
4.282 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 24 Eylül'de alıyoruz. Muhalefetin de iktidarın da kendi gündemini yaratamadığı günlerden geçiyoruz. Büyük oranda CHP tarafından temsil edilen muhalefet bloğu kısır gündemlerin peşinden koşuyor. İktidar cephesinde ise Erdoğan'dan başka halkla temas kurabilen siyasetçi olmadığı için kelli felli bürokratlar gaf üstüne gaf yapıyorlar.
İçişleri Bakanı'na narin soruluyor, eliyle sus işareti yapıyor. Milli Eğitim Bakanı'na okullardaki temizlik meselesi soruluyor, gündemimiz basketbol diyor. Siyasetin her iki cephesi de Türkiye'nin bozuk düzeninin bir temsili adeta. Bu esnada İmamoğlu'na da siyaset yasağı geleceğine dönük çok fazla kulis etrafta dolaşıyor.
Gündemi siyaset belirleyemeyince çürük toplum kendi gündemini yaratıyor. 22 Eylül'de İstanbul Ümraniye'de 19 yaşında 26 suç kaydı olan Yunus Emre geçti, gözaltına alındığı karakoldan kaçtı ve 27 yaşındaki polis Şeyda Yılmaz'ın silahını alarak onu şehit etti. Sosyal medyada polis tarafından Dişlek Yunus diye bilinen suç makinesinin dosyası viral oldu. Çocuk istismarından gaspa, uyuşturucu satıcılığından yaralamaya kadar çok sayıda dosyası bulunan bu kişi dosyaların çoğundan berat etmemişti ama yargılamaları devam ediyordu fakat tutuksuz yargılanıyordu.
Bu noktaya kadar işte zaten şu anda kamuoyunda tartışmaya neden olan durum da bu. Devam eden dosyalarda duruşmalar tutukluluk hali verilerek de devam edilebilir miydi sorusu sık sorulmaya başlandı çünkü. Tutuksuz yargılanma çıkıyor. Tutuksuz yargılanma vs. bu konularda tabii ki de kamuoyunda böylesine büyük bir tepkiye de neden oluyor. Böyle bir suçlu tutuksuz yargılanır mı? Bu bir soru. Eğer suçlular cezasız kalırsa suç oranlarının artmasına şaşırmamak gerekir. Ama tek sorunumuz cezasızlık mıdır? Cezasızlığın çok büyük bir sorun olduğunu görmezden gelmeyelim. Lütfen yanlış anlamayın ama tek sorunumuz bu mudur? Bu bölümde hukuk fakültelerinin yüksek lisans bölümlerinde okutulan bir derse yani suç sosyolojisine giriş yapacağız. Bu giriş bizlere bir çocuktan bir katil yaratan karanlık hakkında da fikir verecek. Nasıl bir toplumsal düzende 19 yaşında bir suç makinesi ortaya çıkabiliyor? Bu soruya cevap arayacağız.
Öyleyse sizi daha fazla bekletmeyelim. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Suç nedir? Suç deyince çoğu zaman yaralama, gaz, uyuşturucu, tecavüz vs. gibi şiddet içeren eylemleri anlıyoruz ama literatürde beyaz yakalı suçlar olarak geçen dolandırıcılık, vergi kaçakçılığı, kara para aklama gibi şiddet içermeyen de suçlar var. Yani suç deyince sadece şiddet içerenler aklımıza gelmesin. Halbuki suçun tanımı belli. Kanuna aykırı davranışa suç diyoruz. Pek muhtemel ki sizin de bu zamana dek kanuna aykırı davranışlarınız oldu. Fakat, Bugün Türkiye'de tartışılan sadece suç değil, suçtan daha geniş bir başlıkla ele alınmayı hak eden bir mesele. Şiddet. Mesela hamile karısını sokak ortasında döven zorba, eniştesini vurduktan sonra üzerinden otomobille geçen psikopat ya da bir ayı aşkın süredir takip ettiğimiz narin cinayeti. Çoğu zaman unutup gidiyoruz da hatırlatmak görevimiz. Ata Emre Akman'ı anıtsadınız mı?
Türkiye'nin konuştuğu davada karar çıktı. Kurye Ataemre Akman'ı 25 yerinden bıçaklayarak öldüren Erdoğan Özdemir 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kurye Ataemre Akman'ı 25 yerinden bıçaklayan cani de 17 yaşında yasal olarak bir çocuktu. Henüz bu yazın başında konuştuk bu olayı ve daha nicesini.
İstatistikler oldukça çarpıcı. Yıllardır çeteleri inceleyen gazeteci Cengiz Erdinç, Kısa Dalga'daki köşesinde Adalet Bakanlığı istatistiklerine yer vermiş. Verilere göre, 12-13 yaşında küçük hırsızlıklarla başlayıp, devamında adeta bir suç kariyerine yönelen 18 yaşını doldurduğunda da bir suç makinesi haline gelen çocuk gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Verilere bakarak soralım. Suça sürüklenen çocuk sayısında yıllara göre bir artış var mı? Cevabı Cengiz Erdinç'in yazısında arayalım. Türkiye'de 2020 yılında 10.000'den fazla çocuk ceza ve infaz kurumlarına girdi. Bu 100.000 çocuk nüfusta 135 çocuk demek. 2007 yılında bu rakam 11'di. O zamandan bu yana nüfus %15, rakamlar ise 14 kat arttı.
