Podcast

2.9 Sosyal medya mimarisi ve ifşa

Adalet Atlası

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Adalet Atlası’nın bu bölümünde siyaset bilimci Alev Özkazanç, teknoloji felsefecisi Melis Baş ve dijital alanda insan hakları çalışan Şebnem Keniş ile sosyal medyada adalet arayışlarını konuşuyoruz. Uluslararası şirketlerin sosyal medya platformlarını hangi prensipler üzerine inşa ettiklerini tartıştığımız bu bölümde, kullanıcıların bu alanlarda adaleti nasıl aradıklarını ifşa yöntemi üzerinden ele alıyoruz.

Bölüm Transkripti

3.974 kelime · ~20 dk okuma

Merhabalar, Adalete Atlası'na hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı disiplinlerin adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz sosyal medya. Sosyal medyanın bir mecra olarak adalete dair taşıdığı potansiyelleri ve sınırları dijital alanın mimarisinden başlayarak ele alacağız.

Şirketlerin seçimleriyle ve kendi yargı heyetlerine aldıkları kararlarla bu alanı nasıl şekillendirdiklerini ve bu alan içinde kullanıcıların adalet arayışlarını ifşa yönteminden yola çıkar konuşacağız. Bunun için bize Zoom üzerinden üç isim eşlik ediyor. Siyaset bilimci Alev Özkazanç, teknoloji felsefecisi Melis Baş ve dijital alanda insan hakları çalışan Şebnem Keniş. Üçünüz de hoş geldiniz. Hoş bulduk Eza. Hoş bulduk. Merhaba.

Melis, programı açarken şu temel soruyu sen yanıtlar mısın? Sosyal medya derken biz hangi mecralardan bahsediyoruz? Aslında bu mecralar her geçen gün daha da değişiyor, evriliyor, yenileniyor. Twitter var, Instagram var, TikTok var. Video oyunu oynayan insanların video oyunlarını canlı yayınladıkları Twitch diye bir alan var. Bunların hepsi birer sosyal medya alanı.

Transkriptin tamamını oku

Adalet mevzubahisi olduğunda ifşalar nedeniyle en azından benim aklıma ilk Twitter geliyor ama TikTok'taki işçi videoları, ana akım medyanın siyasi baskıyla çözülmesi ardından YouTube zemini alan yeni medya veya Facebook'ta örgütlenme girişimleri var. Sen daha küresel olarak bakarken bu mecralar arasında adalet arayışına ilişkin nasıl farklar görüyorsun? Facebook aslında artık eskisi kadar aktif değil bu örgütlenmelerde. Bütün global olarak insanların aslında ortak kullandığı alan Instagram ve YouTube ikisi de birbirini çok destekleyen alanlar olmaya başladılar. Çünkü Instagram'da eşleki takip edebiliyorsunuz. Bunu takip ettiğiniz anda o konuyla ilgili bütün bilgiler size dahil oluyor ve size geliyor ve siz böylece aslında organizasyonunuzu çok daha kolay yapıyorsunuz. Yani siz Twitter'da bir tweet atıp onu Instagram'a link edebiliyorsunuz. Instagram'a eklemlediğiniz YouTube'da yansıma buluyor. Böylece birbirini sürekli besleyen bir adalet arayışçısı söz konusu. Yani atıyorum Amerika'da kaybolan bir kadını Instagram'dan önce ifşa edip sonrasında YouTube'cular o kadını arayıp sonrasında Twitter'dan birbirlerine lokasyon atıp görüşebiliyorlar. Yani birbirlerini destekliyorlar.

Facebook haklısın genel olarak düşüşte. Hatta Twitter'da öyle. Bu şirketten hisse alan işadama Elon Musk, ünlü kullanıcıların paylaşımların düşüşüne dair tweetler atıyor. Ama yine de Türkiye bağlamında, adalet ekseninde, Instagram veya YouTube senin altını çizdiğin bu mecralar hala pek öne çıkmıyor. Alev, sence bu neden? Türkiye neden küresel dalgadan ayrılıyor?

Facebook ve Twitter gibi yerlerde kendiliğinden olan bir politizasyon var Türkiye'de. Çok güçlü bir politizasyon var. Bir tür kendini kontrol etmek, sansür etmek ya da denetlemek amacıyla Twitter'dan kaçıp ya da Facebook'tan kaçıp hani Instagram'a doğru bir yönelim oldu diye düşünüyorum. Türkiye'de Instagram kullanımı 2015-16'dan itibaren rejimin otoriterleşmesine bağlı olarak arttı. Dolayısıyla Türkiye'de halen Twitter sanırım en politik yer, en güçlü polemiklerin ve bu arada tabii ki adaletle ilgili sorunların arayışların da yoğunlaştığı yer olarak öne çıkıyor diye gözlemledim.

