
4.249 kelime · ~21 dk okuma
Merhabalar, Adalet Hattası'na hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı disiplinlerin adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde yazarların neleri yazdıklarına değil, neleri es geçtiklerine bakacağız. Ve unuttuklarıyla adalet algımızı nasıl şekillendirdiklerini konuşacağız. Bunun için stüdyoda bize iki isim eşlik ediyor. Osmanlı Edebiyatları çalışan akademisyen Mehmet Fatih Uslu ve yazar Sema Kaygısuz. Kaygısuz'un hayatımızda pek çok kitabıyla edindiği özel bir yer var. Ama bu bölümde özel olarak bahsedeceğimiz eseri yüzünde bir yer olacak.
Sema Hanım'ın 1938 Dersim katliamına maruz kalan babaannesinin peşine düştüğü bu kitabını... ...unutan yazarlara inat, hatırlayan bir yazarın eseri olarak ele alacağız. İkiniz de hoş geldiniz. Hoş bulduk. Hoş bulduk. Bu bölümde yazarların metinlerinde neleri yok saydıklarına bakacağız ama... ...edebiyat ve adayet ilişkisi bununla sınırlı değil. Bu ilişkide daha genel çerçevede sizin dikkatinizi çeken temel hatlar neler?
Edebiyat ve adalet ilişkisi aslında elbette çok sistematik olmasa da... ...edebiyatçıların da üzerine çok düşündüğü bir konu. Ve edebiyatın hakikaten adaletle ve adaletin ima ettiği... ...diğer kavramlarla çok yakından bir ilişkisi var. Bunu söylemek kolay. Elbette ve edebiyat tarihine baktığımızda aslında... ...adaleti sağlamak için yazılan metinlerden... ...adalet üzerine düşünen metinlerden... ...adaletin eksikliğine isyan eden metinlerden... ...sayısız örnekle karşılaşıyoruz ve... ...bu aslında hakikaten edebiyatın topluma değen, edebiyatın yaşama değen... ...tarafıyla çok yakından alakalı bir mesele.
Yazılı edebiyatın başlarına dönüp Yunan tragediyelerinden bahsedebiliriz mesela. Antigone'nin kendi kardeşini gömmek için verdiği mücadele elbette bir yanıyla bir adalet mücadelesi. Shakespeare'in tragediyelerinde Hamlet'in ele avuca gelmez mücadelesi aslında. Bir şekilde babasının ardından bir tür adaleti yakalama mücadelesi.
Daha modern yıllara geldiğimizde ve edebiyatın, tiyatronun daha kamusallaştığı, daha kitleselleştiği zamanlara baktığımızda... ...bir sürü türsel yapıda adaletin çok merkezde olduğunu görüyoruz. Mesela 11-18. yüzyıl icadı olan melodramlar. Yeşilçam filmlerini seyredenler, melodramların türevlerine aşina olanlar ki bunun çoğumuz böyleyiz. Şunu göreceklerdir, her zaman metnin sonunda ya da oyunun sonunda, filmin sonunda... ...ezilenin, zayıfın, düşenin, yeniğin kazandığı bir kurmaca yapı. Ve sonunda kazanılan bir zaferle aslında ulaşılan o adalet hissi. Adalet hissinin verdiği rahatlık hissi. Neredeyse bir fanteziden bahsediyorsunuz.
Elbette yani bir tarafıyla da öyle. Mesela hani 18. yüzyıl pratiğine baktığımızda melodramların oluşumunda melodramın aslında kentin merkezinde ve tiyatro kurumunun merkezinde değil, hem tiyatro kurumunun hem kentin çevresinde oluştuğunu görüyoruz. Dolayısıyla daha sıradan insanların, daha zayıfların icat ettiği bir şey. Ancak böyle işte 19. yüzyılın başında Victoria Goyle ve başkalarıyla o çevrede oluşan o damar merkeze geliyor. Aslında bir tür adalet arayışının sesi bir tarafıyla. 20. yüzyıla baktığımızda pek çok roman var, örnek gösterebileceğimiz, yani bir adalet müdahalesi olan. Örneğin işte meşhur çoğumuzun bildiği Bülbül'ü Öldürmek Romanı gibi.
Edebiyat metinlerinin pek çoğunun birçok yerde bir tür haksızlığa karşı, eşitsizliğe karşı, yanlışa karşı isyan eden ve dolayısıyla esasında hegemonik söyleme, hakim söyleme meydan okuyan, onun altını oyan metinler olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bunun karşısında bir tarafta da aslında sistemi pekiştiren, hegemonik söylemi pekiştiren, ...kudretliğe daha kudret katan, onun kudretini meşrulaştıran... ...metinlerden de bahsetmemiz mümkün. Dolayısıyla hani şunu hiçbir zaman söyleyemeyiz. Yani edebiyatın adaletle... ...ontolojik olarak ya da kurmacanın ya da sanatın... ...yapıcı, birbirini besleyen bir ilişkisi var. Denemez elbette.