2007'de ceza infaz kurumuna giren çocuk oranı 100 binde 11 iken bu sayı 2020'de 100 binde 135'e yükseliyor. Korkunç bir artış bu. Yunus Emre Geçti'nin 23 Eylül'de sosyal medyada viral olan resimleri arasında çocukluk fotoğrafları da vardı. Bir de karakolda işkence görmüş, bir çöp poşetine sarılmış ve hayvan koruma arabasının bagajına bırakılmış gözaltındaki fotoğrafı. Her iki fotoğraf, yani 7-8 yıl önceki çocuk her ne olmuştu da 19 yaşındaki bir caniye dönüşmüştü diye sordurtuyor. Fotoğraflara bakınca aklıma Raquel Dink'in eşi Hrant Dink'in cenazesinde yaptığı o konuşma aklıma geldi. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır.
Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27 olsun, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim diyordu Rakeldink. Halbuki o da biliyordu öfkelenmesini ve isyan etmesini. Eşini sadece 5 gün önce kaybetmiş ve 17 yaşındaki katil Ogun Samastın bir zamanlar bebek olduğunu milyonlara anlatmıştı. Halbuki onun da aklına Ogun'a işkence edin, hak
bu çocuğa işkence etmek vs. diye öfke kusmak geliyordu muhtemelen. Fakat o farklı bir yaklaşım geliştirdi eşi 5 gün önce öldürülmüşken. Çünkü eşinin katilinin sadece 17 yaşında bir çocuk değil, bir toplumsal karanlık olduğunun farkındaydı. Bu karanlık ilerleyen yıllarda daha net anlaşılacaktı. O gün Samas'la özdeşleşen Beyaz Bere gençlerin başında görülmeye başlayacak. Türkiye'nin sözüm ona itibarlı şarkıcıları Yasin Hayal'e o gün Samas'ta şarkılar besteleyecek.
O gün öyle desinler, bu gün böyle desinler Fatihalar yasinler, bitmez Karadeniz'de Polis Şeyda Yılmaz'ın katili 19 yaşındaki Yunus Emre Geçti'yi görünce, Rakel Dinki atıfla, ''Bir çocuktan bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.'' yazdım. Pek çok insan bu karanlığın sorgulanması gerektiğini söyleyip yazdıklarıma hak verirken, bir kısım genç bu psikopatlığı nedenini çözmüştü bile. Suç, Yunus Emre Geçti'nin genetiğindeydi. O bir Kürt olduğu için böylesi bir psikopattı.
Ben de bir terör sevici vatan haini olduğum için suçluyu görmüyordum. Meseleyi son derece yüzeysel bir yerden alıp, herkesle beraber idam gelmeli, polise yetki verilmeli, polis icabında işkence yapabilmeli vs. gibi öfkeli şeyler yazmadığıma göre, olayın acısını yüreğinde tam olarak hissedemiyordum. Halbuki tam tersidir.
Bu ve benzeri olayların acısını yeterince hissettiğinizde, katilin kendisine değil, o katil yetişten karanlığa öfkelenirsiniz. Çünkü katilin kendisine kızmanın anlamsız olduğunu farkedersiniz. Ne diyorlar? Sineklere değil, bataklığa bakın. Ne kadar popüler bir ifade. Katilin kendisi gündelik yaşayıp giden halk kesimlerinin gördüğüdür.
Beceriksiz ve keyfi yönetim, halkın katile odaklanmasını ister. Katile yapılanlar üzerinden halkın öfkesi soğutulur. Nitekim yapılan da buydu Yunus Emre Geç diye. Besbelli işkence görmüştü, oh ne iyi de olmuştu, çöp torbasına atılmıştı, ellerine sağlıktı. Peki her şey bitti mi? Gazetecinin görevi, herkesle birlikte öfke seline odum atmak değil, arka planı teşhir etmektir.
Biz verilerle devam edelim. Biraz önce hapse giren çocukların oranının 100 binde 135 olduğunu söylemiştik. Peki ya hapse girmeyenler, karakola gelip ya da mahkemeye çıkıp tutuksuz yargılananlar? Cengiz Erdinç'in yazısına geri dönelim.
Son veriler 2022 yılında güvenlik birimlerine 200.000'den fazla suça sürüklenen çocuğun geldiğini gösteriyor. Birden fazla kez bu suçu işleyenlerin oranı da en az %30. Daha önemlisi 12-17 yaşındaki nüfus içinde suça sürüklenen çocukların oranı 100.000 nüfusta 2000'in üzerinde seyrediyor. Türkiye genelinde 100.000 nüfusta 300 civarı hükümlü olduğu düşünülürse çocuklarda 5 katı daha fazla olan bu oran gelecekteki suç patlamasını müjdeliyor.
Memleketin kenar mahallelerinde 12-13 yaşında bir suç kariyeri başlıyor. Bu kariyer ya mezarda ya da hapiste bitiyor. Fakat bu kariyer boyunca onlarca suçla işlemiş ve o kadar da mağdur ortaya çıkmış oluyor. Bakın, 2007'de 12-17 yaş arasında 840 çocuk ceza infaz kurumlarına girmiş. 10 yıl geçmiş. 2017'de bu sayı kaç biliyor musunuz? 11.801.
