
4.553 kelime · ~23 dk okuma
Merhabalar, Adalet Hattası'na hoş geldiniz. Ben Azal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı disiplinlerin adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz cinsiyet. Kadınların ısrarla adaletin öznesi olmaktan nasıl alıkonduğunu şiddetle iç içe geçen boşanma süreçlerinden yola çıkarak konuşacağız.
Bunun için pandemi nedeniyle Zoom üzerinden bize üç isim eşlik ediyor. Tarihçi Leyla Kayhan Elbirlik, feminist avukat Meriç Evipoğlu ve gazete yazarı hak savunucusu Berrin Sönmez. Üçünüz de hoş geldiniz. Hoş bulduk. Merhaba, hoş bulduk. Merhaba, hoş bulduk. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için imzalanan İstanbul Sözleşmesi'ne yönelik bugün yapılan itirazlar kadının adaletten eşit pay alması nasıl engellendiğinin iyi bir örneği. Dahası bugün ve geçmiş arasında konu itibariyle de çok da büyük bir kopuş yok. Bunun neden ve nasıllarını birlikte sorgulamadan önce Leyla Hanım bize Osmanlı'da da kadınlar şiddete uğradıklarında neler yaşıyorlardı anlatır mısınız?
Tabii, dilerseniz bir örnekle başlayalım. 1850'de Sivas'ta aslında meydana gelen bir vaka. Bunu da Sivas Meclisi Sadaret ve Meclisi Vali Hamaz Vatası'ndan öğreniyoruz. Mevlin Öz Korkut'un bir makalesi var bunun üzerine, ben de oradan alıntılıyorum. Sivas'ta 1850 yılında Alaaddin Paşazade Celal Bey'in 12 yıldan beri evli olduğu karısı, Safiye Hanım'ı evine hapsettiği 12 yıl boyunca ve kimseyle görüştürmediği. Kadının da kocası namaz kılarken kapının açık bırakılmasından faydalanarak evden kaçarak komşuya, Sivas'ta eski muhtasarif Alparslan Paşa'nın haremine sığındığı ile ilgili bir mesele bu. Kocasına yani Celal Bey'e karısını boşanması teklif edildiğinde boşanmayı kesinlikle kabul etmiyor.
Fakat kabul ettiği takdirde uyguladığı şiddet nedeniyle hapis cezası verileceği söyleniyor. Eğer boşanmamakta ısrar ederse karısına nafaka ödemesi gerektiği, karısının başka bir yere bir akrabasının yanına alınacağı ve de kendisinin de tokata Celal Bey boşanmayı kabul etmiyor. Olayla ilgili olarak fetvahaneden fetva isteniyor. Karısına haksız yere şiddet uygulayan kocanın boşanmaya zorlanmasının caiz olup olmadığı soruluyor. Kadına yönelik hangi şiddet haklı ve caiz görülüyor o dönem? Yani orada şu var.
İtaat. Kadın eğer itaatsizlik yapıyorsa yani kocasına itaat etmediyse, saygısızlık ettiyse, serkeşlik veya başkaldırıda bulunduysa, hırçınlık ve sadakatsizlik ettiyse bunların hepsi haklı bir şiddet konusunu oluşturuyor. Haksız yere şiddet uygulayan kocayı boşanmaya zorlanmaya imkan sağlayan açık bir kural olmadığı, bulunmadığı beyan ediliyor bu fetvada. Kocaya hapis benzeri bir tazir cezası verilebileceği ifade ediliyor. Ama bunun pek de yürürlükte, uygulamada olmadığını görüyoruz. Daha sonra Celal Bey'in karısını boşamamaktaki ısrarı üzerine kendisinin tokata değil, Bolu'ya sürülmesine karar veriliyor. Ama oraya gitmediğini anlıyoruz kayıtlardan yine.
Safiye Hanım sadarete sunduğu 26 Şubat 1850 tarihli dilekçesinde şunu diyor, kocası tarafından evli oldukları 12 yıl boyunca evde bir odaya hapsedilmiş, delici ve kesici aletlerle işkenceye maruz kalmış, komşu ve akraba olan kadınlarla dahi görüşmesine izin verilmemiş ve bunun yanı sıra aynı konakta yatak döşek yatalak olan kendi öz babasını da görmekten men edilmiş. Ve eğer Sivas'ta kalırsa kocasının kendisini öldürebileceğini belirtiyor. Can güvenliği için de boşanmayı istiyor. ve kendisini de İstanbul'a gönderilmesini istiyor. Celal Bey bütün bunları açıkçası reddediyor. Ama bu arada gene ortaya bir şey çıkıyor ve şahitler eşliğinde bu onaylanıyor ki karısını öldürmesi için bir takım adamlar tutmuş. Tanık beyanlarıyla bu doğrulanıyor. Bu sefer Celal Bey'in nişe sürülmesine karar veriliyor. Kadını öldürmeye
teşebbüs eden adamlara da bu yaptıklarının ağırlığına göre 2 ila 7 yıl boyunca kürek cezası veriliyor. Şimdi öldürmeye teşebbüs eylemine bakacak olursak kadının bir anda ifadesi değişiyor bu süreçten sonra. Sivas Mutasarrıfı bu sefer Mehmet Münir Paşa'nın konağında ikamet ediyor ve tam bu sıradayken bazı çelişkiler görüyoruz ifadesinde. Safiye Hanım kendi ifadesini değiştiriyor ve kocasının kendisine sadece iki yıldan beri şiddet uyguladığını söylüyor. Ondan sonra bu delici kesici aletlerle işkence gördüğü iddiası vardı.
