
2.387 kelime · ~12 dk okuma
Yazın bitişini ve sonbaharın gelişini temsil eden Eylül ayı, İstanbul'a gök gürültülerinin eşlik ettiği yağmurlarla geldim. Altında ıslanırken dahi yağmuru sevenlerdenim çoğunuzun aksine ve pencereden yağmuru izleyip göklerin gürlemesini dinlerken aklıma Zeus geldi. Hangi Zeus? Yunan mitolojisindeki Zeus elbette.
Antik Yunan mitolojisinde Zeus sadece insanların değil, tanrıların da kralıdır. Gök gürültüsü ve şimşek de onun idaresindedir. Ancak onun şimşeği, herhangi bir doğa olayı değil, düşmanlarını yok etmek için göklerden indirdiği bir silahtır. Ve Zeus, düşman bellediklerine yönelik emsalsiz öfkesiyle anılır. Bu öfkeden payını alan en meşhur kurbanlardan biri de Prometheus'dur.
Prometheus, sevgi ve şefkat duyduğu insanlıktan ateşi mahrum bırakan Zeus'a içten içe, aslında pek içten içe de değil, bayağı açık açık öfke duyar ve bir gün Olimpos Dağı'ndan ateşi çalar ve insanlara verir. Böylece insanlık soğum ve karanlığın zulmünden kurtulur ve medeniyetin kapıları açılır. Bunu bir başkaldırı ve ihanet olarak gören Zeus, Prometheus'u Kafkas dağına zincirler. Her gün dirildiği ve her gün bedeninin bir kartal tarafından parçalanıp ciğerinin yendiği sonsuz bir işkenceyi de cezalandırır. Zeus'un öfkesi bununla da dinmez.
Kil ve sudan güzel, zarif ve alımlı Pandora'yı yaratır. Bilmem size bu hikaye tanıdık geldi mi? Ve Pandora'yı Prometheus'un kardeşine yollar. Kardeşi Pandora'ya aşık olur, birbirlerine vurulurlar ve evlenirler. Pandora'nın çeyizinde bir de kutu vardır. Kesinlikle açmaması tembihlenmiştir. Ama tahmin edeceğiniz gibi
Pandora merakını dizginleyemez ve bir gün kutuyu açar. Kutunun içinden acı, hastalık, kıskançlık, sefalet gibi türlü çeşit kötülük, türlü çeşit musibet dünyaya yayılır. Sebep olduklarını fark eden Pandora bir hışımla kutuyu kapatır. Neden sonra? Yeniden açmaya karar verir ve kutunun içinde kalan son şey dünyaya yayılır. Umut.
İnsanlığa yönelik lanetlerin arasından çıktığı düşünüldüğünde tarih boyunca bize yaşama azmi veren umut bir nimet midir yoksa gerçekten lanet midir tartışılır. Ve bu bölümde tam da bunu yapacağız. Konumuz umut. Her zaman olduğu gibi kavramlardan bahsedelim. Ne derken, neyden söz ediyoruz bir anlayalım. En azından kendi bakış açımdan. Umut sözcük anlamıyla bir kere kökeni eski Türkçeden geliyor. Öyle Arapça, Farsça değil. Gerçi Farsçadaki ümit ile de aynı kökten geliyor. Daha doğrusu aynı anlama geliyor ve bazıları bunun Farsçadan geldiğini düşünüyor ama hayır öyle değil. Umut tamamen Öztürkçe bir sözcük. Ummak kökeninden geliyor ummak.
Öyle ki hani bu mutlu kutlu sözcüğünün de kökeninde olan umuttan bahsediyoruz. Yani mutlu dediğimiz şey aslında içinde umut taşıyan demek. Umutlu mutlu bir harf düşmesiyle böyle dönüşüyor. Dolayısıyla bizim de geçmiş bölümlerimizde işlediğimiz mutluluk meselesinin içerisinde şüphesiz umut var. Ama umutun somut bir göstergesi de yok. Birçok düşünce, duygu gibi esasen bir ruh hali, bir düşünce yapısı ve insan düşüncesindeki en etkili cevherlerden biri. Bizi yaşama bağlayan, hayatta tutan, her şeye rağmen ertesi güne bir sonraki ana dair bizi diri tutan en önemli cevherlerden birisi.