Sadece bu 10 yılda suça sürüklenip hapse giren çocuk sayısı 13 katına çıkıyor. Peki nedeni nedir bunun? Bu soruya türlü cevaplar verebilmek mümkün fakat bu artışta çeteleşmenin etkili olduğunu söyleyerek başlamak gerekir. Bu çeteler de bir üzüm salkımı gibi birbirine bağlıdır.
Mesela Yunus Emre Geçti'nin bağlı bulunduğu çetenin adı Python 82'ymiş. Mahalle ölçeğinde bir çeteden bahsediyoruz. Tabii bu mahalle ölçeğindeki Python 82 gibi çeteler ilçe ölçeğindeki daha büyük çetelere, o çeteler kent ölçeğindeki daha da büyük çetelere, sonra ulusal ölçekteki daha büyük çetelere, hatta daha da ileri giderek uluslararası ölçekte daha büyük çetelere bağlı bir örümcek ağına dönüşüyor. Bu çete ağını İsmail Saymaz kısaca şöyle yorumlamış. İşte mesela bu kişinin, grubunun adının Python82 olduğu iddia ediliyor. Belli ki daha yeni peydah olmuş. Zamanla o bir üst klana katılacak. Bir üst klana katılacak ve şimdilik bunlar daha üst grupların taşeron işlerini görüyorlar. Şimdilik semt ölçeğinde hak ediliyorlar. Ümraniye, Kartal, Maltepe, işte Yenibosna. Bunların en gelişkin örneği aslında Dağıtonlar grubuydu. Bahçelievler, Yenibosna hattında haraç, kurşunlama, uyuşturucu gibi işlerle meşgulken giderek Avrupa'ya karşı İstanbul, Türkiye çapında güç sahibi oldular. Önce daha büyük grupların, daha büyük suç örgütlerinin ve klanlarının taşeronuyken sonra da kendisi ulusal suç örgütlerinin yerel taşeronuna dönüştü. Az önce Vareş'in verdiği Skaljari ve Kavaçki adı verilen Sırf ve Karadağ Çetesi'nin Türkiye'deki hesaplaşmasında
Tüm bu çetelerin sermayedarlar ve siyasetçilerle hiç mi ilişkisi yoktur? Hatta bu çetelerin bir kısmı bizzat sermayedar görünümünde değil midir? Bu sermayedarlar siyasetle finansa etmemekte midir? Dahası, siyaset ve yargı arasında da izaha muhtaç bir ilişki yok mudur?
Mesela yeterince paranız ve partide yeterince gücünüz varsa mahkemelerden istediğiniz sonucu çıkarabiliyorsanız suçun patlaması tesadüf müdür? Kamuoyu maalesef asacaksın bunları ya da kapatacaksın gün yüzü görmeyecekler demekten öte bir ufka sahip değil. Bu ufuk olmayınca siyaset grubunun kamuoyunun gazını alması pek kolay oluyor. Fakat tüm bunlar 12-17 yaş arasındaki suç patlamasının nedenlerini yeterince ortaya koymamıza engel oluyor. Çünkü verilerde her ne kadar çarpıcı bir artış görülse de siyah sayıları henüz bilmiyoruz bile. Siyah sayılar. Nedir bu siyah sayılar?
Suç Sosyoluğu Serkan Gölbaşı'nın 2007'de yazdığı Kentleşme ve Suç, İstanbul'un kentleşme süreciyle suçluluk arasındaki ilişkinin kuramsal analizi başlıklı doktora tezinden bu bölüme hazırlanırken çok faydalandım. Bu makalede bu bahsettiğim siyah sayılar şöyle tanımlanıyor. Bir toplumdaki gerçek suçluluğun bilinmeyip istatistiklere yansımayan bölümüne siyah sayılar adı verilmektedir. Siyah sayılar suçlunun mağdur tarafından tanınlanamaması, mağdurun rızası, suçu önemsememesi, suçu işleyenle kişisel ilişkileri ya da utanma duygusu nedeniyle suçu ifşa etmek istememesi, korkması ve polis ve adalet mekanizmasına güvenmemesi, yargılama giderlerini ve yargılama sürecinde harcayacağı zamanı düşünerek şikayetçi olmaması, polisin önemsemediği suçları kayıt altına almaması ve bizzat kendilerinin işlediği suçları gizlemesi gibi nedenlerle oluşur.
Normal şartlar altında her suçun karakola veya mahkemeye ulaştığını varsayarız. Öyle zannederiz. Yani suçun sayısı bunlardan ibarettir deriz. Fakat 1978'de ABD'de yapılan ulusal suç araştırması suç sosyalisi çalışanların hesaba katmadığı bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Suçların büyük bir kısmı polise veya yargı organlarına bildirilmiyor. Buna göre bazı bölgelerde tecavüz mağdurlarının yüzde 51'i,
kapkaç mağdurlarının yüzde 68'inin polise gitmediği ortaya çıkıyor. Yani artık toplumda öylesine bir çürüme baş gösteriyor ki tecavüz, kapkaç gibi hadiseler vaka yadiyeden sayılıyor. Size bir soru. Sizce 8 yaşında katledilen Narin Güran'ın köyü Tavşantepe'de çocukların cinsel istismarı suçları karakollara bildiriliyor mu? İşte polise veya yargıya ulaşmamış suç istatistiklerine siyah sayılar diyoruz.
