Podcast

2.8 İmkânsız özür

Adalet Atlası

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Eğitimci Aylin Vartanyan ve tarihçi Talin Suciyan, Adalet Atlası’nın bu bölümünde suç soykırım olduğunda özür dilemenin neden imkânsız olduğunu anlatıyor. Hazal Özvarış’ın soruları eşliğinde, odağa kolektif özürler alınıyor ve 2008’deki “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyasının yanı sıra sanat alanında açılan kolektif yas tutma pratikleri ele alınıyor.

Bölüm Transkripti

4.464 kelime · ~22 dk okuma

Merhabalar, Adalet Hattası'na hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı alanların adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz af dilemek. Yanıtını aradığımız soru, yaşatılan adaletsizliğini özür dileyerek ne ölçüde ve hangi koşullarda telafi edilebileceği. Bu soruyu toplumsal ilişkiler üzerinden yanıtlayabilmek için odağa, bireysel veya devlet özürlerini değil, kolektif özürleri alacağız.

Bunu Soykırım Suçu özel olarak da 1915 felaketi üzerinden yapacağız. Bu konuyu konuşmak için bize Zoom üzerinden iki isim eşlik ediyor. Eğitimci Aylin Vartanyan ve tarihçi Talin Suciyan. İkiniz de hoş geldiniz. Hoş bulduk. Hoş bulduk. Sohbete geçmeden önce bir özrün tesir edebilmesi için neleri içermesi gerektiğini çalışan psikiyatri profesörü Erin Lazare'den bir alıntı paylaşacağız. Biri özür ne yapmalı başlıklı bu metni, oyuncu Taner Birsel bizim için seslendirecek.

Etkili bir özür dört kademeden oluşur. Her özrün bu kademelerin tümünü gerçekleştirmesi şart olmasa da bunlar şöyle sıralanabilir. 1. Failin işlenen suçu, kabahati açıkça ve bütünüyle kabul etmesi gerekir. Eylem, ikrar edilirken kimin kim tarafından incitildiği net bir şekilde ifade edilmelidir.

Transkriptin tamamını oku

2- Kabahatin kasti veya kişisel olmadığını ve bir daha tekrarlanmayacağını gösteren etkili bir açıklama yapılmalıdır. 3- Fail, incittiği kişinin acısını anladığını pişmanlık, utanç ve tevazuyla göstermelidir. 4- Sembolik veya somut yollarla incitilen kişinin yaşadığı ihlâl bir şekilde onarılmalıdır. Oyuncu Taner Birsel'in bizim için seslendirdiği bu dört madde özür külliyatında öne matif edilen bir şablon. Ve biz bugün 1915 felaketi için özür dileme üzerinden konuşacağız bu programda ama öncesinde gündelik hayatınızdan yola çıkarak yanıtlamanız ricasıyla Aylin Hanım ilk soruyu size soracağım. Sizce bu beklentisi yüksek bir liste mi yoksa yeterli mi? Siz ne düşündünüz bu listeyi duyduğunuzda?

Şimdi Lazare'nin metnini dinlediğimizde özür dileyen kişi nasıl olmuş da bir suç işlemiş diye düşünüyor insan. Çünkü bu farkındalığa ve yüce günün lüle sahip kişinin zaten herhangi bir faillik içeren evrende bulunamayacağını hayal ederken buldum ben kendimi. Ve bu metni duyunca da aklıma başka sorular da geliyor. Mesela zamanlama. Ne zaman bu özür dileniyor?

Bağlam geliyor aklıma. Özürün dilendiği yer, durum, bağlam nedir? Ve tabii ki kullanılan dil de aklıma geliyor. Çok soğuk ve mesafeli, hatta hukuki bir dil mi olmalı bu özür ifadesinde? Yoksa samimi bir dil mi olmalı? Ve nerede ve nasıl gerçekleştiriyor bu eylemi? Konuşarak mı, yazılı olarak mı, kamuya açık bir yerde mi?

Bu özür dileme eylemine niye ihtiyaç duymuş? Vicdanını rahatlatmak için mi? Yoksa herhangi bir suç işlediği kişi sadece bir karşılaşmaya hazır mı? Özür, insanın sadece kendi iç dünyasında yaşayarak içinden geçeceği bir süreç değil, ancak bir karşılaşma üzerinden de gerçekleşebilecek bir deneyim veya eylem ve çoğu zamanda imkansız olan şey özür dileme eyleminden ziyade o sahici karşılaşmayı yaşamak. Sahici karşılaşma ile kastim de karşılaşan iki kişinin de bu karşılaşma sonucu dönüşeceğine dair bir adım. Belki karşılaşma konusunda felsefeci Martin Buber'in önermelerine bakabiliriz.

Martin Buber, Ben ve Sen adlı eserinde, Ben'in dış dünyayla kurduğu ilişki şekillerini inceliyor. Ben ve o şey. Bu ilişkide Ben bir gözlemci olarak var oluyor ve veri toplayarak akıllıca bir yol ile sonuca varmayı hayal ediyor. Ben ve Sen ilişkisindeyse, I and you, I and the dog diye de geçiyor bu. Ki bu ilişki doğayla olan ilişki olabilir, hayvanla kurduğumuz ilişki olabilir, insan olmasına gerek yok.