bunu muayene etmek için kadını zaptiye hekimi muayene ediyor ve raporunda kadının vücudundaki yara izlerini ve kemiklerindeki sıkıntıları genetik nedenlerle veya korkudan kaynaklanan hastalığından vuku bulduğunu söylüyor. Kadını öldürmeye kalkışan ya da öldürecek olan kişilerin ve tanıkların ifadelerinin de kendisinin sığındığı evdeki paşanın zorlamasıyla bu ifadeleri, yalan şahitlik yaptıkları, Öne sürülüyor. Celal Bey suçsuz bulunuyor neticede. Ve de kadın kendini güvende hissetmediği için İstanbul'da kalmasına müsaade ediliyor. Boşanmasına da en sonunda müsaade ediliyor. Genelde bu boşanmayla neticelenmesi az gördüğümüz örneklerden. Aslında şunu söylüyorsunuz. Kadına şiddet hapis cezasıyla sonuçlanabiliyor ama boşanma gerekçesi olarak görülmüyor. Çoğunlukla böyle. Evet. Görgü tanıkları çok önemli.
Dolayısıyla şiddetin nerede gerçekleştiği, ne şekilde gerçekleştiği de burada çok önemli. Yani kamusal alanda veya komşuların görebileceği bir ortamda gerçekleşiyorsa sonuçlanabiliyor o dava? Hem öyle hem de şey de çok önemli, şiddetin sınıf sağlığı konusu da. Çünkü bu kadının Safiye Hanım olması, belki kocasının da bir paşazade olması da bazı şeyleri çok tetikliyor. İfadelerin değişmesi, bir anda tanıkların vazgeçmesini de. sağlayan bir şey haline geliyor. Öte yandan da sığınacak akrabaları var. İşte ona konağını açan, haremini açan başka tasarruflar var. Yani şehrin önde gelenlerinin arka çıktıkları bir kadın olduğunu görüyoruz. Bu her kadın için geçerli mi? O bir soru işareti. Yani ben olmadığını düşünüyorum zaten.
Çalışmalarınızda Osmanlı'da 3 çeşit boşanma olduğunu söylüyorsunuz ve tuhaf bir şekilde imam nikahı tabii ki de gerektirmediği için evlilik sürecinde kadılara başvurulmazken boşanma için mahkemeye gelen başvurucuların temel olarak kadınlar olduğunu belirtiyorsunuz. Bunun sebebi ne? Neden kadınlar mahkemelere gidiyorlar ve neyin adaletini arıyorlar o mahkemelerde? Kadınların aslında boşanma hakkı yok. Boşanma Osmanlı hukukunda, İslam hukukunda tamamen erkeklerin tek taraflı bir hakkı. Fakat üç çeşit boşanma var. Talak, yani erkeğin boş ol, boş ol, boş ol diyerek karısına boşaması. Ama bunun karşılığında nafakasın tazminatını vermek yükümlülüğü de olması.
kul ya da muhalla dediğimiz kadının erkeğin iznini alarak erkeğin iradesi sayesinde boşanmayı başlatması fakat bunun karşılığında da bütün nafaka ve tazminat hakkında hatta çocuğun bakım masraflarını erkekten almakta vazgeçmesi, feragat etmesi, yani ekonomik olarak çok ciddi bir çöküntüye uğraması neticesinde olan boşanma tipi. Bir de üçüncü bir boşanma tipi var, tefrik. Fakat bu tefrik boşanması mahkeme kararıyla olan boşanmaya deniyor. Aslında bugünkü anlaşmalı boşanma belki buna bir örnek olabilir. Bunu hemen hemen hiç görmüyoruz erken modern dönemde. Yani 18. yüzyılda dahi çok fazla görmediğimiz bir tip boşanma.
Bunların mahkemeye çok sık boşanmalarını kaydettirmek için gelmeleri, mahkemenin bir nebze noter görevinin üstlenmesi bu toplumda. Bir nedeni bu, öbür nedeni de tamamen ekonomik. Yani kadınlar öncelikle evliliklerinin bittiğini tescil ettirebilirlerse yeni bir evliliğe geçme hakkına sahip olabiliyorlar. Daha temiz bir geçiş yapabiliyorlar. Bunun da önemi çok tekrardan evliliklerin yaygın olduğu bir toplum olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadın çoğu zaman ekonomik özgürlüğüne sahip olmayabiliyor. Bahsettiğimiz gibi hul tipi boşanmadan.
Hul tipi boşanmaya zorlanmış olabiliyor. Nafaka ve tazminat alamıyor bunun neticesinde. Dolayısıyla boşanmış olduğunu tescil ettirmesinin hayatına devam ettirmesi ve idame ettirmesinde çok büyük bir önemi var. Bu programda boşanma ve şiddet üzerinden konuşacağız ve İstanbul Sözleşmesi'ne sözü getireceğiz ama aslında cinsiyetin adaletle kesişim noktası bu başlıkla sınırlı değil. Berrin Hanım, biz sizi daha çok gazeteci, yazar olarak biliyoruz ama sizin bir tercih olarak dikkatinizi çeken başka ne tür başlıklar var?