Alev, mecralar arasındaki farkları açıklarken devletin etkisine değindi. Halbuki bu alanlar temel olarak şirketlerin çerçevesini çizdiği bir dijital mimariye sahipler ve farklı politikalarla ilerliyorlar. Örneğin Instagram, Twitter'a kıyasla daha ahlakçı ve bu nedenle çok hızlı hesap kapatabiliyor. Şebnem, bu dijital mimarilerin prensipleri mecralar arasında nasıl, neden değişiyor ve nerelerde ortaklaşıyorlar?

Aslında devletler düzeyinde adalet hangi prensipler çerçevesinde tartışılıyor diye baktığımızda devletlerin taraf oldukları uluslararası insan hakları sözleşmeleri olduğunu görüyoruz. Ama sosyal medya aslında şirketler tarafından şekillendirilen çoğunlukla bir alan olduğu için aslında şirketlerin insan hakları temelinde o alanı düzenlemediklerini Aksine kendi uygun gördükleri başka değerler çerçevesinde o alanı organize ettiklerini görüyoruz. Hepsinin ortak kesen işte 3.5 istismarın önlenmesi, şiddet, kan, grafik görüntülerin kaldırılması, online tacizin önlenmesi, nefret söyleminin engellenmesi gibi ortak değerler var. Ama mesela dokümanlarını incelediğimizde şirket politikalarına baktığımızda

TikTok'ta mesela hiçbir şekilde insan haklarına bir referans göremiyorum. Hatta belki bunun biraz Çinli bir şirket olması ve Çin hükümetiyle yakın ilişkileri olmasından kaynaklanıyor da olabilir. Özellikle kaçındığını düşünüyorum insan haklarına herhangi bir referans vermekten. Dolayısıyla aslında bu bize sorusunu ortaya çıkarıyor. İnsan haklarını korumakla, yasal olarak yükümlü olmayan şirketlerin organize ettiği ve düzenlediği bir dijital alanda adalet hangi referanslarla, hangi değerlerle şekillenecek?

Bana kalırsa aslında şirketler de insan haklarını korumakla ve insan hakları sorumlulukları olan aktörler, insan haklarını korumakla yükümlüler. Ama henüz bunun yeterli, güçlü bir yasal zemini global anlamda yok. Dolayısıyla sanki dünyanın farklı yerlerinde sosyal medya şirketlerine getirecek insan hakları yükümlülüklerini konuşuyor olacağız önümüzdeki yıllarda. Şebnem çok güzel bir noktaya parmak bastın. Şirketlerin insan hakları ile ilgili herhangi bir sorumlulukları olmadıkları alanda adaleti nasıl arayacağız? Neye dayanarak arayacağız?

Bu zamana kadar bence toplumun vicdanına ve bizim ortak aklımıza dayanarak aradığımız bir adalet oldu. Mesela Gezi Parkı protestolarında sosyal medyadan adalet aradık. Mesela Türkiye'de kadın cinayetlerinde sosyal medyadan adalet arıyoruz. Ya da bunları gönülür kılmaya çalışıyoruz.

Birçok sosyal medya platformunun da aslında bu tip arayışlara aracı olurken hiçbir şekilde sorumluluk almak da istemiyorlar. Yani sadece orada başka bir alan oluşuyor. Ama bu ne kamusal ne de özner alan. Orada karmakarışık bir adalet arayışı, karmakarışık bir vicdan sorusu ortaya çıkıyor. Burada mesela sosyal medyanın rolünü tartışmak gerektiğini düşünüyorum ben yani şey anlamında. Sosyal medya ne kadar sorumluluk sahibi bu tip şeylerin yansımasında?

Şimdi Şebnem'in söylediği ve Melis'in eklediği mesele çok önemli. Olmakla birlikte hızla bir riski barındırıyor. Şimdi bu alanlardan bahsediyoruz işte Facebook, Twitter, Instagram gibi. Bu alanların başka tür şirket ürünlerinden ya da hizmetlerinden çok önemli bir farkı var. Bu alanda aslında biz varız. Yani buraları her şeyiyle kontrol eden özneler değil şirketler. Yani temel kurallarını oluşturuyorlar fakat onlar çok sayıda insana yani bizlere ortam sağlamış oluyorlar. Bu çok özel bir durum. İşte kamusal alan tartışmalarını yapmamızı gerektiren bir durum ki benzer tartışmaları başka şirket ürünleriyle ilgili olarak yapmak zorunda kalmıyoruz.