Bu ben ve sen ilişkisinde bir karşılaşma var ve bu karşılaşma sonucu bir dönüşüm söz konusu. Karşılaşma demek bu birinin gözünde gözlemci ve akılcı olma rölünden çıkıp aktif olarak o olgunun içine girmek ve dönüşümü kabullenmek demek. Aslında bu karşılaşmada kişi sen ve ötekiyle değil, kendiyle de bütüncül bir karşılaşmaydı deneyimliyor. Kendi özüyle saf bir karşılaşma yaşayamayan benim dönüşümüm mümkün değil zaten. Özür sürecini buna bağlayacak olursak, saf bir özrün olabilmesi için ben ve sen ilişkisine de benim kendisiyle kurduğu sadece ilişkiye de geri dönmek gerekiyor. Bu ben şunu da söylüyorum, dünya bir şeyler yani it dünyası. Bireyler, düşünürler, bilim insanları olgularla geçmiş veya şimdiki zamanda yaşanan deneyimlerle mesafeli bir yerden ve anlam bulabilmek için de akılcı bir yerden ilişkiye giriyor. Bu da anlaşılır bir şey.

Ancak özür söz konusu olduğunda tinsel bir yerden bir karşılaşmaya da ihtiyaç duyuluyor. Diğer türlü bir grup iyi niyetli, vicdanlı insanın veya bir insanın kendi arasında o şey ile kurduğu ilişkiyi yine akılcı ve pragmatik bir yerden kurduğu ilişkisini bir ilanını görüyoruz. Bu kamuoya da ilan olabilir, bir kişiye de ilan olabilir. Bu da bazen bir performans haline de gelebiliyor. Ve bu performatif halde de bazen bu dönüşüm de mümkün olmuyor ne yazık ki. Dönüşüm Sözünü Aklıma İletişimden Çıkan Bir Daha Asla kitabını getirdi. Orada Tanul Bora'nın yazdığı bir makale var ve Tanul Bey devletlerin özür politikalarının üzerine yazdığı bu makalede şunu söylüyor.

Fail, özrün öncesinde zaten suçu işlerken karşısındakini ahlaki bir özrün olarak tanımlamıyor, onu bir hakkı olmayan, hatta yok edilmesi gerekilen bir nesne olarak görüyor. Özür tam da burada bir ortak ahlaki zeminin kurulmasını sağlamasıyla bir kurucu edim olabiliyor. Bu bakış açısıyla özür, failin bir girişimi, güç asimetrisinin mağdur lehine değiştirme hamlesi olarak ortaya çıkıyor. Tayın Hanım sizce bir özür böylesi bir pozisyon değişimini sağlama kudretine sahip olabilir mi? Bu Lazaren'in özründeki ikinci maddeye öncelikle takıldığımı söyleyeyim. İkinci maddeyi hatırlatacak olursak kabahatin kasti veya kişisel olmadığını gösteren... Şimdi konuştuğumuz kabahat nedir burada? 1915'ten konuşuyorsak bir soykırım suçundan bahsediyoruzdur. Bir soykırım suçunun kasıtsız bir suç olduğunu söylememiz maalesef mümkün değil. Yani buradaki suç

Kabahat da diyemeyiz artık buna. İnsanlığa karşı işlenmiş olduğu söyleniyor. En büyük suç olarak tarif ediliyor. Bu suçun kasıtsız bir suç olduğunu varsayamayız. Bir. Böyleyse eğer bu suçu nasıl tanımlamalıyız? Yani elimizdeki hukuki verilerle mi gitmeliyiz yoksa başka bir bakış açısı mı geliştirmeliyiz?

Mevcut hukuki sistem bizim bugünkü bütün varoluşlarımızı meşrulaştırmak üzerine kurulmuştur. Yani hukuk ve adalet o bağlamda birbirleriyle ilgili değillerdir. Şimdi hukuk ve adaletin birbiriyle ilgisinin olmadığı bir noktada ve hukukun mevcut düzeni bir arada tutmak, işlerliğini devam ettirmek noktasında etkin olduğunu da kabul ettiğimizde, o zaman soykırım suçunun başka nasıl düşünülebileceğini, başka nasıl kategorize edilebileceğini sorabiliriz. O zaman da mesela şöyle bir cevap verilebilir. Soykırım suçu, sömürgeci suçlarının zirvesidir. Ve bugün bütün dünya neredeyse sömürgecilik sonrası devletleri yaşıyor.

Dolayısıyla kabahatimiz, suçumuz böyle bir sömürgeci suçunun zirvesiyse burada kasıt olmadığından bahsedemeyiz. İkinci nokta, karşılaşma noktası Aylin'in söylediği. Biliyorsunuz sömürgeci yerliyle karşılaşmaz. Yani gittiği toprakta ya da geldiği toprakta yerli halk yoktur. bir boş alan vardır. Çünkü o alan, mesela Robert David Sack'in kavramıyla söyleyecek olursak, boşaltılabilir alandır. Dolayısıyla sömürgecinin yerliyle karşılaşması yoktur. Karşılaşmadığı için de böyle bir suçu suç olarak kabul etmez. Soykırım bu noktada mı sizin için özrü dilenebilir bir suç olmaktan çıkıyor?