Şimdi başlangıçta Leyla'nın bahsettiği boşanma konusunda Kur'an'da geçen bir ayetten bahsetmek istiyorum öncelikle. Ondan sonra da dönem ebeviyatından Fatma Aliye'nin romanından bahsetmek istiyorum. Boşanmanın İslam hukukunda kadına verilen bir hak olmadığı yönünde ki bilgiler doğru elbette. Ancak bu durum yazık ki İslam hukukunun kadına yönelik adaletsizlikleri Kur'an ayetleri hilafına hukuka geçirmiş olmasından kaynaklanıyor. Havlev İntis Alebe isminde bir kadın vardır İslam tarihinde ve Mücadele Suresinin ilk dört ayetinde ondan bahsedilir. Ayetlerde adı geçmez ama tefsirlerde belirtilir isimleri. Havlev İntis Alebe dönem
yerleşik kültürü doğrultusunda zıhar yapılmış bir kadın. Zıhar dediğimiz şey erkeğin bir vakit gelip işte birçok karısı oluyor. Bunlardan bir tanesi de sırtına dokunarak zıhar sırt demek, sırtına dokunarak hadi canım sen bana annem gibisin demesi. Bu kültürde son derece yaygın ve etkili bir şey. Bir erkek karısına sen benim annem gibisin dediği zaman
Orada kesinlikle kadınla boşanmış olmuyor. Kadın kendi evinde bakımını yapıyor, ihtiyaçlarını karşılıyor ama ona karşı kocalık görevlerini yerine getirmiyor. Yani Havle Binti Salebe kendisine böyle yapıldığında, 30-35 yaşlarında bir kadın, çocukları var vs. benim cinsel haklarım ne olacak diyor. Şimdi böyle yaptığında gidip bir başkası Birisiyle de evlenemiyor. Boşamış olsa gidip bir başkasıyla evlenebilecek. Ama Havle Binti Salebe bugün kaç kadın yapabilir bilmiyorum. O tarihte Peygamberimize gidip beni bir duyan yok mu diyor. Bir süre sonra Allah o kadını duydu diye bir ayet geliyor. Mücadele Suresinin ilk dört ayetinde bu olay anlatılıyor ve Peygamberimiz bu ayetlerin gelmesinden sonra Havle'nin kocasından boşalmasına hükmediyor. İslam hukukuna baktığımız zaman bu ayetin ve yaşananların hiçbir anlamının kalmadığını kaybedildiğini görüyoruz.
bu kadınlara yönelik adaletsizliğin din araçsallaştırılarak toplumsal kuralların öne çıkarılmasıyla gerçekleştirildiği şeklinde. Yani patriarkal zihniyet o erkek egemenliğini kaybetmemek için ayetlerde anlatılanları bile zayıflatabiliyor. Nitekim Leyla'nın anlattığı gibi Osmanlı hukuku da bu geleneksel yorumdan yola çıkarak kadınların boşanma hakkını tanımamıştır maalesef. Bir kadın boşalamadığında ne yapıyor? Nasıl kendisi için bir adalet ortamı yaratmak için çaba harcıyor? Muhadaraat romanı bunu gösteriyor bize.
Tansimat döneminin ilk kadın romancılarımızdan Edebiyat Tarihimizin Fatma Ali'ye yazmıştır. Muhadarat romanı ismiyle başlayarak beni çarpan kitaplardan birisi. Muhadarat kelimesinin anlamı sözlükte toplum önünde bilgi ve birikimiyle açık tartışmalar yapabilmek anlamına geliyor. Fatma Ali'nin kitabına verdiği bu isim ilk kadın yazar olarak Ve aile hayatının anlatıldığı bir romana bu ismi vermesiyle kadının toplumsal statüsüne dair özlemini düşündürüyor bana. Kadınların birikimleriyle toplum önünde çok rahatlıkla tartışmalar yürütebileceklerini ifade etmeye çalıştığını düşünüyorum.
Aslında roman karakterlerinin isimleri de sembolik. Mesela baş karakter Fazıla ismi, faziletli kadın. Bu romanda Fazıla istemeden ve büyük yaşta bir erkekle evlendiriliyor sevdiğinin yerine çeşitli entrikalar sonrası. iyi eğitimli, donanımlı bir kadın ve kocasıyla iyi ilişkiler kurmak, geliştirmek için, duygusal yakınlaşma sağlamak için de çaba harcıyor ama karşılık göremiyor. Dolayısıyla boşanmak istediği zaman Calibe babasının evinde üvey anne var ve oraya gidemeyecek. Kocası boşamaya da razı olmuyor zaten. Ölümü düşünüyor, intihar etmeyi düşünüyor ama faziletli de bir insan.
Ve ne yapıyor biliyor musunuz? Kendisine intihar etmiş gösteriyor, ölü süsü veriyor ve bazı evraklar hazırlıyor, kendisine cariye olarak satılmasını sağlıyor. Hür bir kadın, konak ahalisinden varlıklı Osmanlı'nın orta üst sınıfından bir kadın ama hayatı istediği gibi yaşayabilmek için cariye olarak satılıyor. Osmanlı hukukunda, Leyla daha iyi bilir, cariyelerin farklı statüleri var. Bu statülerde yatak hizmeti diyelim veya ev hizmeti, iki farklı şey. Fazla, daha düşük bir paraya sahip olmasına rağmen ev hizmeti için satılmasını sağlıyor vs. Şimdi burada beni asıl cezbeden şey, hür kadınla köle kadın arasında adalet bakımından, toplum hayatına katılım bakımından
İstediklerini yapabilmek bakımından farklar tamamen tersine dönmüş durumda, onu gösteriyor. Sadece fazlaların başına gelenler değil, yazar olarak Fatma Aliye'yi az biliyor olmamız da kadın ve adaletin kesişim noktasında duran görünürlülük sorununa işaret ediyor aslında. Safiye Erol'un, daha sonra Selçuk Baran'ın da yaşayacağı bu sorunun not düşelim ve ilerleyelim. Önce Leyla Hanım'ın, sonra Berrin Hanım'ın tarihten verdiği örnekler bize kadınlara yönelik adaletsizlikte bir istikrar olduğunu gösteriyor.
