Podcast

2.10 Hatırlatma metotları

Adalet Atlası

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Adalet Atlası podcast serisinin bu bölümünde yayıncı Rober Koptaş, medya sanatçısı ve yönetmen Deniz Tortum ve yönetmen Ceylan Özgün Özçelik geçmişte yaşanan adaletsizlikleri farklı teknolojilerle bugüne taşımanın yollarını anlatıyor. Konuklar, Hazal Özvarış’ın soruları eşliğinde, yayıncılık, sanal gerçeklik (VR) ve sinema üzerinden 1915 Ermeni Soykırımı öncesi ve sonrasında olanlar, 6-7 Eylül 1955 pogromu ve 2 Temmuz 1993 Madımak katliamını bugün hatırlatmanın imkân ve sınırlarını tartışıyor.

Bölüm Transkripti

5.742 kelime · ~29 dk okuma

Merhabalar, Adalet Hattası'na hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı disiplinlerin adaletle kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz hafıza. İlk sezonda bu konuyu Ermenilerin ve Kürtlerin 1915'li soykırımını aile içi sözde aktarımla bugün nasıl hatırladığı üzerinden ele almıştık. Failin ve mağdurun hafıza oluşumlarındaki farkları konuştuğumuz o bölümün ardından bu kez konuya farklı bir açıdan, hatırlatma metotları üzerinden yaklaşacağız.

Geçmişteki adaletsizlikleri, VR yani sanal gerçeklik, yayıncılık ve sinema aracılığıyla bugüne taşımayı bu mecraların imkan ve sınırlarıyla konuşmak için stüdyoda bize üç isim eşlik ediyor. Medya sanatçısı ve yönetmen Deniz Tortum, yayıncı Robert Koptaş ve yönetmen Ceylan Özgün Özçelik. Üçünüz de hoş geldiniz. Hoş bulduk.

Bu bölümde hatırlatma yöntemleri üzerine sohbet edeceğiz ama başlarken hatırlayanın kim olduğunu sormak istiyorum size. Deniz Sen 6-7 Eylül olaylarını VR ile anlattın. Ceylan Sen 1993'te Madımak'taki yangını sembolü alarak Katliamları Unutma Halimiz üzerine bir gerilim filmi olan Kaygıyı çektin. Ve Robert, yayın yönetmeni olduğun Aras Yayıncılık'ta soykırma ve sonrasındaki inkara maruz kalan Ermenilerle ilgili edebiyattan balıkçılığa uzanan yayınlar yapıyorsunuz.

Transkriptin tamamını oku

Sizin bu adaletsizlikleri seçmenizin, onlar üzerinden hatırlama ve hatırlatma çabanızın temellerinde neler var? Deniz ilk sen başlar mısın? Eylül 1955, 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili bir sanal gerçeklik çalışması. Bu işi 2016'da Çağrı Hakan Zaman ve Nil Tuzcu ile beraber yaptık.

Neden 6-7 Eylül olaylarını seçtik? Yani İstanbul'da Türkiye'de olan azınlıklara yönelik bir yağma ve yıkım hareketini. Bunun sanırım çeşitli sebepleri var ama bir yandan da zaman geçtikçe aslında bunu neden yaptığımızı bile hatırlamak biraz değişiyor. Ama o zaman Türkiye'nin içinde olduğu sürece ve o zamanki toplumsal hezeyana da dair bir şey diyen, o eski toplumsal hezeyanları hatırlayan bir iş yapma fikri vardı aklımızda. Aynı zamanda da şehrin ve ülkenin yitirdiğimiz kültürünü ve çoğulluğunu da hatırlamayı istemiştik hep beraberce. Zaman geçtikçe Eylül 1955'in neden yaptığımız sorusunun cevabı değişiyor dediğin için merak ettim. Bugün aynı noktada mısın yoksa yanıtın değişti mi?

Birkaç gündür aklımda döndürüyorum mesela Eylül 1955'ten ve böyle bir deneyimden öğrenebileceğimiz ya da hatırlayabileceğimiz şeyler ne olur diye. İki farklı tarafı geliyor. Bunlardan bir tanesi böyle bir linç ortamının ve toplumsal hezeyanın olabileceğini bilmek ve bunun olasılığını sürekli hatırlamak ama belki öte yandan da özellikle mağdurun gözünden bu olayları yaşamak ve görmek belki olur da böyle bir lincin parçası olma ihtimalinde bulursak kendimizi buna karşı koyabilmemizi ve bunun farkında olabilmemizi belki sağlayacaktır diye düşünüyorum. Robert sen neden hatırlıyorsun?

İlginç bir tarih var, onu hatırlamak bana anlamlı gibi geliyor. 1990'lı yılların başları, Aras Yencilik'te yani bizim bütün bu... ...Ermeni edebiyatı ve kültürüyle ilgili yaptığımız hatırlatma faaliyetinin yürüdüğü mecranın kurulmadığı bir zamanda... ...Türkiye'de pek çok mesele, özellikle Kürt hareketinin yükselttiği mücadeleyle konuşulur hale geliyor.

Orada Kürtler, Ermeniler, başka halklar, başka gruplar aslında kimlik siyaseti diye bazen hor görülen... ...ama neticede bir vaka olarak ortada olan bir alanda ilerlemeye başlıyorlar. Benim de okuduğum Karagozyan Yetimhanesi'nin mezunlar derneğinde... Aziz Nesin, Can Yücel ve Vedat Günyol gibi dönemin çok önemli Türk aydınlarının olduğu, Magrdiç Margos yanında bir türlü moderasyon yaptığı bir toplantıda Hagop Munturi'yi anmışlar. Bizim yayın evinin kurucuları olan benim abilerim ve ablalarımdan çokça dinlediğim hikaye. Aziz Nesin'in, Munturi'nin eserleri ilk kez Türkçe'ye çevrildiği için, biraz da böyle sitem ve şikayetle, yani çevirmediniz ki, ne yapalım, nasıl bilebilirdik?

Demiş olması. O zaman da işte Mıgırdıç Margosyan, Ardaşes Margosyan, Yetfart Tomasyan, Hrant Dink, Paine Tomasyan gibi bir grup Ermeni aydını, fikir insanı diyeyim. Ermeni kimliğinin de soykırımdan dolayı ve sonra da Cumhuriyet dönemindeki bir takım ayrımcı pratiklerden dolayı yok sayıldığı, unutturulduğu, inkar edildiği bir zaman ve bir asala cinayetleri nedeniyle pek çok saldırıya da maruz kaldığı bir zamanın hemen ertesi. Dolayısıyla bu boşluğa hitap etmek için, mademki hatırlanmıyor, mademki unutuluyor ve mademki bizim bu geçmiş, aslında geçmemiş olan geçmiş, bugün de bizim ayrımcılığa uğramamıza neden oluyor. Biz bir yayın evi kuralım ve yok edildiğimizi bile değil, var olduğumuzu, burada bir arada yaşadığımızı, buranın ortak kültürüne, buranın ortak yaşantısına türlü şekillerde katkıda bulunduğumuzu anlatırız gibi bir kaygıyla başlamış bir

Yani susturulmuş olanın, unutturulmuş olanın ve aslında bir anlamda da şiddete uğramış, şiddetle yok edilmiş olanın ve hala da ayrımcılığa uğramakta olanın sesini duyulur kılmak için başlamış bir mücadele diye söyleyebilirim bu hatırlama çabasını. Sen şimdi var olduğumuzu anlatma, hatırlatma kaygısı deyince aklıma Sibel Oral'a verdiğim bir söyleşi geldi. Orada şunu söylüyorsun. Dolmabahçe Sarayı'ndan bahsedilirken bile sarayın Balyan ailesi tarafından yapıldığı söylenmiyor. Rehberler sarayın mimarlarının İtalyan Balyan ailesi olduğunu anlatıyorlar. Dolayısıyla aslında sadece unutulmaya karşı değil, onun yerine doldurulan yanlışlara, yalanlara karşı bir hafıza üretimi için de çalışıyorsunuz.