özür dileme ile ifade edilebilir bir suç olmadığını düşünüyorum. Örneğin İnsan Hakları Derneği'nin anma faaliyetlerine bakarsanız onlar özür kelimesini de hiç kullanmadılar, kullanmıyorlar. Af dilemek şeklinde ifade ediyorlar. Çünkü özür kendi kendine dilenip bitirilebilecek bir şeye dönüşüyor.

Yani buradaki gerçekten Lazare'yi takip edersek kişisel meseleler de işe yarayabilir tabii ki yani dil yaramalıdır da yani hepimiz hata yapıyoruz. Ama kasti değil. Dolayısıyla onu telafi etmeye de uğraşırız, özür dileriz. Ama kurumsal olarak işlenmiş, kasti olarak işlenmiş, bir grubu yok etmeye yönelik işlenmiş bir suçun özrünün de olamayacağını düşünüyorum.

Af dileme çaresi yapılabilir bir şey. Burada da kim tarafından affedilmeyi istiyorsunuz? Yaşamayan insanlar tarafından affedilmeyi bekliyorsunuz. Bunun nasıl gerçekleşeceğini, hangi tür anmayla, hangi tür af dileme ritüeliyle, ne ile gerçekleşeceğini bilmiyoruz.

Şöyle toparlayacak olursam, bugün özellikle 21. yüzyılda çokça özür dileme, af dileme, pratiği var. Sömürgeci suçlarının çeşitli varyasyonları için özür dileniyor. Kanada'da, Avustralya'da, Fransa'da ve bütün bu özür metinlerine baktığınızda Kurban tarafındaki ona ulaşmama noktasını görebilirsiniz. Çünkü aynen Aylin'in söylediği gibi, o ben kendisiyle karşılaşmıyor ve bir it ile, bir o ile konuşuyor. Üstelik de soyut bir o ile konuşuyor çoğu zaman.

Dolayısıyla bir karşılaşmanın olmadığı, sadece benim konuştuğum bir yerde mesela soru deniyor. Bunun üstüne bence Aylin güzel bir şeyler söyleyebilir. İstersen buradan sen devam et Aylin. Evet, bir kelimelerin etimolojisine bakmak. iyi gelebilir diye düşünmüştük. Mesela I am sorry kelimesi İngilizce, sor veya sor of, acı içindeyim, yaralıyım, hastayım anlamlarını taşıyor. Yani herhangi bir suç işlemiş veya başkasına acı vermiş bir kişi acı içindeyim dediğinde de gerisinde açıklamasını bekliyorsun sen. Yani sana acı verdiğim için acı duyuyorum, bu acıdan beni kurtar.

veya apology kelimesi, yine İngilizce, bir hatayı söyleme ve kabul etme anlamında da karşımıza çıkıyor. Kendini savunma anlamında da referanslı da bulunuyor, ta 15. yüzyıldan. Yani kendi savunma hareketinde de karşı taraf ne kadar var. Excuse veya pardon kelimesinde de bir suçlamadan kurtulmak veya bir yükümlülükten ve görevden muafiyet isteme anlamını taşıyor.

Almanca'daki ich entschuldige mich bei dir dedi. Entschuldigung, schuld, hata, günah demek. Bu günahlarımdan senin yanında arınmak istiyorum arzusu var. İspanyolca'daki lo siento ilgini çekti. Çünkü lo siento, hissetme kelimesinden geliyor. Siento, sentir.

I feel it. Seni hissediyorum. O şeyi, acını hissediyorum anlamına çıkıyor. Ki bu da bir sahici bir karşılaşma. Yani benden çıkıp ötekiyle sahici bir karşılaşma sözünü neredeyse veriyor. Seni de hissediyorum. Ki hepimiz biliyoruz ki karşımızdakini hissetmek zordur, kolay değildir ama bu anlarda yaratılabilir, yaratılmazdır. Yani biz aslında şu anda biraz da Talim'in de önermelerine de bakacak olursak, özellikle bütün dünyada bir post-sömürgecilik varoluşunda yaşadığımızı düşünürsek, imkansızlıklar için de imkan alandığını araştırıyoruz, özür dilemeyiz üzerinden. Siz bunları söylerken Türkçe'de neler var diye düşündüm ve ilk aklıma gelenler helalleşmek oldu, esef duymak, Tayin Hanım'ın söylediği af dilemek ve artı utanç duymak oldu. Sizin Türkçe'de daha yakın hissettiğiniz kullanımlar hangileri?

Şimdi Türkçe'ye geri dönecek olursak ve en iyi kelimeyi bulma arayışındayken aklıma minnet kelimesi de geldi. Affa, minnet, duyma kelimesi geldi aklıma ama en doğru kelimeyi bulmak yerine acaba en anlamlı eylemi bulmak nasıl olur diye de düşünmeni edemiyorum. Özellikle de geçmişten gelen, yıllarca karşılaşma yaşanmayan 1915 felaketi söz konusu olduğunda. Ama affetmeden bahsederken Mark Nişanyan'a da bir referans vermeden olmayacak tabii ki ve 1915'in Ermeni topluluğuna bıraktıklarından biri de yaz tabii. Geciktirilmiş, gerçekleşmemiş bir yaz. ve nişan yanda yasın gasp edilmesinden bahsediyor. Yalnızca yasın evrilerini takip etme kapasitesinden değil, aynı zamanda daha yalın bir şeyden affetme zamanına yerleşme kapasitesinden de mahrum kalıyoruz diyor. Bu affetme kapasitesine sahip olmayan bir topluluğa da seslenme nasıl olur? Bir konuşma nasıl olur? Karşınızdaki, biraz evvel Talin'in de bahsettiği