Ama öyle edebiyat metinleri var ki bunlar aynı zamanda çok kuvvetli adalet metinleri. Adalet üzerine derinlemesine bir felsefe kitabı kadar, bir hukuk kitabı kadar. Belki ondan da çok farklı yöntemlerle düşündürebilen metinler, örneğin Suç ve Ceza romanı gibi diyebiliriz. Edebiyattan kendisinin zaten bir krizden neşet ettiğini, bir haksızlıktan, acıdan neşet ettiğini yani adaletsizliğin ta kendisinden doğru geldiğini düşünürsek... ...kimi zaman edebiyat öyle bir şey yapar ki adaletten vazgeçer. Yani var olan hukuk düzeninin bize teklif etmiş olduğu formal, alışıldık adalet fikrine de saldırır. Ve bunun uğruna cinayet işler, kurban verir, kendini verir, parçalar. Yani hepimizin bildiği suç ve ceza gibi. Öldürmenin kendisini överek, Slav demonizmiyle ortaya çıkan, kendi dönemiyle ortaya çıkan Hristiyan ahlakının insan hayatına verdiği değerin ne kadar da değersiz olduğunu... Anımsatır ama bunu suçla ifade eder. Ya da jajone suçu över hatta. Yani yer altını över vesaire. Ama orada da çok ince bir adaletten vazgeçerek boşluk açar. E boşluk açtığınız zaman da Tanrı, yani Tanrı derken tabii sistemden söz ediyorum. Yaradan'dan söz etmiyorum.
O boşluğa göre yeni bir şekil almak zorunda kalır. Bizi bom bir boşlukta bırakır. Adalete müdahale ederek, adaletsizlikle müdahale eden metinler. O yüzden belki de adaleti sıfırlayarak hukukun da işe yaramazlığını ortaya koyan... ...çok güçlü metinler var. Benim özellikle çok sevdiğim Abraham Appelfeld diye bir yazar var. Metis'ten çıkıyor romanları. İnsanın en rezil ve en korkunç hallerini görmüş bir yazar. İşte kamplardan kaçmış. Soykırma, Yahudi soykırma sırasında. ...ensesten açlığa, birbirinin lokmasını yemekten... ...ormanlarda hayvanlar gibi yaşamaya değil... ...insanın en düşük... ...hayatta kalmak için sıfıra indiği anlara... ...şahitlik etmiş bir yazar olarak... ...arkayık olanla insanı bahşetir ve... ...hepimizi rahatsız eder yani... ...ensesti, kız erkek kardeş arasındaki... ...ilişkiyi bile... ...doğa içerisinde ele alarak... ...herkesin adaletini rahatsız eder... ...herkesin formal duygularını rahatsız eder.
O yüzden bu bir sempozyum konusu aslında. Adalet ve edebiyatın dediğiniz gibi bir konuşmaya sığmayacak ilişkisini burada hatırlamakla sınırlandıralım ama bu konunun da kendi içinde çok vehçesi var. O yüzden en başından alarak soracağım. Sema Hanım sizce bir yazar geçmişi kurcalamadan yazabilir mi? Eğer yazabiliyorsa geçmişi es geçen bugünü nasıl yazar? Okur olarak da biz o noktada ne okuyor oluruz?
Geçmiş şimdiki anımızı şu anı o kadar biçimlendiren bir şey ki ben yazarın geçmişi kurcalamaya gerek duyup duymadığından çok emin değilim. Geçmiş kendini zaten şimdiki zamana verdiği şekilde dayatır. Bizim meselemiz yazı yazarken Şimdiyi o geçmişle değiştirmektir aslında. Yani şimdiki zamanı kurtarmak. Geçmişi kullanarak şimdiki zamanı incitmeye çalışırız yazarlar olarak. Çünkü az kalsın alışmak zorundayız. İnsanoğlu bir kitle, bir kalabalık, bir yığın olarak beraberce uyumayı sever. Beraberce geçip gitmeyi sever. Beraberce uyuşmayı sever. Çünkü kendini güvende hisseder.
O kitleye, içinde bulunduğun bir parçası olduğun kitle içine uyanmayı arzulamak geçmişle olur. Şimdi geçmiş nedir? Geçmiş bir krizse eğer öyle kolay kolay dile gelip... ...kendi gerçeğini hikayelendirmesi gerçekten zaman isteyen bir şey. Bakın 90'lardaki acılar henüz anlatılamadı. Neler neler yaşandı Türkiye'de. Yani asit çukurlarından kaybetilen insanların bugüncü marti sahneleri... ...yıllar yıllar yıllardır henüz yazınsal anlatısı tam olarak oluşmadı.
80 biraz var. Birinci Dünya Savaşı enteresan ama pek yok. Çünkü biz onu kurtuluş mitiyle şey yaptık. Ermeni soykırımı dersimi anladıkları çok baskın. Niçin? Çünkü üçüncü kuşağını yarattı. Üçüncü kuşak da şu. Hep söylüyorum, hiç yılmayacağım. Çok önemli bir motto benim için. Bir Yahudi atasözü vardır. Evlatlar babalarının yaşadıklarını unutmak ister. Torunlar anımsamak ister. Şimdi üçüncü kuşaktan sonra anımsamaya mecbur, şimdiki zaman değiştirmeye mecbur bir yeni dil oluşuyor ve eski dil ilişkilerinden çıkmak istiyor. Benim kendi dilim var ve bu zamana ait. Bu dilin içerisindeki kılçıkları, geçmişi temizlemek istiyorum diyor.