Yani şunu unutmamak lazım, biz esasen eğer soykırım veya bu tip geçmiş şiddet olayları üzerine konuşuyorsak... ...konuştuğumuz mecra, zemin, ortam Talin Suciyan'ın inkar habidüsü kavramıyla dile getirdiği... ...bir ortamda yaşayarak sürdürdüğümüz bir mücadele ve bizim sahip çıkmaya ve hatırlatmaya çalıştığımız tarihin tam zıttını...

kuşaklar boyunca toplumun tamamını empoze ediyor. Dolayısıyla ortak bir geçmişe sahip olabilmek ve bunun bir anlamda bir adalet içermesi hakkından mahrum insanlar olarak. o acıya, o haksızlığa, o adaletsizliğe, o inkarlara yakın olmak, onlarla bağ kurabilmek ve hikayelerimizi ki her zaman tabii ki revizyona tabi, her zaman yeniden yazılacak ama temel bir adalet nosyonuyla en azından yazılması ihtiyacıyla yapmadan duramadığımızı düşünüyorum ve bu da bizim elimizden alınmış olan şeyin yani bir barışçıl geçmiş ihtimalinin içimizde yarattığı acıya ve yaraya karşılık hala devam eden o şiddete karşı barışçıl bir geleceği yaratmak için bir mücadeleye dönüşüyor. Zayıfız bu anlamda o devasa mekanizmalar karşısında ama yarattığımız şey bir şekilde gerçeğin hani ortaya çıkma huyu var denir ya ona bir duygusal yatırım esasen ve ürettiğimiz şeylerde o devlet mekanizmaları karşısında onları zorlayarak çarkların o şekilde dönmemesini sağlayarak aslında bir nebzede olsa sağlamamıza yardımcı oluyor diye düşünüyorum.

Ceylan, sen neden hatırlıyorsun, neden hatırlatıyorsun? Ben hatırlamadığım için hatırlatıyorum aslında. Bütün çıkışı kaygının benim kendi haftasızlığımla ilgiliydi ve mekanla ilgiliydi. Hani çıkıyorum sokağa ve bir şeyler değişmiş ve daha önce orada ne olduğunu hatırlamaya çalıştığım çok uzun bir süreç oldu. Bunun en çarpıcısı benim için, yani en şok edicisi. Demirören'den önce orada ne olduğunu hatırlamıyor olduğumu fark etmemle başladı ki Demirören oraya çok kısa bir süre önce yapılmıştı. Başta sadece kişisel bir durumdu bu ama giderek genişledi çünkü kime sorduysam Demirören'in yerinde daha önce ne olduğunu hatırlamıyordu. Ve Unutmanın Sınırları üzerine okumaya başladım önce. Unutmanın Sınırları üzerine okurken de yine kendimden bir şeyi fark ettim. Roboski ile ilgili bir haber okuyordum ve şeyi düşündüm.

Robeschi'de tam ne olmuştu dediğim bir an oldu ve o bana ikinci sıramı getirdi kişisel olarak. Bir dakika nasıl yani? Ve sonra Katliamlar üzerine okumaya başladım. Çorum, Maraş, Diyarbakır hepsi, her şeyi okuyorum. Kafamda sadece cümleler olarak, bir takım haber başlıkları olarak olduğunu fark ettim ve arkasındaki hiçbir şeyi bayağı hatırlamıyorum. Fakat emin olduğum şeyler vardı çatıyı kurarken. Birincisi hep sinemada şey derler, en iyi bildiğiniz yerden başlayın. En iyi bildiğim yer medyaydı çünkü yıllardır orada çalışıyordum. ana karakterimin kesinlikle bir haber kanalı çalışanı olması artık kaçınılmazdı. Bunun bir diğer etkisi de şuydu aslında. Mithat Sancar'ın Geçmişte Hesaplaşmak kitabında çok güzel bir alıntı var. Şimdi kimin alıntısı olduğunu hatırlamıyorum ama cümleyi de tam net hatırlamıyor olabilirim. Hafızasızlığım için herkese özür diliyorum ama şunu diyordu. Bugün hala canlı olan anılara, yarın artık sadece medya aracılığıyla ulaşılabilecek gibi bir cümle vardı orada ve o da beni çok etkilemişti. Çünkü sonuçta her iktidar geldiğinde, her yeni iktidar bir araçları var. Bu araçların en başında da aslında medya var.

Medyanın yanında tabii ki bir sürü başka araç var. İşte kentsel dönüşüm, kenti değiştirmek, editlemek tırnak içinde ve yeni baştan bir kültür yaratmak. Bütün bunlarla birlikte de aslında eğitimi, dini hepsini resetleyip, editleyerek kendi vatandaş tasarımını oluşturmak. Ve bu vatandaş tasarımı ile birlikte bunu da içine alıp hani yeni bir vatandaş tasarımı ve bu vatandaş tasarımı aslında tamamen unutturulmuş bir vatandaş dizaynı. Peki nasıl unutuyoruz? İşte o noktada da aslında az evvel söylediğim iktidarın bütün araçlarının nasıl kullandığıyla ilgili ve bunu nasıl inşa ettiğiyle ilgili bir rota çizmeye çalıştım. Ama aynı zamanda da çocukluğunda bile orada olmuş birinin unutması.

...beni en çok çeken şeydi. Orası çünkü çok karanlık. Ve tabii ki bu karakterin, filmdeki erçeğe ulaşan tek karakterin... ...aslında kurgu yapan biri olması geldi sonra da.