olmayan bir boşluğa mı sesleniliyor yoksa burada diye düşünmeden edemiyorum. Aslında şimdiye kadar paylaştıklarınızla suç, soykırım olunca buna dair özrün neden imkansız olduğunu aktardınız ve bu imkansızlığa rağmen türlü denemelere tanık oluyoruz ve bunlar daha çok toplumlar içinde grupların değil de devletlerin dile getirdiği resmi özürler oluyor. Devlet özürleri de bir yandan strateji olarak kullanılmakla eleştirilse de diğer taraftan da siyasi kültürlerin demokratikleşmesi için kritik öneme sahip görülüyor. Bu özürlerdeki devlet-toplum ilişkisini anlamak için soracağım. Örneğin Almanya yetkililer Yahudi soykırımı için özür dilediğinde toplum bunun ne kadar arkasındaydı ve toplumun arkasında olmadığı bir devlet özrü sizce ne ifade edebilir?

Almanya örneğine bakacak olursak, Willy Brandt'ın Varsova gettosundaki diz çöküşü her zaman referans verilen bir içtenlik, samimiyet göstergesi olarak ifade buluyor. Bugün ama yapıldığı gün değil. 1970'de yapıldığında Willy Brandt hiç hesapta olmayan, daha önceden düşünülmediği söylenilen bir biçimde kendiliğinden diz çöktüğünde Bunun çok içten, çok gerçek bir özrün bedensel ifadesi olduğuna ilişkin bayağı çok kaynak okuyabilirsiniz. Ancak o gün Spiegel dergisi sanıyorum hemen arkasından bir kamuoyu yoklaması yapmış. Yani Alman toplumunun neredeyse yarısı böyle bir şeyi arkasında durmamışlar.

Yani o anda muhtemelen çok da iyi bir şey olmayacağını biliyordu Willy Brandt. Ama ondan sonraki nesiller için gerçekten Alman toplumu, Alman devleti açısından öyle bir kare bıraktı ki o halkın o büyük suçla karşılaşmasında devleti temsil eden bir kişi olarak, o benim kendisiyle karşılaşmasında nasıl bir karşılaşma olduğunu biz o fotoğrafta görür olduk. daha sonraki nesiller açısından üzerlerinden yük alınmış oldu. Peki, böyle bir şey yaparak gerçekten yük ortadan kalkıyor mu diye soracak olursak, kalkmıyor tabii ki. Çünkü siz 6 milyon insanın hayatlarını geri getiremiyorsunuz.

Yani o yok etme işlemi olmasaydı olacak olan dünyayı yeniden kuramıyorsunuz. Dolayısıyla suçun ağırlığı aslında o kadar da değişmiyor. Sadece sizin onunla yani bir fail nesli olarak onunla ilişkiniz değişiyor. Yükü hafifletiyor, evet. Ama bir taraftan da bir devlet özür dilediğinde bireysel özürlerden farklı olarak bunun hukuki yükümlülükleri oluyor. Telafi mekanizmaları kuruluyor. Bunun için de tazminat olabiliyor. Bunlar da elbette çok eleştiri açık noktalara sahip ama şunu merak ediyorum. Günün sonunda devlet özrünün yokluğu varlığından daha ağır değil mi?

Devlet özrü tabii ki anlamlı bir şey. Çoğunlukla diğer özürlerde de gördüğümüz sıkıntıları taşıyan bir şey. Kullanılan kelimeler, yapılış şekli, sadece açıklama olarak basına verilen bir özür, özür müdür? Yani kameraların karşısına geçmeden yapılan bir özür, özür müdür?

Bunun bir dizi şekli var yani ne kadar samimiyet ve gerçeklik ve içtenlik içerdiğini anlamamız için belli kriterler olabilir. Öte yandan devlet özrü demek söylediğimiz gibi bir başlangıçtır ve o başlangıç bundan sonra ben üstüme düşen sorumlulukları yerine getireceğim demektir. toplum içerisinde sağlatıcı faaliyetler, bilinç oluşturacak faaliyetler yapacağım demektir. Bunun için gereken toplumsal, kültürel yapıyı hazırlayacağım demektir. Yani bütün bunlar Almanya'da örneğin çok geç oldu. Yani 70'li yıllarda falan olmadı. 90'lı yıllarda yoğunlukla olmaya başladı.