Burada niyet geçmişi kurtarmak değil. Gerçeklerin hikayelere ihtiyacı vardır. Gerçek olabilmeyi sürdürmek için. Yalanların da yalan olmamayı sürdürmek için dile ihtiyacı vardır. Bu görevi yerine getir. Çünkü dil, benim dil anlayışıma göre bizden önce dilde vardı yani. Biz dilin içine doğduk. O yüzden bir sürü teolojik anlatı da oku, söyle, bak gibi ilk emirler var. Dil bize bunu buyuruyor.
O yüzden geçmiş kurcalanan değil de, bizim hatırlamakla yükümlü olduğumuz ama hatırladığımızda neyi dönüştüreceğimiz üstlük ve biçim meselesi. Her yazar onu başka şekilde ele alır. Yani hiç şüphesiz geçmiş bir metin. Yani sürekli yeniden yazılan, yeniden kurulan ve bizim üzerimizden sürekli yeniden kurgulanarak konuşan bir metin aslında. Dolayısıyla edebiyat, kurmaca, sanat herhangi bir şekilde geçmişle ilişkilendiğinde bu metinle bir ilişki üzerinden bunu yapıyor.
...bir metin üzerine oturtuyor kendini ve üstüne bu metni bir düzeyde değiştiriyor. Bu metne bir düzeyde meydan okuyor. Böyle düşünebiliriz. Bizim bu soru etrafında yani özellikle bizim bu coğrafyanın edebiyatına bakarken... ...temel aslında üzerinde durduğumuz bir büyük soru var. Daha doğrusu bir sorular yumağı ama tek bir soru olarak özetlenebilir. Yani çok travmalarla dolu bir coğrafya. Çok travmalarla dolu bir yakın tarih. Çok zor şeyler yaşanmış.
Ve edebiyata baktığımızda, Türkçe edebiyata baktığımızda, bu Anadolu edebiyatına baktığımızda, Türkiye'de üretilmiş edebiyata baktığımızda... ...bir sürü unutkanlıkla bunun malul olduğunu görüyoruz. Bir sürü hatırlamamakla, bir sürü sessizlikle, bir sürü geçiştirmekle bunun mal olduğunu görüyoruz.
...ve büyük bir soru karşımızda soruyor. Basit ve büyük bir soru karşımızda duruyor burada. Neden? Neden aslında sanat ve edebiyat bu coğrafyada yenilik tecrübelerini yaşarken... ...modernizmin, avangardın, dille oynamanın, üslubun bütün sınırlarına giderken... ...bir şekilde bu travmaların büyük ölçüde sınırından geçmeyi...
onun içine dalmamayı tercih etti. Tercih mi etti bu bir zorunluluk muydu diye bir eksor da sorulabilir ama böyle bir meselemiz var ortada. Şimdi şöyle bir şey görüyoruz örneğin son yıllarda belki Sema'nın dediğine Ek olarak bu söylenebilir. Ben de mesela bir Amerikalı tarihçinin sözünü hatırlıyorum. Çok paralel. Diyor ki, oğulların unutmak istediğini torun hatırlamak ister. Hakikaten etkileyici bir söz. Ama acaba ne kadar bu kuşak işi gerçekten nasıl böyle bir mekanizması var mı? Bütün unutkanlıklar bununla açıklanabilir mi? Ve bütün hatırlama çabası bununla açıklanabilir mi? Bilemiyorum. Örneğin ne var? Hani birazcık az somutlaştırmak için. Osmanlı'dan Türkiye'ye geçişte...
Türkiye'nin kendi monolitik hikayesini oluşturma, milli hikayesini oluşturma sürecinde... ...bir sürü farklı sesin kısıldığına, bir sürü farklı travmanın hatırlanmadığına şahit oluyoruz. Kimle şahit oluyoruz? Büyük edebiyatçılarla. Örneğin? Örneğin Tanpınar. Örneğin büyük ölçüde Nazım Hikmet. Örneğin Oğuz Atay. Kemal Tahir ki bir nebze yine girmiş olsa da. Ve büyük bir soru orada duruyor aslında. Yani neden? Yani Tanpınar Osmanlı'nın parçalanışını... Osmanlı melankolisini kurarken, huzurda bu toprakların bu geçişteki huzursuzluğunu ince ince, psikanize yer yer düşerek, rüyalara düşerek, son derece böyle diyalojik bir metin oluşturarak aslında kurarken neden hatırlamıyor bu coğrafyanın kendi çoğulunu? Neden acıyı, travmayı sadece kendi benliğine, kendi kimliğine sıkıştırarak tanımlıyor?
Tanpınar metinlerinde neleri hatırlamadı, neleri es geçti? Örneğin mesela Osmanlı'dan cumhuriyete geçerken ne oldu? Çoğul bir toplum tekilleşti. Yani Osmanlı coğrafyası içinde, işte belki bu zaten hatırlamamaktan bahsederken... ...ilk aklımıza gelecek meselelerden biri. Çok yoğun bir tırnak içinde gayrimüslim nüfus vardı. Bunların başına hakikaten kötü şeyler geldi. Bu coğrafyanın da hatırlamak istemeyeceği şeyler geldi ve...
Hikaye bir tekil sese indirgendi. Yani Türk ve Sünni Müslüman olan bir sese indirgendi. Ve bunun içinde dolaşırken aslında bu tekilleşmenin acılarını hissetti yazarlar. Tampınar da bunu hissetti.