Kaygı filminin detaylarına gelmeden önce sana şunu sormak istiyorum. Her ne kadar dediğin gibi iktidarlar unutturarak vatandaşları tasarlıyor olsalar da onlar da hatırlatıyorlar ve bunu mitleriyle, gelenekleriyle, anıtlarıyla ve müzeleriyle yapıyorlar. Sence egemenin hatırlatmasıyla sizin yani karşı hafızanın üreticilerinin hatırlatma çabaları nasıl ayrışıyor? Aslında iktidarın hatırlatması tamamen tarihin tekerrürüyle ilgili sanırım. Zeki Coşkun'un Aleviler, Sünniler ve öteki Sivas kitabı beni gerçekten çok büyüleyen bir kitaptı. Orada çünkü şunu görüyorsun, şehrin ateşle ilişkisi çok tuhaf. Perslerle başlıyor, Akkoyunlular, Timur işte... Yavuz Sultan Selim, ondan sonra işte 40 bin Alevi öldürülüyor. Bakıyorsun şeyine, nedenlere. Nedenlere baktın yine aynı şeyi görüyorsun. İşte Kur'an'ı yaktılar, camileri yıktılar. Ve 1978'deki Sivas olaylarına geldiğimizde de yine bayağı aynı şey oluyor. Hani cami bombalandı deniyor. Ve cami bombalandıdan sonra da işte Alevi mahalleleri, Alevi evleri yakılmaya başlıyor.

Ve yine aynı şeyler. Sonraki etkilerinde de tamamen üç kelime dikkatini çekiyor. Biri provokasyon, biri tahrik, biri de hassaslık. 93'e bakıyorum. Yine aynı şey. Provokasyon, tahrik, hassas. Katliam'dan sonra oraya giden araştırma komisyonunun yazdığı rapora bakıyorsun. Daha ilk cümle Sivas'ın ne kadar hassas bir yer olduğu.

Koskoca 11 kişi oraya gittisiniz bir heyet olarak, orada bir inceleme yapıyorsunuz ve bulduğunuz sonuçlar bu mu gerçekten? Sivas'ın hassas olduğu. Bütün bunları böyle okudukça, okudukça, okudukça bütün nedenleri, sonuçları, katliamların hepsini okumaya çalıştım elimden geldiğince ve vaktim yettiğince. Neden sonuç, gelişme, hani sonrasında medyaya yansıyan bütün başlıklar bıraktığı şey sürekli tekerrür eden bir şey var. Aslında evet, tam da bu nedenle iktidar kendini sürekli hatırlatıyor işte. İktidarlar değişebiliyor ama içlerindeki süreklilikler nedeniyle aynı adaletsizlik düzeneklerini yaratabildiklerini söylüyorsun ve bu yüzleşmeye niyet ettiklerinde oradaki tavırlarında da açığa çıkabiliyor. Bu görüşmeye hazırlanırken danıştığımız isimlerden biri olan Esin Gülsen bunu Ulucanlar Cezaevi üzerinden örnekliyor ve şunu söylüyor. Leyla Zana'nın, Nazım Hikmet'in kaldığı, Deniz Gezmiş'in asıldığı bu cezaevi, yanlış hatırlamıyorsam 2011'de müzeleştirilirken, duvarlarına boya badana yapılıyor, mahkumların yazlıkları siliniyor ve tuvaletler yenileniyor. Dolayısıyla cezaevi aslında halka açılırken tarihinden ayıklanıyor. Deniz, sen hatırlatırken böylesi girdaplara düşmemek için, yeni bir adaletsizliğe sebebiyet vermemek için nelere dikkat ediyorsun?

Benim özellikle yaptığım işlerde, özellikle film işlerinde beni çok etkileyen bir yönetmen ve bir film olmuştu. O da yaklaşık herhalde 24-25 yaşındayken izlediğim Alberto Griffi diye bir İtalyan yönetmen. Karşı tarih yapıyor, alternatif tarih filmleri yapıyor ve kendi ürettiği bir siyah-beyaz video kamerayla İtalya'daki hayatı çekiyor 60'larda ve 70'lerde. Ve Lia diye bir kısa filmine denk gelmiştim yaklaşık 30 dakikalık ve bu 1970'te bir İtalya'da bir öğrenci toplantısından bir kayıttı ve orada öğrenciler politik bir tartışma içindeler. Lia diye genç bir kadın var orada ve anladığımız kadarıyla birazcık aslında kafası da dumanlı ve

biraz saptırıyor muhabbeti ama aslında kalbinden geçenleri söylüyor ve belki geri kalan ekipten daha az entelektüel olan bir yerden yaklaşıyor tüm sürece. Ama aynı zamanda da bu toplantının ne kadar aslında karman çorman ve dağınık ve aslında bizim yani gençken yaptığımız konuşmalara ve sohbetlere ne kadar benzediğini aslında orada görmüştüm ve çokça efsaneleştirilmiş bir nesil olan 68 kuşağının da aslında çok da bir fark olmadan ve geçmişle şimdinin de çok benzer dertlerinin ve hislerinin olduğunu görmek böyle beni hem çok heyecanlandırmış da hem de önüme çok büyük bir alan açmıştı. Ve burada da aslında hani karşı tarih yazarken bir şeyi efsaneleştirmeden ve belki utanacağımız küçük şeyleri de katarak ya da sıkıcı olanı katarak, günlük olanı katarak göstermek de sanki böyle insanlara iyi gelen bir tarih yazımı. olur diye düşünüyorum ve aslında da yaptığım çalışmalarda ve Eylül 1955'te de aslında böyle bir taraf var çünkü Eylül 1955 olaylardan önce geçiyor ve o günkü yani aslında tarihin olduğu o güne çok olağan bir şekilde yaklaşmaya çalışıyor ve gerçekten işte bir fotoğraf stüdyosundaki detaylara bakıyoruz günlük konuşmaları dinliyoruz. Tarihi bu olağanlığıyla göstermek aynı zamanda

şu anda da bir tarihin içinde yaşıyor olduğumuzu ve tarihin belki şu an burada beraber olmamızdan çok da farklı bir şey olmadığını bilmemiz için iyi bir metotmuş gibi geliyor bana. Böyle bir olanlığı içeren bir hatırlatma için meca olarak neden bir yeri seçtin, daha doğrusu seçtiniz? Eylül 1955'i yaparken tam o sıralarda özellikle Çağrı'yla beraber VR mecrası üzerine de çalışıyorduk ve benim o sıralar çok okuduğum bir ekol vardı. Bunun adı Embodied Cognition, bedenlenmiş biliş. Yani bizim bilmemiz, düşünmemiz sadece beyinle yaptığımız bir şey değil. Yani aynı zamanda hatırlamamız da. Bilakis tüm bedenimizle ve bedenimizin dünyada nasıl olduğuyla ve etrafımızdaki koşullarla ve etrafımızdaki nesnelere ve olan herkese dağıtılmış bir şekilde yaptığımız bir eylem. Ve düşünmeyi, hatırlamayı böyle düşündüğünüzde de gerçekten VR'ın ve böyle bir bedensel mecranın getireceği artılar olduğunu düşünüyorduk. Ve aslında bu yüzden de VR'ı seçerek bu deneyimi geliştirmeye başladık.