Onun için bu bir böyle bir kere özür dileriz, hallolur gibi düşünülecek bir şeyden ziyade, bu kapıyı açtıktan sonra onun devamı olan yolları açmak, o yolları genişletmek, müfredatları düzenlemek, inkar noktasında insanları daha fazla şiddete maruz bırakmamak, özellikle kurban nesillerini daha fazla inkar şiddetiyle karşı karşıya getirmemek, bunlar çok önemli sonuçları özrün. Ancak seneler sonra dönüp bakıldığında anlamlı bir yere oturmuşsa özürdür. Kollektif özür bir başlangıç olabilir mi, yaratabilir miyi konuşmak üzere size Türkiye'de 2008 yılında yapılan Ermenilerden özür diliyorum kampanyasını sormak istiyorum. Bu kampanyadan önce de aslında Kürt siyasi hareketinden isimler özür diledi veya herhangi bir hareketten olmayan bazı bireysel özürler de duyduk ama esas ses getiren bu kampanya oldu. Aradan geçen 14 yıldan sonra bu metni hatırlamayanlar, bilmeyenler vardır. O yüzden izninizle alıntılıyorum. 1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı büyük felakete duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor. Kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor. Onlardan özür diliyorum. Ahmet İnsel, Baskın Oran, Cengiz Akdar ve Ali Bayramoğlu'nun sessizliği kırmak için hazırladıklarını söyledikleri bu metin internet üzerinden 30 bin imzacıya ulaştı. Kampanya tabunun ağır olduğu bu alanda ses getirmesi açısından başarılıydı ama bu metne dair esasdan eleştiriler geldi. Ben bu eleştirileri birazdan özetleyeceğim ama siz bu özürü ilk duyduğunuzda ne düşünmüş, ne hissetmiştiniz? Bir başlangıç potansiyeli görmüş müydünüz?

Açıkçası ben bu mekniği ilk duyduğumda kendimi nerede konumlandırabileceğimi bilemeyen bir yerde buldum. Ve bir sürü arkadaşımdan da bu mekniği sence imzalamalı mıyım soruları geldi. Ve inanın o zamanlar 2008'de buna bir cevabım yoktu. Bu her kişinin kendi iradesidir diye düşündüm. Hani ruhuma bir merhem oldu mu? Aradığım şey bu muydu? Öyle bir yere yerleştirebildiğimi sanmıyorum.

Ama bunu mu arıyorum? Kendime de soruyorum, kişisel olarak sorduğum bir soru. Ruhuma merhem mi arıyorum? Acılara merhem mi arıyorum? Bu kimin acı? Zaten benim şahsen yaşadığım değil, bana aktarılan bir travma ve acı bu. Aradığım şey, bu muydu diye cevap bulabildiğim bir metin olmadı şahsen benim için.

Yani daha karmaşık bir pozisyon yarattığını söyleyebiliriz bizim için. Çünkü ben ve Aylin'den, yani biz derken ikimizden bahsetmiş oldum sadece. Çünkü bu metnin altına Ermeniler de imza attılar. Karışık bir durum.

kimden, ne için, özür dilediğinin belli olmadığı bir metin bir taraftan böyle bir takım gruplar, çevreler tarafından desteklenmesi isteniyor. Özellikle Ermenilerin desteklemesi isteniyor. Öbür taraftan işte bunun demokratikleşme ile ilgili olduğu söyleniyor. Çok karmaşık bir denklem oluşuyor. Çok aslında net olunması gereken bir yerde. 1915'ten özür dilemek Türkiye'nin bir demokratikleşme mücadelesi falan olamaz.

Aslında hiçbir yerde de olamaz. Soykırımlardan ve sömürge suçlarından özür dilemek bu tamamen faille alakalı bir şeydir. Dolayısıyla bir kurbandan özür dilerken kendi ülkenizin daha demokratik, daha yaşanılır bir ülke olmasıyla eğer ilgiliyseniz zaten özür dilemiyorsunuzdur hiçbir şekilde. Türkiye'de bunun sürekli demokratikleşme, insan hakları, ki tabi bu insan hakları vurgusu bütün dünyada da var, yani sömürgeci suçları olmaması için bizi kurtaran kavram insan hakları oldu 2. Dünya Savaşı sonrasındaki dünyada.

Soykırım suçu bir insan hakkı suçu değildir. Çünkü bir insana karşı işlenmez. Bir topluluğa karşı işlenir ve o topluluğun bütün üyeleri ve ondan sonraki nesilleri bütün bu suçtan etkilenir. Yani bu böyle bir insana karşı işlenmiyor çünkü. Elimizdeki kavramlar, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren elimizdeki kavramlar, bu suçun özünü bizden uzaklaştırmaya yönelik bir kavramlar.

Bu suçun özrünün ne olduğu bizden uzaklaştıkça onunla hesaplaşma yöntemlerinde de ciddi sorunlar oluşuyor. Bu metindeki en temel sorun kimin, kimden, ne için özür dilediğinin belli olmaması ve hangi suç için. Bu bölüme çalışırken okuduğum Ayda Erbal, Ayşegün Aysu ve Mark Mamigonyan'ın metinlerinde de temel olarak bu eleştiriyi görüyoruz. Felaket için mi yoksa sonrasındaki inkar ve duyarsızlık için mi özür dilendiği belli değil. Ayrıca seçilen felaket kelimesi yerine neden soykırım kelimesinin kullanılmadığı da eleştirilebiliyor ki bu noktada bir ortaklık yok. Ama şurada var. Suçlunun kim olduğu bu metinde belirsiz ve metni hazırlayanların kendi sorumluluklarından bahsetmemesi bir madde olarak karşımıza çıkıyor.

