Podcast

2.3 Yürümenin adaleti

Adalet Atlası

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Feminist aktivist Feride Eralp, Osmanlı tarihçisi Caroline Finkel ve sinema çalışmalarından Aslı Özgen, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nden yola çıkarak yürümenin adaletle ilişkisini ele alıyor. Hazal Özvarış’ın moderatörlüğünü yaptığı sohbette yürüyüşün imkân ve sınırları erken dönem sineması ile kentteki karşılıklarıyla birlikte konuşuluyor.

Bölüm Transkripti

5.319 kelime · ~27 dk okuma

Merhabalar, Adalet Atlası'na hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı alanların adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz yürümek. 8 Mart feminist gece yürüyüşünden yola çıkarak adalet taleplerini duyurmak için başvurduğumuz yöntemlerden biri olan yürüyüşü ele alacağız. Kimlerin nerelerde yürüme hakkı olduğunu, bu özgürlüğün nasıl ihlal edildiğini kent ve sinema üzerinden konuşacağız.

Bunun için bize üç isim eşlik ediyor. Programa Zoom üzerinden katılan Osmanlı tarihçisi Karolin Finkel, film çalışmaları alanından Aslı Özgen Tuncer ve stüdyoda yanımızda olan feminist aktivist Feride Eralp. Üçünüz de hoş geldiniz. Hoş bulduk. Hoş bulduk. Hoş bulduk.

Sohbete başlamadan önce her şeye rağmen her sene 8 Mart akşamı Taksim'de yapılan feminist gece yürüyüşünü hatırlayalım. Geçen sene 2021'de 19'uncusu yapılan yürüyüşten sesleri sosyal medya paylaşımlarından derledik. Ya gelinler oynar! Ya gelinler oynar! Kadınlar özgür olsun! Kadınlar özgür olsun! Korkmuyorum! Korkmuyorum! İftihar etmiyorum! Korkmuyorum! Korkmuyorum!

Transkriptin tamamını oku

Gücünü feminizmden, gücünü dayanışmadan, gücünü sokaklarda her şeyden birine dolmaktan alan bizler, kahkahamız, öfkemiz, isyanımız ve mücadelemizle tam 19. K, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü'nde buradayım. 2003'ten bugüne her yıl 8 Mart akşamı Taksim'de yürüyoruz ve bu sene yürüyüşün 20. yılı olacak. Feride, sen hem bu yürüyüşlerin örgütlenmesinde hem de bunun dışında da pek çok eylemde aktif rol alıyorsun. Sence yürümenin diğer eylem biçimlerinden farkı ne? Yürüyüşleri, yani bu diğer eylemlere kıyasla unutulmaz kılan nitelikleri neler?

Yürümek başka tür eylem biçimlerinden farklı bir kamusal alan talebi içeriyor. Yani bizim bu kamusal alandaki varoluşumuzu sınırlandıramazsınız anlamına geliyor. Yani bir alanla, bir meydanla, izinli ad edilen bir takım yerlerle kamusal alandaki varoluşun sınırları çizilemez demiş oluyorsunuz yürüdüğünüzde. Çünkü yürüyüş dediğiniz şeyin her ne olursa olsun varacağınız yeri belirtmiş olsanız dahi içinde bir bilinmezlik vardır. Yani yürüyüş her türlü bir bilinmezlik içerir.

Çünkü bitireceğiniz yerde bitirmeyebilirsiniz. Her yürüyüş bittiği yerden sonra da devam eder zaten. Yürüyüşler bir türlü dağlamaz. Eylemlere katılan insanlar bunu çok iyi bilirler. Yürüyüşün dağılması adı altında ileli ufaklı başka yürüyüşler gerçekleşir. Yani yürüyüş içinden yürüyüş doğurur. O yüzden o eylem hiç bitmez. O yüzden de daha ürkütücü olur iktidarlar için. Çünkü sonunun nereye varacağını bilmez.

kendi çizdiği konfor sınırlarının her an ihlal edilmesi riski taşır. O yüzden de yürüyen insan olarak yürürken gücünün olduğunu hissedersin. Bir yandan da kente dair başka bir talep, özellikle kadın olduğun zaman LGBT artı olduğun zaman yok sayıldığın, dışlandığın, içinde şiddete uğradığın ya da şiddete uğrama tehdidiyle yaşadığın, yürürken tedirgin yürüdüğün, ...sokaklarda, yanında başka kadınların, LGBT artıların varlığıyla, güvenle ve güçle yürümek. Burası işte sizin patriarkal, heteroseksist, egemen bakışınızın değil... ...benim de alanım, benim alanım, benim hayatımın alanı diye bir iddia taşıyor. Yürüdüğün zaman o sokağı kendine de ait kılıyorsun. Bir de tabii bir temas meselesi var yürüyüşte. Yani sürekli değişken bir temas alanı yürüyüş.

Daha durağan eylemlerde mesela oturma eylemleri gibi örneğin veya basın açıklamaları gibi etrafındaki belli sayıda insanla temas içerisindesin. Ama yürüdüğün zaman kentin bir noktasından başlıyorsun, başka bir noktasına gidiyorsun. Yürüyüşün içinde de farklı insanlarla temas ediyorsun. Kentin içinde de farklı insanlara değme ihtimalin ortaya çıkıyor. O yüzden de daha birbirine benzemeyen, daha birbirini bilmeyen, daha birbirini genelde duymayanların...

Duyma alanı, mesela Kadıköy'de de bir yürüyüş yapıldığında sadece Taksim değil, çarşı içinde yürüdüğünde aynı zamanda o mekanlarda oturan herkese temas etmiş oluyorsun. Temas ettiğin anda o eyleme katılma ihtimalleri artıyor ve dolayısıyla eylemi de büyüten bir şey. Yani doğrudan o eylemin çağrısını duyup da gelenlerin dışında kamusal alanı eyleme katan bir eylem biçimi. Adalet talebini daha görünür kılmak için yürüyüşe başvuruyor olmamızın bir sebebi de tam da dediğim bu teması medyaya, herhangi bir aracıya muhtaç duymadan sağlayabiliyor olmamız sanırım. Yani bedensel olarak katılıyor olmamız, tüm duyularımızla orada oluşumuz, hafızada yürüyüşümüze kalıcı bir yer açıyor.

