tane tapınak var, bir tane de mağara var. Mağaranın adı Karonyum. Karonyum adı Karon'dan geliyor. Karon, yeraltı kayıkçısı.
Ölü ruhları işte Hades'in şeyine götüren, kentine götüren kayıkçı. Hasta insanlar buraya geliyorlar ve burada ondan sonra tapınaktaki rahiplere gidiyorlar. Rahipler ya bu hasta insanları mağarada uyutuyor ya da kendileri gidiyorlar işte bu mağarada uyuyorlar günlerce aç susuz. Ondan sonra gördükleri rüya ve halüsinasyonlar üzerinden bir sağlatma tekniği geliştiriyorlar.
Ben de dedim hani neredeymiş bu mağara? Ondan sonra bulamıyorum, bulamıyorum, bulamıyorum. Meğersem bu mağarayı zaten yüzyıllardır kimse bulamıyormuş. Çünkü 20 senesinde yazılmış bir metinle gittim ben oraya ama tabunakoyda duruyor. Ondan sonra işte başka bir metin çıktı karşıma. Bu 1800'lerde işte İngiliz bir şey buraya gelmiş, arkeolog. Bu arada bu bölgenin dibinde de altı tane jeotermal enerji santrali var. Yani sesini duyuyorum, görüyorum olduğum yerden santralleri. Ondan sonra işte bu metinde de şey yazıyor, diyor ki... ...Akaraka'ya gidecekseniz hiç boşuna vakit kaybetmeyin. Zaten o mağarayı da yüzyıllardır kimse de bulamıyor. O mağarada da sihirli de bir şey yok. Çünkü o mağaranın yanında Sarı Su diye bir dere var. O zaten çürük yumurta kokuyor. Orası belli ki orada bir sülfür çıkış noktası var. Herhalde işte o mağarada da o gaz çıkıyordu ve de bunlar böyle kafaları iyi oluyordu ve halüsinasyon görüyorlardı. Böyle de bir şey herhalde diyor. Ondan sonra geri gittim işte tapınağa. Ondan sonra işte sarı suyu arıyorum. Yok, su yok ortalıkta, yüzeyde su yok yani. Yine soruyorum amcalara, soruyorum nerede? Oradasın diyor, burası sarı su diyor. Diyorum su nerede? Su yok.
Ondan sonra uzatmayayım. Başka bir amca dedi. İki incir ağacının ortasında kalan alan dedi. Ben meğersem kurumuş bir dere yatağının içerisinden zaten gidiyormuşum sürekli tapınağa. Yani dere yatağı kurumuş. Ben de işte Nisa'nın arkeoloğuna e-mail atmıştım. Buradaki mağarayı arıyorum falan diye. O da demişti ki ben orada yedi tane gaz çıkış noktası tespit ettim. Yörede bunlara kokar diyorlar. Amca geri gelince ben de sordum ona kokarlar varmış burada nerede falan. Gel benimle dedi. Dere yatağından takip ettik yukarı doğru çıkıyoruz. Ondan sonra ve de solda böyle bir yığıma duvar var yüksek ortasında da kara şeklinde bir delik var. Deliğin içerisi sarı oluşumlar dolu. Dedi ki sabah yine çok erken gelirseniz burası hala çürük yumurta kokar dedi.
Dedim dereye ne oldu? Dere bu santraller buraya yapıldığında kurudu dedi. Biz eskiden dedi çocukken dedi buradan dere tepeden temiz akardı dedi. Bu deliğin buraya gelince burada böyle karışırdı o kokuyla dedi. Sonra biz buraya üç tane testi koyardık dedi. Birincisine doldururduk suyu. Ama bir gün orada beklerdi. Ondan sonra ikincisine doldururduk. Orada beklerdi. Üçüncüsüne akıtırdık. O üçüncü testteki su tatlanırdı dedi. Eğer derinizde, cildinizde herhangi bir kaşıntı, midenizde bir problem olursa bu testteki suyla yıkanırdınız ya da bunu içerdiniz dedi.
Şimdi burada çok önemli bir noktadan bahsediyoruz. Çünkü burada bu doğa ve kültür ayrımının tamamen böyle birbirine geçtiği bir nokta burası. Burada işte antik sağlatma yöntemleri var. Burada güncel sağlatma yöntemleri var. Ondan sonra bunların hepsinin dereyle beraber jeotermal enerji santralleri tarafından yok edilmiş olma hali var. Burada bütün bu hikayeler birbirine geçiyor.
Bu iç içe geçen hikayelerin arasında aslında senin harcadığın büyük emek de var ve kapatmadan önce buradan yola çıkarak hepinize sormak istiyorum. Her biriniz farklı yollardan geçerek kendi alanlarınızda farklı araçlarla çevresel şiddetin farklı tezahürlerini görünür kılmaya çalışıyorsunuz ve insanın toplamdaki bu etkisi, o senin bir yazında gördüğüm tarifle söyleyeceğim, jeolojik bir kuvvete dönüşmüş durumda. Ya genel olarak pek çok adaletsizliğe karşı durmaya çalışırken yaşanabilir yılgınlıkla söz konusu böylesi bir kuvvet olunca nasıl mücadele ediyorsunuz? Veya karamsarlığa kapılmamak için konu üzerinde şöyle sorayım, bu mücadelede siz nasıl açıklar ve potansiyeller görüyorsunuz?