Bir kadın tecavüze uğruyor, ortada bir suç var fakat bu suçtan devletin haberi bile yok. Ya da bir çocuk evinde istismar ediliyor ama kimse bu istismarı polise bildirmiyor. Hatta tarikat ve cemaat yurtlarındaki pratikten biliyoruz ki devletin bizatihi kendisi suçluları korumaya çalışabiliyor. Mesela Ensar Vakfı hadisesi. Olayı takip eden gazeteci Serbay Mansuroğlu bir gün gazetesinden mesai arkadaşımdı. Serbay'ı dinlediğimizde olayın daha önce cemaat tarafından bilindiğini ama çok da ses edilmediğini anlıyorduk. Yani istismar bu toplumsal grupta çok büyük bir suç değildi, el ele adeleşmişti. Fakat dönemin aile bakanı Semar Ramazanoğlu bir kereden bir şey olmaz diyebilmişti.
Her zaman kötü niyetli insanlar, her zaman bazı işleri suistimal edebilen insanlar olabiliyor. Bu bir kere rastlanmış olması hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Eser Vakfı'nı tanıyoruz, hizmetlerini takdir ediyoruz. İşte bu ve benzeri yani suçun fiilen gerçekleşmesine rağmen kayıt altına alınmadığı sayılara siyah sayılar deniyor. Sema Ramazanoğlu detaylı bir soruşturmanın önünü tıkayarak Ensar Vakfı'ndaki siyah sayıların siyah kalmasını sağlıyor. Tahmin edersiniz ki sağlıklı çalışan bir düzende bu siyah sayıların olmaması veya minimuma yakın olması beklenir. Fakat eğer ki adalet mekanizması halka güven vermezse bu siyah sayılarda artacaktır.
Fakat tüm bunlar, adalet mekanizmasının doğru çalışmaması nedeniyle ortaya çıkan suçları işaret ediyor. Evet, adalet mekanizmamız doğru çalıştırılmıyor da, tek neden bu mu? Sadece cezasızlık nedeniyle mi artıyor suçlar? Bu soruya reklamların ardından cevap verelim.
Aradan önce suç oranlarındaki artışı adalet mekanizmasındaki bozukluklar üzerinden anlamaya çalışmıştık. Keteler ve siyaset arasındaki ilişki, büyük kentlerin kenar mahallelerinde suçla iç içe bir toplumsal hayatın varlığına zemin oluşturuyordu. Verilere de baktık. Veri olamayan siyah sayılara da değinmiş olduk. Fakat belki de en zoru bize ilişkindir. Biz ne kadar suçluyuz? Yani toplum. Tüm bu suç oranlarındaki artışta toplumsal dinamikler nelerdir? İşte bu soruyla ilgilenen disiplinin adına sosyal kriminoloji deniyor. Disiplini literatüre kazandıran bilim insanı, Belçikalı bir istatistikçi ya da matematikçi Adolf Kete.
Bu kişi tarihteki ilk sosyal kriminolog olarak biliniyor. 1836 yılında yayınlanan Suç Eğiliminin Gelişimi kitabı da bu alandaki ilk bilimsel eser kabul ediliyor. Keten'in bu kitapta sıklıkla vurguladığı ifade ise Marquez'in Kırmızı Pazartesi kitabına da ilham veriyor. Suça ilişkin ilk bilimsel bakış açısı şu cümlede özetleniyor. Toplum suçu hazırlar. Suçlu ise yalnızca bir araçtır.
Dolayısıyla suçtan muzdarip bir toplum sadece suçluların cezalandırılmasına odaklanarak sorunu çözemez. Bir bebeğin bir katile dönüşme serüveninde suçluların cezalandırılması tek başına yeterli olamaz. O zincirin son halkasıdır. O halkaya gelene kadar ki nedenleri yok etmezseniz bütün toplumu cezalandırmak zorunda kalırsınız.
Zaten sosyal kriminoloji ya da suç sosyolojisi de bu alanda çalışıyor. Toplumumuz değil yalnızca, birçok avukat dahi suç sosyolojisinin varlığından bir haber. Halbuki 1950'li yıllardan itibaren bu alanda çalışan Türk sosyologlar da var. Bunlardan biri mesela Behice Boran. Türkiye'de suça ilişkin ilk suç sosyolojisi eserlerini de Behice Boran hazırlıyor.
Bu konuda rehber kabul edilen önemli çalışmasının adı... ...mücrim mahalleler. İnternette bulabilirsiniz kısa bir makale. Mücrim, CRM kökünden türeyen bir Arapça ifade. Tam Türkçe'ye çevirsek, suçlu mahalleler diyebiliriz sanırım. Cürümle aynı kökten türüyor. Cürümlü mahalleler yani. Şöyle tanımlıyor mücrim mahalleleri Behice Bora.