Her neyse sorun böyle olunca bu alanın kurallarını bir şirketin daha ileri düzeyde düzenlemesini beklemek tabii ki bir tür riskine yol açacak. Örneğin nefret ifadeleriyle ilgili bir tartışma var. neyin söylenip neyin söylenemeyeceğine ilişkin ve günümüzde sosyal medyada adalet arayışlarının en temel hani tartışmalı konularından birisi. Ve bence bu şu çok şey fark ettiriyor. Hani açılmış olan geniş bir kamusal alanda belirli sivil öznelerin bu konuda birbirleriyle tartışmaları ile bütün bu ortamı düzenleyen şirket öznesinin ta baştan neyin ne olup olmayacağını önceden

belirleyen daha sert kurallar koyması arasında bir fark var. Şu an kısmen de olsa faydalandığımız ama problemlerini de yaşadığımız daha özgür serbest denebilecek bir tartışma ortamının muktedir bir özne tarafından fazlaca düzenlenme riski barındırıyor. Ben size bu konuda katılıyorum. Kar amacı güden bir şirketin bizim ortak dilimizi mesela bir arama motorunda hangi kelimeyi arayabilip arayamayacağımızı kontrol etmesi çok tehlikeli bir şey olur.

Ama hani sınırının nerede olduğu çok net olan çizgiler değiller maalesef. Yani zaten o yüzden sosyal medyayı ben sosyal alan olarak görüyorum. Yani sosyal medyada kamusal alandaki özgürlük beklenmemeli. Özel alandaki özellik de beklenmemeli. Sosyal medya bu ikisinin birbirinin içine geçtiği

Hibrit bir alan. Biz sosyal medyada kendi özel hayatımızı ifşa ediyoruz bir yandan ama bir yandan da özel olma hakkını talep ediyoruz. Toplumumuzun evrimiyle birlikte sosyal medyada evriliyor. Tam da bu yüzden senin de bir makalende yazdığın gibi Google akıllı gözlüklerini yani gündelik hayattaki kullanımlarda görüş alanı içindekilere dair bilgi toplamak ve kayıt almak için ürettiği bu gözlükleri mahremiyet ihlaline ilişkin sorunları nedeniyle geri çekti.

Ama belki de şunu unutmamak lazım. Ticari sosyal medya alanına kıyasla kamusal alanı toplumsal bir ideal olarak anarken, kamusal alanı çok eşitlikçi, herkese garanti edilmiş bir alanmış gibi kodlayabiliyoruz. Halbuki bu alan da ayrıcalıklar üzerinden. Ancak bazılarının kendini görünür kılabildiği ve her adalet talebinin de duyulamadığı bir yer. Yani sosyal medyanın buradaki yeniliği belki de bu ayrıştırmayı algoritmalar üzerinden düzenlemesi.

Şebnem, sen spesifik olarak yapay zekanın sosyal medyadaki içerik moderasyonunu çalıştın. Buradaki kurguyu anlamamız için anlatır mısın? Karşımıza çıkan akışta neler eleniyor? Şirketler bu eleme için ne tür mekanizmalar kullanıyorlar?

Birincisi hizmet koşulları ve topluluk kuralları dediğimiz bir dizi kural var. Her birinin ilan etmesi gereken ve bu kurallarla aslında her bir şirket kendi platformlarında hangi söz ve davranışların kabul edilmediğini önceden tanımlıyorlar. İşte daha önce söylediğim gibi şiddet, kan, işkence görüntüleri, çocuk istihbaratları, ismarı, yetişkin çıplaklığı, terör propagandası vs. ya da telif hakkı ihlalleri, sahte ürünlerin satılması falan bunlar hep o hizmet koşulları çerçevesinde engellenen, yasaklanan kategoriler. Son yıllarda dezenformasyon, yanlış bilgilendirme, nefret suçu gibi yeni kategoriler de eklendi bu listeye.

mimariyi şekillendiren ikinci dinamik aslında devletlerin yasa dışı ilan ettikleri içeriklerin kaldırılması. Bu bazen aslında evrensel insan hakları değerlerine uymayan talepler de olabiliyor. Üçüncü mekanizma bu otomasyona dayalı filtreler, biz hiç görmeden, kullanıcılar hiç görmeden milyonlarca içeriği anında kaldırıyorlar bu filtreler sayesinde. Bunlar çoğunlukla imaj tanıma teknolojilerine dayalı otomasyonlar. Bazen de hata yapıyorlar dolayısıyla. Dördüncüsü moderasyon mekanizması. Hem içerik kaldırma için kullanılıyor moderasyon hem de bir içeriğin kaldırılmamasına rağmen erişiminin sınırlanması için kullanılabiliyor.