Kesinlikle. Bir de gündelik hayatta da biz yürüyoruz ya, aynı sokaklarda yürüyoruz. O İstiklal Caddesi'nde de, arka sokaklarında da feminist gece yürüyüş açısından söylüyorum. Bizim geceleri yürüdüğümüz sokaklar onlar. Ve zaten geceleri yürüdüğümüz ve yürürken de tacize, şiddete, dışlanmaya vesaireye maruz bırakıldığımız sokaklarda bir de o sokaklara sahip çıkarak yürümek. O sokaklarda sadece eylem alanındaki insanların deneyimiyle veya hafızalarıyla temas etmek değil. Orada yürüdüğümüz tüm o diğer gecelerin hafızalarıyla da temas etmek.

Biz yürüyüşe katılanlar olarak bu dediklerini yaşarken sen o esnada megafonculuk da yapıyorsun. En son pembe tatlı bir perukla bize sloganlar attırıyordun alana yayılmış diğer megafoncularla birlikte. Şuna dair gözlemlerini merak ediyorum. Yürürken ne zamanlarda düşüyoruz? Yani sen ne zamanlarda megafoncu olarak bize müdahale etme gereği duyuyorsun?

Gerçekten bunca yıldır eylemlerde solancılık yapanlardan biriyim, başka insanlarla da birlikte. Yürürken düşmüyoruz aslında, dururken düşüyoruz. Bir de son yıllarda kısmen de olsa durmak izinli, yürümek yasak olduğu için yürümeye geçmenin bir şey açısından tekinsizliği var. Polis müdahalesine uğrayacak mıyız, şiddet yaşanacak mı?

Dururken bir nebze olsun biraz daha şiddetten korunabildiğimiz, makbul sayılabildiğimiz... ...yürürken aniden tehlikeli ilan edildiğimiz bir koşulda olduğu için... ...yürümeye geçmenin kendisinin bir ne olacağını bilmeme heyecanı var. Yani tedirgin bir heyecan bu aynı zamanda. Yani tedirginlik, şiddetle karşılaşma ihtimalinden, heyecan da bu şiddetle karşılaşırken... ...seninle beraber orada yürüyen kadınlarla, LGBTİ halklarla dayanışma içerisinde... ...birbirinden güç alacağını bilmekten.

O yüzden de yürürken o heyecan hiç düşmüyor. Ki bu, 2003'ten bu yana gelen feminist gece yürüyüşlerinde ben özellikle 2015'ten beri daha aktif olarak yer aldım. Öncesinde daha katılımcıydım. Daha bu yürüyüşün yasaklanmadığı veya polis şiddetiyle karşılaşmadığı zamanlarda da biz dururken ajitasyon yaptığımızda veya slogan attırdığımızda insanları, kadınları harekete geçirmekte zorlanırdık.

Ama yürürken slogan attırmasanız da olur. Zaten topluluk kendiliğinden atar. Çünkü o yürüyüşün heyecanı zaten herkesi yukarı taşıdığı için ve herkesin kendi içindeki öfkeyi, umudu, kırgınlıklarını, kızgınlıklarını ifade etmesine böyle bir enerji açısından da bir alan açtığı için aslında neredeyse bize ihtiyaç olmuyor bile o noktadan itibaren. Aslında bu coşku diğer yürüyüşlerden de biliyoruz. Örneğin karanlık bir coşku içeren linç yürüyüşlerinden. Sence bu iki yürüyüş birbirinden tam olarak nasıl ayrılıyor?

Bence şöyle ayrılıyor, yürüyüşün hedefinin şiddet olup olmaması üzerinden ayrılıyor. Yani insanların hayatlarına, yaşama alanlarına, haklarına, varoluşlarına... ...sahip çıkmak için yaptığı veya bazı şiddetleri teşhir etmek için... ...mesela savaşa karşı olabilir, emeğinin hakkını almak için olabilir. Yaptığı yürüyüşlerin bir amacı var ve bu amaç şiddete dair bir amaç değil. Şiddet içerikli bir amaç değil. Tabii ki şiddet ihtimalini içinde barındırıyor. Ama o şiddetin kaynağı devlet veya dışarıdan bir müdahale.

Ama Lynch dediğimiz şey de aslında şiddet amacıyla ortaya çıkan bir yürüyüş. Yani önüne herhangi bir engel konmadığında, sonu zaten şiddete varacak olan, işte bir dükkanı 6-7 Eylül'de olduğu gibi, bir dükkanı yakıp yıkmaya, yağmalamaya varacak olan bir yürüyüş. Yani hedefini şiddet olarak belirlemiş olan bir yürüyüş. Bu dediğini biraz da belirleyen belki hali hazırda sokağa egemen olanın o sokakta yürümesiyle egemenin dışladıklarının orada yürümesinden gelen bir fark da olabilir. İkinci kategori için soracağım. Senin unutulmaz bulduğun yürüyüşler siyasi hafızana kazınanlar hangileri? Round Dink'in cenazesi, kesinlikle ilk aklıma gelen. Tabii ki feminist gece yürüyüşleri, bunun dışında. Bir de benim açımdan çok unutulmaz olan şeyi söyleyebilirim. Suruç'ta Kobani Savaşı sırasında köyler arasında yürüyüşler yapılırdı. Savaşa dikkat çekmek için ve aynı zamanda umut vermek için ve umutlu hissetmek için. Bir de tabii ki onur yürüyüşleri.

Türkiye tarihinde öne çıkan iki başka yürüyüşü de ben ekleyeyim. 1991'deki Zonguldak'tan Ankara istikametine olan Büyük Madenci yürüyüşü, bir de 2017'de yakın zamanda yaşadığımız Kemal Kılıçdaroğlu'nun başını çektiği bir adalet yürüyüşü vardı. Ve elbette unutmamak lazım, her bir Mayıs'ta Taksim'e çıkmak, Taksim'e yürümek gibi de bir meselemiz var. Bunlar daha kolektif yürüyüşler. Diğer tarafta da bireysel yürüyüşler var. Örneğin Çoban, Pervin Savran'ın devesiyle Ankara'ya yaptığı ama hayal kırıklığına uğradığı yürüyüş veya çocuklarını trafik kazalarında kaybedip adalet arayan ailelerin yürüyüşleri de var. Bu uzayabilecek bir liste elbette. Şimdi daha fazla uzatmayayım ama kimlerin kamusalda temsil edilmediğini ve onların o alana nasıl yürüyerek girmeye çalıştığını da gösteriyor bu liste. Aslı buradan yola çıkarak sana soracağım.

