
4.947 kelime · ~25 dk okuma
Çeviri Merhabalar, Adalet Hattası'na hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde... ...farklı disiplinlerin adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz Post Human. Türkçedeki karşılığıyla insan sonrası. İnsanın kendisini merkeze koyarak... ...aday sahasından kimleri, neleri nasıl dışladığını konuşacağız. Bunu yapmak için stüdyoda üç akademisyenle birlikteyiz. Hukukçu Cansu Muratoğlu, kültürel çalışmalardan Emre Koyuncu... ...ve karşılaştırmalı edebiyat alanından
ve Altyazı M.K. Merve Şen. Üçünüz de hoş geldiniz.
Bu bölümde çıkış noktası olarak özellikle Orta Çağ Avrupası'nda görülen hayvan yargılamalarını alacağız. İlk soruya geçmeden önce oyuncu tülünün özen bize bu yargılamalardan bir örnek aktaracak. Nisan 1545'te Fransa'nın Saint-Julien kasabası krizdeydi. Kasabanın bağlarını yiyip bitiren buğday bitleri yerel ekonomiyi çökertmek üzereydi. Köylüler yardım istemek için kiliseye gitti. Tanrı'nın takdirinin sadece rastlantı olmadığı bir çağda bu yaptıkları pek de şaşırtıcı değil.
Dikkat çekici olan, taleplerini psikoposluğun bölge mahkemesine resmen başvurarak iletmiş olmaları. Şikayet dilekçesini eline alan yargıç, buğday bitlerini savunmak için iki avukat görevlendirdi. İki tarafında ifadelerini dinledikten sonra, haklarında soruşturma yapılan bu yaratıklara karşı kaba davranmanın uygun olmayacağını söyledi. Sadakat Kadri'nin kolektif kitaptan çıkan dava kitabında anlatılan bu hikaye gerçek ve bu kadarla sınırlı değil. Buda bitileri San Julien kasabasına yaklaşık 40 yıl sonra 1587 yılında geri geldi ve köylüler yine mahkemeye başvurdu. Böceklerin avukatları müvekkillerini Tanrı'nın yarattığını söyleyerek savundu. Köylüler bu kez mahkemeye aralarında anlaştıkları bir teklifle geldi.
buğday bitilerine bir arazi vermek. Bitilerin avukatı teklifi de arsayı da beğenmedi ve köylülerin şikayetlerini geri çekmesini önerdi. St. Julian kasabasında hangi önerinin kazandığını bilmiyoruz. Zira mahkeme tutanağının son sayfasında bilir kişilere teklif edilen arsayı denetlemeleri için para verildiği yazıyor. Ama dava nasıl bitti meçhul. Çünkü tutanakta son cümlelerin yer aldığı kısım kayıp.
Bir tarihçiye göre küçük böcekler sayfanın geri kalanını yemiş. Günümüzde mahkemelerde sadece insanların sanık sandalyesinde oturduğunu düşünüyoruz ama Emre senin tezini okuduğumuzda başka örnekler de olduğunu gördük. Bu bölümde senin önerinle buğday bitlerinin yargılanmasıyla açtık ve merak ettiğimiz yelpazenin ne kadar geniş olduğu oldu. İnsan kendi kurduğu mahkemelerde tarih boyunca başka kimleri neleri yargıladı?
Antik Yunan'da baktığımızda aslında sanık sandalyesinde nesnelerin ve hayvanların yine oturtulduğunu biliyoruz. Tabi bu ayrıca ve detaylı başka bir incelemenin konusu. Ben tezimde daha çok Avrupa'daki hayvan yargılamalarına yoğunlaştım. Bu da 9. yüzyıldan başlayıp ta neredeyse 20. yüzyıla kadar uzanan bir süreci kapsıyor.
Bu yargılanmalara geriye dönük olarak baktığımızda, bunları yorumladığımızda aslında üç çeşit yaklaşım olduğunu görüyoruz. Bunlardan ilki, daha pozitivist bir bakış açısıyla, bu hayvanları yargılama pratiğinin son derece alıntılıyorum, çocukça bir davranış olduğunu söyleyen tarihçiler, bunu gelişmemişliğe bağlayan bir tür ilerlemeci okuma olduğunu görüyoruz. Bu okumaya göre bu yargılamaları yapan toplumlar, kültürler... ...hayvanları aslında sanki birer rasyonel varlıkmış gibi, insanlar gibi... ...akıl yetisine sahipmiş gibi düşünüyorlar. Fakat aslında detaylı bir şekilde çalıştığımız zamanki en önemli kaynaklardan biri... ...Evans'ın 1906 tarihli kitabı.
pek de böyle bir varsayım olmadığını, hiç de hayvanların aslında insanlar gibi rasyonel varlıklarmış gibi düşünülmediğini görüyoruz. Ve biz bugünden geriye dönük olarak baktığımızda bunu aslında hayvanlara tanınan bir tür ayrıcalık gibi görmeye meylediyoruz ya da hayvanların sahip olduğu bir takım özelliklerin teslim edilmesi, kabul edilmesi gibi okuyoruz ama bu zorunlu olarak böyle değil. Yani hayvanları muhatap alıyor olmanın aslında onlara hak tayin ediyor olmakla eş anlamlı olmadığını söylüyorsun. Kesinlikle.
Buğday bitleri dışında diğer hayvan yargılamalarına baktığımda şöyle örnekler gördüm. Ailenin bebeğini öldürdüğü için örneğin domuz yargılanmış veya ekinleri tükettikleri için çekirgeler yargılanmış. Domuzlar yargılandığında idam edildiğini görüyoruz ama okurken aklımı kurcalayan çekirgeyi nasıl cezalandırdıkları oldu? Ve o ceza işe yaramadığında o yargılamaya ne oldu? Genel olarak bu yargılamalarla kime nasıl bir mesaj veriliyor?