Ve zaten bugün mesela bu onun yeniden doğuşunda, yeniden hatırlanışında bu acı hisseden bir yazar olmasının çok önemli bir payı var. Bu huzursuzluğu hatırlatan bir yazar bize. Ama huzursuzluğu hatırlatmasına rağmen bu huzursuzluğun zemininde yaratan pek çok şeyi hatırlamıyor. Ermenilerin başına geleni hatırlamıyor. Mesela 19. asır Türk Edebiyatı'nın tarihi yazarken edebiyat tarihi bağlamında, huzuru yazarken romancılık bağlamında bu toprakların içinde nefes alıp verdiği çoğulculuğu hiçbir zaman hatırlamıyor. Hep bir arkada bırakarak, görmezden gelerek ürettiği bir zemin üzerinden Osmanlı'nın melankolisini kuruyor. Milyon dolarlık soru bu. Bunun altında yatan zemin ne?
Nurdangür Bilek, Metis'ten çıkan ikinci hayat kitabında... ...Tampınar'ın Paris Ziyareti Hasebi ile yazdıklarını aktarmıştı. Ben de onun kitabından alıntılıyım. Şu ifadeleri kullanmış Tampınar. Sonra etrafımda bir yığın Çinli, Japon, Zevat. Meğer ben ne kadar beyazlık taraftarıymışım. Zerre kadar bir şey anlamıyorum Avrupalı olmayandan. Bana antropolojik tuhafiye eşyası gibi geliyor.
Bu alıntıları düşününce, Tanpınar sanki bu topraklardaki çoğulculuğu reddetmiyor sadece. Sanki kendisini batılı, beyaz ırka yakın konumlandırıyor ve buradan bir uygarlık fantezisi kuruyor. Ters bir açıdan soracak olursam, katliamı bu uygarla yakıştıramıyor olabilir mi? Evet bu mesela 19. asır yazarlarında olan da bir şey. Örneğin ilk defa burada roman, tiyatro yazılırken... ...pek çok bizim yazarımızın, yani Müslüman Türk yazarların... ...batılı eserleri burada yeniden yaratırken, uyarlarken burada... ...kendilerini örneğin kolonizatörle, sömürgeciyle, batılı efendiyle özdeşleştirdiğini görüyoruz.
Örneğin Afrika'da sömürülenle, köleyle özdeşleşme tavrının hiçbir zaman merkezde olduğunu görmüyoruz. Onun yerine hakikaten batıcı, batılı sömürgeleştiren efendiye çok daha yakın buluyor kendisini. Belki böyle bir paralellik düşünebilir bu sorudan. Ama ne olursa olsun birazcık burada muzur ve birazcık ayıplı bir şey var. Hani günlüğüne yazdığı, mektubuna yazdığı şeyle edebiyatını anlamaya çalışmak... ...hiçbir zaman hoş bir şey değil ve dolayısıyla bunun yerine örneğin... ...mesela huzur romanı düşünmeyi ben daha çok tercih ediyorum. Yakın zamanlarda yayınlanacak işte Ian Almond'un... ...Tampınar'da Ermeniler üzerine bir makalesi var. Ben de onu yayınlanmadan okuma fırsatı buldum. Orada görünce hatırladım. Mesela huzur romanında anlatırken sürekli geçmişte ilişki kuruyor kahramanımız. Özellikle Mümtaz. Ve sürekli kendi kültür dünyasına oluşan geçmişi rüyalarla, monologlarla, diyaloglarla... ...Mümtaz'ın zihninden ve metin içinde kuran bir yazarla karşı karşıyayız aslında. Ve bunu yaparken metin içinde hiç Ermeni yok. Bir Ermeni kadın hariç.
Romanın sonlarına doğru Suat intihar etmiş. Ve intihar mektubunu Mümtaz okuyor. Ve intihar mektubu, yanlış hatırlamıyorsam kendi cebinde olmak üzere, sokağa çıkıyor. Ve sokakta bütün o acıyı ve karmaşayı hissederken... ...yaşlı, fakir bir Ermeni kadın onu yerden kaldırmasını istiyor. Ve Mümtaz ona bakıyor. Acaba gerçekten onu yerden kaldırıp kaldırmaması gerektiğini düşünüyor.
...kadın ona kendisinden bir şey istemeyeceğini... ...ama ileride işte bir kilise olduğunu... ...eğer bir derdi varsa o kiliseye gidip... ...işte yardım yapabileceğini ve dua edebileceğini söylüyor. Çok saçma bir sahne. Hakikaten öyle. Çok nereden çıktığı belli olmayan bir sahne. Böyle bir anda ortaya çıkıyor. Ve... ...bir süre sonra bu sahne kapatılıyor. Diyor ki... ...anlatıcı... ...Mümtaz şunu şunu ve o Ermeni kadın da unutacaktı elbette. Ve yoluna devam ediyor.
Bu çok tuhaf ve enteresan bir sahne ve genel olarak... ...Tampınar ne derse desin, ne söylerse söylesin. Mektuplarında ne yazarsa yazsın, ne düşünürse düşünsün. Unuttuklarının, eksilttiklerinin, hatırlamadıklarının bizzat orada. Kendi zihninin yanı başında, kendi gözünün önünde olduğunu.