Bu istikrarı kadınlar lehine olumlu olarak kırma potansiyeli taşıyan bir gelişme yakın zamanda İstanbul Sözleşmesi olmuştu. 2011'de Türkiye'nin ilk imzacısı olduğu bu sözleşmeyi bilmeyenler kaldıysa Meriç, onlar için kısaca sen nasıl anlatırsın? Geldi ve bu sözleşme hayatımızda neleri değiştirdi? İstanbul Sözleşmesi erkek şiddetine ilişkin çok kapsamlı bir sözleşme. Kadınlara karşı erkek şiddeti LGBTİ artı bireylere yönelik şiddetin temelini tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkileri olarak tarifliyor. Bu şiddetin kökeninde toplumsal cinsiyet olduğunu söylüyor.
Ve ön koşul temel unsur olarak da kadın erkek eşitliğini sağlaması gerektiğini söylüyor. Başlı başına bu arka arkaya söylediğim üç cümle zaten İstanbul Sözleşmesi'nin neden önemli olduğunu ve İstanbul Sözleşmesi'ne hayır diyenlerin neye karşı olduğunu da ortaya koymuş oluyor. Paralel olarak İstanbul Sözleşmesi'nin Türkiye'de uygulanması için çıkarılan 6.284 sayılı kanun ise İstanbul Sözleşmesi'nin bu farz teklifini bu üç cümleyle özetlediğim yaklaşım barındırmıyor. 6284 bakınca kanunun kendi içeriğine cümle olarak orada İstanbul Sözleşmesi'ne dayanarak çıkarıldığı yazıyor olsa da ama maddelerine ve bir bütün olarak temel toplamına baktığımız zaman
Bu, kadın-erkek eşitliği, toplumsal cinsiyet meselesi, tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkileri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini tariflerden, bunların hiçbirini tartışmadığını, bu perspektife yansıtmadığını dolayısıyla getirdiği mekanizmalar, önleyici mekanizmalar açısından da bu perspektife uygun bir yönelim içinde olmadığını söylemek lazım. O zaman bir adım geriye alarak sorayım. Sahada olan ve kadın cinayetlerinde kadınların tarafında duran bir avukat olarak sence bugün kadınların yaşadıkları ile Leyla Kaya'nın el birliğini anlattığı Safiye Hanım'ın yaşadıkları arasında bir mesafe var mı? Ben de dinlerken neredeyse hiçbir farklılık yok diye düşündüm doğrusu. Şimdi evden çıkmaya izin vermemek, bütün sosyal ilişkilerden azade etmek, fiziksel işkenceye maruz bırakmak, can güvenliği nedeniyle boşanmak için başvurmak, bu kısımların erkek şiddetinin yaygınlığı nedeniyle hepimiz doğrudan maruz kalıyoruz, maruz kalma olasılığımız olduğunu biliyoruz ya da sürekli tanıklık ediyoruz kadınların yaşadığı şiddetin çeşitli hallerine.
Ama asıl benzerlik bu şiddetin bu kadar korkunç bir halde yaşanması değil. 12 yıl boyunca sistematik olarak bunu yaşamak. Tanıkların ifadelerinden vazgeçmiş olmaları örneğin. Bugün de yine yaşadığımız bir şey. Karşı tarafın hırslı olmasının tüm yargılama sürecine müdahale etmeye ve çıkacak kararı etkilemeye yönelik yarattığı sorunlar. Bugün yine çok sık karşımıza çıkan meselelerden bir tanesi.
Üstelik de bu kadın, Leyla'nın anlattığı örnekte, şehrin önde gidenleri tarafından, mütesarruflar vs. tarafından evinin açıldığı, diğer pek çok kadının sahip olamayacağı bir desteğe sahip olan bir kadın. Buna rağmen ifadesini değiştirmek zorunda kalıyor. Yani 12 yıl şiddete maruz kalıyor, gerçekten çok cesur bir adım atıyor, boşanmak istiyor ama buna rağmen o yargılama sürecinde ifadesini değiştirmek zorunda kalıyor. Belli ki sonrasında da yani hukukiye adım atılıp boşanmak istendiği, şikayetçi olunduğu adımda da kadınlara yönelik o baskı devam ediyor. Bu da yine bugün yaşadığımız bir şey.
İstanbul Sözleşmesi'nin ne noktalarda uygulanılmadığını somutlaştırmak için Yasemin Çakal örneğiyle soracağım. Yasemin Çakal'ın hikayesini bazı dinleyiciler biliyorlardır, ben bilmeyenler için kısaca özetleyeyim. Yasemin Hanım evliyken düzenli şiddet gördü, kocası tarafından bıçaklandı, hastanelik edildi. Şikayet için gittiğinde karakoldan karı-koca arasına girilmez sözleriyle geri döndürüldü. Kadın sığınma evine gittiğinde orada olduğunu bilmemesi gereken abisi gelip polis arkadaşlarıyla onu oradan aldılar. Bir gün ölümcül seviyedeki şiddete karşı çocuğunu ve kendisini savunmak için kocasını öldürdü.
Sonrasında tutuklandı ama olay yeri incelenme istenmedi. Şahitler dinlenmedi. DARP raporuna bakılmadan savcı mütalaa açıklayabilirdi. İstinaf Bölge Mahkemesi Yasemin Hanım'ın yaptığını meşru müdafaa olarak görmedi ve Çakal'a 15 yıl hapis cezası verdi. Davası şu an Yargıtay'da olan Yasemin Çakal bugün çocuğuyla İsviçre'de tek bir odada yaşamak zorunda. Meriç, Yasemin Hanım'ın hikayesi eğer ki İstanbul Sözleşmesi uygulansaydı ne noktalarda farklılaşabilirdi?