Burada aslında hukukun, yasaların siyasi iktidarı kuvvetlendirmek için nasıl kullanılabildiğini görüyoruz. Burada tabii ki özellikle kolundan tutup gerçekten fiziksel olarak sanık sandalyesini oturtamayacağımız hayvanlar söz konusu olduğunda, çekirgeler gibi bir şekilde bunların mahkemeye çağrılması ve ...kanun önüne fiziksel olarak çıkması mümkün değil. Burada aslında kilisenin insanlar adına onlarla ilişki, bir iletişim kurup... ...onlara kendi dünya üzerinde adaleti sağlayan kurum olarak... ...Tanrı'nın emirlerini ve kurallarını dünya üzerinde tesis eden kurum olarak... ...böyle bir yetki ve güç atfettiğini görüyoruz.
Aslında ilginç olan zaman zaman bu tip durumlarda işte ekinleri talan eden çekirgeler durumunda ya da işte üzüm bağlarını yerle bir eden bitler durumunda kilisenin verdiği bir takım kararların yani verdiği cezaların işe yaradığını ve belirli bir süre en azından bu hayvanların o bölgeyi terk ettiğini falan da görüyoruz. Peki bu nasıl mümkün olmuş? Bir takım tesadüflerle ya da alınan belki başka türlü önlemlerle aslında köylüler de bir yandan bu durumla kendi araçlarıyla mücadele etmeye devam ediyorlardır muhtemelen. Bu işe yarıyor ama daha sonra yeniden bu hayvanlar istila ettiğinde kilisenin tabii zaten şöyle bir açıklama yapma şansı var ve bu aslında onun o kendini yeniden üreten iktidarının önemli bir parçası. Tanrı'nın gazabı bu şekilde tezahür ediyor ve siz yeterince tövbe etmiyorsunuz, yeterince ibadet etmiyorsunuz, kiliseye vergilerinizi ödemiyorsunuz gibi yani bu insanları
kendini günahkar olarak görmelerini sağlayacak bir söylemle aslında hep kendine itaat etmelerine garanti etmiş oluyor. Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'nin birinci maddesi insanlık onurunun ihlal edilemezliği üzerine. Bu insanın adaleti en başından insanlık onuru üzerine kurguladığının iyi bir örneği bence. Sen hayvan yargılamalarından bahsederken onların hak açısından yanlı yapıldığını vurguluyorsun ama hayvanlara avukat atamak onlara da haysiyet, onur atma çabası olarak okunamaz mı?
Geriye dönük olarak bu yargılamalara baktığınızda aslında böyle bir haysiyet atfetmenin hayvanlara pek mümkün olmadığını görüyoruz. Çünkü zaten aslında baktığınız zaman bu yargılamalar dışında da hayvanlar öldürülmeye devam ediliyor. bir hayvanın öldürülmesi için böyle bir yargılamadan geçmesi gerekmiyor. Bu, insan-hayvan ilişkisinin aslında çok küçük bir bölümü. Ya da tersinden söylersek, hayvanlar insanlardan şikayetçi olma hakkına sahip değiller. Dolayısıyla burada çok dar bir alanda gerçekleşen ama yine de tabii ki bütünüyle önemsiz olduğunu söyleyemeyeceğimiz bir pratik var. Bence bu pratiğin önemli bir sonucu şu olabilir, gerçekten burada
Bu yargılamalar dışında da hayvanların öldürülmesi, bir şekilde mal olarak kullanılması devam ederken... ...böyle bir hukuki statünün de tanınması mümkün olmuş. Belki bu kategorileri nasıl esnetebileceğimiz konusunda bize bir fikir verebilir diye düşünüyorum bu tarihsel pratik.
Dinleyiciler için bir kez daha hatırlatalım, bu pratik Hristiyanlıktan önce de olan, hatta seküler mahkemelerde de karşımıza çıkan bir durum. Ama hukukçu Sadakat Kadri dava kitabında hayvan yargılamalarını anlatırken, burada karar vericilerin çoğunlukla Katolik din adamları olduğunu söylüyor ve Yahudilerle Müslümanların da hayvanlarla bir yargılandığını anlatıyor. Bu nokta bizi Cansu senin tezine doğru götürüyor. Sence senin çalışmalarınla, insanların nasıl dışlandığını gösterdiğin çalışmalarınla hayvan yargılamaları arasında nasıl benzerlikler ve farklılıklar var?
Öncelikle belki Emre'nin konusuna değinerek bir başlangıç yapabilirim. Emre'nin hayvan yargılamalarıyla ilgili bir makalesine denk geldim ve şey çok ilginç geldi bana. Aslında çok paralel bir yerden gitmişiz. Ben kölelik meselesini aslında temelde ele almıştım tezimde. Başlangıç aslında çıkış sorumda biraz şeydi.
Modern, ilk insan hakları ya da doğal haklar ortaya çıktığında en kullanılan mottolardan biri şeydir. İşte her insan, insan olmakla aslında kendi kendinin efendisidir, kendi kendine sahiptir diye bir argümanla çıkılır aslında. Bu bana şey açısından ilginç geldi. Çünkü efendilik ya da sahiplik gibi bir kavram Nasıl olur da doğal hakların ya da insan haklarının kaynağı olarak ele alınabilir? Yani niye başka bir şeyle değil de aslında bunu efendilikle özdeşleştiriyoruz. Bu da aslında ister istemez işte bu özgürlük ve insan olmak arasındaki ilişkiye gidiyor. Ve insanı insan olmayanlardan da ayıran bir posta aslında.