Ona bir çağrıda bulunduğunu, bir ses ver dediğini sanki dipten dibe, alttan alta bize söylüyor. Soru yine ama orada. Peki bunu kabul edeceksek, bu çağrı oradaysa, bu ses oradaysa, bu büyük yazar, bu her şeye çok renkli bakan yazar, bu çok gözlükü, çok mercekli yazar neden bütün bunları edebiyatına dahil etmedi? ...yazarın anlatısı. Kendisi her ne yaparsa... ...her nasıl davranırsa davransın... ...kendi anlatısında bilinç dışı ortaya çıkar. Yani metnin de bir bilinç dışı vardır. Kendi lapsuslarını yapar. Dil sürçmelerini yapar. Fazlalıklarını fazla... ...ve kıvırmalarını... ...çark etmelerini... ...kaçışlarını da gösterir. Metnin psikolojisine baktığımızda... ...görürüz bunu.
Bunun nedeni, üzerine bir sürü faraziye de kurabiliriz. Çok zor. Çok zor. O yüzden ben mesela kendi adıma, kendimi ortaya koyarak, şu ciğerimi ortaya koyarak bir yanıt vereyim. Kendimi bildiğim bir yere yazı yazıyorum.
O kadar öykü kitabı yazdım. O kadar göz dolduran ödüller aldım. O kadar makale yazdım. Yeri düşen duaları yazdım. Yeri düşen dualardan sonra yüzünde bir yeri yazdım. Yani yüzünde bir yeri yazmaya... ...otuz yedi yaşında başladım. Yani uzun bir yazarlık serüvenin içerisindeyken... ...ve neden bu kadar...
Geriye kaldı. Bu benim en büyük, en derin anlatım olduğu için mi? Bedenimden vereceğim bir atmacı olduğu için mi? Benim büyük modus operandi. Baş yapı, hayır.
Utandığım için o kadar derin bir utanç duygusu var ki, öldürülmek, tecavüze uğramak, ondan sonra atalarının oradan oraya sürülmesi. Tabi bu Tanpınar bağlamını da kurmuyorum. Tanpınar'ın utancı başka bir utanç olabilir. Efendinin utancı olabilir o. Bilmiyoruz. Belki o yüzden kendiminkini söyleyeceğim. Babamın utancı, babam asimili olmuş. Subay olmuş, ağabey olmuş. Pırpırları var adamın yani. Düşünün, Türk Silahlı Kuvvetleri... ...annesinin köyüne girmiş. Kadın bütün kardeşlerini bir nehirde sürüklenirken görmüş. Sürülmüşler. Sonra onun oğlu, karı kuvvetlerinde komutan. Asimilasyonun... ...dibi bu yani. Şimdi, ondan bana sızan utanç... ...ailede bu konuların hiçbirinin konuşmaması utanç. Utanç, kendi üzerinize düşündüğünüzde...
En zor ortaya çıkan meseledir. En eski. Yani ben insan değil miyim ki... ...bu kadar kolay öldürülebiliyor oluyorum? Ben bu toprağın insanı değil miyim ki... ...bu kadar kolayca topraksızlaştırılıyorum? Mülksüzleştirilebiliyorum? Şu kuş kadar, kuşun bile bir yuvası var değil mi? Yani aynı göç yollarını binlerce yıldır dönüyorlar.
Bir yerdeki karıncanın bile yuvası var ama senin yuvan yok. Bu kadar derin bir değersizleştirmeyle baş edebilmek o kadar kolay değil. Bunun anlatısının bana düşmüş olması benim herhangi bir şahsi becerimden kaynaklanmıyor kuşaklar arasında. O yüzden Fatih haklı yani. Zaman onu, o hafızayı...
Muhakkak dayatıyor. Bana dayatmasaydı, yeğenime dayatacaktı. Benim çocuğum yok, yeğenime dayatacaktı. Başka bir şey, bir film, bir müzik, bir eser, bir resim de şey olarak illa ki kendimi gösterecekti. Ama adalet için değil. Çünkü adalete artık yer yok. Dolayısıyla adalete yer olmadığını bu kadar uğuldayarak, bu kadar incelterek söyleyen herhalde artık adaletin bile işe yaramayacağını söyleyebilecek tek alan olsa olsa sanat olmalı.
Sema Hanım, bir yandan sizi dinlemek, diğer yandan Tanpınar'ı düşünmek... ...ikili bir bakışa da izin veriyor. Siz geçmişi adaletsizliği mirasçısı olarak hatırlıyor ve yazıyorsunuz... ...Tanpınar ise failin temsilcisi olarak unutuyor. Elbette Tanpınar eşittir, katliamın emrini verenler diye indirgememeliyim ama... ...sorgulamadığı için de yakınlaştığı pozisyon kaçınılmaz olarak failinki. Fatih Bey, bu iki duruş sizce hatırlamanın sınırlarına dair neler gösteriyor? Mesela hatırlamak mağdurlara mı mahsus?