Yani bu iki örnekte de hem Aslı'nın hem Levent Hoca'nın anlattığı, iki gerçeklikte de karşı karşıya olduğumuz durum. Aslında sermaye tahakkümü altında bir ekosistem üretme çabamızın, etkinliklerimizin sermaye açısından çok yolunda, geri kalan herkes açısından berbat durumda olduğu gerçeği. Çünkü Levent Hoca arada geçirdi o kelimeyi, ondan borç alayım hem de. Ucuzluk burada ana mesele. Bu konuda Jason Moore'un çok değerli çalışmaları var. O ucuz doğa stratejisi diyor buna. Ucuzlatma stratejisine sömürgecilik diyebiliriz. İşte Levent Çaylı'nın Türkçesiyle hafriyatçılık diyebiliriz. Özellikle dibidi kazma hikayesinin bir tercümesi. Bu tarz fenomenler bize gösteriyor ki, sermaye kendi mantığı dahilinde
insanları, insan olmayan canlıları ve teknik makineleri ama ham madde olarak cansızları da enerji vesilesiyle rüzgarı, işte yeraltı sularını, denizleri temellük etmeye dayanıyor. Bizim problemimiz dolayısıyla doğanın kirlenmesi değil derken bunu kastediyorum. Bizim problemimiz kapitalizmin atık yönetimi stratejisi dediğimiz şeyin yol açtığı problemler ve bunları sermaye mantığı dahilinde bir şey halinde sentezlememizin gerekliliği. Yani bizim bence mücadelelerde bugün en büyük açıklarımızdan biri Bu bağlantıları yeterince iyi kurmamamız ve dolayısıyla mücadele ederken tam olarak neyle mücadele ettiğimiz konusunda bir belirsizlik, bir boşluğun oluşması, bu yarı etik, yarı politik bir problem olarak formüle edilebilir ayrıca.
Yani ben biraz ironi yaparak yaklaşmak istiyorum. Yani evet, söylenenlerin hepsine katılıyorum. Çok güzel ama babalarımız, bilim insanları dediler ki pirize parmağınızı sokmayın, çarpılırsınız. Soktuk parmağımızı, çarpıldık, çarpılmadık diyoruz. Yani anlayan insanlar evet anlıyorlar. Ama anladıkları için ellerinden bir şey gelmiyor. Ellerinden bir şey gelecek insanlar da bu işi anlamıyorlar.
Yani bir şeyi tersi yüze etmek gerekiyor. Öyle düşünüyorum yani. Evet, konuş konuş ama nereye kadar deyip söyleyeceklerimi nokta alacağım. Bu konulara baktıkça baktıkça bir umutsuzluğa insan çok kapılıyor. Aynı zamanda işte hani Aydın'daki direnişle falan baktığımda da onlar da yani davalar kazanılıyor. Ondan sonra yeni chat süreçleri başlatılıyor. Yani böyle bir sürekli tekrar eden bir süreç var.
Yani adalet bize verilen bir şey değil ya, biz alıyoruz onu. En azından şu anki dönemde böyle gözüküyor. Yani bir şekilde almaya çalışıyoruz. O yüzden yani direnişe ve de bu konuda gerçekten... ...mücadele veren gruplara ben birazcık daha şey yapmak istiyorum. En azından pratiğimde odak noktam hep orası. Bu araştırmada şey oldu, son dönemde bir sürprizle karşılaştım. İşte bu deliklere falan, öbeklere bakarken... ...sahamı genişletmek durumunda kaldım. Çünkü aynı şeyleri tamamen farklı. Manisa'da da gördüm mesela. Aynı şeyleri Denizli'de de gördüm. Şimdi benim saham sadece Büyük Menderes grebeni değil. Aynı zamanda Denizli grebeni, aynı zamanda Gediz grebeni ve oradaki... ...çeşitli öbekleşme noktaları. Şimdi bu neden benim için heyecanlı? Çünkü bana şeyi gösteriyor. Ben yer altından yüzeye baktığım zaman... ...yüzeyde birbirinden çok uzak gözüken bölgeler... ...arasında bir ilişki ve yakınlık kurabilirim.
Ve bu belki neye sebep olabilir? Daha direnişin olmadığı bir yerde direnişin oluşmasına veya... ...farklı grupların birbirine destek verebilecek grupların arasında bir bağ kurmama sebep olabilir. Yani bunların hiçbiri bir formül değil. Ama bana umut veren nokta bu oluyor en azından. Yani umudun kesildiğinde, çünkü direniş ve de bütün bunlar... İnanılmaz enerji isteyen, emek isteyen hareketler bunlar. Yani artık o kalmadığında, tükendiğinde sana gelip bir seni tekrardan hareketlendirebilecek bir destek mekanizmasına ihtiyacın oluyor. Öyle olursa belki biraz daha uzun devam edebiliriz bu mücadeleye gibi geçiyor içimden benim.
İzninizle bölümü bu ilhamla sonlandıralım. Çöpten yola çıkarak çevreyi, biz yaşarken öldürdüklerimizi ve ötesini düşünmemizi sağladığınız için üçünüze de çok teşekkürler. Biz teşekkür ederiz. Adalet Hattası'nın bir bölümünde böylece sonuna geldik. Danışma Kurulu üyelerimizle birlikte hazırladığımız gelecek bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.