Modernitede ilk ortaya çıkan tabi haklar ya da doğal haklar ki insan hakları da biraz söylemsel olarak ilk ortaya çıktığında buna dayanıyor. Her insan insan olma vasfıyla aslında bir takım rasyonel yetilere sahiptir. Bu da işte bilinçli karar verme yetisidir. Hayatınızı ...tamamen kendi kararlarınızla, kendi özgürlüğünüzle yönetebilme... ...dolayısıyla hiç kimsenin aracı olmama anlamına gelir... ...ama burada hep şey kullanılır... ...yani bir dönemdeki bütün... ...atıyorum hukuki kaynaklara da baksanız... ...işte entelektüel, işte filozofların metinlerine de baksanız... ...insanın kendi kendine efendisi olması... ...çok vurgulanan bir şeydir. Burada mesela Orlando Paterson diye bir Amerikalı yazar vardı... ...o çok etkilemişti beni, o da şeyi soruyor... ...yani... ...biz özgürlüğü... Başka pek çok şeyle açıklayabilirken aslında neden kendi kendine sahip olma ya da efendilik gibi bir kavramla açıkladık aslında? Niye böyle bir şeyle yola çıktık? Bunun bir anlamı ifade edebilmesi için kendi kendinin efendisi olmayan, başkalarının aslında aracı olan, o efendilere tabi olan bir takım insan statüsünü kurmanız gerekir ki bunun bir anlamı olsun. Yoksa niye böyle bir şey kullanalım aslında? Bu da tabii ki şeyle başlıyor, kölelik pratiğiyle başlıyor.
Aslında Emre'nin de söylediği gibi yani hukukta hep şey söylenir işte köleler, Antik Yunan'da daha çok biliyoruz bunu ya da Roma'da eşya statüsündedir. Tıpkı hayvanlar gibi kölelerin aslında hukuki kişiliği olmaz denir. Yani gerçekten şeye de baksanız Roma hukukunun en önemli kaynaklarına baksanız ilk hemen şeyi söylerler. Köleler evet eşyadır. Bunlar adeta canlı bir araç gibidir. İşte filozoflar da tabii bunu meşrulaştıracak bir takım şeyleri buluyorlar. Ne diyorlar? İşte o bedendir aslında köle.
Canlı bir araç gibi resmen ama onun aklı Efendisi'ne ait. Dolayısıyla ne olur? Yani kölenin yaptığı hiçbir eylem kendisine atfedilmez. Kurgu olarak. İşte hiçbir şeye sahip olamaz mesela hukuki anlamda. İşte evlenemez, ailesini kuramaz. İşte tıpkı evcil hayvanlar gibi birine zarar verirse aslında onun eylemleri Efendisi'ne atfedilir gibi böyle bir hukuki kurgudan yola çıkıyoruz.
Ama aslında belki Emre'nin anlattıklarına paralel olarak şunu söylemek gerek, hukuki kurgular her zaman kurgular ve aslında gerçekliğin çok sınırlı bir boyutu. Yani şeye biraz baktığınız zaman, o dönemki, işte antik dönemdeki gerçek pratiğe baktığınız zaman şeyi görüyorsunuz. Sonuçta bunlar nüfusun hemen hemen işte üçte biri, üçte ikisi bazen. Tıpkı hayvanlar gibi aslında bu efendilerle sürekli iç içe olan varlıklar. Dolayısıyla köleler eşya olarak adlandırılıyorlar ama mesela işte çok yüksek beceri gerektiren, işleri yapan pek çok köle var Roma'da. İşte eğitmenlik görevlerini yapıyorlar, doktorluk yapıyorlar, ticaretle uğraşıyorlar. Mesela şeyi biliyoruz, evet büyük kitaplarda şey söylenir, evet kölelerin hukuki kişiliği yoktur denir ama bunlara mesela şey veriliyor, pekülüm diye sermaye olan bir şey.
O kadar zengin oluyorlar ki kendi kölelerini alıyorlar parayla baktığınızda. Mesela imparatorun kölesi inanılmaz zengin bir yere gelebiliyor. Hukuki kurgu gerçekliğe aslında hiçbir zaman uymuyor. Sonra gidiyorsunuz işte hayvanları yargılıyorsunuz. Kölelerle ilgili mesela çok ciddi köleleri oturtamayacağınız pek çok yerle karşılaşıyorsunuz.
Sonra da işin içinden çok kolay çıkamıyorsunuz çünkü şeyiniz gerçekle uymuyor. İlk başladığınız yer, işte hukuki kişilik ya da özne dediğiniz yer o kadar problematik ki aslında. Köleler dışında hukuki kişilikten yoksun bırakılan başka hangi gruplar oldu? Yani aslında şey tabii kadınlar, çocuklar mesela bunlar da şeye çok benzer. Roma'da kadınlar teknik olarak şey yani eşya konumunda değiller ama şey tabiler yani paterfamiliyası vardır. Mesela aile babası erkek yetişkindir, yurttaştır, yabancı değildir tabii ki ve aile babasıdır. Bunun üzerinde
Mesela ilk başta, romanın ilk dönemlerinde onun bir mamusu, bir eli vardır denir. Ve o elin hakim olduğu diğer bütün varlıklar aslında hukuki kişi olmayan kabul edilirler. İşte bunlar nedir? O evin içinde onlarla birlikte yaşayan hayvanlar, köleler, çocuklar ve kadınlar.
Sonra köleler eşya stüdyosuna gelir hayvanlarla birlikte. Ama kadınlar ve çocuklar da şeydir, tam hukuki kişiliğe sahip olmayan varlıklardır. İşte kadınlar yurttaş olamazlar mesela. Erkeğe tamamen bağımlı bir konumdalar. Çocuklar da aynı. Onların da erginleşmesi ve aile reisi olmaları gerekir aslında. Adaletin tarafı olan aslında bu kişiliği sahibi olabilmek için sizin böyle bir işte erkek, belirli bir yaşa gelmiş yetişkin bir erkek ve yurttaş olmanız gerekir.