Demek ki cürüm bu mıntıkadaki mahallelerin sosyal bir vasfıdır. Sakinleri hangi ırktan, milletten, din grubundan olursa olsun, bu mahalleler cürüm merkezleri olmaya devam ediyorlar. Bunlar mücrim mahallelerdir. İçlerine düşen fertleri kendi kalıplarına uyduruyorlar.
Behice Boran taa 1941 yılında Ankara'da mantar evler olarak andığı ve kentlerde yeni yeni ortaya çıkan gece kondu mahallelerinde hem saha araştırması yapıyor hem de suçlularla görüşüyor. Bu çalışma neticesinde, göçmenliğin ve göçün doğru yönetilememesi halinde suçun itici nedeni olabileceğini aktarıyor. Ankara'daki mantar evler mıntıkasına gelen nüfus, yabancı memleketlerden gelen muhacir grupları değildir. Bunlar da memleket dahilinde hicret eden nüfustur. Eski muhitlerinden getirdikleri örf ve adetler, hayat tarzı ve telakisi yeni muhite uygun değildir. Şehir hayatının icapları ile çatışırlar. İşte sosyal hayatın gösterdiği bu kargaşalık, istikrarsızlık dolayısıyladır ki, sosyal inhitat mıntıkası dediğimiz mıntıkada cürümler, suçlular, aile geçimsizlikleri ve bozuklukları toplanır.
Ve Hicabora'nın 1941 yılında ifade ettiği sosyal inhitat mıntıkası ifadesi belki gündelik dilde kullanılmadığı için hepinize yabancı gelebilir. İnhitat, çökme, alçalma şeklindeki Türkçeleştirilebiliyor. Sosyal çöküş, sosyal çürüme gibi bir anlamı var. Sosyologların üzerinde on yıllardır yoğunlaştığı bir kavram bu sosyal inhitat ya da sosyal çürüme meselesi. Mimar Sinan Üniversitesi'nden sosyolog Zeliha Bürte'yi hatırladınız mı? Durumlar nasıl? Geçinebiliyor muyuz?
Yani bilinen 1 şey sorulur mu? Bence Türkiye'nin başka 1 gerçekliği var. Bu gerçeklik iktisadi gerçeklik değil, sosyal çürüme var. Şu anda Türkiye'de dünya tarihi iktisadi olarak her zaman toparlandı. 1 sürü krizler gördü. Ekonomi her zaman toparlanır. Kapital kendini yok etmez ama sosyal çürümeyi düzeltemezsiniz. Şu anda Türkiye'de sosyal çürüme var. Bunun düzelmesi için çok zor, çok zor dönüşü olmayan 1 yerdeyiz. Zeliha Bürtek gibi Behice Boran da sosyal çürümeye odaklanmıştı. Bugün belki toplumun geneline yayılan bu çürüme on yıllar önce 1940'larda baş gösteren bir virüstü ve bu virüsü ilk fark edenlerden biri de Behice Boran'dı. Aradan geçen on yıllardan sonra söz konusu bu virüs toplumun geneline yayılmış durumda. Behice Boran'ın 1941 yılındaki bu çalışması suç sosyolojisi içinde Chicago okuluna yakın bir analiz sunuyor ve suç ile göç arasındaki ilişkiye yoğunlaşıyor.
Bu ekol, sadece yurt dışından gelen göç değil, yurt içinde yaşanan göçlerin de sosyal uyumda zorlanmalarına neden olduğunu, suçluluğun böylece arttığını söylüyor. Elbette göç ilk neden değil ama özellikle zorunlu göç, suçluluğun itici nedenlerinden. Zira zorunlu olarak göç eden toplumsal kesimler zorla yerleştikleri bölgede sosyal dışlanma ile karşı karşıya kalarak hiç suç istemeseler dahi suç işlemiş gibi muamele görebiliyorlar. Şu an bu kaydı dinleyen sizler için hapse girmek sadece özgürlüğünüzden alıkonulmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda hapse girdiğiniz takdirde toplumdaki itibarınızı da kaybetmekten korkuyorsunuz.
ayıplanmak, sosyal olarak dışlanmak, itibarınızı kaybetmekten bahsediyorum. Bunlar hukuki cezalandırmanın yanındaki sosyal cezalandırmalardır ve adalet mekanizması sadece hukuki cezalandırmalardan ibaret değildir. Toplum da adalet mekanizmasına destek verir ve suçluyu cezalandırır. İtibarını elinden alır.
Fakat eğer toplum size bir itibar bahşetmiyorsa, zaten siz suçlu olduğunuzda da bir şey kaybetmezsiniz. Üstelik kendi cemaatinizde çok sayıda hapse girip çıkan insan da varsa, hapse girmek ayrıca bir itibar sahibi yapabiliyor sizi. Zorunlu olarak göç edenlerin yaşadığı toplumsal dinamikler de böyledir. Bu konuda yani zorunlu göç konusunda bilgi edinebileceğimiz en kapsamlı araştırma, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Editleri Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen Göç ve Yeniden Olmuş Nüfus Araştırması.