Ya da kullanıcının bir süre platforma erişimin yasaklanması, kullanıcının platformdan tamamen men edilmesi gibi araçlar getiriyor. Bir de bu tavsiye algoritmaları ve haber akışının aslında kullanıcının profiline göre kişiselleştirilmesi, bu algoritmalar sayesinde o içeriğin şirketler tarafından kürete edilmesi, sıralanması, önceliklendirilmesi yapılıyor. Ve bu algoritmalar kodlanırken de en temel amaç etkileşimi arttırmak olarak belirleniyor. Yani daha çok beğeni, daha çok retweet alan, sansasyonel içeriklerin, işte merak uyandıran öfke, heyecan, nefret uyandıran, bu tip duyguları harekete geçiren içeriklerin ifşa da bunlardan biri. Öne çıkarılması söz konusu oluyor. Yani aslında demek istediğim şirketler hali hazırda zaten bu mimariyi şekillendirirken ve bu alanı düzenlerken çok etkin bir rol hali hazırda oynuyorlar. Dolayısıyla bizim bu tartışmada ortaya atacağımız bir soru şu olabilir. Şirketlerin bu kadar rol oynamasını engelleyebilir miyiz? Eğer biz şirketlerin yine de bir rol oynamaya devam edeceklerini düşünüyorsak bu mimarinin şekillendirilmesinde peki şirketlerin davranışları hangi prensiplerle sınırlanabilir?

Ama kesinlikle Alev Hoca'nın uyarısı çok önemli. Çünkü biz şirketlere ne kadar rol yüklemeye devam edersek aslında bu onların bizim verilerimizi daha çok işlemeleri, bizi daha çok gözetim altında tutmaları ve aslında bir nevi adaletin özelleştirildiği bir düzenle de işaret ediyor. Şu anki sistem sosyal medyada biraz adaletin özelleştirildiği bir sistem. Çünkü kuralları koyanlar şirketler, o kuralları uygulayanlar şirketlerin moderatörleri, algoritmaları, şikayet mekanizmaları. Devletler orada biraz geri durmaya çalıştılar 10 yıldır. Çünkü işte çok müdahale olurlarsa sanki inovasyonu engelleyeceklermiş gibi bir söylem geliştirmişlerdi. Ama şimdi devletler özellikle gelen baskılardan halkın, kullanıcıların talepleri, sivil toplumun talepleri ve tanık olduğumuz Myanmar'dan tutun da bu Cambridge Analytica skandalına kadar aslında müdahalesiz olan ya da devletin regüle etmediği durumlarda nasıl sorunlar çıkabileceği de ortaya çıkınca devletler birazcık daha yeni yasalar çıkarma eğilimindeler.

Senin yazından öğrendiğim kadarıyla sosyal medyada paylaşılan içeriklerin yüzde 95'i daha kimse şikayet etmeden bahsettiğim bu algörtmelerin bazılarıyla kaldırılıyor. Devletler bu alana girerek neleri değiştirmeyi hedefliyorlar? Çok yakın zamanda Avrupa Parlamentosu'nda yeni bir yasa onaylandı. Dijital Hizmetler Yasası. Bu online platformlara bazı yükümlülükler getiriyor. Örneğin şirketlerin kendi hizmetlerinin tasarımından ve işleyişinden doğan ve temel hakların kullanımını olumsuz etkileyecek sistematik risklerini tespit etmelerini zorunlu tutuyor.

Ve yeni yasa sosyal medya platformlarının bu riskleri analiz etmeleri ve bunları gidermek için de belirli önlemler almalarını zorunlu tutuyor. Ve şirketlere raporlama yükümlülüğü getiriyor. Yani bir şifaflık şartı getiriyor. Bir de şikayet mekanizması kurmanız gerekiyor, iç şikayet mekanizması. Dolayısıyla eğer kullanıcılar şirketlerin aldıkları içerik kararlarından ötürü hak ihlaline uğradıklarını düşünüyorlarsa bir şikayet mekanizmasına başvurabiliyorlar.

Ve eğer bu şikayet mekanizmasının alacağı nihai karardan tatmin olmazlarsa bir uyuşmazlık sürecine başvurabiliyorlar. Kullanıcılar yine bundan da tatmin olmazlarsa bunun sonucunda mahkeme yolu hala açık olacak. Mesela bu çok önemli bir gelişme çünkü kullanıcıların mahkeme yolu olup olmadığı oldukça muğlaktı şimdiye kadar. Bu yeni yasayla aslında bu yeni yükümlülükler gelerek bir yandan da hem kullanıcılık olarak bilgiye erişmemiz kolaylaşacak çünkü bir şeffaflık ve raporlama yükümlülüğü geliyor şirkete. Hem de hakkımızın yendiğini düşündüğümüzde belli başvuru mekanizmaları olacak. Facebook'un Oversight Board'u yani gözetim kurulu, bunun böyle Facebook tarafından kendi kendine başlatılmış ilk örneğiydi.

Bilmeyenler için not düşelim. Facebook Oversight Board'un temel yetkisi bizim kayda aldığımızda verdikleri toplam 23 karara göre şu. Bir post yani paylaşım kalksın mı kalkmasın mı kararı almak veya eski ABD Başkanı Donald Trump'ın başına geldiği gibi hesap dondurmak veya dondurulmuş hesabı aktive etmek. Bu görünce basit ama tartışmalı kararları vermek içinse bir araya gelenler hali süksesi yüksek isimler. Heyette eski Danimarka Başbakanı, Nobel Barış Ödülü sahibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıcı ve Gardiyan'ın eski genel yayın yönetmeni gibi isimler var. Evet, insan hakları aktivistleri var aynı zamanda.