Bu işte ekolojik feministler ya da işte ne bileyim sömürge sonrası çalışmalar, eleştirel teorileri hep şeyi söyler. Yani bu bütün ezilen kategorileri bağlayan şey aslında şu hani efendi erkek modeli denilen bir model. Donald Haraway mesela efendi erkek modeli olarak adlandırıyordu bunu. Ben de tezimde biraz bunun üzerinden gittim. Genelde şey üzerine kuruluyor. Yani rasyonel insan örneği var, bir de o örneğe uymayanlar var.
O örneğe uymayanların çoğu hep şey olarak tanımlanır. Bunlar bir şekilde doğanın zorunluluklarına tabi olan, o zorunluluğun üstüne çıkamayan, yani rasyonel yetileriyle o doğal zorunluluğu aşamayan varlıklar. Bunu bir şeye kadar genişletirsiniz. Mesela barbarlar, yani yabancılarda çok medeni olarak kabul edilemeyen topluluklar.
Hukukta hep şey yaparız yani insan hakları da işte ya da üçüncü dalga haklar vardır mesela işte çevre haklarından bahsederiz su hak hakkından bahsedebiliriz hani hakları genişletiyoruz diye bir perspektifimiz var ve bu çok iyi bir şey tabii ki ama problemimiz hep genelde şey yani hakim zihniyet hep ilk postulayı koyup ondan sonra ona bir şeyler eklemeye ya da işte Ona eklenmeye çalıştığımız için bir yamalı, bohça görüntümüz var. Hukuki belgelerde hep şey olur. İşte bütün insanlar eşittir, özgürdür. İnsan asiyeti vardır. Çok sorgulamadığımız için, o kadar iyi kabul ettiğimiz için sonra hayvan hakları, çevre haklarını eklediğimiz zaman bu sefer şey oluyor. İster istemez önemsizleşiyor çünkü bir hiyerarşiyle başlıyoruz.
Bu noktada yenilik getiren bir düşünce, post-human teorisi. İnsan sonrası diye Türkçe'ye çevrilen bu yaklaşımdan bahsederken... ...ben izninizle post-human demeye devam edeceğim. Merve, sen bize... ...bu teorinin Cansu'nun anlattığı özne nesne, ben ve öteki olarak adlandırılabilecek... ...hiyerarşik ilişkiye dair neler söylediğini aktarır mısın? Bu hiyerarşiden kaçınmak için nasıl bir müdahale öneriyor bu teori?
Özgürlük ve öznerlik tartışmasıyla hayvan mahkemelerini aslında bir arada düşünürsek birkaç noktanın göze çarptığını görüyoruz. En başta tarihin ya da hukukun öznesine yalnızca insandan ibaret olmadığı ya da belli bir insandan ibaret olmadığı göze çarpıyor. Ve aslında birçok bedenler arası ilişkinin devreye girdiğini görüyoruz bunları var ederken. Ama öte yandan baktığımızda da bu bedenler arası ilişkiler belli kavram setlerinden... ...işte belli sözcük dağarcıklarından burada da konuştuğumuz ve insana aslında üstünlük atfeden sözcükler bunlar. Ve belli kurumlardan mesela kilise, Ermeni'de anlattığı gibi bunlardan etkileniyorlar.
Bu da aslında bize bir yandan zihinsel ve bedensel olanın... ...ya da akılla duygunun o kadar da ayrıştırılamayacağını gösteriyor. Bunların iç içe ilişkiler olduğunu bize işaret etmiş oluyor. Postümanizmin de aslında müdahalesi tam da bu noktada geliyor. Çünkü postümanizm dediğimizde artık belli öznelik, nesnelik konumlarından bahsetmiyor oluyoruz. Bunların ötesine geçen her birimizin bu dünyadaki varoluşlarını kabul edip... ...bunların bir aradalığını, yan yanalığını... Farkları da kabul ederek nasıl sürdürebiliriz? Bunlara bakan bir tavrı var aslında postümanizmin. Belki bu noktada birkaç kavramı çağırabiliriz yardıma ve birkaç ismi. Bunlardan bir tanesi aslında hukukla konuştuğumuz için faillik meselesi olur. Çünkü biz tabii ilk elden faillik diye düşündüğümüzde, yanlış söylersem cansız düzeltir diye umuyorum.
Aslında kanundan suç sayılan bir eylemi gerçekleştiren kimse olarak faili adlandırıyoruz. Bu durumda da bir mağdur atfediyoruz karşısında yer alan kişiye. Bu da tabii ki de baştan bir hiyerarşi koymuş oluyor önümüze. Postümenizm bundan kaçınmak için neler yapılabilir gibi bir yerden yükseliyor. Karen Baradun ki bir teorisyen, akademisyen ve aynı zamanda fizikçi kendisi... Getirdiği belirli kavramlar var. Bunları biraz daha çözmek ve... ...Cansu'nun deyimiyle kurgu dediğimiz şeyin aslında o kat yerlerini... ...ve görmezden gelinen söküklerini bize gösterebilecek. O da failliğin bir şeye ya da kimseye atfedilemeyecek olması... ...üzerinden ortaya çıkıyor aslında. Faillik dediğimiz şey, Barad'ın dolanıklılık, dolaşıklılık olarak çevrilen... ...ve entanglement olarak adlandırdığı aslında bir biraradalığın sonucu. Bu bir aradalıklar yani hiçbir konum olmaksızın birlikte yaşıyor oluşumuz. Karşılaşmalar ve belirli ilişkilerde kesikler alıyor. Barat şöyle bir dolaşım halinden bahsediyor. Köpek gezdirirken kendimi fail, onay edilgen olarak görüyorum ama köpek beni ısırınca birden fail o oluyor.
Buradaki kesiğin yaptığı şey şu, kısmi ve geçici konumlar belirlemek tarafları için ilişkide bulunan. Yani köpeğin mesela konumuyla bizim konumumuzu düşünelim, aslında değiştiğini görüyoruz fairliğin. Bu da aslında ilişkisel düzeyde, her ilişkinin kendi dinlemeyince belirlenen bir şey. Ve bu ilişkiler de aslında yine dört başı mamur ilişkiler değiller. Başka ilişkileri getirilmemiz üzerinden şekilleniyorlar. Yani sizin köpeğinizle kurduğunuz ilişki, örneğin başka hayvanlarla kurduğunuz ilişki üzerinden. Onları da getirmenizle aslında ortaya çıkıyor.