ve bedenselliği kullanarak ve bir mekanda yürümeyi, eşyalara, nesnelere bakabilmeyi ve orada zaman geçirebilmeyi ve o mekan içinde eyleyebilmeyi düşünerek tasarladık. Araya girip bir yer ne demek bilmeyen biri için soracağım. 8-9 dakikalık hazırladığınız bu deneyimi bir gözlükle yaşıyoruz değil mi? Evet, yani aslında bir sanal gerçeklik gözlüğü takıyorsunuz ve bir oda içinde yürüyerek bu deneyimi yaşıyorsunuz. Ve bu deneyimde bir fotoğraf stüdyosunda buluyorsunuz kendinizi ve stüdyoyu aslında Osef Minasoğlu ve Meryem Şahinyan'ın fotoğraflarını kullanarak kurduk. Oraya gelen müşterilerin fotoğraflarını çekiyorsunuz, konuşmalarını dinliyorsunuz. Yavaş yavaş da dışarıdan aslında kimi sesler, gürültüler gelmeye başlıyor ve dışarıda insanlar toplanmaya başlıyor ve şiddet olayları başlamadan, tam başladığı sırada da bu deneyim bitiyor. Yani bu tercih çok bilinçli verildi. Çünkü VR'da her ne kadar bedensellik ve presence ya da olanlık diyebileceğimiz orada olma hissi

olsa da bir yaralanabilirlik ihtimali yok. Bu yüzden de orada aslında şiddet olaylarının başladığı ve VR'ın temsil edemeyeceği yere geldiğimizde bu deneyimi bitirme kararı vermiştik. Peki sence hangi hatırlamada yaralanabilirlik var? Yani film veya kitap aracılığıyla yaptığımızda da hatırlama bu anlamda steril bir eylem değil mi?

Geri alınabilirlik başka hatırlama hallerinde de yok ama, VR üzerinde özellikle 2015-2016'da dönen tartışmalar VR'ın çok büyük bir empati aracı olduğuna yönelikti ve çeşitli aslında travmalar ya da bu tip şiddet eylemleri yaşatarak izleyiciye, izleyicinin bunları anlayabileceği varsayımı vardı. Mesela 2015'te çok meşhur olan Project Syria. diye bir çalışma vardı. Orada mesela Suriye'de bir sokağa gidiyorduk ve üç dakika o sokakta bulduktan sonra bir bomba patlıyordu ve etrafımızdaki kimi insanlar yaralanıyordu, kimisi kaçışıyordu ve öyle bir olayın içinde buluyorduk ve bunun da aslında çok önemli bir şekilde bir empati yarattığını öne sürüyordu bunu yaratan insanlar ve aynı zamanda da hani tüm VR çevresinde de tartışılan konulardan biri buydu. Aslında bizim tercihimiz ya da öyle bir yerde durmamız bu işlere karşı olarak verdiğimiz bir karardı.

Ben hatırlamanın çok yaralayıcı olabileceğini düşünüyorum. Yani neden hatırlamak istemiyoruz bazı şeyleri? Kişisel olarak da toplumsal olarak da suçlu olduğumuz tarafları, anları, olayları, karanlık taraflarımızı, korktuğumuzu bunları gömüyoruz. Bunları hatırlamak istemiyoruz. Dolayısıyla hatırlamak da... kişinin kendisini, toplumu da çok yaralayabilir, çok incitebilir, çok kırılgan bir noktaya götürebilir. Hatırlatmak da kendisi çok tehlikeli olabilir, özellikle bizim gibi toplumlarda. Dolayısıyla hatırlamak epey tehlikeli bir alan. Robert, iyi ki bu notu düştün. Soruyu sorarken kastettiğim bedensel yaralanmaydı. Belli ki iyi ifade edememişim ama genel olarak hatırlama ve hatırlatmanın içerdiği bu yaralanabilirliğe dair çok haklısın.

Robin'in dediğine ben de çok katılıyorum ama yani dediğin gibi gerçekten böyle bedensel ve aslında da yani tüm büyük şirketlerimi yar yapan işte Facebook olsun ya da şimdi Meta olsun, Google olsun vs. Onların tüm çalışmaları bu tip. VR'ın insanı hasta edebilecek şeylerine karşı olarak bir tasarım yolu izlemeye çalışıyorlardı. Bu emniyette alan içinde VR ses ve görüntüyle bir mekanı anı yaşayabilmemizi sağlıyor ve o mekanda yürüyebiliyoruz, pozisyon alabiliyoruz ve aslında diğer mecalardaki eylemsiz izleyiciden farklı olarak o mekanda böyle kararlar alarak failliğimizi unutmuyoruz. Onu düzenli olarak hatırlıyoruz ve eğiliyoruz. Ama örneğin AK Parti'nin 15 Temmuz'u hatırlatmak için yaptığı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü VR'inde bunu göremiyoruz.

İlayda Üstel bu projeye dair yazdığı tezde bu VR'de sıfıra yakın etkileşim olduğuna, kontrolün ön plana çıktığı kurguda da alternatif yollara giremezken, belli yerlere baktırıldığımıza dikkat çekiyor. Ve senin çalışmandan farklı olarak insanların yüzlerini görürken bu VR'de hep bir gözlemci oluyorsunuz. Asla katılımcı olmanıza izin verilmiyor. Şimdi mecranın imkanları ve sınırlarını göz önünde bulundurarak, siz aldığınız kararlarla o gözüğü takanı, hatırlatanı nasıl pozisyonlandırdınız?

VR dediğimiz şey aslında iki farklı teknoloji bir yandan. Bir 360 derecelik videolar var. Bu 15 Temmuz VR'inde ya da işte pek çok başka 360 derece videoda olan. Bir de interaktif içinde yürüyebildiğiniz VR'ler var. Bu da genellikle bilgisayar oyunlarına daha yakın aynı teknolojiler kullanılarak yapılıyor.

360 derecelik video VR'ı ben daha ziyade böyle bir sinemanın geleneğinden gelen bir şey olarak düşünüyorum. Diğer neyse bilgisayar oyunları, interaktif işler, simülasyonlar gibi bir gelenekten gelen bir şey olarak düşünüyorum. O yüzden ikisini karşılaştırmak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bir yandan da hani gerçekten 360 derece video yaptığınızda o zaman gerçekçi temsile yaklaşmak çok daha kolay ve belki de 15 Temmuz için de gerçekçi temsil çok önemli bir yer tutuyordu çünkü Eylül 1955'te biz bilakis gerçekçi temsilden kaçınmamızın da sebebi gerçekten geçmişle aramıza eleştirel bir mesafede koyabilmek. Yani aklımızdaki sorulardan bir tanesi de hep VR'la çalışırken aslında VR'ın propaganda'ya kayacak çok fazla şey var. Çünkü çok güçlü tarafları olan bir metra ve bunların nasıl farkında oluruz ve belki izleyici olarak kendimizi, VR'ın bizi direkt kolayca etkileyeceği şeylere karşı nasıl eğitebiliriz? Hem gözümüzü hem bedenimizi gibi bir soru var ve aslında hani sinemada da, çoğu filmde de yapılan bir şey bu.