Ve Facebook bu kurulu kurmadan önce çokça da konsültasyonlar gerçekleştirdi dünyanın farklı yerlerinde. Ben tezimde aslında bu gözetim kurulunun etkin bir şikayet ve onarım mekanizması olmadığını iddia ettim. Çünkü finansal olarak tamamıyla %100 Facebook tarafından sonlanıyor. Uzmanlar Facebook tarafından seçiliyor.

İş tanımı, yetkileri, görevleri Facebook tarafından tanımlanmış. Dolayısıyla bu bağımsız bir kurul değil, onu söylemek gerekiyor. İç şikayet mekanizması olarak etkin mi diye baktığımızda etkin de değil. Çünkü iş tanıma ve yetkilerine bakıldığında kullanıcılar bu kurula sadece kullanıcı içerikleri ile alakalı meselelerde başvurabiliyorlar. Dolayısıyla aslında baktığımızda şunu görüyoruz.

Bu kurun iş tanımını öyle bir tanımlamış ki aslında Facebook'un iş modeline hiç zarar vermeyecek. Aynı zamanda Facebook'u devletlerle herhangi bir çatışmaya sokmamasını garanti ederek tasarlanmış. Aynı zamanda kapasitesi aslında çok değil. Yüz binlerce başvuru almasına rağmen şu ana kadar ele aldığı vaka sayısı çok sınırlı. Dolayısıyla aslında çok da etkin bir şikayet mekanizması olarak işlemiyor.

Ama belki dijital hizmetler yasasının getireceği sınırlamalarla daha olumlu gelişmeler görebiliriz. Bahsettiğin sınırlılığa rağmen Facebook Oversight Board kararlarına bakarken öğrendiğim bir program oldu, X-Check. Facebook tüm dünyada yaklaşık 2.9 milyar kullanıcıya sahip ama bu program üzerinden kullanıcılarından 5.8 milyonuna bu saydığın eleme sistemlerini önemli ölçüde uygulamıyor. Trump gibi siyasiler veya sporcular gibi bazı kamusal figürlülere bir çeşit VIP kullanım yaptırımına muaflık sağlıyor.

Bu hali hazırda ayrıcalıklı olan kullanım alanı, elek etiketleme işlevi gören algoritmalı mimariden arta kalan alanda peki biz adayetini nasıl arıyoruz? Bu kesişimde ön plana çıkan ifşalardan yola çıkarak sormak istiyorum. İfşayı iletişimin feminizm cildinde Cemre Baytok, feminist hareketin tarihine bakarak şöyle tanımlıyor. Yaşanan bir erkek şiddeti olayının isim vererek ya da anonim, genelde bir metin aracılığıyla kamu ile paylaşılması yani beyanın kamulaştırılması.

Ve Cemre şunu hatırlatıyor. Bu yöntem eskiden de vardı. KESK, ÖDP, Yeni Yol gibi siyasi örgütlenmelerde erkek şiddetini ifşa, kolektif bir süreç olarak işliyordu. Feminist kadınlar böyle bir vakaya karşı süreci beraber yürütüyorlardı fakat sosyal medyada bu artık bireyselleşmiş bir hareket olarak önümüze geliyor.

Böylece aslında tekil örnekler kamusallaştırılırken biz de tanıdığımız, bildiğimiz egemenlikleri, sistematik adaletsizlikleri maruz kalan başkalarının gözüyle yeniden keşfediyor oluyoruz. Alev, sence ifşaların sosyal medyaya böyle taşınması ona nasıl yeni katmanlar getiriyor? Hazal, öncelikli olarak ifşanın ne olduğu konusunda biraz daha netleşmek gerekebilir. Çünkü biz MeToo'dan itibaren ifşa deyince Biz feministlerin aklına doğrudan erkek şiddetiyle ilgili ifşalar geliyor. Oysa sosyal medya adalet meselesini tartışırken, ifşanın da içinde olduğu daha geniş bir bağlam var.

rahatsız edici bulduğu, kendi duygularını ya da ezilen, zarar gören başka herhangi bir grubun duygularını ya da çıkarlarını tehdit edici bulduğu herhangi bir şeye işaret etmesi ve bunu tabi ki özel olarak isim vererek yapması. Bu daha genel olan şey ifşa kültürü diye adlandırılabilir. Fakat özellikle Amerikan kökenli bir tartışmada bir başka şekilde adlandırıldığını görüyoruz. Vogue Culture deniliyor. Bu tabii ki sağcıların yaptığı bir adlandırma ama Vogue terim olarak uyanık demek ya da bir şeyin farkına varmış olan kişi demek. Ama genelde Amerika'daki ilerici, solcu, insanları, aktivistleri kastediyor, sosyal medyada söz alan. Ve bu kişiler, ırkçı, ayrımcı, cinsiyette ayrımcı, kadın düşmanı, transfobik, homofobik olarak gördükleri ifadelere, davranışlara ya da eylemlere karşı bir tür ifşa hareketinde bulunuyorlar. Bu kültüre yönelik daha sağcı ve muhafazakar tepkiler de son zamanlarda çok sertleşti.