ve özünde tahmin edeceği gibi bir beklentiyi taşıyor. Yani mevcut duruma has bir şeyden öte, gelecekte bir şeylerin daha iyiye gidebileceği ihtimali üstünde yükseliyor. Ve bu gelecek dediğimiz tabii ki zaman çizergisi içerisinde oldukça geniş bir yelpazeye de yayılabiliyor. Yani geleceğe yönelik bu umut en olumsuz şartta dahi birçok inanışta karşılık bulan işte öte dünya ya da işte reenkarnasyon gibi ikinci yaşama inananlar için ikinci hayat kavramına dahi ötenenebiliyor. Yani bu dünyada olmasa da
diğer dünyada ya da diğer hayatta daha iyisini yaşayacağımız ihtimali bugünü mazur görmek için yeterli oluyor. Yani yayabildiğimiz kadar uzun vadeye yayıyoruz bazen ama hani sanıyorum bir daha anacağız kendisini. Ünlü ekonomistimizin de dediği gibi uzun vadede her şey düzelecek ama uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. Dolayısıyla bu uzun vade kavramı biraz bizim dünyeviliğimizle ilgili yani taşıdığımız umut tabii ki elbette ahirete havale edilebilir ama aslında umuttan beklentimiz bizim yaşam dilimimizin içerisinde yaşanacaklarla tanımlanıyor.
Üstelik bunun sınıfsal bir ayrımı da yok. Hatta çok meşhur bir sözümüz de var. Umut fakirin ekmeği diye. Bu umudu birazcık hakir gören bir ifade gibi gelse de esasında tam olarak da budur. Yaşamın sermayesi, yakıtı, benzini, motorini ne derseniz umuttur. Peki umut böyle düşününce acaba bir avuntu mu, aldatmacı mı yoksa düşünce dünyamızın zorunlu bir kurgusu mu? Bu konuda tabii umut deyince aklıma kaçınılmaz olarak neredeyse her bölümde andığım ve bizi yaşamdan soğutmak için bir ömür süren ünlü düşünür, Alman filozof Schopenhauer aklıma geliyor. Diyor ki, ''Hayat, yenileceğinden şüphe etmeksizin var olmaya çalıştığımız bir mücadeledir.'' diyor. Aklımda kaldığı kadarıyla böyle diyordu.
Ve bir sözü daha aklıma geliyor Umut'tan bahsedince diyor ki hayat gerçekten güzel bir şey olsaydı herkes sevinçle uyanır yatağından kalkar ve hiç istemeden uykuya dalardı. Oysa durum tam tersidir diyor. düşününce gerçekten de böyle sanıyorum çok azımız hani o filmlerde, şiirlerde olduğu gibi büyük bir coşkuyla, yaşama sevinci ve arzusuyla yataklarımızdan kalkıyoruz, gözlerimizi açıyoruz. Fakat hayat dediğimiz şeyde umut üstünde ilerliyor. Peki bu umut nereden geliyor? Ne oluyor? Nasıl edinebiliriz? Nasıl kaybedebiliriz? Dilerseniz bu kavramlar bahsinden sonra bir de ona bakalım.
Umut hissini yaratan kriterler demin de bahsettiğim gibi hiçbir şablona oturmuyor. Tamamen nesnel, kişiye has. Dolayısıyla birimize umut veren bir olgu, bir mesele, bir kavram diğerimiz için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Hatta kimimiz için umut kaynağı olan bir şey, bir diğerimiz için bizzat iyi umutsuzluk dahi yaratabilir. Dolayısıyla bu çok kişisel bir şey. Burada umuta dair bir tanımın ötesinde bir şey yapmak mümkün değil. Yani onu somutlaştırmamız çok zor. Zamana göre, kişiye göre, eldeki imkanlara göre, hayal edilen şeylere göre değişiyor umudun dozu, şekli, şemali. Ve aynen hayat gibi onu algılama tarzımızla şekilleniyor.
Ve umut tabii ki bu kadar önemli kavramlardan biri. Birçok eserin de irham kaynağı olmuş durumda, aynen bizim bu podcast bölümümüz gibi. Ben sizlere üç kitap seçtim kendi kitaplığımdan bu konudan bahsederken tekrar aklıma gelen, çok beslenerek, nasiplenerek okuduğum, faydalı bulduğum bölüm notlarına da ayrıca ekleyeceğim. Üçü de Türkçe'ye çevrilmiş, gayet güzel çevirilerle üstelik dilimize kazandırılmış üç eser. Birincisinin adı Factfulness, Dünya hakkındaki yanılmamızın o nedeni diye bir alt başlığa sahip. İsmi aynen İngilizcesinde olduğu gibi, belki çevirisi zor geldi ya da anlamsız geldi ama Factfulness adıyla Hans Rosling'in kitabı Pegasus yayınlarından Türkçe'ye kazandırıldı.