Bu eğitimin bir parçası da sanırım hatırlatmaya anlam veren, ona anlam kazandıran bağlamın aktarımı. VR özelinde bu, gözüyü takmadan önce ve taktıktan sonra olanlarla da şekilleniyor. Çağrı Hakan zaman ve Nituzcu'yla beraber hazırlarken, Eylül 1955'i, bu aşamaları nasıl kurguladınız? Aslında deneyimin başlaması ve bitişi VR'de çok önemli bir şey olabiliyor çünkü bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz ve o dünyaya girmeden ve çıktıktan sonra o dünyayla ne yapacağınız hakkında aslında kimi ipuçlarının olması önemli oluyor. Deneyimin öncesi için aslında çok fazla bir şey yapmadık ama sonrası için baya düşünmüştük ve bunun da

Vardığı sonuç şöyle bir şey olmuştu. İşte bir fotoğraf stüdyosundayız. Duvarlarda Meryem Şahinyan'ın ve Osep Minasoğlu'nun fotoğraflarını görüyoruz, çektikleri fotoğrafları. Ve VR deneyimi bitip gözlüğü çıkardığımızda da yaptığımız enstelasyonlardan bir tanesinde duvardaki fotoğraflar aynı dizilimle pogrom sonrası fotoğraflara dönüşüyor.

Ve bir yandan hani olayların ertesine ve şimdiye geçiyoruz ve şimdiyle geçmiş arasında öyle bir mekansal bağ kurmaya çalışıyoruz ve deneyimin bittiği yerde aslında belki hatırlama başlıyor bu deneyimde. Deniz'in bir yarın sonunda gösterdiklerini söylediği Mariam Şahinyan ve Osep Minasoğlu'nun fotoğrafları Aras yayıncılıktan. Ve aslında sohbet boyunca kitaplara referans verilmesi hatırlatma için yayıncılığın ne kadar kuvvetli bir kaynak olduğunu işaret ediyor. Robert, sence bu alan hatırlamayı nasıl tetikliyor? Zihinle aslında biraz böyle metinle baş başa kalarak hem hatırladığımız hem düşüncemizi tetikleyen hem de türlü bağları kurabildiğimiz bir şey. Hafızının nasıl işlediğini ne kadar iyi bildiğimize emin değilim. Yani bilimsel olarak da aslında çok iyi bilinen bir alan değil. Ama kitabın şöyle bir gücü var. Çok kalıcı.

ve çok daha ulaşılabilir belki birçok hatırlama yöntemine göre. Dolayısıyla o kalıcılıkla ulaşmanın bu kadar aslında bir anlamda demokratik olmasının bu alanın hala işlemesine önemli katkı sağladığını düşünüyorum. Yani yüzyıllarca yıldır kitap yayınlanıyor, yazılıyor ve öyle de olacak. Türkiye'de yayıncılık özellikle yani bizim hikayemize baktığımızda, Türkiye'de yayıncılığın hikayesine baktığımızda Üniversitelerin ve medyanın temel fikir üretim mecralarının sıkıştığı ve üzerindeki baskıların arttığı dönemlerde, mesela darbe zamanlarında, her zaman entelektüel kesimin kaçıp sığındığı bir alan olmuş. Bugün bizim kültür hayatımıza damga vuran, yayıncılık dünyamıza damga vuran yayın evleri, Metis gibi, İletişim gibi, 12 Eylül'den sonra kuruldular.

Bugün de çok benzer bir süreçten geçiyoruz. Üniversitelerde tarafsız bilgi, bilimsel bilgi üretilmediği zaman yayıncılık alanı aslında biraz canlanıyor. Yayıncılık aslında bu anlamda bir siyasi mücadele ve muhalefet mecrası haline de geliyor. Bu da kitapların o anlamda daha fazla insana ulaşmasını sağlıyor.

Bu sayede de belki yayıncılık genel olarak yüzleşmeye Türkiye'de en çok zemin sağlayan alanlardan biri oluyor. Daha önce konuştuğumuzda bahsettiğim bu dinamiklerle gelişen yayıncılığın açabileceği alanları konuşabilmek için bize Ermeni Edebiyatı numuneleri 1913 kitabını önermiştin Arasın. Bu kitabın içeriğini ve önemini anlatır mısın? 1913 Ermeni Edebiyatı'nın numuneleri kitabı gerçekten bence çok simgesel. Çünkü tam da bizim Aras'ta yapmaya çalıştığımız şeyi, yani Ermenice edebiyattan Türkçe'ye çeviriler yaparak bir köprü oluşturmayı, pencereler açmayı, 1913'te tam da şiddetin en yoğun yaşanacağı zamandan hemen önce, onun hemen arifesinde yapan bir kitap. Sarkis Srens adlı bir aydının, sekiz Ermeni yazardan, aralarında bugün artık tanıdığımız Kirkor Zorab gibi, Zabeleseyan gibi isimler var.

öyküleri Osmanlıcayla yani eski harflerle yani Türkçeye çevirerek yayınladığı bir kitap. Kitabın içinde dört tane Türk aydınının aralarında milli şair Mehmet Emin Yurdakul var, Süleyman Nazif var yani dönemin önde gelen ağır top Türk aydınlarının bu edebiyata bakışlarını ve Aziz Nesin'in dediği gibi biz nasıl bu edebiyata tanımıyoruz, nasıl bu edebiyatın farkında değiliz, bu kadar yan yana ve iç içe yaşıyoruz da dediği methiye yazıları var. Yani o yazarları övüyorlar. Ermenice edebiyatın yetkinliğini ve gelişmişliğini övüyorlar. Tam da o kaçırılmış bir ihtimali, kaybedilmiş bir umudu simgeliyor gibi geliyor bana.

Çünkü bir beraberlik, birbirimizden farklı olduğumuz ve ortak olduğumuz yanları bulabildiğimiz bir yola girilme imkanı vardı. Ama o yol tam zıttı yönde şiddetle, kanla, ölümle, katliamla, baskıyla sonuçlandı. Bu da bizim hikayemize dair bir şey söyledi. Ama bitmiyor. Yani 1913'te Sarkis Trent Ermeni edebiyatının numunelerini yayınlıyor ve Türkçe okuyanlara sunuyor. 1993'te de Aras Yayıncılık kuruluyor.

Bu yıllar arasındaki felaket yayıncılığı nasıl etkiliyor? Yayıncılığı etkilemiyor diyebiliriz. Yayıncılığı yok ediyor aslında. Özü bu. Birçok şeyi yok ettiği gibi. Mark Nişanyan'a referansla yani o felaketin anlatılamazlığı, tanıklık üzerinden anlatmanın imkansız olması, Yeşilya'nın anlatmasının kendisi idrak edemeyeceği için zaten neredeyse imkansız olduğunu, belki edebiyatın, sanatın bunu anlatmanın bir yolu olabileceğini,

İddia eden Mark Nişanyan'a referansla, biz Türkiye'de türlü felaketlerin mağdurları ya da failleri olarak... ...ne yaşadığımızı, geçmişte olanın ne olduğunu anlayabilme mekanizmalarından yoksun olduğumuzu düşünüyorum. Dolayısıyla 1915'ten sonra da... 1,5-2 milyona yakın insanın, Anadolu'da kadim olarak yaşayan insanın mübadeleyi de... ...katarsak içine, 2,5-3 milyon insanın birdenbire ortadan tamamen kalkmış olmasının... ...onların ürettiği her şeyin, tarımı, şehirlerin, sanatın, kültürün ortadan kalkmış olmasının... ...bizim bugün anlayamayacağımız etkileri olduğunu düşünüyorum. Yayıncılık da bu anlamda tamamen durma noktasına geldi.