Dolayısıyla Amerika'da böyle bir kültür çatışması dediğimiz bir şey gözlemliyoruz. Hani bu özellikle aşırı sağcı ya da alt-right gruplarla bu aktivistler arasında sosyal medya üzerinden büyük bir kapışma. Ve bu sağcı gruplar, bu militanları sosyal adalet savaşçıları olarak ifade ediyorlar. Social justice warrior. Yani siz önce sosyal adalet savaşçılarısınız ama işte sosyal medyada diye.

İlgili bir başka terim daha var. O da hani iptal kültürü. Bu söz konusu ifşalara bağlı olarak ortaya çıktığı gözlenen bir cancel culture. O da nedir? İşte bir şekilde bu ilerici aktivistler tarafından işaret edilmiş, damgalanmış olan kişilerin bir tür işte hem sosyal dışlanması, damgalanması ve buna eşlik eden olası başka tür tabii kişisel zararlar, işten kovulmaya kadar belki gidebilecek şeyler ya da kitaplarının basılmaması gibi ağır sonuçları olan yaptırımlar.

Her neyse yani böyle hani bu genel kontürlerle tanımlanan bir tartışma bence bugün sosyal medya ve adalet meselesine damgasını vuran önemli bir gündem. Hatları ve tabirleri bizim için özetlediğim bu çatışmalı ortamda aslında bir suç olan cinsel tacizin sosyal medyada ifşası nereye oturuyor? Suç ve ceza çalışan bir siyaset bilimci olarak sen nasıl gözlemliyorsun burayı? Dar anlamda cinsel taciz saldırıyla ilgili bir ifşanın olduğu durumlarda bu suç ve ceza alanına giriyor. Ama biliyoruz ki tabi cinsel taciz saldırıyla ilgili suçlar diğer suçlar gibi değil. Yani ifade edilmesi zor, koşturması zor, bu konuda adli kuvvetlerin, yargının işleyişiyle ilgili problemler var, yasal düzenleme problemleri var vs.

Ve bu tür suçlarla ilgili dar anlamda bir ceza adaleti arayışı varsa eğer, işte orası sosyal medya değil. Çünkü orada ceza adaletinde görmemiz gereken, bir koşul olarak bulunması gereken şeyler eksik. Neler eksik? Derecelendirme eksik, ölçü eksik, kesinlik, netlik eksik, suçun tanımı belli belirsiz, olayın tanımı belli belirsiz, kim tarafından kimin muhakeme edileceği belirsiz, yargıçın, jürinin her şeyin birbirine karıştığı karmakarışık bir yer. Bu karmaşayı yaratan aslında şimdiye kadar bu koşullar içinde ilerleyen ceza hukukunun

erkek şiddetine dair bir adalet sağlayamaması da, yani hukuku ve erkek egemenliğinin işbirliğine dair yüzyılları aşan birikim nedeniyle de soracağım. Cinsel taciz ve saldırı ifşalarında aranan şey ceza adaleti olmayabilir mi? Tacizle ilgili, cinsel saldırıyla ilgili ifşalarda temel isteğin, temel dürtünün bir ceza adaleti sağlamak olduğunu düşünmüyorum ben. Aslında burada bir tür aktivizm yapılıyor.

politik bir eylem ve politik sonuçlar için yapılıyor. Kadın dayanışması hedefleniyor, yalnız kalmamak, kendi sesini duyurmak hedefleniyor. Ya da tabii ki, biraz önce senin dediğin gibi, tekil olaylar üzerinden ya da tekil kişiler üzerinden aslında daha genel olarak bir sistemi deşifre etme. Yani mesela ataerkelliğin nasıl işlediğini ya da ırkçı bir zihniyetin Nasıl işlediğini ortaya koyma gibi. Yani aslında daha politik bir amaç güdülüyor. Ve fakat işte burada bir problem var. Bir politik amaç güdülürken ortaya belirli kişilerin işlediği belirli olayların ki bunların içeriği değer suç ise, İşte burada bir problem ortaya çıkıyor. Çünkü o zaman genel bir politik argümanla tekil bir durumun muhakemesi arasında ciddi büyük bir boşluk doğuyor. Ve bu bir adalet sorunu. Ama ne anlamda? Bir ceza adaleti sorunu bu. Büyük politik argümanların gücünü, karmaşıklığını çok tekil bir olaydaki tekil bir insan üzerinden tutuyor. fazlaca onun üstüne boca ederek konuşmanın riskleri çok açık görünüyor. Ama herkese bu kadar açık görünmüyor. Yani sosyal medyada artık bunlar birbirine çok karışan şeyler. Bu risklerden bir tanesi sanırım bir sistem adaletsizliğine karşı çıkarken bireysel düzeyde suç ispatının da eksikliği nedeniyle oluşabilecek kişi özelinde bir adaletsizlik yaratma ihtimali.