Bu durumda da aslında ortada işte bir suç, suçlu ya da mağdur durumunda olan bir kişiden ziyade çok daha fazla faillik, çok daha fazla düşünce, çok daha fazla hafıza meydana gelmiş oluyor. Yani perspektifleri çoğaltmaya bakıyor postümanizm aslında düşünecek olursak. Ve bu kesiyi yani etkileşimi tarafları arasındaki Barat, interaction olarak adlandırıyor. Barat'ın bahsettiği bu kavram aslında mesuliyet dediği şeyi de beraberinde getiriyor.
Fakat burada mesuliyet derken zaten hukukta da bize atfedilen ya da işte dayatılan bir sorumluluk bilincinden ziyade aslında dünyadaki varoluşlarımızı düşünüp müdahil olurluğumuzu dünyadaki işlere tanımak ve aslında bu müdahilenin koşullarını ve bir şekilde başkalarına da dayattığı şeyleri görebilmek. Yani örneğin ben herhangi bir ilişkiye müdahil olduğumda ya da herhangi bir işe müdahil olduğumda nasıl bir sorumluluk yükleniyorum? Bu da aslında başından beri burada konuştuğumuz ve tamamıyla kapanması mümkün olmayan güç asimetrisinde makası ne kadar daraltabiliriz tartışmasını getirmiş oluyor. Postümanizm doğrudan aslında müdahalesiyle her şeyi değiştiriyoruz artık bu böyle olur demiyor da bir çeşit çağrıda bulunuyor diyelim. Bunun da hukuk tartışmalarında baktığımızda nasıl bir etkisi olabilir?
Aslında işte bu insan olmayanı atfettiğimiz ya da insan olmayanın üzerinden belirlediğimiz belli kavramların yeniden gözden geçirilmesi. Örneğin hani bugün hayvan hakları yasasının varlığından bahsedebiliyoruz. 2004'ten beri bir yasa var ama bu işler olduğu anlamına gelmiyor o yasanın. Çünkü şu anda aslında hayvana kişi statüsü tam olarak atfedilmediği için baktığımızda hayvanlara karşı işlenen suçlar kabahat kapsamında değerlendiriyorlar ki yani Şu anda pek çok dernek, pek çok etik kurul yıllardır bu konuda mücadele veriyorlar... ...ki onların da hani görünür olmaması için çok daha fazla keşke bir şeyler yapabiliyor olsak. Yani buradan baktığımızda orada kişi statüsünün ne olduğu sorusu tekrar gündeme getirilse gibi bir soru da yöne atıyor postümanizm.
Dediklerini zihnimizde biraz daha somutlaştırabilmek istiyorum. Senin de kayıt öncesinde önerdiğin hayırsız ada belgeseliyle. Bilmeyenler için kısaca hayırsız ada nedir özetleyeceğim. Bu, serçevedik yan tarafından hazırlanan, hayvanların gözünden bakmayı deneyen bir iş. 2010'da Can Film Festivali'nde en iyi kısa belgesel ödülünü alıyor.
Bu animasyonda konu iddat ve terakkinin 1910 yılında yaptığı köpek iddiafı. İnsanların hiç konuşmadığı, köpeklerin gözünden anlatılan bu belgeselde on binlerce köpek İstanbul'da kafeslerde toplanıyorlar ve hayırsız adı olarak anılacak Sivriada'ya bırakılıyorlar. Köpekler açlık ve susuzluktan yavaş yavaş acı çekiyor ama... ...biz bunu filmde... ...bir, köpekler üzerinden... ...iki, Sivriada'nın önünden geçen vapurların içindeki insanların surat ifadelerinden görüyoruz. Bunu izlerken bir taraftan da aklımıza 5 sene sonra olacak Ermeni soykırımı geliyor ama... ...Avedikyan bunu bariz bir şekilde göstermeden yapma becerisi sergiliyor. Merve, bu film sence postümün yaklaşımını hangi açılardan uyguluyor?
Kesinlikle zaten post-humanizmin açtığı hatta konuşan bir film, Hayırsız Ada. Baktığımızda çünkü tarihi ve geçmişi yeniden ziyaret ediyoruz ve bunu farklı bir perspektiften yapıyoruz. Ve bunu da aslında hem kullandığı renklerle hem de ses pardesiyle çok iyi bir şekilde başarabiliyor. Çünkü Hayırsız Ada senin de söylediğin gibi zaten insanların sesine yer vermiyor ama öte yandan mesela şehrin sesine yer veriyor ki bu zaten Şehrin sesi tek başına mevcut değil. İnsanların da, insan olmayanların da bir arada yer aldı. Ve birlikte aslında üretimde bulundukları bir alanın yansıması. Zaten bir ortaklık üzerinden açılıyor. Çünkü filmin en başında biz gerçekten İstanbul'u sesler üzerinden takip ediyoruz. Fakat bunun ardından aslında orada konumlar arasındaki... ...hiyerarşinin nasıl, makasın nasıl açıldığını bize gösteriyor.
Bence farklı failliklere açılması bakımından, onlara da söz vermesi ama... ...bir yandan da hani mesela hayvanların orada ne hissettiğini bilebiliriz, hayvanların... ...ne yaşadığını bilebiliriz gibi bir yerden vermemesi bunu kıymetli aslında. Bir filmi daha belki burada çoğalarak beraber konuşabiliriz. O da Berlin Usulü Savşan 2009 yılında Konopka'nın yaptığı film, yanlış hatırlamıyorsam senesini.