Özür ertesinde de kampanyayı hazırlayan isimlerden bazılarının ana akım siyaset tarafından gelen eleştirilere karşı kendilerini savunurken iktidara kolaylık sağladıklarını söylemeleri, daha muhalif taraftan gelen eleştirilere karşı da neredeyse kaba bir dil kullanmaları öne çıkan eleştirilerden. Ve bunlar aslında sohbetin başından beri sizlerin altın çizdiği bir özrün karşılaşma imkanı yaratmasını engelleyen pek çok açığı işaret ediyor. Bununla beraber Türkiye'nin demokratik bir devlet olmaması, tabunun çok ağır, nefretin çok yoğun olması nedeniyle süre giden sessizliğe karşı 30 bin kişinin özür dileme isteğine de vesile oldu. Bu durumda bu çabaya dikkatle yaklaşmayı gerektiriyor. Aradan geçen 14 yılda bu ifade edilenlerin özeti size ne düşündürüyor, sizdeki yankısı ne? Bu özür metnini kabul edip cevap verecek kişiler kimlerdir meselesi benim için çok sıkıntılı. Cevap vermeyi bir kenara bırakalım. Bu metni okuyup, duyup, bu bilgiyle ben şimdi ne yapmalıyım diye düşünen çok tanıdığım da oldu etrafında. Ve bu metinle birlikte bir başlangıç hayal edilebilir miydi düşündüğümde, şunu düşünürken de buluyorum. Bu metinle birlikte geçmişten gelen ve şimdiyi ele geçiren hikayeler susabilir mi? Hayata tutunma, güvenle devam etme hali gerçekleşebilir mi? Bu tarihin biraz evvel bahsettiği bir başlangıç ve başlangıçtan sonra gelecek adımlar düşünülmeden bu metnin ortaya çıkması daha zarar verebilir mi?

ki devamı maalesef gelemedi bu metinden sonrası. Şunu da unutmayalım, özür metni 2007'de gazeteci yazar Hrant Dink'in öldürülmesinden bir yıl sonra hazırlanmış bir metin 2008 yılında ve 1915'ten de 93 yıl sonra gelen gecikmiş bir özür metni. Bu da kıyamet bir şekilde hala sona ermedi ve mükemmel suç hala devam ediyor ve bununla karşı karşıya kaldık. Bu karşılaşma hali Dink'in son yazısı olan, ne yazık ki son yazısı olan, Güvercin Tedirginliği haline hala sürü olduğuna dair yazdığı yazıdaki bir cümlenin kasti bir şekilde yanlış anlaşılması üzerine de hepimize geri dönen bir soykırma yeniden karşılaşma, o mükemmel suçluları yeniden karşılaşma halini bir arada getiriyor. Biraz karışık anlattım ama umarım açıklayıcı olabilmişimdir.

Bu mükemmel suç noktasından devam edecek olursam aslında bir af dileme bu mükemmel suçu bir daha bu mükemmellikte işlemeyeceğim demektir de aynı zamanda. 19 Ocağı yaşamasaydık muhtemelen böyle bir özür metniyle de karşılaşmayacaktık. Yani bize açısından bu çok yaralayıcı bir şey bir kere. Böyle bir bağlamda ortaya çıkmış olması ve arkasından hiçbir şey gelmemiş olması. Yani evet 30 bin imza önemli bir şeydir. Asla söylemiyorum. Ama bunun belli toplumsal kesimler tarafından üstlenilmediği, benimsenmediği, o yönde bir çalışmanın devam ettirilmediği, karşılaşmanın… Zaten biliyorsunuz o yıllarda her tür faaliyette aynı insanlar oluyordu. Hepimiz birbirimizi görüyorduk sürekli olarak. Yani aslında Aylin'in en başında bahsettiği karşılaşma yine hiç Yani bugün o özrün yayınlandığı web sitesi de yok. Kaldı ki 93 yıl sessizlik dedik ama tabii ki inkar yani korkunç bir inkar. Yani bu inkar şiddetli bir faaliyettir. O yüzden de yani oraları hiç böyle anlamadan, deşmeden neye karşılık geldiklerini görmezden gelerek o yüzden soykırım suçları sonsuz suçlardır.

Yasın da o anlamda sonsuz olduğu, yine Marklişan'la dönecek olursak, sonsuz olduğu bir durumdur. Yasa geçmeden önce inkarcı habitus kavramınızı biraz açar mısınız? Bunu şu sebeple istiyorum. Kamusal özürler genel olarak cürme işleyenler tarafından değil de faillerin torunları tarafından yapılıyor. Ve mirasçı nesiller içinde de şu çıkışlara tanık olabiliyoruz. Ben yapmadım. Dolayısıyla özür dileyecek suçlu ben değilim. Ve burada suçluluk ve sorumluluk arasında bir çizgi çıkıyor.

Bugünün geçmişte sürekliliğini koymak için kullandığınız soykırım sonrası inkarcı habitus kavramı faillerin torunlarının bugünkü sorumluluğuna, bizim sorumluluğumuza dair ne söylüyor? Birincisi şiddet kurumsallaştırır, kurumlar oluşturur ve toplumu o kurumlar etrafında yönetir. Şiddettir kurum oluşturan, gelenek oluşturan. Dolayısıyla kurumlar bu şekilde buradan neşet ederek kurulduklarında Toplum da onun etrafında yani siyasetiyle sürekli toplumun suça davet edilme ve onunla birlikte var olma, onun failleri olmaya devam etme şeklinde şekillendiği bir yerde toplumun aslında hepimiz böyle bir yaşam şekline mecbur bırakılırız. 1915, 1915'te başlamış bir şeydir. Bitmiş bir şey değildir 1916'da asla.

bizim bugüne kadar yaşadığımız ve gerçekliğimizi şekillendiren, günlük hayatımızı her aşamada şekillendiren bir şeydir. Bizim kurban nesilleriyle fail nesilleri arasında yapısal bir fark vardır. Dolayısıyla da şimdi burada sorumluluk ve suçun devamlılığına gelecek olursak, Şu anda Türkiye'de yaşayanlar kendilerini dosdoğrudan bu suçla özdeşleştirmezler ama bu suçun yarattığı yapılar var ve bu yapıların belli bir gruba verdiği üstünlükler var. Belli bir gruba verdiği başka bir zaman var, başka bir ülke var, başka bir mekan var. Bunlar kime karşı kime rağmen elde edildi.