Sence peki, politik argümanla tekil olayın bu iç içe geçmesinin kaynakları neler ve sonuçları neler? Bu kaynaklardan bir tanesi senin dediğin şeyle ilgili tabii ki. Yani bizim mevcut adalet arayışımız ile ya da bizim ulaşmış olduğumuz farkındalık ve duyarlılık düzeyi ile mevcut hukuk sistemleri tabii ki yarışamaz. Ezilenlerin beklentileri kadınlarında, başka gruplarında çok hızlı artıyor. Ve tabii ki bizim kamusal örgütlenmemiz ve ona uygun olan hukuk düzenimiz

Bu büyük adalet sıçrayışını, eşitlik arayışını karşılayacak bir düzeyde değil. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde de büyük bir kurumsal çöküş olduğunu da tabii ki bir tarafa koymalıyız. Yani hukuki sistemler zayıflıyorken ya da yeterli respons veremiyorken ve de kurumlar, bizim kendi sivil kurumlarımız, yoldaşlık kurumlarımız etkili çalışmıyorken ya da dağılıyorken vesaire Vigilant bir adalet arayışı öne çıkıyor. Yani kendi adaletini kendin bul. Bu bir tür adalet arayışının simgesidir tabii ki, değil mi? Semptomudur. Fakat bu bizim aslında büyük bir adalet krizi yaşadığımızın semptomudur aynı zamanda. Bu hem tabi ki bir adalet isteğinin ilk formu Filiz'i, fakat acaba bizi gerçek bir adalete götürmek konusunda ne kadar etkili, bize getirdiği coşku kadar aslında etkili bir şey yaratıyor mu? Bütün bunların tabi ki sorgulanması gerekiyor ve bunlarla ilgili bence ciddi problemler var. Ama ikincisi, bence ne yazık ki doğru bir aktivizm biçimi olarak benimseniyor.

çok acilci, dolayımsız bir dışavurum performansı olarak siyaset. Yani her an, her yerde kendi kimliğini ya da kendi isteğini, kendi duygunu, kendi çıkarını en maksimalizm bir şekilde ifade et. Ve başka insanların da buna onay vermesini ya da saygı duymasını bekle. Niye ben bunu ne yazık ki diye adlandırıyorum? Çünkü çok kuvvetli bir iç ve dış, biz ve ötekiler ayrımına yol açıyor. Çok kendinden menkul bir bizim haklılığımız, bizim güçlülüğümüz sonucuna yol açıyor. Son olarak şunu da söylemek lazım, bir ters tepmeye de yol açtığını

İfade edebiliriz. Ben de şeyi düşündüm öyle evi dinlerken. Aslında bu eskiden konuştuğumuz kendi sivil örgütlerimiz, topluluklarımızdaki adalet mekanizmalarını hatırladım. Cinsel taciz gibi bir örnekte örneğin. Benim tanık olduğum, aklıma gelen ilk örnekte tacizin tarafları ikisi de aynı topluluğun parçası olan kişilerdi. Hızlıca bir komisyon kurulup, oldukça gizlilik içerisinde, belli bir mahremiyete de saygı göstererek... çeşitli görüşmelerle olayların detayları incelenerek bir komisyon tarafından tespitte bulunulup bir iki yıl o kişinin, tacizcinin faaliyetlerden uzaklaştırılması gibi bir karar çıkmıştı. Şimdi bu hızlıca tarif ettiğim şey neye yaramıştı? Ne gibi fonksiyonları vardı bu adalet sürecinin? Bir kere bir tanıma haksızlığın

Hak ihlalenin, tacizin tanınması vardı. Rehabilitasyon vardı. Tacizcinin hatasını kabul etmesi, tanıması ve bir daha bunu yapmayacağına yönelik bir kavrayış geliştirmesi mümkün olabilmişti. Bir onarım vardı yani o suçun, haksızlığın onarılmasına dair öz eleştiri yapılması, özür dilenmesi gibi aşamalardan oluşan onarım işlevi vardı. Caydırıcılık vardı çünkü daha sonra çok kısaca bu karar diğer üyelerle paylaşılmıştı. Böylece diğer üyelerin bu tip davranışlarda bulunmaması için bir caydırıcılık teşkil etmişti. Gelecekteki olası ihlallerin engellenmesi fonksiyonu vardı.