Orada da Berlin Duvarı'nın var olduğu yıllar boyunca 1961-1989 yılları arasında aslında Doğu Berlin'e, Batı Berlin'e ayıran, bölgede yaşayan tavşanların gözünden anlatıyor hikayeyi. Hayırsız Ada'nın animasyon ve aslında belgeseli birleştirmesi gibi... ...burada da doğa belgeseliyle arşiv görüntülerinin birleştirilmesi. Bir hibritlik söz konusu. Ki bu Medran'ın kendisinde de bu hibritliği verip... ...aslında farklı bakışlara açılabiliyor olduğumuzu göstermesi... ...gene anlamlı iki film açısından baktığımızda da. Ki Berlin Usulü Tavşan'da da gene aynı şey var. Yani bu tarihi farklı failiklere açmak. Ama hiçbir zaman aslında o failiklerin... ...gördüğüne, bildiğine, işittiğine tam olarak ulaşamayacak olmamız yani. Çünkü bu tüm özne, nesne tartışmalarında baktığımız zaman... ...biz işte bilen bir özne, bilinebilir bir nesne... ...o görme, bilme, işitme iştahımızın... ...sürekli kabartan bir takım hareketlilikler görüyoruz. Bu filmler aslında o iştahın o kadar da tatmin edilemeyeceğini... ...gösteren bir ne diyelim manzara sunuyor.
İnsan olmayanlara nasıl yaklaştığımıza dair tutumumuza özen gösterdiğimizde dahi aslında doğru bir yola sapmayabiliyoruz. Emre seninle birebir konuşmalarımızda bu bahisi açıldığında bize yılka at örneklerini vermiştin. Şimdi yılka atları yarım yıl dışarıda geziyorlar. Yarım yılda çiftçiler kendi işlerini görebilmek için bu atları himayeleri altına alıyorlar. Ve insanlar yılka atının başına gelenleri bir suistimali olarak niteliyor. Sense şunu söylemiştin.
Bu bizim algımıza göre bir suistimalli olabilir ama belki de yılkaatları hallerinden memnun. Şimdi biz varsayımlarımızdan nasıl emin olabileceğiz? Veya biz hayvan haklarını düşündüğümüzde ne kadar sık bu yanlışı yola sapıyoruz sence? Felsefe tarihinde ahlakın kavramsallaştırılma biçimine baktığımızda aslında... ...orada da bir, yani ahlakın kendisi de bir egemenlik problemi olarak ortaya çıkıyor.
Burada tabi egemenlik derken aklın duyumlara egemenliğinden bahsediyoruz. Felsefede geleneksel olarak yapılan bu aklın bedensel olana, duyumsal olana üstünlüğü ve bunu aslında yankılayan diğer ayrımlar yani bu etkinlik ve edilginliği yeniden üreten diğer ayrımlar. İşte insan dışındaki hayvanların söz gelimi, ahlaki ilişkilerin bir parçası kabul edilmemesi, hayvanlarla olan ilişkilerimizde herhangi bir ahlaki mülazaya girmememiz gerektiği düşüncesi aslında hep bu ayrımların... birer yansıması çünkü hayvanlar bedensel olanın alanına hapsediliyor orada işte aklın o egemenliği söz konusu değil işte hukuk açısından ya da ceza hukuk açısından bilhassa baktığınızda öznelik nesnelik etkinlik edilginlik yani bir cezanın işletilmesi için ya da bir sorumluluğun belirli bir varlığa diyelim atfedilebilmesi için bu ayrımların belirli bir düzeyde keskin bir şekilde yapılması gerekiyor ancak Köpek örneğinden bahsettik ya da belki attan yine bahsedebiliriz. Bir at binicisinin atıyla kurduğu ilişki. Burada yani salt atı süren kişinin maharetinden bahsetmiyoruz aslında. Orada atla insan arasındaki ilişkiyi son derece düzleştiren bir bakış açısı olur. Orada atın da sürme ilişkisinde. Bunu belki bir binici çok daha iyi anlatabilirdi benden. Gerçekten atın orada duruşu, onun üstündeki kişiyle bütünleşmesi, hatta atın dışındaki faktörler, rüzgar olabilir, diğer çevresel faktörler olabilir. Bu detaylara baktığımızda aslında o keskin ayrımların artık işe yaramadığını ve gerçekten somut olarak bu gibi kavramlara, dolanmışlık, interaction gibi kavramlara gerçekten ihtiyaç duyduğumuzu görüyoruz. Bunların hukuki alanda
Şu anda tabii ki mevcut kavramları eleştirmek üzere kullanıyoruz. Bunlar üzerinde, bunları kullanarak yeni nasıl hukuki kavramlar, prosedürler geliştirebileceğimiz tabii önemli ve büyük bir problem olarak karşımızda duruyor. Postümün teorisine dair kafamı meşgul eden noktalardan bir tanesi, hayvanların aklından geçen ne olduğunu bilmezken onun için adil olana nasıl karar verebileceğim. Yani konuşmamızdan çıkan bir önem verme, farkında olma kılavuzu var ama bu pratikte nasıl işleyebilir?
Burada yine aslında etik olanı nasıl kavramsallaştırdığımız sorunuyla karşı karşıyayız. Geleneksel olarak bilmek, karşındakini tamamen bilmek, tanımak, onu bilginle kuşatmak... ...bize etik davranışın bir koşulu olarak görünüyor ama... ...etiği bunun üzerine bina etmek zorunda değiliz aslında. 20. yüzyıl filozoflarından Levinas'ın etiğine baktığımızda... ...belirli bir davranış düzeni, düzeneği kurabiliriz ve bunu da... ...belirli bir etik temel üzerine oturtabiliriz. Böyle bir etik anlayış da aslında mümkün yani... ...karşımdakini bildiğim bir özne olarak... Bildiğim noktada başlatmak zorunda değilim etiği. Buna teorilenecek şey de zaten herhalde postümanizmin ilişkileri ön plana çıkarıyor olması. Yani ilişkilere baktığımız zaman aslında şimdi ve burada olandan konuşmuş oluyoruz bir anlamda. O yüzden zaten bir bilinmeyene açıklık gerektiriyor bu sizde.