İkincisi, insan yargısında hata alt başlıklı Gürültü isimli kitap. Bunu da Danya Kahneman, şu an aklıma gelmeyen iki yazar arkadaşıyla birlikte kaleme almış, Pegasus yayınlarından yine Türkçe'ye kazandırılmış bir eser. Ve sonuncusu da Mundi kitaptan çıkan Rutger Bernhardt. Bregman'ın Yeni Bir İnsanlık Tarihi alt başlıklı Çoğu İnsan İyidir başlıklı kitabı. Bu sondaki kitap, şimdi factfulness'tan biraz bahsedeceğim ama özellikle Çoğu İnsan İyidir başlıklı kitap, bizi umutsuzluğa sevk eden bazı konuların, anekdotların, tarihi bulguların, aktarımların esasında pek de bizim algıladığımız şekilde olmadığı, esasında bize umutsuzluğa sevk eden şeylerin
çok da umut verici şeyler olduğu, bizim bakış açımızla değiştiğine yönelik biraz ters köşe örnekler içeren çok güzel bir kitap. Çoğu İnsan İyidir, Mundi kitaptan Rutger Bregman'ın imzasıyla çıktı. Şimdi ben bu Factfulness kitabının içerisinde yer alan, on maddeye ayrılan, umutsuzun kökenlerinden bahsedeceğim. Şimdi Factfulness kitabı neyden bahsediyor kabaca?
Eğitim süresi uzuyor, eğitim yaygınlaşıyor, demokratikleşiyor. Mesela aşırı yoksulluk içinde yaşayanların sayısı azalıyor, ortalama ömür uzuyor, şifasız hastalıklar azalıyor, birçoğuna derman bulunuyor, ilaç geliştiriliyor. afetlere karşı daha korunaklıyız. Doğal afetler yani bundan belki çok değil işte 50-60 yıl öncesinde çok daha fazla cana mal olan doğal afetlere karşı daha korunaklı ortamlarda yaşıyoruz. Ortamları yine düşündüğümüzde elektriğin ulaştığı, internetin ulaştığı, kitle kesim sayısı sürekli artıyor. Yani esasında rakamlara baktığımızda sayısal olarak çok daha ümit verici bir dünyada yaşıyoruz ama umutsuzluk
Ümitsizlik de bir yandan büyüyor. Bu da görmezden gelinemeyecek bir gerçek. Peki bu neden oluyor? İşte Factfulness kitabı 10 başlıkta bunun sebeplerini inceliyor. Ben de sizleri özetleyeceğim. Umarım kitabı da alıp okuma fırsatı bulursunuz.
İlk gerekçe uçurum teorisi. Şunu anlatıyor, diyor ki yaşamı genellikle bir uçurumla açıklama eğilimindeyiz. Yani bir bölünmüşlük inşa ediyoruz. Onlar var, bir de biz varız. Hatta onlar ve ben kavramı var. İşte onlar öyle ama biz böyleyiz. Onlar öyle yaşıyor ama ben böyle yaşıyorum gibi bir uçurum hissi yaratıyoruz aramızda. Esasında, tabi kitapta çok daha uzun örneklerle bahsediyor ama, yaşamı bu kadar keskin, belirgin ve birbiriyle aralıklı uçurumlarda yaşamadığımızı gösteriyor. Bir diğer konu olumsuzluk hissi. Yani her şeyin daha kötüye gittiği algısı. Bu tabi ki birazcık geleneksel medyadan, sosyal medyadan bize pompalanan haberlerle de ilgili. sürekli olarak karşımıza kötü gelişmeler, kötü olaylar, moral bozucu şeyler sanki her şeyin kötüye gittiği gibi konuları vurguluyor. Ve bunlar bizim gözümüze sürekli çarptığından biz de durumun aslında gerçekten böyle olduğunu zannediyoruz. Mesela hani şimdi kişisel bir görgüsüzlük olarak algılamazsanız eğer ben bu medya dünyasında içerik üretimi adına 30. yılımı dolduruyorum bu sene itibariyle. Yani ben 30 yıldır bir içerik üreterek insanlara çeşitli ortamlarda ve formatlarda yayıyorum. Ve tabii ki ister istemez birçok bildiğiniz, bilmediğiniz, çoğunlukla bilmediğiniz, hiç görmediğiniz, haberiniz bile olmayan, sizi hiç tanımayan insanların sizin yaptıklarınızla ve bazen de sizinle bizzat ilgili görüşlerine denk geliyorsunuz. Ve genellikle insanlar takdirlerinden çok eleştirilerini kayda geçirmekten yana