Ve aynı zamanda o topluluğu oluşturan, bir araya getiren değerlerin korunması fonksiyonu vardı. Cinsiyet eşitliği, ayrımcılık karşıtlığı vs. gibi belli değerlerin korunması, herkesin kendini güvende hissettiği bir ortamın oluşturulması gibi. Şimdi baktığımızda geçmiş kurumların, örgütlerin bizi bir araya getiren başka alanların dağılmasıyla çok sosyal medya odaklı işliyor. Peki ama bu iş şarj süreçleri, bu az önce saydığım fonksiyonları ne kadar yerine getiriyor? Yani hak ihlalinin tanınmasına ne kadar yardımcı oluyor? Onarıma ne kadar yardımcı oluyor? Rehabilitasyona ne kadar katkı sağlıyor? Caydırıcı olabiliyor mu?

o topluluğu bir araya getiren değerleri ya da işte bir güven, dayanışma ortamı yaratabiliyor mu? Aslında Alev'in de anlattıklarından, tespitlerinden hiç de bunları yaratamadığını görüyoruz. Aksine bizi ve onlar gibi bir ayrışmayı arttırdığı, caydırıcılıktan ziyade belki ters tepme diye Alev ifade etti. Çünkü aslında ifşa süreçleri tacizcinin hatasını tanıması, kabul etmesi, öz eleştirivermesi ve özür dilemesi gibi bir şeye çok yaramayabiliyor çoğunlukla. Dolayısıyla aslında ihtiyaç duyduğumuz o ceza, adalet mekanizmalarından bekleyeceğimiz fonksiyonları yerinde çok da getiremiyor aslında ifşa.

Tüm bu eksikliklerine rağmen ifşa bir yandan da mahkeme dışında bir adalet sürecinin gelişmesi için potansiyel olarak önümüzde duruyor. En azından sosyal medyada mesela bu tartışmalara tanıka oldukça normlarımız dönüşüyor. Melis kapatmadan önce buradan yola çıkarak sana soracağım. Sence sohbetin başında altını çizdiğin toplumun ortak aklına dayanarak gelişen sosyal medyadaki adalet arayışları ortak aklın kendisini nasıl dönüştürüyor?

Alev ve Şebnem konuşurlarken onu düşünmüştüm yani bizim toplumsal olarak suç adettiğimiz şey zaman içinde evrilen bir şey. Yani biz toplumsal olarak bugün mesela kadın tacizini, kadın cinayetini çok büyük ve toplumsal yankı uyandırması gereken bir şey olarak görüyoruz ama 1980'lerde Bergen gibi bir sanatçının suratına kezap atıldığında kimse sokaklara dökülüp bu kadının suratına kezap atan adam yakalansın demedi mesela. Çünkü kadının hayat biçimi, yaşayış şekli bunların hepsi mercek altına alındı ve kadın neredeyse suratına kezap atıldığı için suçlu olacaktı. Bizim bugün suçlu adettiğimiz, suç adettiğimiz ve adalet istediğimiz şeyler evrilen ve değişen şeyler. Bunun da farkında olmak lazım. 1975 yılında sosyal medyamız olsaydı, Kadın problemlerine belki çok daha farklı yaklaşabilirdik ama bizim bugün sosyal medyamız var. Ve biz bugün sosyal medyayla kadınlara olan bakış açımızı, cinayetleri, şiddeti çok daha farklı bir biçimde toplumsal olarak gördüğümüz için bunun yansımasını yaşıyoruz. Şu leçet davası bence bunun en güzel örneklerinden bir tanesi.

Küçük bir ekleme. Şimdi sadece dar anlamda ifşaları konuştuk. Bunları konuşurken tabii ki daha da geniş bir alan var ve o alanda çok pozitif şeyler oluyor. Bir kişinin mesela tutuklanma kararı verilmeden serbest bırakılması üzerine bir sosyal medya kampanyası örgütleniyor. Bunun üzerine mahkemeler sosyal medyadan gelen tepki üzerine yani tutuklama kararı veriyorlar.

Bu anlamda birçok adaletin düzgün işlemesine ve etkili sonuç vermesine neden olan çok sayıda kampanya tabi ki sosyal medya üzerinden örgütleniyor. Bu konularda çok etkili bir yer ve daha da fazla etki yaratmasını umut ediyorum tabi ki. İzninizle programı burada sonlandıralım. Sosyal medyanın mimarisi içinde hem şirketlere karşı hem kullanıcıları arasında adalet arayışının dinamiklerini aktardığınız için üçünüze de çok teşekkürler. Çok teşekkürler. Teşekkür ederiz. İyi günler. Hoşça kalın. Teşekkürler. Böylece Adal Tatlısı'nın bir bölümünün daha sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)