1908'den 1915'e kadar sadece İstanbul'da, yanılmıyorsam, 88 Ermenice gazete çıkmaya başlamıştı. Yani ikinci meşruiyetin ilanıyla başlayan özgürlük döneminde. Bugün İstanbul'da iki tane Ermenice gazete var ve onların okulları da çok sınırlı. Zaten 1993'te Aras Yayıncılığı kurulana kadar da yayıncı olarak faaliyet gösteren herhangi bir Ermeni kurumu yok. Seni dinlerken bu kadar büyük bir soruyu pat diye sorduğum için özür dilemek istedim. Affet lütfen.

Aslında kafamda önü arkası olan bir soruydu ve onlardan bir tanesi de Aras'ta editörlük yapmış Ararat Şekeryan'dan bir alıntıydı. Ararat şunu söylüyor, editöryal çalışmamız kitabı zenginleştirme yönünde. Kitaba ne katabileceğimize, hangi makalleri koyabileceğimize, kimin sunuş yazabileceğine bakıyoruz. Buradaki de bir aktif öğrenme süreci. Çeviriler yoluyla buradayız aslında ve işimiz ölülerle.

Bunun yani ölülerle iş yapmanın Aras'ta sizin önünüze bugün getirdiği etik süreçler neler? Yayın evi kurulduğunda 1993'ten 2000'li yıllara kadar, 2002'lere kadar, yani Türkiye'de Ermenilerin soykırım meselesini dile henüz getirmeye başlamadığı bir zaman, yani başkaları getiriyordu. Mesela Belge Yayıncılık, Ragıp Zarakoğlu, Taner Akçam'ın kitabı çıkmıştı. Konu konuşulur hale gelmişti. Ama Ermeniler çıkıp kendi başlarına geleni anlatmaya başlamamışlardı henüz. Aras'ın yayınladığı kitaplar genelde Cumhuriyet döneminde Türkiye'de yaşamış.

Ve bu soykırım konularına da dolayısıyla da girmemiş, girmeye korkmuş yazarların öyküleri. Bir de bir memlekete ait olmak üzerinden insanları yakalamaya çalışan bir yayın çizgisi vardı arasında. Yani Mıgırdıç Margosya'nın Diyarbakırlı olması gibi, Hamaster'ın Güvercinim Harput'ta kaldı kitabı, Sivas Zaralı Kirkorcayan'ın kitaplarını yayınlamak gibi, Mınsür'ün Erzincan'la ilgili kitaplarını yayınlamak gibi. ''Aa bakın bu şehirlerde Ermeniler yaşıyormuş.'' duygusunu uyandıracak kitapları tercih etti. Burada hafiften ürkek bir yayın çizgisi vardı. Ve o dönemde ben henüz çömezdim. Yani üniversite öğrencisi olarak, ofis bir olarak gidip geliyordum. Kitaplara böyle yandan yandan katkıda bulunuyorum, hatırlıyorum. Özellikle o tehlikeli addedilen konulara dokunmama çabası vardı. Bazı kitapların bölümlerini sakıncalı olabilecek, dert olabilecek, hukuken olumsuz sorunçlarla tutabilecek bölümlerini çıkarmak ama çıkardığımız bölümü mutlaka etik sorumluluk gereği, usul gereği notumuzda, yayıncının notunda belirtmek gibi yöntemlere başvurduk. 2000'lerden sonra Türkiye bu konuyu biraz daha fazla konuşur olup, biraz daha serbestleşince ancak soykırım üzerine kitaplar yayınlamaya başladık.

Kitapları zenginleştirmek de Aras'ın gerçekten parmakla gösterilen bir özelliği. Bu işi iyi yapıyor, editorial süreç orada iyi işlediyor. Aras'ı biraz itibar kazandıran bir şey. Bunun da bir tür Ermeni ruh haliyle Türkiye'de ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir şeyi kötü yapma şansınız pek yoktur. O kadar ki bunun böyle takıntılı hallere dönüştüğünü düşünüyorum. Bugün geçmişe dönüp baktığımda biz her kitaba mesela dizin yapardık. Türlü türlü dipnotlar verirdik. Biz de Kim Ören'e dipnot vermiştik. Karıncaların gün batımının ilk baskısında. Şiir kitabına dizin yapmaya kalktığımızda Kalin Karakaçlı'nın

Karin'le tartıştığımızı hatırlıyorum. Ya şiir kitabına da dizin yapılır mı? Lütfen bunu yapmayın diye sağ olsun. Neyse bizi ikna etmişti de koymamıştık. Dolayısıyla hani böyle o iyi yapmak ve aman hani bununla da parmakla gösterilelim şeyinin biz farkında olmadan ruhumuza çok işlediğini, bir şeyi kötü yapma hakkını kendimize zaten tanımadığımızın bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla kendi ruhsallıklarımızdan farklı değil yaptığımız iş diye de düşünüyorum.

Ceylan, sen de aslında sohbetin başında kendi ruhsallığından yola çıkarak kaygı filmini yaptığını söylemiştin. Ve galiba kaygı filmine bakınca en dikkat çeken noktalardan bir tanesi, hatırlamayı bir direniş olarak ele aldığın bu filmin türü, yani gerilim, hatta yer yer korku. Sen neden bu türü seçtin? Ve bu gelenekselin dışındaki tavır sana nasıl bir imkan sağladı geçmişi anlatmak açısından?

Benim için de çok uzun süredir yaşadığım her şey organik bir korku filmi gibiydi. O yüzden bu filmi de o duygulardan arındırıp yapmak mümkün değildi. Yani sokağa çıktığımda sürekli değişen kentin sesi, sürekli konuşan iktidarın sesi... Yani her şey o kadar garip bir şekilde psikolojini çökertmeye yönelik ki... Dolayısıyla da o karanlık alanın, hani zihnin bütün karmaşasının içinde gezinen...

bir dili olmasını istedim filmin. Yani biz bir kadının zihnindeyiz ama aslında sadece onun zihninde değiliz. Kaygıda da bunu en azından çok yüksek oranda kamerayı kadının yerine koyarak yani gerçekten point of view dediğimiz hani onun bakış açısıyla çekilmiş bu sayede seyircinin hani onunla aynı duyguları yaşayıp aynı seslerden etkilendiği aynı zemini tırmaladığı ve altında bir şey aradığı duvarların arkasında gerçeği aradığı onunla birlikte o olarak bir duvarın arkasında bir şey arıyoruz. Ama onu hatırlamak istiyor muyuz, istemiyor muyuz çok emin değilim. Ama yani kaygı üzerinde baktığımda gerçekten orada bir direniş aracı olarak duruyor ve bence sonu mutlu sondur o yüzden yani. Sonuçta biri hatırladı ve artık bundan sonra başkaları da hatırlayacaktır benim için. Dediğin gibi hatırlamanın kendisi filmde bir gerilime dönüşürken geçmişte hasret karakterinin bedeni üzerinden açığa çıkıyor. Yani hatırlamak hasretin duyularıyla, örneğin kokuyla gerçekleştirdiği bir eylem. Esas olarak da sesle.