Yani işte bir programda yaptığınız bir, diyelim ki konu bütünlüğünün içerisindeki bir hatayı alıp vurgulayıp, bunu işte her tarafa yayma, anlatma, bunu herkese yayma arzusu vardır ve genellikle insanlar eleştirilerini de daha hoyrattır. Ve bu birçok içerik üreticisinin de bu çabasının kısa ömürlü olmasındaki en büyük sebeplerden biridir. Çünkü çoğu insan sanki dinleyen, izleyen, okuyan herkes böyle düşünüyormuş gibi bir algıya kapılır. Oysa ki belki şu podcasti on binlerce kişi dinliyordur ama içinden üç beşi bundan mutsuzdur ve bunu paylaşır. Siz o on binlerce kişiyi unutursunuz ve belki onlarca eleştirinin kurbanı olarak bütün bunları son verebilirsiniz. İşte hayata da böyle bakıyoruz. Yani olumsuzluk algısıyla. Maddeler böyle uzayıp gidiyor ama
Arada nefeslenmekte fayda var. Biraz bunları sindirmek adına kısa bir ara verelim, ardından factfulness'ın, umutsuzluğun kökenleri maddelerine bakmaya devam edelim. Algıda özellikle geçmişe yönelik bir seçiciliğimiz var. Nostalji tuzağı da buradan geliyor. Hani yerel bir örneğe yansıtayım. Mesela eski Türk filmlerini izleriz. Eski Türk filmlerinde kurgulanmış bir hayat vardır, bir ortam vardır, bir yaşam tarzı vardır. Ve sanki herkesin o dönemde öyle yaşadığını, öyle olduğunu zannederiz. Elbette ki değildir. Hani bugünü anlatan yapımların bugünü ne kadar yansıttığını düşünürsek geçmiş de böyle. Dolayısıyla algıda
Aynen işte sosyal medya arşivimiz gibi, Instagram profilimiz gibi hep güzel anlar, hep güzel şeyler var. Bu yüzden zaten sosyal medyada geçirilen zaman da bizi umutsuzluğa sürüklüyor. Çünkü etrafımızdaki herkesin çok renkli hayatları yaşadığına dair bir yargıya ulaşıyoruz ve bu yargı elbette ki yanlış ve eksik. Üçüncü madde Fatfulness kitabında düz çizgi teorisini anlatıyor. Yani bu da hiçbir şeyin değişmediği ya da aynı inmede devam ettiği hissini temsil ediyor. Yani sanki hiçbir şey değişmiyor, her şey aynı. Dünya dönüyor, günler geçiyor ama bizim hayatımızda hiçbir şey değişmiyor, şartlarımızda hiçbir şey değişmiyor. Oysaki tabii ki böyle değil ama algımız genelde bu yönde çalışıyor.
Dördüncü maddeniz ise korku, yani dünyanın giderek daha tehlikeli bir yere dönüştüğüne dair o umutsuzluk hali. Bu da işte biraz önce andığım gibi bizim medyanın bakış açısından kaynaklanan, biraz da bizim algıdaki seçiciliğimizden kaynaklanan maruz kaldığımız içeriklerle harlanan bir duygu. Dünyanın giderek daha kötü bir yere dönüştüğü ama işte biraz önce de yine değindiğim gibi Falkvonus kitabı da, işte diğer tavsiye ettiğim iki kitap da aslında sayısal olarak baktığımızda, veriler odaklı baktığımızda aslında her şeyin giderek daha kötüye, tehlikeli bir ortama değil, daha güvenli, daha yaşanılabilir bir ortama dönüştüğü konusunda ikna edici epey veriye sahip. Beşinci madde ise boyut.
Yani iyiye giden şeyleri küçümseyip kötüye gidenleri abartma halimiz. Hassasiyetlerimize yönelik daha seçici olma durumumuz. Bu da sanıyorum çok açıklamaya ihtiyaç duymayan kavramlardan bir tanesi. Hepimiz genellikle hayatımızdaki iyi şeyleri görmezden gelip kötüye giden şeyleri ya da işte başımıza gelen musibetleri abartmaya meyiliyiz. Bu da kaçınılmaz olarak bizim umutlarımızı zedeliyor.
Hans Rosling, Factfulness kitabında umutsuzun kökenlerini anlatırken 6. maddede genellemeyi koymuş. Yani olguları toptancı bir yaklaşımla yaftalama halimiz, içgüdüsel korku ve endişelerimize malzeme etme durumumuz ve kavramları birbirine karıştırmamız. Birazcık şöyle zihninizi yokladığınızda eminim siz de kendinizi bulacaksınız. Yani genellikle çok toptancı bir yaklaşımla kararlara varıyoruz. Genelleştiriyoruz, indirgiyoruz, basitleştiriyoruz, kategorize ediyoruz onları ve bu da bizim korkularımızı ve endişelerimizi besliyor. Her şey birbirine karışıveriyor ve elimizde kalan kala kala umutsuzluk oluyor.