Araştırmada ele alınan verilere dayanarak 1985-2005 yılları arasında 14 ilden güvenlik nedeniyle kırsal alanlardan göç edenlerin sayısının en düşük 728 bin, en yüksek 946 bin olduğu düşünülüyor. Bu 14 ilin tamamı Güneydoğu illeri. Köyler boşaltılmış, bu insanlar büyük kentlere göç etmişler. Bakın sayı 1 milyona yakındır kentlerden göç edenlerle birlikte. Güvenlik nedeniyle diyorum da gerek CİTEM gerek PKK'nın bölgede boşalttığı köylerden bahsediyorum aslında. Güvenlik nedeniyle kırsal alandan kentlere kim göç ediyor peki? E çok açık değil mi?
Ramo armağını satı çöz bize bomba Tekine torbacıya veririz sonra O işler öyle olmuyor usta Tekrar yok isyan titik vizyonda Kalk kardeş üç beş bir şey yapa Bir anda gördüm şu bankayı soya Gittiğimiz gibi direkt paket ola Mezaretle yine mevzu çıkarta En zayıf zihinler, Kürtler genetik olarak suçludur diyebiliyor. Halbuki bu tip bir göçe herhangi bir ulusla tabi tutulsa benzer reaksiyonlar gösterir. Yani aslında suçu yaratan koşulların kendisidir. Bakın sadece 20 yıl içinde köylerinde yaşarken kente sürülen ve kente tutunma imkanı çok zorlu olan 1 milyon insandan bahsediyorum.
Aynı araştırmaya göre bu insanların %81'i ilkokul mezunu. Zaten %50'sinin, ki zaten bunların çoğu kadınlardan oluşuyor, Türkçesi yok. %87'si kendi isteği dışında göç ettiğini söylüyor. Derinlemesine görüşmelerde, göç edenlerin özellikle ilk dönemlerde göç edilen yerlerde yaşayanların olumsuz bakışı, dışlanma ve yabancılık hissi nedeniyle iş bulmakta güçlük çektiklerini beyan ediyorlar.
göç edenlerin göç etmeden önce ev sahibi olma oranı %89 iken, göçün ardından müksüzleşme de baş gösteriyor. Ev sahibi olma oranı %89'dan %24'e düşüyor. Semt bizim ama ev kira demeleri boşuna değil. Semt bizim birader ev kira, faturalar kapıda yeter mi ki para? Sözde ünlüyüz hani baba yok para, lafa gelince refsiler de bok para. Bütün o esnafların hepsi peşimde, torbacı yine keşke
Yunus Emre geçtiğiyle enfati yapıp onu aklamaya çalışmıyorum. Geçmişimde yaralama cinayet koğuşunda 7 ayını geçirmiş bir kişi olarak diyorum ki, Yunus Emre geçtiği bu toplumun kazanması bu saatten sonra mümkün değildir. Çok uzun yıllar hapiste kalması gerekiyor, ıslığa da bence çok zordur. Benim bundan 13 yıl önce deneyimlediğim cezaevi tecrübesi budur. Cezaevi böylesi bir toplum için şarttır, gereklidir. Benim cezaevinde gördüğüm insanların pek çoğunun dışarı çıkmaması gerekir.
Katille empati yapalım da demiyorum, lütfen yanlış anlamayın. Fakat suçu oluşturan nedenleri ortadan kaldırmadan bu sorunla baş edebilmek pek zordur. Sosyolog Sema Erder tam da Yunus Emre Geçti'nin semti Ümraniye'yi inceleyen bir kitap yazmış. Kitabın adı İstanbul'a Bir Kent Kondu. Çalışmada bana oldukça çarpıcı gelen bir paragrafı sizlerle paylaşayım.
32 nüfuslu bir haneyle yapılan görüşmede ailedeki 5 yetişkin erkeğin işsiz oldukları ve kadınların Türkçe bilmemeleri nedeniyle komşuluk ilişkilerini sürdüremedikleri gözlemlenmiştir. Ayrıca komşuları ve bölgedeki polis teşkilatı tarafından şaibeli olarak algılanmaları onlardaki yalnızlık ve yabancılık duygularını arttırmaktadır. 32 nüfuslu bir hane. Hane dediğiniz 4 katlı bir apartman. 5 yetişkin erkek, onlarca çocuk. Erkekler işsiz, çocuklar boyacılık yapıyor. Bu ve benzeri bir aile yapısında anne baba ölünce çocuklara ne oluyor? Ne olacak? Sokak çocuklarına dönüşüyorlar. Kimsesiz kalıyorlar ve şanslılarsa çocuk esirgeme kurumunda yaşıyorlar. Eğer kimsesiz kalmış çocuklar kız ise, bu çocuklar büyük oranda fuhuşa zorlanıyorlar. 13-14 yaşlarındalar daha.
Erkekler de hırsızlık çetelerine eleman oluyorlar. Hırsızlıkla başlayan suç kariyeri, çete fedailiğine, gaspağa, uyuşturucuya ve cinayete gidiyor. Her biri için uyuşturucu, gündelik hayatın bir parçası. Hap var, cigara var, roj var, ex var, birer TikTok yayına dönüşmüş durumda. Hap var, cigara var, bonz var, hap var, ex var. Zemzem var, seccade var, tezbih var, gel ablam gel. Benim aylar süren hapishane tecrübem yaralama cinayet koğuşundaydı. O yüzden bu meseleye ilişkin çok uzun zamandır düşünürüm. Koğuşun toplam mevcudu 21 kişi ama girip çıkanlarla beraber toplamda 100'e yakın tutukluyla beraber yatmışımdır. Bu 100 suçlunun en az 90'ı suçu işlerken uyuşturucu etkisi altındaydı.