Yasemin hikayesi aslında çok tanıdık. Pek çok kadının yaşadığı, yaşayabileceği bir şey. Devletin bilumum mekanizmasına başvuruyorsunuz. Oradan herhangi bir sonuç alamıyorsunuz. Sığınağa gidiyorsunuz. Gelip sizi orada buluyorlar, tespit ediyorlar. Aşağıya insanı almaya geldik diyorlar. Ailemiz hiçbir biçimde kapılarını size açmıyor. Kefanla çıkarsın oradan diyorlar.
İstanbul Sözleşmesi uygulanıyor olsaydı, şiddete ilk maruz kaldığı anda, yıllarca sistematik bir şiddete maruz kalması beklenmeksizin, park yerinde, kamusal alanda, herkesin içinde, o zamanki kocası tarafından bıçaklandığı zaman gerekli mekanizma devreye girerdi. için ve oğlu için koruma ve uzaklaştırma tedbirleri alınırdı. Bu yeterli değil. O kocadan uzak bir yere yaşayabilecekleri şekilde yerleştirmeleri sağlanırdı. Psikolojik, ekonomik ve işte hukuksal destek sunulurdu. Güçlenip yeni bir hayata başlaması için yedekleme mekanizmaları devreye sokulurdu.
İstanbul Sözleşmesi, şiddete maruz kalanın sadece bu şiddeten korunmasını değil, yaşadığı tüm bu travmaya karşı güçlenmesini, hayata devam edebilmesini de bir perspektif olarak öneme koyuyor. Bu çok kıymetli bir şey. Kuşkusuz LGBT ilgilenir. Tüm bu yaşadıklarından güçlenerek çıkması, güçlenerek hayata devam etmesi önemli. Sadece bu da değil ama şiddete maruz kırının güçlenmesi değil, yanı sıra şiddeti uygulayan faalin denetlenmesi, izlenmesi, takip edilmesi ve dolayısıyla bir tehdit olamamasının meselesi de önemli. Hani şu an hayal kuruyoruz ya İstanbul Sözleşmesi hayata geçebiliriz başka bir
Dünyada yaşıyor olsaydık nasıl olurdu? İlk andan müdahale olurdu. Yasemin oğluyla şu an başka bir hayat yaşıyor olurdu. O adam da hayatta olurdu ama bu uyguladığı sistematik şiddeti uygulayamaz. Yasemin ve oğlu tüm bunları yaşamak zorunda kalmamış olurdu.
İstanbul Sözleşmesi'nin gerektiği gibi uygulanmasının önündeki engellerden en önemlisi yasama süreci oldu. Berrin Hanım, siz bu sözleşmenin Türkiye'de uygulanması için meclisten çıkarılan 6.284 numaralı yasanın yazımında bulunmuştunuz. O süreçte neler yaşadınız? Bu yasanın yeterli bir yasa olması için siz çabalarken önünüze ne tür setler çekildi?
İstanbul Sözleşmesi ile 6.284'ün ne kadar iç içe geçmiş olduğunu anlatarak başlamak isterim. Türkiye Hükümeti, Dışişleri Bakanlığı'nın gayretiyle Avrupa Konseyleri'nin bu sözleşmeyi İstanbul'da imzaya açması için çaba harcarken aynı zamanda 6.284 sayılı yasa da hazırlanıyordu bir yandan. Masadaydık bürokratlarla beraber.
Biz İstanbul Sözleşmesi'nin orada nasıl yazıldığını biliyorduk. Burada ona göre bir yasa hazırlanmasına çalışılıyordu. Ama aynı zamanda da herkes tüm gayretiyle Türkiye önce bir çekincesiz imzasını koysun da ondan sonra bu yasa kamuoyu önüne çıksın diye bir çaba harcanıyordu. İstanbul Sözleşmesi çekincesiz imzalandığında, Mayıs 2011'de ve Aynı yılın Kasım'ında meclis tarafından onaylandığında artık 6.284 sayılı yasanın kamuoyu önünde tartışılarak hazırlanması aşamasına geldi. Bu aşamada İstanbul Sözleşmesi'nin şiddet tanımının mutlaka 6.284'e girmesi için uğraşıldı kadın örgütleri tarafından. Bakanlık buna ikna edilmeye çalışıldı. Meriç'in dikkat çektiği İstanbul Sözleşmesi'nde olup da 6.284'te yer almayan bir takım şeyler var elbette. Onlar aslında o masalarda hazırlanan taslaklarda vardı. Fakat daha sonra kabine süreci başladığında kabineden çıkıp bize geldiğinde tamamen tanınmadık bir şeye dönüştü diyebilirim. Yani İstanbul Sözleşmesi'nde var olup da
6.284'te olmayan şeyler kabine sürecinde çıkarıldı ve yasanın adı da ailenin korunması ile başlatıldı. Birçok kadın itiraz ettiyse de hayır dediler. Yasanın numarasını değiştirdiler. Önceden 4.320 vardı.
Adını aynı bıraktılar. Ne dediler siyasetçi o zaman Fatma Şahin? Tamam sizin istediğinizi yaptım. Bakın numarası değişti adı aynı kaldı dedi. Biz tersini istiyorduk desek de politika açı olarak bu şekilde lafı çevirdi. Çok aşırı detaylı bir hikayem oldu. Anlamlı mı bilmiyorum ama İstanbul Sözleşmesi'nin bugün uygulanmadığını söylemek kısmına ben katılmadığımı belirtmek istiyorum. Uygulamada sorunlar var.
Açık sorunlar var. Siyasi iradede zayıflama var. 6.284 için de İstanbul Sözleşmesi için de uygulanmıyor demek yerine uygulamadaki sorunları aşmak için öneriler getirmek gerekiyor. Toplumun algısına bunu yerleştirmeyelim.
Bugün şiddetle mücadele konusunda zayıflayan siyasi iradenin istediği de bu zaten. Bu fırsatı vermemek için ben 6.284'ün uygulanması konusunda baskılar yaparak konuşmak gerektiğini düşünüyorum. Peki eksik uygulanmasının sebepleri olarak siz ne görüyorsunuz?