İlk dönem filmlerine baktığımızda kimlerin kamusal alanda, sokakta olmadığını görüyoruz. Kimlerin yürümesinin kendisi başlı başına siyasi toplumsal bir mücadele haline geliyor. Güzel soru. Feminist aktivizmle de belki bağlantılı bir yerden yanıt vermek de mümkün olabilir. Çünkü sinemanın doğduğu yıllar aslında 1895'tir sinematografın icadı ve bu oy hakkı mücadelesi olarak bildiğimiz feminist hareketle örtüşen bir dönem. Dolayısıyla sinemanın ilk yılları aslında bir şekilde feminist hareketle denk geliyor diye düşünebiliriz.

Baktığımız zaman erken dönemde de bu çok vardır. Kim temsil edilir, nasıl temsil edilir? Özellikle oy hakkı mücadelesi içinde olan feministlerin mesela erken dönem sinemada bir komedi unsuru olarak neredeyse bir böyle şakayla küçümsendiği temsiller çok vardır. Nasıl bir küçümsemeden bahsediyoruz? Yani kadınları o dönem sinemasında olağan akışta hangi mekanlarda görüyoruz? Ev içi emeğiyle daha çok kadını mutfakta görürüz ve mutfağın bir öznesidir. Ya da işte salonda görürüz, evin hanımadır. Ama kadınlar özellikle oy hakkı mücadelesiyle birlikte sokağa çıktığında ne olur? Mesela o dönemin sinemadaki temsilerine baktığımızda,

Ya erkekleşen bir kadın temsili görüyoruz, kamusala eklemleniyorsa orada o zaman bir neredeyse toplumsal cinsiyet performansının dönüşmesi gibi bir şey ortaya çıkıyor. İşte efendim, barda bir böyle masaya oturur, purosunu yakar, kocaman bir bardak bira söyler, etrafında kavga çıkarır. Ya da işte operaya gider, sinemaya gider, sokağa çıkar ama sokakta nasıl davranacağını bilemez. uyumaz kamusalın davranış biçimlerine, kamusala eklemlenmeye çalışan kadın bir şekilde dönemin tahayyülünde böyle bir zihne tam oturmamış ya da garipsenmiş. Fakat tabii ki kadınların da hani sinema yapmaya başladığı dönemde bu gibi temsillerin

kendilerinin tiye alınmaya başladığını görüyoruz. Mesela Alice Guy Blaché, Lumière'lerle aynı dönem film yapmış olmasına rağmen şu çok bilinmeyen bir kadın sinemacı, onun 1906 tarihli mesela Feminizmin Sonuçları filmi, biraz böyle bir toplumsal cinsiyet parodisini bizzat tiye alan bir film olarak göze çarpar. Bununla birlikte şunu da söylemek lazım, yürüyüşün sınırları aşmasından, belli bir alanı kendine ait kılmasından bahsetti Feride. Erken dönem yine sinemanın feminist hareketi temsillerine baktığımızda tabii ki şunu hatırlamamız gerekiyor, Emily Davidson'ın Kendisini kralın atının önüne atıp gerçekleştirdiği bir eylem var. Özellikle oy hakkı mücadelesini görünür kılmak için yaptığı eylemlerden biri bu. Kendisinin bulunmaması gereken bir yere, yani atların koştuğu o alana... bir aktivizm formu olarak atmaması gereken bir adım attığını düşünebiliriz Amy Davis'ın. O da mesela yürüyüşün işte o politik potansiyelini ya da işte söz söyleme, sözü görünür kılma, ait olmadığı düşünülen bir yerde kendini var etme eylemi olarak yürüyüşe dair aslında sinematik hafızada, feminist hafızada da önemli bir örnek olarak aklıma geldi şu anda.

Doktor tezinde de şöyle bir detay vardı. İngiltere'de ortaçağ ve erken modern dönemde gece yürümek suç. Sekizden sonra sokağa çıkma yasağı ancak 1827'de kalkıyor ve kadının gece yürümesi de seks işçiliğiyle fuhuşla beraber düşünülüyor. Buna benzer bir ibareyi Osmanlı'da tanzimat ilanından sonra çıkan bir fermanda da gördüm. Kadınların sokakla ilişkisini çalışan bazı akademisyenler Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey'den aktarmış. Ben de onlardan alıntılayacağım.

Kadınlar açık saçı kıyafetlerle gezmeyecekler. Saat 11'den sonra sokaklarda kadınlardan kimse kalmayacaktır. Kadınlar eşya almak için dükkan içinde alışveriş edemeyecekler. Alacağı neyse dükkanın önünde edebiyle isteyecek, aldıktan sonra da hemen eve dönecektir.

Aslında senin sinemada yürümeye ilişkin tezini okuduğumda, kadınların sokağa çıkmasını normalleştiren temel dinamiğin, kadınların çalışma hayatına aslında girmesi olduğunu gördüm. Tabii ki. Bunun içinde yine kadınların hem sinema yapmaya başlaması, yani o alanda aktif olması, üretim araçlarını bir şekilde kullanmaya başlamasıyla da bir dönüşüm var. Ama onun esas dönüşüm tabii ki 1920'lere gelindiğinde.

Endüstri yerleşmeyle birlikte kendilerinin hızla büyümesiyle zaten hani ev içi emekten taşıp artık kamusal alanda görünür olmaya başlayan bir kadın emeği var ve bu vazgeçilemez bir emek. Ve tabii ki esas savaştan sonra hani savaşla birlikte özellikle Avrupa sineması için konuşacak olursam iş gücünün daha kadınlaşmasıyla birlikte aslında temsilde bir değişim kesinlikle yaşanıyor. Baktığımız zaman daha çok sokaklarda gezinen, hatta avarelik eden ya da parklarda takılan, flört eden kadınlar daha olumlayıcı bir yerden, daha olumlu bir imaja doğru kadının kamusal alandaki varlığının dönüştüğünü kesinlikle söyleyebiliriz. Sadece kadınların kamusaldaki varlığı değil, yürüyüşün de aksi zamanda olumluya doğru gidiyor. Antropolog Tim Ingold'un ayakla algılanan Dünya Makalesi'ne göre 18. yüzyılda yürümek, suçluların, cahillerin veya yoksulların yaptığı bir eylem. Ve bu durum ancak ulaşım ucuzladıkça, yoksullar toplu taşıma kullanabildikçe değişiyor. Yürüyüşün kazanda bu statü belki yürümeyi de ayrıcalıklarla birlikte düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Aslı, sence yürüyüşü romantize etmemek için onu nasıl ayrıcalıklarla beraber düşünmeliyiz? Bugün kimler yürüyebiliyor, kimler yürüyemiyor?