...Wiesel'in çok güzel bir sözü var. Diyor ki... ..."Yahudi soykırımı... ...Yahudilerin Almanlara yaptığı en büyük kötülüktür." Dolayısıyla aslında... ...mağdurun mirasçısının... ...felakete uğramışın... ...faciaya uğramışın mirasçısının, torununun... ...konumuyla elbette... ...faille kendisini bir şekilde... ...empati kurabilerek var edenin... ...konumu mutlaka farklı. Ama ve lakin ne olursa olsun... ...hatırlamak...
Aslında fail içinde bir yerde tıpkı mağdur olan gibi ihtiyaç bana kalırsa. Neden bir ihtiyaç? Çünkü bu tip durumlarda yani gömme, yok sayma... ...çok keskin vurguları olmasına rağmen hayatta hatırlamamayı tercih etme durumlarında... ...bütün tarihin ve doğan akışına bana kalırsa ters, uymaz bir şey var.
Ne olursa olsun bir yerde fail eğer kendi benliğine daha çok yaklaşmak istiyorsa, daha çok kendini bilmek istiyorsa, daha çok kendi diline sahip olmak istiyorsa, dolayısıyla daha çok kendi olmak istiyorsa bu bağlamda... Olabildiğince o aslında mümkün olmayanı yapmaya eğilimli olmak zorunda. Eksiksiz hatırlamak durumunda. Dolayısıyla Tanpınar sorusu bu bağlamda anlamlı. Kimle özdeşleşiyor olursanız olun, kendinizi tarihte hangi konumda sayıyorsanız sayın... ...kendilik peşinde olmanın acısını duyuyorsanız... ...ve sanatı ve edebiyatı bunun bir tekilde aracı haline getirmişseniz... Bu sizin üzerinizden konuşmaya eğilimli olacaktır. Fikrindeyim ben. Failin bu eksik hatırlamasının ben bir şekilde bu toprakların kültürü oluşurken, bizim kültürümüz oluşurken nasıl kuvvetli belirleyici bir elin yukarıdan
...zihinleri ve vicdanları... ...dönüştürdüğünün bir semptoma olarak okunabileceğini düşünüyorum. Ve... ...bununla mücadele etmek hakikaten hiç kolay değil. Ve bunun aslında araçları da... ...bir yanıyla bir yerde... ...bulmak, topraktan çıkarmak hiç kolay değil. Mesela bunu son bir şey olarak ekleyerek, Sema Hanım'a bırakayım sözü...
Örneğin ne oldu? 2000'lerden sonra Türkiye'de çok yoğun bir şekilde öncesinde olmayan şey yaşanmaya başlandı. Pek çok edebiyatçı mesela Anadolu'da Ermenilerin başına gelenler hakkında, Müslümanlaştırılmış Ermeniler hakkında, Dersim kıtali hakkında. Bu coğrafyadaki bir sürü şey, 6-7 olaylar hakkında metin üretmeye başladılar. Bir anda olmaya başladı bu. Sanki bir tarafıyla gerçekten o torun hatırlamaya karar vermiş gibiydi. Ama bir tarafında da o empatiğin içinde hakikaten nahoş olan bazı şeyler var gibiydi sanki. Yani hatırlarken yine bu sefer de...
...popüler olanı, derinliksiz bir şekilde felaketi, travmayı anlatmanın... ...ilgi çeken bir şey olduğunu hisseden bir damarın orada çalıştığını gördük. Ve bu sefer soru başka bir şekilde alıyor ve o soru önemli elbette. Eğer edebiyat ve sanat hatırlamıyorsa... ...ve hatırlayacaksa bir yerden sonra, hatırlamaya karar verdikten sonra nasıl hatırlayacak?
Ne tür bir etik pozisyondan hatırlayacak, bunun icrası nasıl olacak da o kadar önemli bir soru. Çok önemsiyorum bu söylediklerini. Enstrümantalize ettiğinde artık tramva bir enstrüman haline geliyor. ...LBGT haklarını çok gözetiyormuş gibi yazıp gayet homofobik metinlerde çıkabiliyor... ...ya da çok feministmiş gibi görünük bayağı... ...anti feminist metinler çıkabildiği gibi. Oradaki seçim bir üst değer var. Sizin kabul edebileceğiniz bir üst değer bende de mevcut diye... ...kaba bir gösteriş seziyorum ben. Zaten çok da belli oluyor. Ama edebiyatın yazılı kültürde çok sağlam seçmeleri var, kriterleri var.
Mesela ölüm yani. Birinin idam edilmesi, birinin katledilmesi. Bunu pornografik bir dilde yazdığında... ...katleyen bir daha işlersin ve o hafızayı temizlemez. Tersini şimdi bugün meşrulaştırılan... ...ve normalleştirilen bir şiddet haline gelir. Şimdi elimizde hazır edibiyat gibi... ...bize dille sürekli kendini sınayan ve sınatan bir alan varken... Çünkü mağdur, dilden çıkmış olandır. Mağdur içindedir. Mağdur dilin içinde olduğu için mağdurdur zaten. O dilin baskısına uğrar, değil mi? Ulusalcı bir dil anlayışının içerisinde bir Kürt olmak onu mağdur kılar. Ama bir Kürt şair, bir Kürt politikacı, bir Kürt direnişçi ya da çocuklarına sahip çıkan bir Kürt anne olduğun zaman,
...mağdun pozisyonuna geçersin. Yani artık kendi dilinin sahibisin ve ayrışırsın. Dilinle egemen... ...heteronormatif... ...baskıcı, ulusalcı, ne diyelim işte... ...kapitalist... ...bütün şeylerden arınarak kendi dil dünyanı kurarsın. Uğradığın şiddeti soyutlamak için artık elinde... ...bundan daha büyük bir fırsat olabilir mi? Şimdi hem dili olmayıp... ...yani hem... ...mağdurun... ...uğradığı dilin içinde kalıp...