Aslında bu sadece Türkiye'ye özgü değil. Sözleşmeyi bugün 45 ülke imzaladı. Avrupa Birliği dahil 46 imza oldu ama 34 ülkede olaylandı hürürlükte. Türkiye'de henüz onaylamadı. Onaylayan bazı ülkeler tartışmaya başladı. Polonya gibi, Macaristan, Hırvatistan, Bulgaristan gibi. Hatta yakın haberlerde Yunanistan'da da duyduk. Türkiye'de 2013'ten beri yüksek sesle duyuyoruz ama giderek sesleri yükseldi daha fazla. Çünkü iktidardan da destek bulmaya başladılar son iki yılda. İstanbul Sözleşmesi karşıtlarının yükselen sesi sözleşmenin uygulanmasına engel oluyor. Yani siyasi irade zayıflayınca kolluk ve yargı da, bürokrasi çünkü siyasi iradenin gözüne bakan bir yapıdır, siyasi irade zayıfladığı anda kolluk ve yargı da görevlerini yerine getirmiyor.
Gerek Doğu Avrupa ülkelerinde, gerekse Türkiye'de gerekçeler o kadar birbirine benziyor ki herkes değerlerimize aykırı diyor bütün bu ülkelerde. Yani bir bakıyoruz ki Katolik değerleriyle İslam değerleri, Protestan değerleriyle Ortodoks değerleri birbirine tamamen aynısıymış gibi bir bakış açısı. Yani burada aslında altında yatan bütün dinlerin ve kültürlerin temelinde kadına bakışı şekillendiren patriarkayı görüyoruz gerçekten de. Patriarka o kadar açığa çıkıyor ki gerekçeler olarak daima aile ileri sürülüyor. Aile zayıflatıldı derken kastettikleri şey sözleşmenin öngördüğü kadın erkek eşitliği. Şiddetin önlenmesi için eşitliğin sağlanması gerekiyor. Kadına yönelik ayrımcılığın önlenmesi için şiddetin ortadan kaldırılması gerekiyor.
Bütün bunları sözleşme o kadar bir silsile halinde sırayla anlatıyor ki, kadına yönelik ayrımcılığın ve eşitsizliğin şifrelerini çözerek o mücadele yöntemlerini geliştirmiş durumda. İşte tam bu nedenle sözleşme karşıtları çok fazla yükselttiler seslerine. Ve Türkiye'de kolluk gücünün, yargının, sanki İstanbul Sözleşmesi anayasa hükmünde değilmiş gibi, ulusal yasaların yetersiz olduğu yerde onun hükümlerinin uygulanması gerekmiyormuş gibi, bu anayasanın emri değilmiş gibi, yargının görmezden geldiğine şahit oluyoruz. Yargı bunu uygulamak istemiyor. Bizim yapacağımız şey de yargıyı buna zorlamak.
Ben de bir ek yapmak istiyorum. Avrupa ülkeleri imzacı oldu. Bir bölümü imzacı olsa bile uygulama konusunda tereddütlü. Bir bölümü Türkiye'de olduğu gibi ne yapalım ne edelim tartışması yapıyor. Ama ne yapalım ne edelim tartışması yapanların tıpkı Türkiye'deki gibi aslında sağ iktidarlar, muhafazakar iktidarlar, hatta Türkiye'deki gibi totalitar iktidarlar olduğunu görüyoruz.
kolonya örneğinde olduğu gibi LGBTİ artılar meselemizin bir yanı görünüyor, aile meselesi de diğer yanı olarak yürürlüyor. Bence İstanbul Sözleşmesi'ne ilişkin hükümeti tartışmayı AKP'den bağımsız düşünemeyiz. AKP'nin bu alana ilişkin temel olarak LGBTİ artı ve kadınlara ümelik ters teklif ve politikaları da İstanbul Sözleşmesi tartışmasının bir ucu. Aslında 8 Mart Temiz Gece Yürüyüşü'nün bununla ilgili simgesel olarak önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum. 2 yıldır 8 Mart Temiz Gece Yürüyüşü'nü İstanbul'da yapamıyoruz. Biz iki müdahaleyle karşılaşıyoruz.
Yanı sıra NAFAKA hakkıyla başlayan, aslında bir grup meczup tarafından başlayan tartışma, büyük bloklar halinde bir NAFAKA mağduru erkekler meselesine dönüştü. Yanı sıra akabinde İstanbul Sözleşmesi 6.284'ün yurduktan kaldırılması tartışmaları bir kısım medyanın manşetlerini süsledi. Buna ilişkin dernekler oluştu, bloklar oluştu vs. vs. derken büyük bir cepheyle karşı karşıyayız. Bu toplam bir şey anlatıyor bize. Artık siyasi iktidar, kadın muhalefetini, kadın hareketini de bir siyasi özne olarak, bir muarruz olarak görüyor ve bunun da bir meselesi var. Tek tek kadınların güçlenmesi, boşanmaların artması olarak tezahür ediyor. Boşanma tartışmasının bizim hayatımızdaki yansıması, iki, iki buçuk yıl önce başlayan NAFAKA tartışmasıdır. Eğer kadınlar NAFAKA almasalar boşanamazlar. Dolayısıyla NAFAKA'yı kaldırın, boşanma sayıları düşer. Argümanıyla başlamıştı NAFAKA tartışması. Bu yüzden NAFAKA tartışması, İstanbul Sözleşmesi ve Altın İstiklal Dostu'ndan dolayısıyla bir üçünün ortak yanı şu. Bir üçü de kadınları güçlendiren, kadınların hakları konusunda yalnız olmadıklarını, alabilecekleri destek mekanizmaları olduğunu işaret eden düzenlemeler.