20 yıllık dava sürecini okumuştum işte, bu Ankara borusunun çıkardığı iki ciltlik bir kitap vardı. Demet Işık'ın ifadesi beni çok etkilemişti şey olarak, çünkü işte orada diyordu ki, yangını gördüm, hayır yangını duydum, yangın hiçbir efektin yaratamayacağı bir ses yaratıyor. Yani benim için bu mesela filmin hakikaten bütün ses bandının nasıl kuracağıma dair bir şeydi. Sen bu çabalarla hatırlatmaya çalışırken, Gizem Bağiksel'le KM4 için yaptığın söyleşide karşıda bir etkinlikte sana şu sorunun geldiğini söylüyorsun. Neden iktidarların yaptığı katliamlarla halk yüzleşmek zorunda? Bunu okuyunca aklıma Adalet Hattası'nın imge bölümünde Umut Tümay Aslan'ın paylaştığı bir not geldi. Tümay, 1955 yapımı Gece ve Sis belgeselinden bahsetmişti ve bu belgeselde Auschwitz'de olanların savaştan sonra geçen 10 yılda hesaba katarak anlatıldığını işaret etmişti.

Böylece aslında seyirci soykırımı istisnai bir kötülük olarak almıyor da, bugün de devam eden uzantılarınız, soykırım sonrası dünya içerisinde yaşadığının da sorumluluğunu alıyor. Buradan yola çıkarak soracağım. Sen kaygı da hatırlatırken izleyeni nerede konumlandırdın? Ondan ne istedin, ne bekledin?

Benim aslında niyetim gerçekten şuydu. Unutmanın sınırlarını kişisel olarak yani toplumsal olarak böyle milyonlar filmi izlesin ve haydi toplumsal olarak şeyi çözüyoruz değil, kişisel olarak kendi geçmişinde ki bir şeyleri ona eşel etsin. Filmden çıktığında da öfkeyi, isyanı hissetsin. Ama rahatlamış da hissetsin ve benim için orada hatırlamak, direnişin tamamlanması ve rahatlama aslında. Ama şunu istiyordum. Seyirci gerçekten kendi geçmişiyle ilgili bir şeylere eşeliyor olsun. Bunun karşılığını gördüm. Tabii ki herkes bana yazmıyor yani sonuçta ama yazanlardan biri gerçekten kendi üçüncü kuşağıyla ilgili bir şeye girmişti. Araştırma sürecine bir takım kasetlerden bir şeylerden işte filmdeki gibi filan ve bununla ilgili bana çok kişisel bir yazı yazmıştı. Yani bulduğu gerçeğe dair. Bir diğeri de yine Kars'tan örnek vereceğim. 1967'de bir Kayseri-Sivas maçı oluyor. Bu çok kanlı bir maç. Ve bir sürü kişi ölüyor. Sivas'ta iş yerleri yakılıyor. Yine bir yakma var yani yakma eylemi var. Ve bu yakma eylemi Kayserililer üstünden ilerliyor. Yani Kayserililerin iş yerleri yakılıyor. Kayserililere ait işte restoranlar, bir şeyler yakılıyor falan filan. Burada yakılan yerlerden biri bir genel ev. Çünkü sahibi Kayserili.

İleri sarıyoruz 78'e geliyoruz 1978-67'den. Aynı genelev yine yakılıyor. Bu sefer ama 78 Sivas olayları, Eylül'deki Sivas olayları bu sefer de bir zina mekanı olduğu için yakılıyor. İşte tırnak içerisinde gericiler tarafından. 89'a geliyoruz. Seçimler oluyor. Temel Karamoğluoğlu belediye başkanı seçiliyor. Ve Temel Karamoğluoğlu'nun ilk icraatı bu genelevin kapanması. Ve bu sefer bir kere daha yanıyor burası. Bu sefer kim yakıyor biliyor musunuz? Orası kapanmasın diye orada çalışan kadınlar yakıyor burayı. Bu hikaye benim bütün okuduğum şeyler içerisinde yani Sivas'a dair en böyle aklımı uçuran, inanamadığım bir hikaye yani. Ve şehir şehir gezerken, bu benim hep anlattığım bir şeydi çünkü çok ilginç bence. Ve Kars'ta anlattığımda da orada yerel kameramanlık yapan bir arkadaşımız bana o kadınların işte oradan sonra yavaş yavaş başka şehirlere, civar şehirlere geldiğini, hatta bir tanesinin Kars'a geldiğini kızıyla birlikte anlattı. Ve bayağı hikayeyi uzun anlattı. Ben çok özetleyeceğim. Şeyi söyledi, 18 yaşına girdiğinde kadının kızı, kadın bir mektup bırakıyor yaşadıklarına dair ve kendini öldürüyor.

Bu hikayeyi dinlediğimde de yani onun bir devamı olarak çok daha fazla mahvoldum. Ama yani şuna da inandım. İşte bu filmi bu yüzden de yapmışım ben. O hafızanın benim bıraktığım yerden onu devam ediyor olması ve hani daha ileri doğru gidiyor olmamız. Belki başka bir yerde başka biriyle karşılaştığımda da o da bu hikayenin başka bir kısmını getiriyor olacak.

Peki tüm bu hatırlama ve hatırlatma deneyiminin sonunda sen ne yaşadın? Yani hatırlamanın geri dönüşü sana nasıl oldu? Aslında demin hani şeyi konuşurken işte hatırlamak yaralayan da bir şey dedik ya, aslında hatırlamak bayağı öldürücü bir şey. Julia Christova'ya buradan selam olsun. Bayağı böyle ruhun bir hastalığı yani aslında hatırlamak bazı şeyler içinde. Ben hani bir şeylerle yüzleşmek, bir kere öncelikle kendim yüzleşmek için yapıyorum belli filmleri. Ama şunu fark ettim, istediğim kadar yapayım, 13'ü yapayım, Kaygı'yı yapayım, işte 15'i yapayım şimdi yeni çıkacak olan. Ben asla yüzleşemiyorum, asla hesaplaşamıyorum ve asla geride bırakamıyorum bazı şeyleri.