Bu sorulara cevap verdiğimizde genellikle bir noktasından kurban nesillere dokunur bu soruların cevapları. Yani öyle içinden kendimizi cımbızla çekip kurtarabileceğimiz bir günlük hayatımız yoktur burada. Dolayısıyla da bunun sorumluluğu da sonsuza kadar gidebilecek bir sorumluluktur aynı zamanda. Yani Almanya'da da bu söyleniyor. Büyükbabalarımın suçlarıyla anılmak istemiyorum deniliyor. Evet ama yok edilen halkların yokluğuyla kazanılmış varlıklar var. Bu varlığın o yokluktan sorumsuz olduğunu düşünmemize imkan yok. Bunu hatırlattığımız zaman kendimize orada zaten kendi sorumluluğumuzun ne olup ne olmadığını da görebiliriz. Ama tahayyül edilen şey özrümüzü şu kadarcık diledik, yapabileceğimizi de yaptık. Türkiye'nin de hali zaten meydanda siyasi konjonktürde zaten o gün o kadarına izin veriyordu. Bugün zaten o bile yok.

yapabileceğimizin en iyisini yaptık. Dolayısıyla bizden de bu kadar denilen bir noktada aslında doğru düzgün bir özür ve onu devam ettiren sağaltıcı bir süreç bekleyemeyiz. Bu noktada suça maruz kalanlar nasıl iyileşecekler gibi bir soru beliriyor. Ayn Hanım, son soruyu size soracağım. Yahudi soykırımına maruz kalmış Jan Amerinin ifadesiyle fail ve mağdur torunlarının arasındaki ceset yığınlarıyla başa çıkmak nasıl mümkün olabilir? Yani özür, bir çaba olmasına rağmen çoğu zaman nihayetlenemeyecek bir imkansızlığa sahipse eğer, Bugün de programda konuştuğumuz gibi yerine neler koyabiliriz? Sanat bize nasıl yollar gösteriyor?

Şimdi iyileşme terimi sosyal bilimlerde böyle kuşkuyla bakılan da bir terim. Gerçi psikoloji de sosyal bilim ama... İyileşme deyince aklımıza normalleşme geliyor. Hayatı sağlıklı bir şekilde idame ettirmek geliyor. Benim iyileşmeden anladığım, yani sanatı da bu açıdan anlatmaya, yerleştirmeye çalışacağım aslında bunları konuşurken, birazcık da hayata doğru bir adım atma diye anlıyorum. Çünkü biz geçmişle şimdi arasında, araf bir yerde, neredeyse zombi gibi yaşayan,

Ne yaşayan ne yaşamayan bir varoluşumuz var genelde. Kurbanların yaşadıkları böyle bir durum var. Peki, iyileşmeden ziyade hakikaten Jean Emile'nin de dediği gibi bu cesetler arasında nasıl nakifesi olacağız, nasıl hayata devam edeceğiz? Freud, yaz için bir iş diye bahseder. Yaz işi bir iştir, bir süreçtir, der Freud. Ve tutulamayan, tutulması geciktirilen, hatta tutulması engellenen yazlar için ne yapılabilir? Konuştuğumuz bağlam buna denk geliyor.

Freud için yaz meselesi kaybedilen nesnenin veya nesnelerin yerine ki bunlar insan olur, kültür olur, dil olur, yaşam alanı olur zaman içinde yeni nesneleri koymaktır. Ki iki kişi melankoli sürecinden çıkıp sağlıklı bir yaşam sürecine geçsin. Ancak yaz işini yaparken de o nesneyle kurulan binlerce bağın tek tek zaman içinde kesilmesi ve kopulması gerekir o nesneden. bağların da kesilmesinin imkansız olduğu durumlarda ne yapabiliriz?

Buradaki imkansızlık, o geçmişte kalmış gibi düşünülen kayıpların, işte yine yarı canlı adeta zombi gibi hayatlarımızda dolaşmasıyla ilgilidir. Bu şimdiki zamanda yaşayanları da zombileştiren bir durum. Ve burada devreye belki anlam bulmak için sembolik alanlar yaratmak girebilir, felsefe ve sanat girebilir. Belki Walter Benjamin'in bakış açısından da şunu söyleyebiliriz, siyas tutanın Nesneden kendisini kopararak ayrılması değil belki de yapmamız gereken şey der Benjamin, kaybedilen nesnenin kendisini sunmaktır ve şimdiye getirmektir ve bu nesneyle kayıp yaşayan kişilere bir karşılaşma alanları yaratmaktır.