Hem de tramvayın anlatıcısı olmak bir paradoks bu manada. Önce o dile sahip olacaksın. Dolayısıyla bilmediğin, çekmediğin, göğsünü dövmelemediğin acı... ...senin olmayan acı, ya seyredemezsin yani yazarak seyredemezsin... ...o zaman o Kafka'nın açlık sanatçısına döner yani. Yani açlık da gösteri yapar. Bu bayağı etik poetik bir mesele. Ama sanatın bunu görmezden geleceğini sanmıyorum ben. Sanat çünkü bizim sürekli dönüştüren, yanımızı besleyen bir şey ya. Biz böyle Tanrı'ya doğru gitmek istiyoruz. Hep daha değerli olmak istiyoruz.
Hep daha güzel oluruz ve hakikaten insan yüzyıllar içerisinde değerler dünyası kuruyor. Yüzyıl önce çocuk diye bir mevhum yoktu. Yüzyıllar önce kadın diye bir mevhum yoktu. Şimdi var. Yani biz her geçen gün daha incelen varlıklarız. Başka bir açıdan bakarsak. Dolayısıyla bu inceliği de neyle kanıtlıyoruz? Yapıp ettiğimiz estetik işlerle kanıtlıyoruz.
Dolayısıyla ben bu enstrümanitalizasyonun... ...bir geçerlilik kaidesi kurabileceğini hiç sanmıyorum. Buna estetik tarihinin müsaade etmeyeceğini düşünüyorum. Sohbetin başında geçmişi yazarken... ...yazarın illaki adaletin tesisine ilişkin bir çaba gütmediğini söylemiştiniz. Peki edebiyatta, sanatta bu hatırlayan estetik işlerle... ...geleceğin adalet inşası, örneğin yüzleşme arasında bir ilişki görüyor musunuz?
İnsanlık bir cümleyi bazen bin yılda kuruyor. Bir kelimeyi bazen bin beş yüz, iki bin yılda kuruyor. Yani Hammurabi kanunlarında, Roma kanunlarına arasında baktığımızda... ...uygarlık farkı üç saniye. Üç saniyelik bir fark var arasında.
Ya da kadın cinayetleri vs. Hani derler ya Fransızlar, onlar işte reform yapmışlar vs. Ama kadın cinayetleri açısından bakarsak, bugün Türkiye'de her gün bir kadın öldürülüyor. Yani sayısal olarak. Fransa'da üç günde bir. İki gün fark var aramızda.
Yani şunu söylemek istiyorum, yüzleşme denilen şeyin... ...tam, kusursuz, net olmasıyla ilgili kurduğumuz bütün tahliller... ...belki yüzyıl sonra karşılığını bulacak. Ya da barışla ilgili, insanların barışçı olmasıyla ilgili... ...daha antal, daha yavaş değerleri yavaş yavaş kuruyoruz. O yüzden bugün aç kalmak iyidir yani.
Bir şeyin tamamına ermesinden sonra uğrayacağımız krizler de var. Yani bir yüzleşme tamamına erdikten sonra o mücevheri ne yapacağız yani? Onunla nasıl baş edeceğiz? Dolayısıyla yüzleşme de bir bilinçle ilgili ve insanlık tarihiyle ilgili uzun bir süreç. Öyle hemen olmuyor. İspanya'da olmadı. İspanya'da ne dediler? Hiç gerek yok konuşmaya. Halının altını süpürelim, kaldığımız yerden devam edelim diye.
Ama başka bir krizde bambaşka tepkiler verdiler. İşte Öfkeliler Hareketi'nde ve ona karşı tepkisini gördük Egemen'in. Adaletten vazgeçen, adalete bile artık ihtiyaç duymayan ve sadece burada, şu anda, şimdi varım ve hayatta kalmakla ilgili, yaşamaya devam etmekle ilgili bir vurgusu var. Benim yazdığım metnin, yüzünde bir yerin.
O bana şu anda mesela daha dirençli, daha direnişçi ve ele geçirilemez, politize edilemeyecek kadar politik bir alan olarak görüyorum. Ben sizin hukukunuzda kendimi tartıştırmayı reddediyorum. Ben sizin adalet anlayışınızda babaannemin neler yaşayıp yaşamadığını reddediyorum. Özdemir İnce mesela böyle bir yazı yazdı. Kimileri dedi böyle dedi, büyükannelerini saçma sapan dedi.
...anlatılarından yola çıkarak dedi... ...bir takım kırımlardan, kakyamlardan bahsediyorlar diye yazdı. Ve burada o zaman beni ve romanımı şey yaptı. Dönemin önemli bir şairi değil mi? Çevirmeni. Lothri Amon'un çevirmeni yani bu adam. Ama bu cüreti nereden aldı? Hürriyet gazetesinden aldı. Devletten aldı. İçinde bulunduğu ulusalca dil anlayışından aldı. Ve kendini koyduğu beyaz kaideden aldı.