Biraz daha yaşlı olan mahkumlar bile durumu anlamakta zorlanıyordu zira son birkaç yılın eseriydi uyuşturucu. 2011'de yaşı 40'ın üzerinde olan mahkumlar esrardan başka kafa yapıcı madde bilmezken, yaşı 20'lerinde olan türlü haplar sayabiliyordu. Hele ki 2024'teyiz. Uyuşturucu sorununun son 13 yılda daha da arttığını söylemek için alim olmaya gerek yok.
Benim beraber yattığım mahkumların önemli bir çoğunluğu, suçunu uyuşturucu etkisi altında işlemişti de, aynı uyuşturucuyu siz kullansanız aynı suçu işleyeceğiniz şüphelidir. Yani tek neden uyuşturucu değildir. Zira sadece uyuşturucu değil, zaten şiddetle iç içe bir çocukluk ve gençliğin ardından suçlu hale gelirsiniz. Suça eylemin çevresel nedenleri üzerine geliştirilen en meşhur teorilerden biri, Zimbardo'nun kırık camlar teorisi. Bu teori, suça eylemin nedenleri üzerine hepimizi düşünmeye sevk ediyor. 1969 yılında bir deney yapıyor Zimbardo.
Projekts'in Atonal Sanat adlı YouTube kanalında Zimbardo deneyi şöyle anlatılmış. Zimbardo iki araba satın aldı. Bu arabaları, plakaları sökük ve kaputları kalkık şekilde iki sokağa yerleştirdi. Bu sokaklardan biri Bronx Mahallesi'ndeydi, diğer sokak ise Palo Alto Mahallesi'ndeydi. Bronx Mahallesi suç oranı yüksek bir getto iken, Palo Alto Mahallesi ise
Gelir düzey yüksek insanların yaşadığı bir mahalleydi. Bronx'ta bulunan sahipsiz araba birkaç saat içinde saldırıya uğradı. Aracın radyatöre ve aksüsü çalındı, koltukları yırtıldı ve camları kırıldı. Bırakıldıktan tam 24 saat sonra araç tamamen kullanılmaz hale gelmişti. Palo Alto'da bulunan aracı ise kimse dokunmadı. Araç bırakıldıktan 24 saat sonra bile araç olduğu şekilde duruyordu. Demek ki yoksullar suça varolsun olarak eğilimli, yoksul olmayanlar suça eğilimi olmayan kesimler.
Zimbardo deneyimin bu kısmı sosyal Darwinizmi doğruluyordu. Sosyal Darwinizm, yoksulların tembel, uyumsuz, tutunamayan insanlar olduğu için yoksul olduğunu, yoksulların da varoluşsal olarak suça eğilimli olduğunu iddia ediyor. Yani yoksullar potansiyel suçludur, yoksul olmayanlar suçlu değildir, haliyle yoksullara suçlu muamelesi yapılmalıdır. Buna kriminalize etmek deniyor.
Buna karşın kırık canlar teorisi sosyal darvinizmi çürütecek sonuçlar da yaratıyor. Zira yaklaşık yarım yüzyıldır deneyin devamındaki gelişmeler üzerine düşünüyor suç sosyologları. Deneyin devamı nasıl mı? Dinleyelim. Zimbardo bir adım daha ileri gitti ve soluğu Palo Alto'da hiçbir saldırıya uğramayan arabanın yanında aldı. ve yanında getirdiği baryozu var gücüyle arabanın üzerine indirdi. İşte ilk taş atılmıştı. Kısa bir süre sonra bu saldırıya saygın insanlar da katıldı ve Palo Alto'daki o saldırılmamış araç birkaç saat içinde Bronx'taki araca dönüştü. Zimbardo'ya göre birinin yaptığı ve cezasız kalan suçlar toplumun diğer bireylerinin gözünde yapılabilir davranışlar kategorisine alınıyordu. Yani herkes tarafından görülen küçük bozulmalar, kırılan camlar ya da sahipsiz yağmalanan arabalar
Bir an önce onarılmadığında bu durum zincirleme bir etkiye dönüşüyordu. Yani o zamana kadar kurallara uymuş kişiler de bu sarmanın içine dahil olmaya başlıyor. Haliyle cezasızlık suçun normalleşmesine ve ardından toplumsal kabul görmesi neden olabiliyor. Bakın, cezasızlıkla başlıyor mesele ama bir süre sonra suç toplumsal kabul görebiliyor. Taviz verildiği andan itibaren suç ve suçluluk artıyor. Düşünün işte, Türkiye'nin en büyük organize suç örgütü lideri, iktidar ortağı bir parti tarafından övülebiliyor.