Ya bu da çok güzel bir soru ve benim kafamı da sürekli kurcalayan bir soru. Yani yürüyüş dediğimiz şeyi çok soyutlarsak çünkü, işte onu aşırı romantize etmeye, böyle bir sonuçsuz kendini doğaya bırakıp orada yürümek ya da işte flaneride olduğu gibi işte kentte yürümek, işte bir kafeye oturup kahveni içmek, sonra birazcık daha böyle yürüyüp yeni yerler keşfetmek. Yani bu tabii ki bir yürüyüş pratikliği değil, bir formu. Hani farklı formları var.

bir tarafta şiddet odaklı bir yürüyüş olabilme ihtimalini de konuşabilmeliyiz. Öbür tarafta özgürleştirici ya da daha çok kendini kamusalına dönüştürmeye adamış yürüyüş formları olduğunu da görebilmeliyiz. Hüseyin dediğin şey çok enteresan. Yürüyüşün bir sınıfsallığının Hani bu açıdan kadınların hani yürüyüşünden ya da kamusal alandaki varlığından bahsediyorsak bu kesişimsel perspektifi belki de sürekli bir akılda tutmak gerekiyor hani yürüyüşü analiz ediyorken. Çünkü preker bir şey de yürüyüş. Evet dediğin gibi top taşıma araçlarına ödeyememekle ilgili, yürümek zorunda olmakla ilgili. Baktığımız zaman aslında hani tekrardan sinemaya dönecek olursam yani Chaplin böyle bir figürdü. Tramp'tir yani yürür. Chaplin yürüyüşüyle akıllara kazınmış bir karakterdir. Çünkü parası yoktur. Hani belli bir kalifiye bir işçi gibi değildir. Yani oradan oraya yürür. Nerede iş bulursa çalışır. Hani bu gibi preker kadınlar mesela ne kadar var olabiliyorlardı? Bununla ilgili çok enteresan araştırmalar var aslında. Hani kadın tramp'lerin de olduğu. Sinemada çok yansımamış olsa da ya da henüz bulamamış olsak da.

Bugün ne baktığımızda ise özellikle pandemiyle birlikte böyle yürüyüşe dair artan bir ilgi var. Bir taraftan hani bunu bir özgürleşme ama bireysel bir özgürleşme mesela Feride'nin bahsettiği gibi mesela kitlesel talepleri olan bir yürüyüş ya da işte dayanışmacı hani hep beraber yürümek gibi bir şey değil daha böyle bir bireysel bir özgürleşme kuruluyor. Ormanda yürümek, doğada yürümek ve bu sanki bütün o kesişimsel perspektiften bağımsız ekonomik statünün üstünde bir şeymiş gibi kurulmasına rağmen onun tarafından çok belirlenen bir şey. Hani ormanda yürüyebilmek herkesin yapabileceği bir şey değil.

ona uygun ayakkabı alabilmeyi, ona uygun kıyafetini giyebilmeyi, bedenini sıcak tutabilmeyi ya da yanından gıdanı taşıyabilmeyi ya da kendini güvende hissetmeyi geçtim. Bütün bu somut aslında gerçekten belli bir ekonomik statüyü hatırlatan bir takım şeyler gerektiriyor. Yani o kadar da her şeyin üstünde bir bireysel özgürleşme hayali gibi değil ya o yürüyüş. Oraları unutmamak gerekiyor belki de.

İstanbul için bir sorun da yürüyecek bir orman, bir yeşil alan bulabilmek ve Karolin sen bunu yapabiliyorsun hem İstanbul'da hem de Anadolu'da. Bilmeyenler için not düşmek iyi olacak. Karolin Osmanlı tarihçisi ve yürüyüşçü olarak Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinin ilk aşamalarını hem atla hem de yayın olarak takip ettin. İstanbul eteklerinde de Hiking İstanbul adlı bir grupla beraber günlük 20 kilometreye yakın herkese açık yürüyüşler düzenliyorsunuz ve İstanbulluların aslında çok da bilmediği Kısırkaya'dan Kemalburgaz'a, Şamlar Köyü'nden Kayabaşı'na uzanan çeşitli rotalar çıkarıyorsunuz. Hatta bu yürüyüşlere dair de bir kitap hazırlığınız var. Şunu merak ediyorum. Yürürken sınırlarınıza neler belirliyor? Rotalarınızı nelere göre çıkarıyorsunuz? Follow your nose. Türkçesi bilmiyorum. İşte bir nereye gitmek istersen bir git. Başka bir deyim de var. Beeline. Mesela düpedüz gidiyorsun.

Biz İstanbul eteklerinde tabii onlarca köy var. Hepsinden geçmedik. Biz şey bakıyoruz işte, manzara kırsala bakıyoruz işte. Bir de farklılık olsun. Mesela işte sahil yürüyüşlerimiz var. Daha çok zirai alanlardaki yürüyüşlerimiz var. Daha tepeli, engebeli yürüyüşlerimiz var. Bazen de mesela dereyi takip ediyoruz.

Ama çok değişken bir manzaralar olması gerekiyor. Hiking İstanbul projemiz için ama en önemli şey, biz her zaman toplu taşımayla gidiyoruz. İşte arabayla falan değil. Onun için biraz Aslı'nın karşı konuşacağım ki, izin verirse herkes gidebiliyor. Hiç para lazım değil ki yani. İşte otobüs bileti falan, bir çay.

Sen İskoçya ve İngiltere'de de yürüyüşler yaptığın için karşılaştırmalı bir soru soracağım. İngiltere'de arazi sahipleri ülke topraklarının yüzde doksan ikisine sahip oldukları için yürüyüşçüler istedikleri rotalardan yürüyemiyorlar. Her zaman şu riski göze almak zorunda kalıyorlar anladım. Haneye izinsiz girme suçlamasına. İstanbul eteklerinde bu nasıl işliyor? Yani yürürken ne kadar parsellenmiş alan, çitleme görüyorsun? Evet, yüzde on bir toprağımız girilebilir.