Belki bu bağlamda yine Benjamin'in Paul Klee'nin Tarihi Meleği eserinden ilham alarak yazdığı metine geri dönebiliriz. Benjamin bu kısa metinde cennetten gelen modernitenin rüzgarıyla geleceğe doğru bir devinim içinde olan meleğin başının hep geride yıkıntılar arasında donmuş bir hâlde yıkıntılara bakarken bulduğunu söyler ve gösterir bize. Ve tarihin meleği geride kalıp bu yıkıntıları bütünleştirmek ister ancak bu rüzgar o kadar güçlüdür ki ileriye doğru onu savrulur. Böylece ileriye doğru giden bir beden ama geride yıkıntılara bakmaktan kendini alamayan kocaman bir yüz görürüz. Bu kocaman yüzün de gözleri çok büyüktür, kulakları çok büyüktür, elleri ayakları büyüktür. Bütün duyu organları kısaca çok çok büyüktür. Duyuları çok hassastır. Sanatçılarda olduğu gibi.

Bu eserden ilham alarak şunu diyebiliriz. Sanatçı o sert rüzgarı bertaraf ederek, anı durduran, bu yıkıntıları izleyicinin gözüne ve tinine sunan ve bu yıkıntılara her bakan izleyicinin de hayata tekrar yeniden dönüş veya onarım sürecini kendi yapmasına izin veren, vermek için alan yaratan kişidir sanatçı belki de. Sizce bunu başarıyla yapan isimler var mı? Çok var isim ama özellikle Kolombiya'da sanatçı Doris Salcedo'nun neredeyse tüm işleri buna yönelik olduğu için ondan bir örnek vermek istiyorum. Bir de kamusal alanda çok iş yaptığı için Doris Salcedo buna örnek vermek istiyorum. Mesela 1985'te bir grup gerillanın Adalet Sarayı'nı kuşatma eylemi sırasında polisle karşılaşmasının sonucunda yüzden fazla kişinin hayatını kaybetme

gerçeği var, hakikati var Kolombiya hafızasında. Ve bu izlerinin hala Bogota'da yaşayan kişilerin psikesinde de canlı olduğunu gören Salcedo, 17 yıl sonra, 2002'de, kamusal bir sanat ve yaz çalışması yapmış. Ve Adalet Sarayı'nın şimdiki binası, çünkü 1985'e tamamen yıkılmış bina ve yeniden bambaşka binaya yıkılmış. Birazcık da hafızayı silmek için, unutturmak için. Bu Adalet Sarayı'nın yeni binasından aşağıya ölen kişilerin hayatlarını temsil eden bir takım sandalyeler sarkılmış. Çok çarpıcı bir görüntü bu. alandan geçen bir sürü kişinin ilgisiyle ve sorularıyla karşılaşmış Salcedo. Salcedo, eserlerin nasıl deneyimlendiğini de çok araştıran ve kişilerle konuşan ve hatta mülakatlar yapan da bir sanatçı. Onun için özellikle ilgimi çekiyor.

Bu 2002'deki saat eserinden tam 5 yıl sonra da, 2007'de kaçırılan bir milletvekilinin öldürüldüğü haberi geliyor ve yine Adalet Sarayı'nın bulunduğu meydana 20 asistanıyla birlikte 24 bin tane mum yerleştirmek istiyor bir yaz çalışması olarak Sal Kedo ve bu da imkansız bir iş. 24 bin mum, 20 asistan ve kendisi günler sürecek bir iş düşünürseniz ama bu imkansız olan bir iş yoldan geçen kişilerin de katılımıyla müthiş bir ortak yaz çalışmasına dönüşüyor. bir birliktelik yaratılıyor ve suskunlukta mumların yarattığı sükunette Bogoda sakinleri bir arada sessizce bir yaz çalışmasıyla fırsatı buluyorlar bu sayede. Ve Sakeda'nın bir yine söylesinde söylediği gibi sanat bazı şeylerin açıklamasını yapamaz. Veya ben buna bir ekleme daha yapayım sanat ölleri geri getirmez, acıları dindirmez, tamamen iyileştiremez.

Ancak sanat, geçmişte olanları sembolik alanda görünür hale getirir, gösterir. Bu da bir karşılaşmalığını yaratır. Mark Nishanyan, Hertülü sanat eseri için de Hagop Oşogan'dan alıntıladığı bir... Sanat eseri için söylemiyor bunu, ben onu birazcık o şekilde de okuyorum nedense. Hagop Oşogan'da bir yazar ve ondan alıntıladığı bir söz var Mark Nishanyan'ın, kanı anlama çevirmek.

Belki de kanı anlama çevirmek bu şekilde mümkün olur. Bu imkansızlıklar içinde küçük bir imkan alanı benim bahsettiğim bu örnek. Ama hayata doğru ilerlemek için de bu karşılaşmada ihtiyacımız var diye düşünüyorum. İyileşmek kelimesi değil hayata doğru ilerlemek. Ölümden hayata doğru ilerlemek diye bir kavram kullanmak belki daha da iyi olur diye öneriyorum.

Önerinizi alarak izninizle programı ölümden hayata ilerleyeceğimiz bir gelecek umuduyla sonlandıralım. Özür, suç ve sorumluluğu 1915 felaketi üzerinden düşünmemizi sağladığınız için ikinize de çok teşekkürler. Biz teşekkür ederiz. Biz teşekkür ederiz. Böylece Aday Tatlısı'nın bir bölümünün daha sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)