İşte köpeğin önündeyken onunla kuracağın ilişkine nasıl sonuçlar doğuracağını bilemezsin. Çünkü neden sonuç üzerinden hareket edemezsin? O nedenler o sonuçlara ulaşmak zorunda değil. Sonuçlar belli nedenler üzerinden kurulmak zorunda değiller. Onun bir ön kabulüyle yani bilmemek üzerinden evet başlamak aslında orada... ...ilişkiyi açacak şey haline de geliyor aynı zamanda. Çünkü hepimiz belirli konumlardan... ...işte Haraway'in konumlu bilgiler, situated knowledges dediği şeyden... ...aslında konuşuyor oluyoruz ve ilişki kuruyoruz. Ve oradaki bilgi birikimimizin yine kısmi olduğunu... ...sadece kurduğumuz ilişkilere, kendi bedenimizin durduğu yere... ...kendi bedenimizin dünyaya değme biçimine dayalı olduğunu görmek aslında.
Bireysel açıdan bu konuyu düşünmek ufuk açıcı ama bunun somutta hukuken karşılığı ne olabilir diye kapanış sorusunu Cansu sana sormak istiyorum. Senin konuşmanın başında söylediğin hukukun öznesi olmaktan dışlanan kadınlar, köleler gibi gruplar kendilerini mücadele yoluyla kabul ettirdiler. Bugün postümün yaklaşıma dair konuştuğumuz açıları düşündüğünde sence bunlar pratikte ne tür zorluklarla karşılaşabilirler? Yani meselenin en büyük sorunlarından biri şu. Yani sorumluluk dediğimiz zaman genelde bir şey yaparız. Yani bunun şeyi kimdir? Özgür irade varsayımıza dayanır aslında bizim bütün sorumluluk algımız. Yani seni sorumlu tutabilmem için senin aslında bunu bilerek, isteyerek yapman lazım. Kendi iradenle yapmış ol ki işte ben sorumlusun diyebileyim.
Hukuki sistemimizin temeli buna dayanıyor ki bu da çok muhafazakar bir sistem ama şey yani bana hesap verilecek faili göster. Pratik olarak buna ihtiyacımız var çünkü bir açıdan. Ama aslında bu Donald Harvey'in yine çok mesela bence çok hoş bir lafı vardı. Şey diyordu yani aslında hayvanlar ilişkilerinde de söylüyor tabii. Hayvanlar bize insan olmamayı öğretiyor aslında diyor. Baktığımız zaman bu özgür iradeye çok ciddi bir kurgu.
Hayatımızı aslında pratikleştirmesi için ihtiyaç duyuyoruz. Hayatı devam ettirmek için ama bize bir anlamda da ketleyen bir şey. Yine mesela bir örnek vereyim. Ben yüksek lisans döneminde geçmişle yüzleşme meselesi üzerine biraz şey yapmıştım, çalışmıştım. Bu da işte Holokost, Almanya üzerinde. Burada şey yani yargılamalar, ceza yargılamaları ne yaptı? Bir etkisi oldu mu? İşte istenilen şeyi verdi mi? Şimdi burada da mesela o şeyi çok ciddi görüyoruz. Mesela Nürnberg yargılamaları çok ünlüdür. İlk Nazilerin yargılandığı şeyler.
Orada ne yapıyorlar? Gidiyorlar 22 tane üst düzey naziyi yargılıyorlar. Şeyi göstermek çok kolay çünkü işte yani ortada çok büyük bir katliam var. Biz de bununla yüzleşmek istiyoruz ve bizim şeylere ihtiyacımız var. Yani hesap verici kimselere ihtiyacımız var. Bu adamları çıkarıyorlar mahkemeye. 22 tane böyle şey erkek. Ve mesela şey yapıyorlar, yargılamalarda toplama kamplarının aslında görüntüleri. Yani toplama kamplarına müttefikler girdiği zaman o acı tabloyu gösteren şeyler, canlı çekim görüntüler var. Şimdi tabii şeyler sanıklar, yargılamalarda görüntüleri görüyorlar. İşte cesetler falan çok kötü şeyler. Yani işte hatta ağlıyorlar falan. Bunları ben mi yaptım, ben ne yaptım falan diyorlar. Ama tabii bir açıdan da şeye bakıyorsunuz, gerçekten de 22 insan sadece bunu yapmadı.
E bu nasıl oldu? Hani Türkiye'de 12 Eylül üzerinde ya da Türkiye'nin... Çok kabarık biliyorsunuz tabi. Türkiye'de de çok tartıştığımız bir mesele. Yani işte darbicileri alkışlayan, buna destek veren insanlar olmasaydı bu mesele olmayacaktı. Evet. Ama mesela Anna Arendt şey söyler. Yani o dönemde işte milyonlarca güzel giyimli işte Alman beyefendilerin ya da kadınların da gidip savaş suçundan yargılamak... Mümkün olmuyor. Ne yapacaksınız? Milyonlarca buna destek veren insan var. Şimdi bir şekilde onların içinde de şeyler var, üst düzey olanlar var, bir şekilde hayat kaygısı için ona sürüklenen var, çok iyi eğitim almayan var, şu var, bu var, bilmem ne. Çünkü şeyi görüyoruz yani, hesap vermesini istediğimiz insanlar var ama insanların pek çoğu genelde
Ağlar, aslında o etkileşim ağları bir şeyin içine giriyorsunuz. Yani işte eğitim, karşılaşmalar, aklınıza gelebilecek pek çok şey. Şimdi burada evet pratik olarak failleri bulmak ve işte tamam hani biz işi bitirdik, yüzleştik ya da işte hani tamam karşı geliyoruz, adaletsizliklere demek ihtiyacımız var. Çünkü buna birilerinin hesap vermesini istiyoruz ama... Şeyi baktığımız zaman gerçekten bu faillik meselesinde gerçekten hayatımızda sandığımız kadar özgür müyüz? Kendi kararlarımızı kendimize alabiliyor muyuz? Ya da işte bu konumda olmasaydık başka bir yerde olsaydık ne olurdu? İşte hukuk, muhafazakâr hukuk ya da şey yapmaz. Yani mahkemeye çıktığınız zaman ama ben şöyle yetiştim yani işte bakın siz bana ne sundunuz ki benden ne bekliyorsunuz dediğiniz zaman hakim şey yapmaz. Yapabilse hakim olmaz çünkü hakimin aslında bir şey bulması gerekir yani o varlık amacı o.