Çok korkunç yani, yüzde doksan iki işte özelde. Yine de burada pek bir sınır falan yok ki. Çünkü bizim İngiltere'de tabii işte belli yürüyen kişiler çok emek ve mücadele verdiği için. Çok güzel bir ağımız var, işte public footballs, işte kamu açık partikalar. Onun için bol bol yürübilirsiniz. Yine de izinsiz girmek mahkemede bitirebilir. İskoçya tam başka. İskoçya'da işte bir yüzde yüz açıktır. Her istediğin yere gidebilirsin.

Türkiye'ye gelince genelde serbest, İskoçya gibi. İstediğin yere gidebilirsiniz. Tabi askerlik alanlar, iski alanlar, öyle yerlere gidilmiyor yani. Bazen de tabii ihlal ediyoruz ve bizi yakalıyorlar, jandarmalar falan. Ama genelde belli değil yani. İşte biraz bir çit var ama bir şey yok ormanın içinde. Onun için girersin, sonra bizi yakalıyorlar. Jandarma sizi yakalayınca ne oluyor?

Neyse güzel bir sohbet ediyoruz çünkü jandarma biraz eğitimli adamlardır. İşte bir buraya gelmeden, İstanbul'a etrafına gelmeden belki de dağın başındaydı işte doğuda bir yerde. Çok kişi yok, sohbet yok. Onun için biraz ilgileniyorlar, işte bir grup gidince.

Tabii biz bu Evliya Çelebi seyahatleri yaparken hem at üstünde hem de yürürken köylüler bize davet ediyorlar. Tarlalarımızdan geçebilirsiniz, tarlaların etrafında tabii. Ama İstanbul etrafında son zamanda tabii çok Teller çekildi işte, çitler falan. İster şeyden, mega projelerden, ister özel. Ya da son zamanlarda özel üniversiteler, okullar. Bayağı büyük alanlar. Tabii hep orman içinde. Onun için ormanda çok kötü bir tahribat var. Hepimiz onu biliyoruz ki işte mesela. Kuzey ormanlar savunuculardan.

Ama bunu görünce geçerken çok zor oluyor. Mesela ilk sene bir yürüyüş yapıyoruz, hiç engel yok. İkinci senede teller çekildi. En kötüsü tabii üçüncü, havaalanı. İnanılmaz büyük bir alan işgal ediyor. Ve onun haricinde tabi ocaklar yaptılar. Taş çıkarıyorlar her yerden. Şantiyeler mesela. Yeni yollar. Artık yürümek çok zor. Onun için kitabı biz daha çıkaramadık. Çünkü her zaman aynı yere gidince manzara değişti.

O değişen manzara içinde gördüklerini sana daha detaylı sormadan önce izinle koruyayım. Bu bahsettiğin aslında kent hakkının insanların elinden alınmasına sinemada nasıl tanık olduğumuzu soracağım. Aslı sinemada yürümeler ne zaman iç mekanı geçmek zorunda kalıyor? Kamera ne zaman dış mekana içeriye doğru çekiliyor?

Sinema tabi hep sokakta başlamış bir temsil mecrası, onu belki söylemek lazım. Dünyaların ilk filmlerine baktığımızda genelde böyle bir sokağa temsil etme hakimdir. Bu soru biraz da işte kamusalın dönüşümü, belli grupların giderek dışlanması, Yürüyüşün artık eskiden olduğu kadar özgürce gerçekleştirilememesi gibi konuştuğumuz temalar üzerinden benim aklıma faşist dönem özellikle İtalya'da sinemacılığı getirdi. Mussolini'nin kendisi sokakların alınması gerektiğini.

...sokağın dönüşümünün çok önemli olduğunu kendisi söylüyor. Ve baktığımız zaman aslında 1920'lerin sonlarına doğru... ...inanılmaz böyle bir sokakta yürümeye dair... ...ya da yürümeyi kısıtlayıcı bir takım yasaların çıkarıldığını... ...bir takım kuralların konduğunu biliyoruz. İşte mesela kolunun altında kalın kitapla yürümek yasak falan gibi böyle... ...hani kontrol deliliği. Bisiklete binmek de yasak galiba.

Evet öyle şeyler. Koşmak falan dikkat çeken bir şey. İşte o yüzden koşmamalısın falan. Kafelerin terasları, komünist örgütlenmelerin gerçekleştiği mekanlarsa onların teraslarını kapatmacılık gibi bir şeyde uygulanıyor o dönem. Yani bayağı gerçekten sokağı giderek solun elinden alıp hani olabildiğince sağın daha çok aktif olduğu, kendini rahat hissettiği, rahat dolaşabildiği bir şekilde bir dönüştürmek. Peki bu sinemada nasıl oluyor? Zaten faşist dönemin sinemasına baktığımızda daha çok böyle işte İtalya'nın kendi muhteşem geçmişini anlatan ulus fantezilerinin yer bulduğu bir sinemadan bahsediyoruz.

kadınların yine anne olduğu, yeni jenerasyonları geliştirmekle yükümlü olduğu, evde olduğu, kendisine, ailesine adadığı bir takım fanteziler de var bu dönemde. Fakat mesela bizim yeni gerçekçilik dediğimiz post-faşist yani savaş sonrası sinema, sokaklarda olan bir sinema. Sokağın üzerindeki o baskı kalktığı noktada aslında sinemacıların bir şekilde kendini sokaklara atabildiğini, işte dolayısıyla kameranın da özgürce dolaşabildiği bir estetiğe evrildiğini söyleyebiliriz. Mesela bu şeyde çok net görülür aslında. Roma Açıkşehir'e baktığınızda kuşatma altında çekilmiş bir filmdir. Çok klostrofobik bir filmdir. 1943 ile 45 yılları arasında çekilmiştir.

Karanlık köşelerde falan buluşurlar ya da işte çatılardan atlamaları gerekir. Yeraltı, köprü altı hani hep böyle gerçekten kısıtlı mekanlardadır. Kamera şöyle bir... Açılmaz. Son sahneye kadar. Son sahnesinde açılır. 45 sonrası filmlere baktığımızda gerçekten kameranın artık sokakta özgürce dolaşabildiği, yürüyenleri takip edebildiği ve tabii bunun işte savaş sonrası özellikle sefaleti, yoksulluğu ve işte o bütün aynı zamanda ruhsal, mental kırılmayı da yansıtmak için kullanıldığını görüyoruz.