Bunların ortadan kalkması hem boşanma sayılarının iddia edildiği gibi düşmesine, dolayısıyla kutlalı ailenin korunmasına hem de kadınların aslında tüm bu şiddet sarmalına ve tüm ayrımcılık sarmalına karşı yalnız kalmalarına yol açacak bir şey. Leyla Hanım, kadına yönelik bu şiddet sarmalının görece de olsa düşüşe geçtiği tespit edilmiş dönemler var mı tarihte? Avrupa çalışan tarihçiler, erken modern dönemi çalışanlar özellikle 18. Avrupa'da, özellikle Fransa'da hane içi şiddette bir düşüş olduğunu düşünüyorlar. Bunu da şiddete maruz kalanlar, işte toplum ve mahallenin bir konudaki şikayetçi olmaya daha meyilli olmalarına bağlıyorlar ve genel olarak şiddetin toplumda kabul görmemesine bağlıyorlar.
Biz tarihçiler olarak biraz bu şeye meyilliyiz. Sosyal değişimin parametrelerine bakmaya, neler olmuş, nasıl bir değişim olmuş yüzyıllar arasında, değişim olmuş mu olmamış mı. 19. yüzyılda da devletin aile üzerindeki denetimsel baskısını görmeye başlıyoruz. Yani aileyle ilgili konularda karar verici
mecra haline geliyor devlet ki bu Osmanlı örneğinde mesela 1917'ye kadar özellikle öyle değil. Devlet aile içi konulara çok fazla müdahale etmemeye çalışıyor. Bu denetimsel yapıyla nasıl dönüştü ona bakmak lazım. Şiddet gerçekten azaldı mı? Yoksa şiddetin ne şekillerde nerelerde uygulanması mı önemli olan?
İşte kamusal alanda mı yoksa mahrem sayılan özelde mi? Özeli nasıl anlatıyoruz ve düşünüyoruz? Ve şimdi bu yaşadığımız dönemde bunu nasıl açıklıyoruz? Devletin otoritesiyle hane içinde kimin otoritesi sahibi olacağının nasıl düzenleneceği, nasıl tahayyül edileceği? İşte bu nafakadan bahsettik mesela. İslam hukukunda kadının boşanmaya hakkı yok.
Osmanlı uygulamasında ve İslam'da kadının mülkiyet hakkı var. Bu çok önemli bir şey. Avrupa hukukuna bakınca özellikle İngiltere'de şöyle bir şey var ki kadın evlendiği zaman erkeğin himayesi altına giriyor. Yani bütün kendi ailesinden gelen ismini de kaybediyor. Bireyselliği vardıysa da onu da kaybediyor ve ailesinin ona verdiği mülkü de tamamen o erkeğin isminin altına geçiyor ve boşanma hakkı da yok.
Bu İngiltere örneği ve çok uzun senelerde bu devam etmiş. Yani 1870'lerden sonra şiddet gören kadını koruyucu birkaç yasa belki var. Ama Osmanlı örneğinde bu böyle değil. Yani kadının mülk hakkının olması aslında elini çok kuvvetlendiren bir şey. Dolayısıyla nafaka Meriç'in de söylediği gibi hakikaten burada kilit bir şey aslında.
Bizim medeni kanunumuz İsviçre'den harf harf kelime kelime tercüme edilerek alındığında yoksulluk nafakası o günkü İsviçre medeni kanununda süresiz olarak bağlanan bir nafakaydı. Ama bizim ülkemizdeki o dönemin erkek hukukçuları yasayı neredeyse bütünüyle alırken kadına boşanmak konusunda kolaylık, daha doğrusu hem bu boşanmak konusundaki kolaylıkla birlikte kadına hukuk önünde eşit birey statüsü kazandıracağı için bunu engellediler ve bir yılla sınırladılar. kanunun tümünü olduğu gibi kopya ederken kadına yönelik bazı kolaylaştırıcı ve güçlendirici maddeleri budadıkları gibi yoksulluk lafakasında bir yıla indirdiler. Bugün de en üst yargı organı yargıtayda ikinci hukuk dairesi başkanı Ömer Uğur Gençcan yıllardır çok açık bir şekilde yoksulluk lafakası karşıttığını dile getirirken aslında kendisi de doksan yıl önce Bu kanunun budanarak yoksulluk nafakasının bir yılla sınırlandığını bilmesine rağmen 1988'de nereden çıktıysa o bir yıllığı kestiler de bunu süresiz nafaka yaptılar diyor. Ve yargı erkeğinin bakışı kadın haklarına ve kadının güçlenmesine, kadının adalete erişimine bakışı buradan karşımıza çıkıyor.
Yargıtay ikinci hukuk dairesi aile hukuku, Meriç yanlış söylüyorsam düzeltir, aile hukuku davalarına bakan bir daire. Yani boşalma davaları ve nafaka ile ilgili en üst yargı merceğine dosyalar gideceği zaman orada başkanın Ömer Uğur Gençcan'ın ne karar vereceğini biliyoruz, kesinlikle reddedeceğini biliyoruz. Yargı bu kadar net ve pervasız bir şekilde bugün de tıpkı o geçmişte Leyla'nın verdiği örnekte olduğu gibi kadın aleyhine çok rahat açıkça beyanatta bulunabiliyor. Berrin Hanım'ın bizi getirdiği noktadan yargı mensuplarının cinsiyet adaletsizliğini muhafaza etmedeki rolünden devam edelim. Meriç, senin aklına başka örnekler geliyor mu? Adaletin sağlanması umuduyla mahkemelere giden kadınlara yargı mensupları başka ne tür engeller çıkarıyor?