Bu pratik olarak işleri çok zorlaştıran bir şey ama hepimizin hayatında fark ettiği bir şey olduğu için yani aslında ben sanıldığı kadar özgür müyüm? Hepimiz, ellerimiz, kollarımız bağlı bir açıdan. O etkileşim meselesinde de o zaman şeye bakıyoruz yani mesela işte genç kuşak Almanlar ya da ikinci kuşaklar şey yapmışlar, anne babalarını suçluyorlar ya da işte bu mesela kolektif suç meselelerinde falanla çok tartışılır bir şey. Evet işte Bir takım adaletsizliklerin yaşanmasında insanların payı var. Hayırsız Ada gibi bir örnek İstanbul'un içinden çıkmış. O zaman şey düşünüyor insan, ya annelerimiz babalarımız ne yapmışlar bu insanlara hiç mi ses etmemişler diye düşündüğünüz zaman evet işte İstanbul halkının pek çoğu belki böyle bir katliamın yaşanmasını istemiyordu.
Ama ne yaptılar ya ses çıkaramadılar. Yani sonuçta o etkileşim anlarında bir şekilde eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin bir etkisi oldu. O zaman şeyi yani bizim etkilerimiz istesem ya da istemesem de ne kadar özgürce oldu çok tartışılır. Yani özgürlük ile Türkiye'de çok kolay bir şey değil ama en azından ne yaparız? Benim öyle ya da böyle konumlarımın etkileri nereye varıyor?
Bunu azaltmak için ne yapabilirim en azından? Neyi dinlemeye ya da neyi anlamaya çalışabilirim? Şey açısından evet bu hukuk muhtemelen çok fazla ilgilenmeyecek hala bunlarla ama ne yaparız? İşte kendi hayatımızda en azından çok farklı etkileşimler kurup ya işte bakın hani hiç fark etmediğimiz şeyler nasıl sonuçlara varıyor? Hani bunları en aza indirmek için işte gelin bunları birlikte yapabiliriz dediğimiz yerde bile ne olur? Pratik bir etki belki.
Herhalde dile bakmak orada özellikle önemli olacaktır. Çünkü özgürlük tanımını yeniden gözden geçirebilmek. Ne olursa olsun o dilin şedid varlığını kabul ederek aslında söze başlamak. Jeanne Mair'in tüm Holocaust meselesiyle ilgili konuşurken alt edilmiş olanın Haysiyetin yeri kazanma mücadelesi, üzerinden hıncı tanımlıyor olması mesela. Yani orada hıncı bildiğimiz haliyle tamamen ters yüz edip bambaşka bir bakış açısı geçirerek ve aslında işte o uzlaşılan, müzakere edilen alanın o kadar da kolay hasıraltı edilerek suskunlaştırılabileceğine dair inancı yayla bir eden bir tarafı var.
Mesela o kitapta benim çok hoşuma gitti. Yahudi olmak... Bu adam sonuçta Almanya'da büyümüş bir insan ama hiç... Yani Yahudi ailesinden geliyor ama... Herhangi bir din ya da milli olarak böyle bir... Hani ben Yahudiyim... Herhangi bir şeyi yok yani. Seküler bir adam. İşte başlıca uğraşıyor değil. Çok başka bir eğitimden geliyor vesaire. Yahudi olduğumu ilk defa Nürnberg yasalarında öğrendim. Çünkü bana Yahudi diyorlardı.
O günden itibaren hem benim için bir zorunluluk oldu çünkü yaşamam buna bağlıydı ama aynı zamanda bir imkansızlık. Çünkü hiçbir zaman o Yahudi şeyine oturmuyorum. Çünkü tek bir Yahudi nedir, kimdir, bütün Yahudiler birbirine benzemez mi? Benzemez. Kendimi bununla tanımlamıyorum.
Ama haysiyet için yani benden esirgenini almak için, yaşamak için de aslında buna ihtiyacım var. Dolayısıyla hem Yahudi olmak zorunluluk hem de bir imkansızlık benim için diyor. Bu kategorileri ne kadar yapay, aslında ne kadar kurgusal olduklarını biliyoruz. Ama ne yapacağız? Bunlara başvurmaktan başka çaremiz yok mu? Zorunluluk ve imkansızlık gerilim çok kolay bir gerilim değil. Ama göz ardı etmemiz de mümkün değil.
Cansu sana hak vererek bu bölümü burada sonlandırmadan şunu da ekleyeyim. Bu konunun burada konuşmadığımız bir ayağı da yapay zeka. Yapay zekanın hukuka ve daha geniş olarak adalet anlayışımıza yaptığı yapacağı baskıyı Adalet Atlası'nın gelecek bölümlerinde konuşacağız. Ama o vakte kadar adaleti insana sınırlarını aşarak düşünmemize zemin açtığınız için üçünüze de teşekkür ederiz. Davet ettiğiniz için ben teşekkür ederim. Sağ olun. Teşekkür ederiz. Adalet Atlası'nın bir bölümünün daha böylece sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.
müzik sesi
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.