Hem senin hem Carolina'nın anlattığı bir taraftan ekonomik sürecin, bir taraftan da siyasi egemenin yürüme alanlarını sınırlandırdığını gösteriyor. Feride, bu sınırlamalarla birlikte feminist gece yürüyüşlerinin rotası nasıl belirleniyor? Aslında bütün dert üzerimizde tahakküm kurulmasına engel olmak. Mesela bir rota meselesi olmaktan ziyade ya da... ...nereden nereye yürüyeceğimiz, yürümeyeceğimiz meselesi olmaktan ziyade... ...üzerimizde kurulmaya çalışılan bu tahakkümü nasıl kırarız? Çünkü kapitalist heteropatriyarka dediğimiz şey... ...iktidarını nerede, nasıl var olup olamayacağını belirleyerek kuruyor temelde. Yani ben Karol'ü dinlerken de, Aslı'yı dinlerken de... Bunun sayısız örneğini duyduğumu hissettim. Bir yerin özel mülk edilip çitlenmesinden... ...kadınların özel alanda var olup, kamusal alanda belli şekillerde ancak... ...işe gidip gelme sınırlılığı içerisinde var olabilmeleri ama gecede var olamamaları. LGBT artılar için düşündüğümüzde... Senin özel hayatın olabilir ama kamusal alanda görünür bir şekilde var olamazsın veya trans olarak gecede var olursan ancak belli bir şekilde seks işçisi olarak var olabilirsin. O da çok kırılgan bir konumdur. Her an sürülebilirsin. Kürtçeyi bir inşaatta duymak kimse için garip değildir ama şehrin merkezinde bunu duymamamız gerekir. Adada Ermeni veya Rum olabilirsin ama hayatın merkezi olan şehrin merkezinde sana yer yok gibi. Bizim açımızdan da yani bir eylem örgütlerken de aynı şey geçerli. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu var. Bu kanun toplantı ve gösteri yürüyüşlerini düzenlemekten çok yasaklamak üzerine yani yasaklamanın bir takım gerekçelerini ve bahanelerini kurmak üzere yazılmış bir kanun.

Halbuki kanunun üçüncü maddesi çok net. Herkes, önceden izin almaksızın, kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Aynen. Ve gerçekten de şeyi çok unutuyoruz biz Türkiye'de. Polis çünkü bize çok sık bu eylem yasak diyor. Veya işte bir eyleme gelecek olan insanların ilk sorduğu soru, hele ki bir eylem Taksim'deyse, ilk sordukları soru yasak mı? Zaten yasak olduğu varsayılıyor. Biz artık yasak olduğunu varsayarak eylemlere gidiyoruz yani. Ama şeyi unutuyoruz. Anayasada da, yasada da yürüyüş için izin alınması gerekmiyor. Dolayısıyla yasak eylem diye bir şey aslında gayrimeşru. Yani bu yasağın kendisi gayrimeşru ama o hal sürecinde. Uhal'in bahane edilmesi. Üstüne bir de pandemiyle birlikte izinli olan ve olmayan alanlar ayrımlarına gidildi. Yani basın açıklamasına izinli alanlar diye bir liste çıkardı valilikler her ilçe için. Ve sanki bu alanlar dışında basın açıklaması yapmak, sokakta eylem yapmak yasakmış gibi. Yani eylem dediğimde, yani eylem deyince böyle sanki çok farklı bir şeymiş gibi düşünüyoruz ya biz aslında eylem... Hani bir takım insanların bir araya gelip bir talepte bulunmaları, bir söz söylemeleri yani bunun izinli olduğu veya izinli olmadığı bir alan olabilir mi hayatta? Olamaz. Yürüyüş rotası denen şey de biraz bu düşünce üzerinden kuruluyor. Bizim her alanda toplanmaya hakkımız var. Taksim Meydanı ve istikleri bugün doğalında yasakmış gibi kuran şey, herhangi bir yasaya veya hukuka değil, tam olarak bir egemenlik mücadelesine dayanıyor. Yani senin hayatta

Nerede var olup nerede olamayacağını tarifleme iktidarını kendisinde görme. Bu tip bir şeye dayanıyor. Böyle bir güç oyunu aslında. Bir de aslında bu polis bizim eylemlerimizde yürümekle yürüyüş arasında bir ayrım yapıyor. Tabii ki yürümek... İzinli olmak zorunda. Çünkü geldiğiniz eylemden ayrılmak için bile yürümeniz gerekir. Yani buharlaşamayacağımız için yürümek zorundayız. Dolayısıyla yürümekle yürüyüşü birbirinden böyle tuhaf şekillerde ayrıştıran bir devlet var karşımızda. Yani yürürken toplu yürüyemezsiniz.

Yürürken aynı zamanda slogan atamazsınız. Yürürken elinizde taşıdığınız o işte döviz, pankart vesaire onları kaldıramazsınız. Yani o yüzden de bizim yaşadığımız diyalogların bir sürüsü de bunun üzerinden oluyor. Biz diyoruz ki örneğin ama bu noktadayız, şu noktaya gideceğiz, yürümek zorundayız. Tamam yürüyebilirsiniz ama yürüyüş yapmayın diyor bize polis.

Yürümeye başlıyoruz. Sonuçta kalabalık bir topluluğuz. Hep birlikte yürümeye başlıyoruz. Hep birlikte yürümeye başladığımızda illaki slogan atılıyor. Bu sefer polis durduruyor. Siz yürümüyorsunuz, yürüyüş yapıyorsunuz. Böyle bir politik sözle birleştiği anda yürümek bir çeşit suç unsuru oluyor bu ülkede. Peki polis yürütmeme gerekçesi olarak ne söylüyor o esnada?

Çoğunlukla bir gerekçe söylemesine gerek yok polisin, bu ülkede hiçbir şey için. Ama mesela özellikle pandemiyle birlikte biz yürüyüşün pandemiden dolayı yasak olduğu gibi bir bahaneyi çok duyduk. Sanki dururken bulaşmayan virüs, yürürken bulaşıyormuş gibi böyle biraz absürt bir gerekçe mesela öne sürebiliyor. Veya çevreye verilen rahatsızlık, mahalledeki insanların rahatsız olacağı.

bir eylem toplumun geri kalanıyla tamamen temas etmeyen bir biçimde yapılmalı ve çevreye rahatsızlık vermemeli. Ama sonsuz inşaat yapabiliriz ve onlar çevreye hiç rahatsızlık vermez. Yani bu rahatsızlığın çok da ikiyüzlü bir tarafı var yani. Bu rahatsızlık teması Türkiye ile de sınırlı değil. İngiltere'de de biz şimdi kayda alırken henüz teklif aşamasında olsa da bu içerikte bir yasa gündemde. Karel'im bu yasayı bizim için özetleyebilir misin?