Alaaddin Çakıcı benim dava arkadaşımdır. Bu bir Alaaddin Çakıcı şehidimizin oğludur. Bu haliyle Alaaddin Çakıcı örnek bir kişi oluyor. Alaaddin Çakıcı gibi olabilmek pek de yanlış bir şey olmasa gerektir. Suç, kürüyen bir toplumun hazırladığı, bu toplumun içinde üreyen bireylerin işlediği bir şeydir. Marquez'in Kırmızı Pazartesi romanında anlattığı da budur. Suçu toplum hazırlar, suçlu işler.
Fakat bunları düşünmek yerine, bazı insanlar suçlu doğarlar, polis veya arıyor görevini yerine getirirse sorun da çözülür demek de mümkün. Kürtler genetik olarak suça yatkındır, tek çare, tehcir falan demek de mümkün ki dün sosyal medya bunlarla doluydu maalesef. Ben bir çocuktan bir katil yaratan karanlığı hatırlatınca, bozuk düzenin gözünü kör ettiği gençler bana türlü hakaretler ettiler. Başta hakaretleri anlamadım. Yani nesine kızıyorlar bunun falan diye düşündüm. Daha sonra fark ettim ki Yunus Emre geçtiğinin bir zamanlar çocuk olduğunu ve bir zamanlar masum olduğunu hatırlatmıştım. Bu konfor alanımızı terk etmeye zorluyordu bizleri. Bir zamanlar masum muydu bu psikopat? Hayır, biz bunlarla eşitlenemezdik.
Bu psikopat bir zamanlar hepimiz gibi masum muydu? Belki de çocukken sizle bile top oynamıştı. İşte suçun, zorbalığın bu kadar yanı başımızda olması, konfor alanı terk etmek istemeyen ve basit cevaplar arayan zihinlere pek zor gelmişti. Bu gençlerden biri yazmış bana. Ulan sen zaten Yılmaz Güney'e sanatçı, deniz gezmişe vatansever diyen satılık bir it değil misin? Neymiş, çocukmuş da masummuş. Hadi lan oradan, puşt. Bu iti acıyan da bunun gibi liberal solculardır. Ben Yunus Emre geç diye acımadım ama bu gençlere samimiyetle acıyorum. Madem Yılmaz Güney'i kendileri andı, Güney'in suç sosyalisine ilişkin bir konuşmasıyla bitirelim bölümü.
Türkiye'de insanlara, özellikle sizin gibi genç insanlara çok iyi yaşama koşullarının hazırlanabileceği ortam, eğer ortam hazırlanmazsa siz orada ne olursunuz biliyor musunuz? Dinamitimle kanser olursunuz. Babadayılık hastalığına tutulur, hapishanelere düşersiniz. 20 sene, 30 sene, kiminiz ölür, kiminiz...
kurşunlara dizilir. Kiminiz bir kadına hasta olur. Orada bilmem genelevin önünde, barın önünde vurulur. Kiminiz esrar kaçakçısı, kiminiz sigara kaçakçısı olarak aldırımlarda ölürsünüz. Yok. Bir tek kurtuluş var. Devrim.
Ne diyoruz? Sosyal güvenlik diyoruz. Madem liberal solcu olmakla suçlanıyoruz, savunma vererek bitirelim. Sosyal güvenlik artı askeri güvenlik eşittir ulusal güvenliktir. Ulusal güvenlik askerin, polisin sağlayacağı bir şeydir de bu yeter şart değildir, gerek şarttır.
Eğer ki sizin sosyal güvenlik temelleriniz zayıfsa, asker de, polis de elinden her şeyi yapsa bile sonuç doğurmaz. Eğer bu serbest piyasa düzeninde, herkes kendi çıkarının peşine düşerse, mücrim mahallelerdeki suç, sizin de kapınıza dayanacak. Yok, başka yol yok. Güvenliğinizin yolu, yoksullukla mücadele eden, insanca bir yaşımı herkes için talep etmekten geçiyor. Yunus Emre geç diye işkence edin sabaha kadar.
İsterseniz işkencede öldürün, isterseniz hayvan barınağına kapatın. Benim beraber yattığım mahkumların hepsi işkence görmüştü. Hiç sorun değildi onlar için. Zaten hayatları şiddetle iç içe geçmişti. Yok, başka yol yok. Yeni Yunus Emre geçtiler geliyor arkadan. Bölümün başında velilerden bahsettik. Bozuk düzenin içinden fışkırıyorlar. Bu bozuk düzeni değiştirmedikçe fışkırmaya devam edecekler. Kızsanız da, sövseniz de hakikattir bu. Ben de gazeteciyim, bunu dile getiriyorum.
Suçu toplum hazırlar, suçlu işler. Bu bölümde bu tezi kanıtlamaya çalıştık. İnsanlar suçlu doğmazlar. Toplumsal düzen onları suçlu hale getirir.
Bu toplumsal nedenler için de TV dizilerini de koyun, kötü giden ekonomiyi de koyun, güvencesizleşmeyi, toplumsal kamplaşmayı, yoksulluğu, cezasızlığı, keyfi yönetimi, türlü nedenleri ekleyin. Burada saatlerce konuşabiliriz konu üzerine. Ama çıkan sonuca şöyle bir bakın. Çürüyoruz, çürüyoruz. Tren Topi'yi Pol B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek sosyal güvenliğin de ulusal güvenliğin bir parçası olduğunu bilerek yaşayın. Hoşça kalın.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.