Yedinci madde ise kader. Yani bazı şeylerin doğuştan kaynaklandığını kabullenme hali. Bu sınıfsal olabilir, coğrafi olabilir ve bunların asla değişmeyecek şeyler olduğunu zannediyoruz. Hani bizde çok meşhurdur ya o kalıp coğrafya kaderdir diye. Baktığımızda evet coğrafya örneğin birçok konuda belirleyicidir ama
kader olmadığına dair de elimizde çok güçlü veriler de var. Bunları genelde görmezden geliyoruz. Aksine onları hatta ve hatta istisna olarak kabul ediyoruz. Yani coğrafya kaderdir ama istisnai olarak şöyle şeyler de olmuştur veya işte şu sosyal düzenden, kesimden, zümreden geldik ve böyle yaşamaya mahkumuz. Yani bir Doğu yaşam tarzındaki kast sistemindeki gibi asla geçişken olmayan toplumsal sınıflar olduğunu varsayıyoruz ama örneğin işte çeşitli vesilelerle yine medyaya yansıyan haberlere yansıyan birçok başarı öyküsünde en olmadık kişilerin en olmadık ortamlarda hiç umulmadık
Hayal edilmedik noktalara geldiğini de görüyoruz aynı şekilde. Dolayısıyla bu kaderci bakış açısı da umutsuzluğumuzun içerisinde çok önemli bir rol oynuyor. Sekizinci madde tekil bakış. Yani kafamıza yatan ve içimize sinen tek bir olguyu, hissi ya da veriyi temel alıp her şeyi açıklama gayretimiz. Yani bir başka adıyla, daha kolay bir anlatımıyla basitleştirme, kolayca yaklaşım ve düşünce tembelliği. kafamıza bir şey yatıyor, bizim umutsuzluğumuzu beslemeye gayet meyyal bir durum, olgu, bir vaka ortaya çıkıyor ve bunu bizim umutsuzluğumuzu daha da besleyecek şekilde yine zihnimize yerleştiriyoruz.
Dokuzuncu unsur ise suçlama. Yani harici sebepler ve düşmanlar yaratma arzusu. Bizim gündemimizde giderek kendine daha fazla yer bulan bu dış mihraklar meselesi de bunun örneklerinden biri. Yani bizim dışımızdaki sabitlere yönelme. Ve elbette faydasız bir çaba. Yani bu suçlamanın yapıcılığa dair bir karşılığı da yok. Sürekli olarak suçlayacak birileri vardır. Bir şeylerin kötü gitmesine, bir şeylerin olmasına engel oluşturma adına mutlaka ve mutlaka sorumlu tutabileceğimiz birileri, bir şeyler, bir gerçeklikler vardır. Ama bunun bir faydası da yoktur. Çünkü bunların birçoğu da aşılabilir durumlardır. Belki de istisna olan bizizdir. Ve son madde ise telaş. Yani hedeflerimizin hemen olmasını isteme, umutsuzluğu besleyen en önemli verilerden de birisi. Bir tane hayatta yaşıyoruz. Çok uzun olduğu da söylenemez. Bakış açısına göre değişir ama hani ideal yaşam süresi bir yana, bir sonraki günün dahi garantisinin olmadığı bir ömürde telaş etmek elbette anlaşılabilir bir şey ama telaş umutlarımızın önünde bir engel oluşturuyorsa, bizi umutsuzluğa, depresif hallere sürüklüyorsa onun üstünde biraz düşünmek gerekir. Hazır bu yaşlardan, ömürlerden bahsetmişken tabii bir vurguyu da yapmakta fayda var. Umut dediğimiz mesele genellikle gençlikle anılan bir kavram. Yani hayatımızın gençliğinde duyduğumuz umutlarla geçiriyoruz ömrümüzün geri kalanını. Yaş ilerledikçe umuda yönelik hislerimiz de giderek azalıyor. Çünkü hem vakit azalıyor,
Hem o zamana kadar umut ettiğimiz bazı şeylere ulaşmış oluyoruz, bazıları artık anlamını ve önemini kaybediyor. Dolayısıyla umut da gençliğe has bir durum olarak kalıyor. Ve gençlik dediğimizde Türkiye'de genç olmak başlıklı Nisan ayındaki haddini aşan Yaşam Rap'lerinin bölümünde de değindiğimiz gibi Türkiye ve gençlik pek de öyle umut veren bir durumda değil. Ama dilerseniz bunu bu haftaki ikinci bölümümüzde ele alalım.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.