Bu yasa gelince galiba bu önümüzdeki aylarda çıkacak. Tek kişi beni rahatsız ediyor derse prensip olarak bu protesto kapanacak. Tarihçiler biliyor, devletler her zaman gezenler ve yürüyenler Sadece tarih içinde kabile oturtmak, yerleştirmek istediler Osmanlılar mesela. Bizim İngiltere'de bunu devam ediyor. Mesela bizim Travelers denilen Roma onlara yer bulmak son zamanlarda çok daha zor oldu ve bu yasa onlarda karşı. Herkes yerinde olsun.

Ayrıca da son zamanda hem Extinction Rebellion ve başka bir grup var Insulate Britain. Son zamanda geçen hafta bir mahkeme geldiler ve suçlu bulundular. Ve onlardan dolayı son zamanda çok daha vahim oldu bu yasa. Bu iki memleket birbirine gün giderek daha çok benziyorlar.

Peki, biz bu tüm sohbet boyunca konuştuğumuz engellere rağmen gürmeyi başarınca neleri görebiliyoruz? Sen Karol'in İstanbul eteklerinde dolaşırken bir Osmanlı tarçısı olarak en çok nelerin yıkıldığını ve yerlerine nelerin yapıldığını görüyorsun? Bir İstanbullu genelde İstanbul eteklerini bilmiyor tabii. Orada oturanlar, köyde oturanlar, banyoda oturanlar şehirleşmeyi görüyor. Ama biraz uzaktakiler, belki şehirliler pikniğe gidiyor ama bilmiyorlar. Onun için nasıl koruyacaklar belli değildir çünkü bilinmeyen bir şey. Koruyamazsınız.

Hiç önem vermezsiniz. Ama biz oraya çıkınca bu köy ve şehir bağlantıları tabii beni şahsen çok ilgileniyor. Çünkü Osmanlı zamanlarda çok fazla şeyler oldu bu köylerde ya da etrafta. Oradaki alanlarda şehirin yemeklerinin parçası ve işte sütünü işte bir her şey işte çiçekleri falan oradan geldiler. Onun için çok sıkı bir bağlantı var tarih boyunca.

Bunu bir tane köy örneğiyle anlatabilir misin? Senin bizimle paylaştığın, kitap için hazırladığın taslak çalışmalarında İstanbul öteklerinde mesela Ermeniköy diye bir köyün varlığından söz ediyorsun. Evet, Alemda. Bilemiyorum siz gittiniz, gitmediniz. Artık çok uzak değil çünkü tem gibi yollar var oraya gidiyor. Alemda çok ilginç. 10 sene evvel ilk olarak oraya gittik bu projemiz için, Hiking İstanbul için. 2-3-4 tane aşağılık evleri vardı ama çok sakin bir köy. İnekler geziyor, tavuklar.

Geziyor falan. Ama şimdi bayağı bir bangle oldu ve bu eski evler falan yıkıldı. Yerinde apartman yapıldı. Alem Dağı'nın çok ilginç bir tarihi var. İşte bu İstanbul etrafındaki köylerden çok başka bir yer. Çünkü orada koskoca bir Ermeni kilisesi vardı diyelim. Çünkü şimdi sonra cami oldu. Vakıf cami denilen. Ve bu Cumhuriyet döneminde oldu. 1936'da sanırım.

Evet ve 19. asırlık bir kilise zaten. Çünkü daha evvel Ermeniler 1700 seneler içinde doğudan gelmişler. Çünkü doğudan çok savaşlar vardı. Onun için İstanbul tarafına göç etmişler. Kilise tam şimdiki köyün içinde değil, biraz etrafta ama koskoca bir bina.

Çok güzel bir bina ve etrafında başka tuhaf bir şey var. Bizans döneminde kalan bloklar var. Ermeniler için çok önemli bir yer. Şehirden gelmişler işte hafta sonu oraya gidip de işte beraber geldiler partilerle. Aynı zamanda Atatürk Köşkü diye bir bina yapılmış. Sibalyan kardeşlerinde 1869 senesinde. Şimdi bu hava tabii gitti. Böyle köylerin böyle bir tarihi var her yerde.

İstanbul'da herhangi bir köye gidersen derin derin bir tarih bulacaksın. Mesela Göktürk. Göktürk eskiden Petnahor diye bir Rum köyü vardı. Çok şey oradan gelmiş, işte bir yurt, süt falan oradan gelmiş. Sultanların avcılık alanları vardı o etrafta. Ama Göktürk'ün benim için en çekici şey, Darü Saadet Ağası'nın

Cami ve çok görkemli bir çeşmesi var. Çünkü şu anda çok harabe olduğu çeşme falan. 613 senesinden kalan, bu binalar varmış. Daha Rus adı, Agasız Reşidi, El Hadj Mustafa Ağa çok önemli, çok güçlü bir adam. Osmanlı tarihçiler bunu biliyor. Çok önemli bir figür. O Göktürk'ün ortasında. Çok şaşırıyorsun yani. Herkes oradan geçiyor. Önem vermiyor, onu bilmiyorum. Onun için nereye gidersen çok tarihi var.

Aslında sen şunu da söylemiş oluyorsun. O manzaranın içerisinde, Timing Oldun lafıydı sanırım, bir arşiv de saklı ve orada yitip giden öğelerden izler de var. Alemdağ örneğinde Ermenilerin hikayesi var veya senin çalışmalarına göre Sazlıbosna'da Kırım Tatarları yaşamış. Reşadiye'de Doğu Karadeniz Müslümanları, Polonezköy'de Polonyalılar, Kaynarca'da Bulgar Müslümanlar, Sultanbeyli'de Ukraynalı Yahudiler ve Bekoz'da da Rumlar. Yani İstanbul'un manzarası aslında İstanbul'un adaletsizliklerinde bir sicil kaydı gibi.