Yani benim mesela kendi biricik deneyimim bu çünkü her seferinde beni öldürüyor. Onu yaparken de, çekerken de, öncesinde üstüne çalışırken de, sonrasında kurgusunu yaparken de, sesini yaparken de, rengini yaparken de ben yeniden, yeniden, yeniden aslında o deneyimlerimi tekrar yaşayıp ölüyorum. Hepinizin anlatırken ortaklaştığı şey geçmişi geçmemiş olarak anlatıyor olmak. Yani 6-7 Eylül'ün bugün tekrarlanma ihtimalini, iktidar destekli yangınların nasıl bitmeden tekrarladığını veya inkar habitusu içerisinde yaşarken nasıl çeşitlenmelerle mücadele ettiğinizi anlatıyorsunuz.

Paylaştıklarınız da hatırlatmanın en büyük kelimesi olan empati kavramını sorgulatıyor oluyor. Çünkü empatinin temelinde bilinmeyeni anlatarak o duyguyu karşı tarafta yaratma çabası varken sizler bilineni ama inatla idrak edilemeyeni bir kez daha başka bir dil üzerinden anlatmaya çabalıyorsunuz. Kapatmadan önce sizlerin birbirinizi dinlerken neler düşündüğünüzü sormak istiyorum. Ben şunu düşündüm. Kimse hatırlamak istemiyor. Birileri hatırlatmadan duramıyorlar. Bunun o işte herhalde delilikten kurtulmak için ya da işte o yaradan kurtulmak için, başta söylediğim gibi. Ama özünde bireysel olarak da, toplumsal olarak da ve devlet mekanizmaları açısından da hafıza ve hatırlama istenmeyen bir şey. Ve eğer mecburen tabii ki hatırlanmak zorunda bazı şeyler. Çünkü kurmak zorundasınız o tarihi ve bugünü ve geleceği. O zamanda ancak bir savaş alanı olarak var olabiliyor. Mesela son yıllarda Türkiye'de devlet özellikle Holokost'u anmak konusunda çok çaba gösteriyor. Holokost'u anma gününde başka günlerde Cumhurbaşkanı mutlaka açıklama yapıyor. Önemli bakanlar mutlaka Yahudi cemaatiyle yan yana gelmeye çalışıyor. Bu açıklamalar tabii dünyaya İngilizce olarak yayınlanıyor vesaire. Burada bile çok seçici bir hafıza kullanılıyor. Mesela Struma faciası 400 küsür insanın öldürüldüğü, öldüğü mutlaka gözden ırak tutuluyor. Veya tam da o yıllarda Holokost olurken Türkiye'de Nazizmin nasıl devlet eliyle aslında yükseltildiğini ya da varlık vergisi gibi, Aşkale gibi, 20 sınıf ihtiyat askerliği gibi tamamen ırkçı uygulamaların Yahudileri de içine alacak şekilde, tam da o yıllarda nasıl olduğunu unutturacak şekilde ele alınıyor.

Aslında Ermeni soykırımı meselesini unutturmak için de Yahudi soykırımının kullanıldığı, tamamen etik dışı, tamamen araçsallaştıran ve pragmatist bir şekilde geçmişe ele alındığını görüyoruz. Bizlerin, yani ortaklaştığımız yer ise buna itiraz ediyor olmamız. Eğer bu bir savaşsa, maalesef böyle bir benzetme geldi aklıma ama hafıza, eğer bir savaş alınıysa, biz de entelektüel bir cephaneyi oraya koymak istiyoruz ki gerektiği zaman o devletin tepemizde boza pişiren, hepimizi yamultan gücüne karşı aslında yine bir direnç ve direniş, bir kalkan oluşturabilelim. Bu şahsen beni çok yoran bir şey. Sürekli aynı şeyleri

Karşımdakinin nasıl anlayabileceğini düşünerek anlatma çabası orada kurmak zorunda olduğum stratejiler beni çok yoruyor. Bazı hatıraları, hafızanın bazı yönlerini, bazı duygularımı eğleyememek, ortaya koyamamak beni çok yoruyor. İşte burada öfkeyi, hıncı ben Türkiye'li bir Ermeni olarak çok fazla ortalığa saçamam, dökemem. Dökebilirim elbette ama çok yalnız kalırım. O zaman kimse beni duymak istemez. Zaten o zaman o kızgın, öfkeli Ermeni, taşnaklarla, militanlarla, komitacılarla, teröristlerle falan uyumlaşan Ermeni olmam çok kolay. Dolayısıyla ben içinde beraber, yan yana yaşadığım insana derdimi nasıl anlatırım çabasının tüketiciliğini kendi hayatımda da hissediyorum.

Ne bileyim benden 20 yaş küçük genç arkadaşların aynı ben 20 sene önce ne yapıyorsam benzerini işte Türkiye'li Ermeni gençler ne düşünüyor, ne hissediyor diye röportajlarda aynı cümlelerle anlatmak durumunda olmalarının görmenin verdiği hayal kırıklığı yani hiçbir şeyde aslında değişmiyor onun hayal kırıklığı da bazen çok görücü olabiliyor. Dolayısıyla burada da yoğun bir yine aynı şeyi söyleyeceğim ama şiddetin hala geçmemiş olan geçmişin bugün de bizi çok yaraladığını düşünüyorum. Ama evet, buna karşı mücadele etmeden de yapamıyoruz. Bu da artık hangi mekanizmaların, hangi duygusal ve toplumsal mekanizmaların sonucu, onu da gerçekten çok bilmiyorum aslında. Robert çok güzel anlattı. Ben de her şeye katılıyorum. O hatırlamadan duramama haline, direnmeye, belki bunun bir savaş alanı olmasına.

Ben de yani bu noktada belki biraz kendi kafa karışıklığımı, şu an içinde bulunduğum kafa karışıklığını paylaşmak isterim ve cevabım yok ve tam ne yapacağımı da bilemiyorum ama şu anda yine belki hatırlamak üstüne olan bir film üstüne çalışıyorum. Boğaz Köprüsü'nün inşaatına bakan ve 70'lerin başında geçen işte bir film geliştirmeye başlıyorum ama aynı zamanda da bir yandan yani hep bu film üstüne çalışırken de aklıma sürekli gelen aslında şu an geleceği de bir nebzede olsa bilebiliyor olmamız ve elimizdeki çeşitli teknolojilerle geleceği görebiliyor olmamız ve iklim krizi olan bir dünyada bundan 10 sene, 20 sene, 30 sene sonra olacak dünya hakkında da bir şeyler bilirken ve bunun çok büyük bir aciliyeti varken ve aynı zamanda da bunun getireceği şiddet de maalesef çok büyük olabilecekken bu durumda nasıl bir hatırlama ya da savaş alanını nereye doğru çekmek ya da böyle bir gelecek için nasıl bir hatırlamayla çalışmak gerekir gibi aklımda dönen bir soru var. Bunun da içinden çıkamıyorum ama en azından şu anki kafa karışıklığım olarak ortaya atayım istedim.

İzninizle programı burada sonlandıralım. Geçmişte yaşanan adaletsizlikleri, bugüne taşımanın, farklı teknolojilerle yollarını, yorgunluklarınızı ve soru işaretlerinizi yok saymadan anlattığınız için üçünüze de çok teşekkürler. Teşekkür ederiz. Böylece Adalet Hattası'nın bir bölümünün daha sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)