Şimdi ben bunu adaleti nasıl burada kendimi tartıştırmayı kabul edebilirim ki? Eğer edersem, iş birliği yapmış olurum. Ya da onun kurduğu dil dünyasında... ...bir cevap verme, kendi dilimi kaybederim. Buna rıza gösterdiğimiz andan itibaren... ...bulunduğumuz şeyden geri adım atmış oluruz. Tabii ki bunu böyle estetik bir alanda söylemek kolay. Ama iş kavalaya gelince... ...tabii ki o iddianameler yazılacak. Tabii ki o cevaplar verilecek, vesaire. Pratik dünya, güncel hayat tabii ki buna müsaade etmiyor.
Ama biraz düşünsel, felsefi alanda yaptığımızda bundan 50 yıl sonraki mahkemeyi değiştiriyoruz. Biz kurulacak mahkemeyi. Bundan 60 yıl sonra kurulacak mahkemeyi bugün yaptığımız konuşmayla dönüştürüyoruz, değiştiriyoruz. Yüzleşmeler, uygarlığın gerçekten ince ince ve sandığımız zaman daha fazla insana ihtiyacı var.
Bir de burada yani tam da Sema'nın söylediğinden ilham olarak aslında tehlikeli bir noktadayız. Yani hem edebiyat hem edebiyatçılar bağlamından çabuk karar vermeye, çabuk değer yargılığına ulaşmaya çalışmamalıyız. Yani bu kadar aceleci olmamalıyız. Örneğin şöyle bir yere gitmemeli bu tartışma. Ey Tampınar niye hatırlamadın? Hatırlamadın ve kötüsün.
Hatırlamadın seni yargılıyorum ve çöpe atıyorum. Böyle bir şey olmamalı. Demek istenen şey bu değil. Oradaki hatırlamamak çok önemli bir mesele. Sadece Tanpınarı değil, Tanpınarı okuyanları, değerlendikleri, bugün üzerine düşünenleri bir etik sorgulamaya.
davet ediyor ve bu etik sorgulamayı kapatmamalıyız. Üzerini örtecek şekilde hareket etmemeliyiz. Bunun paralelinde mesela bugün yazılan eserlerde demin konuştuğumuz şeyde de bu var. Yani bakın ben neler olduğunu bu ülkenin gizli tarihini anlattım size ve siz öğrendiniz. Bakın ben size hatırlattım.
...tavrı da çok abes ve... ...demin Sema'nın söylediği gibi bunun bu eserlerin pek çoğunun... ...pornografik olduğunu, pek çoğunun... ...çok böyle derinlemesine bir tefekkür... ...yoksunluğuyla beraber... ...yukarıdan bir şeyleri öğretmeye gayret ettiğini görüyoruz. Bunlar da aynı zamanda o... ...etik sorgulama imkanının önünü kapatıyor. Oysa ne var burada? Hakikaten edebiyatla ve sanatla açılan bir yol var. Bu yol çamucak...
Biz yol sonuca varacak değil. Bu yol bize doğrudan hemen şu anda hakikati ve doğru ne olduğunu, gerçeği ne olduğunu gösterecek değil. Zaten belki mümkün de değil böyle bir şey. Ama yavaş yavaş ince ince akarak alttan alta insanları dönüştürebilecek bir yol.
Bunun önünü kapatan her teşebbüs aslında... ...çift taraflı da. Hem fail tarafından hem mağdur tarafından. Hem hatırlayanlar hem hatırlamayanlar tarafından... ...bana kalırsa tehlikeli teşebbüsler. Yani... ...bir şekilde bunun ikisi arasında gidip gelerek... ...sürekli... ...mesele üzerine tefekkür ederek... ...sürekli bunun üstü bir şekilde de refleksif yani insanın bunu yapanın... ...bunu söyleyen, düşünen, yazan failin kendi meselesini de içine katarak... ...kendine de bir şekilde yansıtarak devam ettirebildiği bir mesele haline gelmesi lazım. Teleolojik bir şey yapmak istemiyoruz. Yargılayıp kapatacak dosyayı mahkemelerdir. Biz değiliz. Aslında ve dolayısıyla edebiyat değil, edebiyatçılar değil. Amaç sağlaşamaz adalet ya da etik değerler amaç sağlaştırıldığında.
Araçsallaştırılır yani amaç yaptığında bir malzeme haline getirirsin ve oradaki niyetler de başka niyetler olur. Yani yazarın kendi bizzat derinden teninde bildiği ağrı, dert, zaten başlı başına bir tartışma konusu. Bir veçesi adalettir, bir veçesi yoksulluktur, bir veçesi işte haksızlıktır vesaire. Şimdi düşünüyorum sadece konusu adalet olan bir metin nasıl olurdu merak ediyorum. Tek uğrak yeri adaletsizlik olacaktı. İzninizle programı burada sonlandıralım. Anlattıklarınızla çok yüzü olan edebiyat ve adalet ilişkisine giriş yapmamız için... ...bize önemli bir kapı ayrıladınız. Katkılarınız için çok teşekkürler. Biz teşekkür ederiz davetiniz için. Biz teşekkür ederiz sağ olun. Adalet Hattası'nın bir bölümünün daha böylece sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.