Evet, öyle anlaşılıyor. Hepsi tabii bir anlamda silinmiş, bir anlamda bakarsınız, bir şeyler bulursunuz. Mesela sokak isimlerinde eski haritalara bakarsınız. Mesela Sultanbeyli'nin oralarda, o tarafta. Hep eski bir haritaya baktım, baktım, baktım, anlayamadım. İşte Yuhudi tepesi var. Sonra anladım. İşte bir Ukrayna'dan gelen Yuhudiler çiftçilik yapmışlar orada.

Sultanbeyli'de. O benim çok ilgimi çekti tabii. Her köyün gizli bir tarihi var ve bu tarihi biraz çıkarmaya çalışıyoruz. Ama İstanbul'un mesela Boğazı'nda da aynı şey var. Boğaz köylerinden, Karadeniz tarafına olan köylerden, oralardan yürüyoruz. Onların da tarihi var. Mesela Beykoz'un endüstriyel tarihi var. Çok önemli bir yerdi.

Mülteciler, üstelik de Kırım Harbi, bir de 93 Harp İstanbul'a doğru geldiler ve işte bir devlet onlar işte yerleşmişler değişik köylerde ve orada olan köylülerle bir problemler çıkarmış. Çünkü ineklerimi artık nereye otlatacağım falan diye bir problemler çıkarmış. Onları işte bir yazmaya çalıştık. Yerler, köylüler bu tarliyi oluşturmak konusunda sana ve size ne kadar yardımcı oldular? Atıyorum Alemdağ'a gittiğinizde o tapuların aslında 1915'ten önce Ermenilere ait olduğunu söylemiyorlardır diye tahmin ediyorum. Ablatıyorlar rahat rahat. Biliyorlar işte Ermeni kilisesi olduğunu. Bazı köyler mesela Trakya'daki tarli çok eskidir. Fethi zamanında daha evvele de gidiyor. Bizant zamanında var olan bunlar.

Ve her köy çok farklı ve köylüler çok iyi biliyorlar. Bizim köy şöyledir ama bunlar böyledir. İşte biz onlardan farklıyız. Aslında bu aktardıklarını bize yürümenin sadece hak aramak için değil, haksızlıkları görebilmek, geçmişin izini sürebilmek için de bir yöntem olduğunu hatırlatıyorsun. Yürüyüşün tam da buna izin vermesi aslında mevcut olma ve sohbetin başında da bahsettiğimiz o karşılaşma halinden de kaynaklanıyor. Ama artık dijital yürüyüşlere de tanık oluyoruz. Bugün örneğin Google'a Earth üzerinden yürüyebiliyoruz bilmediğimiz coğrafyalarda veya Onur yürüyüşlerine dijitalde katılabiliyoruz.

Feride, kapatmadan önce son soruyu sana soracağım. Sence duyuları dışarıda bırakan bu dijital yürüyüşlerin eksisi ve artısı neler? Bence dijital yürüyüşlerin bir önemi, o alanı genişletmesi. Sadece Türkiye'yle bile sınırlı tutmayan bir şekilde, bütün dünyadan birbirine değmene, fırsat tanıyan bir alan olması. Yani mesela Rand Dink anmasında dünyanın her yerinden insanların Agos'un önüne o gün pinini koyabilmesinin bir anlamı var bence. Hani çok farklı coğrafyalardan insanların hatırlamasına, unutmamasına, unutturmamasına dair. Bunu onun yerine alan bir şey olarak düşünmememiz lazım bence. Ama o gün orada fiziksel olarak Agos'un önünde olabilmek de başka bir şeye işaret ediyor. Aynısı Onur Yürüyüşü için de geçerli. Yani sadece sokakları değil, online alanlarda da o görünürlüğe zaten talibiz LGBT artılar olarak. O yüzden ben mesela Burgaz Adası'nda oturan bir insan olarak, Burgaz Adası'nda birilerinin Onur Yürüyüşü'nde o pini koyduklarını görünce diyorum ki, vay be, burada da

bu konuda görünür olmayı, bir söz söylemeyi göze alan ya da burada da benim gibi birileri varmış diyorum mesela. Bunun bir önemi var bence. Ya da mesela feminist gece yürüyüşünde o gün fiziksel olarak gerek 9... Çünkü biz son feminist gece yürüyüşünü yaptığımızda gece sokağa çıkma yasağı vardı. Dolayısıyla biz bir gelinememe ve gidilememe koşulunda gerçekleştirdik son feminist gece yürüyüşünü ve gelemeyeceklerin, gidemeyeceklerin... politik sözünü söylemesi ve aslında orada olduğunu ifade etmesinin bir aracı haline geldi online yürüyüş. Bir yandan, bir yandan da bize yine de hani bu 20 yılın çok önemli bölümünü yürüdüğümüz İstiklal Caddesi'nin kapatıldığı koşulda, tamam biz bugün Sıraserviler Caddesi'nde buluşmak zorunda kalmış olabiliriz, bugün bu Beyoğlu'nun başka bir sokağına

akmış olabiliriz ama aynı zamanda bu caddede de varız demenin bir aracı haline geldi. Çünkü evet hani bizi fiziksel olarak her yere barikatlar kurup oraya bedenlerimizle çıkmamıza engel olabilir ama dijital ortamda oraya bir pin koymamıza engel de olamaz. O yüzden o sınırı aşmanın yani çizilen o sınırı aşmanın bir başka yolu diye düşünüyorum ben. Peki bu yıl 8 Mart, Salı akşamı nasıl ilerleyecek? Bu 8 Mart'ta da her sene olduğu gibi dolayısıyla bizim için sokakta bir arada olmak çok önemli. Ve yasakların olmadığı bir koşulda da bir arada olmanın ileride ümidiyle sokakta olma ısrarımızı birlikte sürdüreceğiz. Yani sokak dahil, dijital alanlar dahil her alanda da buluşmaya devam edeceğiz. O zaman 8 Mart'ta 20. Feminist Gece Yürüyüşünde görüşmek üzere diyelim ve izninizle sohbeti burada sonlandıralım.

Yürümenin adalet taleplerimizi duyurmak için potansiyelini ve önündeki sınırları hem eylem alanlarında hem sinemada hem de kentteki yansımalarıyla birlikte düşünmemizi sağladığınız için üçünüze de çok teşekkürler. Biz teşekkür ederiz. Biz teşekkür ederiz. Çok teşekkürler hepinize. Böylece Adalet Hattası'nın bir bölümünün daha sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)