En somut örneklerden biri cinsel saldırıda tecavüze maruz kalan kadının bu cinsel saldırıda bulunan erkekle aynı anda duruşma savunumunda olmaması, yani hiçbir karşılaşmaması meselesi. İstanbul sözleşmesinde bununla ilgili düzenleme var oluyor. Yıllardır bunun uygulanması konusunda önemli bir problem yaşıyoruz. Bunun mahkemelere uygulanması konusunda sanık hakları vs. diyerek kabul etmiyorlar.
Kuş tutuşu toplumunda kadına yönelik bir kış açısı nasılsa yargıya da aynen öyle yansıyor. Mor Çatır'ın kurulma öyküsünün temelinde vardır, bilenler bilir, Kırşehir'li hakimin, kadının sırtından sopayı, karnından sopayı eksik etmeyeceksin. sözü vardır ya, işte o sözü gerekçelik kararına yazdırıp boşanma talebini reddettiler. İşte bu güzel bir şeye vesile olup Murçat'ın kurulmasına vesile olmuş bir mahkeme kararı ama aslında gelinen noktada 2020'de biz hala korkunç mahkeme kararlarını, aksi tahrik indirimi nedeniyle kadın cinayet dostlarında kuşa çevrilen cezaları, cinsel istismar, cinsel saldırı, kadın cinayeti Sosyal medyada yayınlanan şiddet öykülerine rağmen tutuklanmayan erkeklere verilmeyen cezaları tartışıyoruz. Yani yargı kararlarının etkisizliği, erkek dostu olması, erkek danışması diyoruz ya biz ona, erkekleri kollayan kararlar verilmesi işte 1917-2020'de de problemimiz. Ama aynı zamanda yargının cinsiyet körü olması ya da işte kadın düşmanı olmasına ilişkin bir başka mesele de şikayetçi olan, suça maruz kalan kadınların
sorgulanması, hayatın dediklenmesi, aşağılanması. Bunun sadece yargılama esnasında hani duruşmada ifade alırken değil, kararlara da yansıyacak şekilde yapılması yine aslında ne kadar cinsiyetçi bir yargı sistemiyle karşı karşıya olduğumuzun bir başka göstergesi. Somut örnek söyleyeyim. Fethiye'de toplu tecavüz davasını hatırlarsınız belki. Türkiye'nin her yerinden kadınların giderek beraber yürüttüğü, dayanışma halinde yürüttüğü bir davaydı.
Örneğin bu davanın gerekçeli kararında şikayetçi kadının yani şehrin eşrafı diyebileceğimiz çok sayıda erkek tarafından tecavüze maruz kalan kadının psikolojik sorunlarından söz ediyordu mahkeme. Dolayısıyla psikolojik sorunları olduğuna göre yalan da söyleyebilir, iftirada atabilir gibi bir takım varsayımlardan bahsediyordu. Bir başka cinsel istismar dosyasında öğretmeni tarafından tecavüze uğrayan bir lise öğrencisinin dosyasında Yine annesiyle babasının boşanmış olmasının psikolojik sorunlara yol açabileceği iddiası gerekçelik kararı konu olmuştu. Karşı taraf bile bunları iddia etmezken mahkemedeki yaratıcılığı düşünün. Mahkeme heyeti bir araya geliyor ve buradaki psikolojik problemlerin aslında şikayetçi kadının nasıl da yalan söylemesine, iftira atmasına, uydurmasına, hayal görmesine, nasıl derseniz neyin yol açtığına ilişki bir karar oluşturuyor. Çok trajik tabii ki.
Ama bu aslında kadınların erkeklerle ilgili iddialarının doğru olmamasına ilişkin temel arama çabasının kendisi, kadın düşmanlığının bir başka yansıması. Aynı yaklaşım tecavüz dosyalarında kızım neden bayılmadığına karşımıza çıkar. Dolayısıyla şikayetçiyseniz geçmişte kullandığınız ilaçlar, annenizin babanızın boşanmış olup olmaması, sizin işte daha önceki sevgililerinizle ilişkileriniz bağırıp bağırmamanız gibi pek çok durum yani şikayetçinin kendi hayatına, durumuna, ruhsallığına ilişkin pek çok durum tartışma konusu olabiliyor. Bunu sadece karşı taraf değil doğrudan mahkemenin yargı mekanizmasını kendisi de yapıyor ve bunun kararına da konu edebiliyor. Bunların hepsi aslında kadınların yargıyla ya da tırnak içinde adaletle imtihanında önemli engel alanları.
Meriç'in söylediğine ek olarak benim de aklıma bir örnek geldi 1917'de 6 aylık hamile olan karısı Ayşe'yi bilinçli bir şekilde öldürdüğü ortaya çıkan Ahmet ceza kanununun 105. maddesi uyarınca verilen idam cezası Ahmet'in müebbet küreğe çevriliyor. Yani 1917'de bunun bu şekilde yapılıyor olması bir de bugüne gelince hapifletilmesi cezanın türünü aslında tavrı olduğu gibi Açıklıyor bize. İzninizle programı burada sonlandıralım. Cinsiyet ve adaletin kesişim noktasında yer alan boşanmayı tarihten bugüne gelerek anlattınız. Ama bu kümede not etmek lazım. Daha pek çok konu var. Bunlardan biri, insanların başkalarına hangi cinsiyete mensup olduğunu söyleme hakkını kendinde görebilmeleri. Buna zemin olan düzeni anlamamız için bir giriş yapmamızı sağladınız. Üçünüze de katkılarınız için çok teşekkürler.
Biz de çok teşekkür ederiz. Biz teşekkür ederiz. Adalet Hattası'nın bir bölümünün daha böylece sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.