Podcast

Hediye Olarak Beceriksizlik

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Sokaklara ait değildim” diyemem fakat sokağa mensup olmak için gereken hiçbir yeteneğe sahip değildim. Bu kendimi başka yerlerde aramama yardımcı oldu. Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nde beceriksizliklerimize göz kulak oluyoruz.



Bölümde Bahsi Geçenler:

Nopper






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.070 kelime · ~15 dk okuma

Benim kuşağım çocukken hayatı tıpkı anne babaları gibi sokaklarda yaşayarak öğrendi. Belki de en azından Türkiye'de bu tanıma uygun son kuşak biz olduk. Sokaklarda büyüyen o çocuklar sonrasında eskisi gibi güvenli olmadığına kanaat getirerek kendi çocuklarını o sokaklardan men etti. Oysa sokaklar zaten hiçbir zaman güvenli değildi. Evin dışını tehlikeli hale getiren insanlar ve olaylar her zaman vardı. Fakat bizler, musibetlere karşı kendimizi korumayı yine sokaklarda ve akranlarımızın yardımıyla öğrendik. Derimiz kalınlaştı, tırnaklarımız keskinleşti. Bugünün kuşakları, hayatı ve onu anlamlı ya da tehlikeli kılan şeyleri uzaktan eğitim alırmış gibi ekranlardan öğrenmek zorunda. Gerçeğiyle karşılaştıklarında bocalamaları, tahriş olmaları, kulaklıklarını takıp kendi dışındaki her şeyden kopmak, soyutlanmak istemeleri de belki bu yüzden.

Sokaklar çocuk ve gençler için kimi zaman okul, kimi zaman eğlence parkı. Fakat ne olursa olsun her şeyin toplu yaşandığı ortamlar. Yalnızlık, bir başınalık, yetişkinler için dahi evde bile insana çok görülen bir lüks. Yine de çocukluğun, gençliğin kendine has halleri değişmedi. Bir yetişkin, uyuz olduğu ve kafasını ilk fırsatta kırk ağaç kavunu gibi yarmak istediği yöneticisiyle toplantıda aynı masayı saatlerce paylaşabilir ya da yaşama arzunuzu bir vakum süpürge gibi emen arkadaşınızın davetini kıramayarak onun bekarlığa veda partisine ya da kına gecesine katılabilirsiniz ya da atnalı takılmış terlikleriyle tepenizde devriye gezen komşunuzla karşılaştığınızda

birkaç dakika da olsa gülümseyerek bir sohbet edebilirsiniz. Bu tür sahtekarlıklar, riyakarlıklar ve soytarılıklar bizim gibi yetişkinlere has. Çocukluğun erdemi bunları kaldırmaz. Onların birlikteliği için hakiki gerekçeler lazım. O hakiki gerekçeler de ya vardır ya da yoktur. Yetişkinlerin çoktan pes etmiş ilkeleri, ya da bazen tolerans diye adlandırdığımız kaypaklıklarıyla yok gibi ya da yokken biraz var gibi kabul edilemez. Sokaktaki futbol maçında takımdaki her çocuğun hakiki bir varlık sebebi vardır ve en azından top sahibi dışında ilk kriter her zaman nettir, iyi futbol oynamak.

Transkriptin tamamını oku

Şimdi size kendi hikayemi anlatacağım. Bir çocuk olarak kendinden beklenen hiçbir şeyi beceremeyen bir çocuğun hikayesi. Belki pek çoğumuzun ortak paydası. Yetişkinlik sancılarımızın çekmecenin dibinde unutulmuş şifası.

Her zaman olduğu gibi bir küçük kavramlardan bahsedelim, bir mini bölüm sözlüğümüzü oluşturalım. Şimdi beceriden, başarıdan, yetenekten, acemilikten, ustalıktan bahsedeceğim biraz size. Bunlarla ne ifade etmeye çalışıyoruz? Bir onlara bakalım. Beceri, Türkçe, Öztürkçe bir kavram. Başa çıkma, üstesinden gelme gibi anlamlara sahip. Başarı da

birazcık onun gibi, yine Türkçe bir kavram ve sonunu getirmek, nihayetlendirmek, sona erdirmek, tabii ki hani olumlu, beklenen şekilde nihayetlendirmek anlamına geliyor. Yetenek de yine Türkçe. Bir konudaki kabiliyeti, kifayeti temsil ediyor. Kifayet de ne? Kâfi olma durumu. Hani bu kifayetsiz muhteris tamlaması var ya, hem ihtiraslı hem de o iş için kâfi değil anlamında. İhtiras, muhteris. Bu terimler de aslında kendi içinde ne kadar güzel değil mi? Muhteris, ihtiras kökenli. Hani mesela ne gibi? Taahhüt. gibi taahhüt yani vaat etmek. Taahhüt edende ne oluyor? Müteahhit oluyor falan böyle. Bir de Acemi kavramı var o Arapça ve kökeni çok enteresan aslında. Şimdi Acemi'nin bugün bir yaygın anlamı var zihnimizde beliren ama Arapçanın kökeninde de düşündüğünüzde aslında kendini birazcık belli ediyor. Acemi, Arapça bilmeyen demek. Yani İranlı, Fars, Pers, Acem demek. Arapça bilmediği için ona Acemi deniyor.

Ustalık ise malum bir konuda benzerlerinden daha yetenekli, daha mahir yani maharetli kişiye verdiğimiz tanım. Kavramlar böyleydi. Şimdi isterseniz bakalım neymiş bu yetenek konusundan bahsetmemizi sağlayan unsurlar. Açılışta da değindiğim gibi çocukluğum sokaklarda ve arkadaşlarımla geçti. Daha doğrusu çocukluğum sokaklarda ve arkadaşlarımla başladı ama öyle devam edemedi ne yazık ki. Ben de tabii her çocuk gibi her gün kendisini dışarıda ve dışarıdaki her şeyden nasibini almak adına böyle muazzam bir iştahla sokaklara attım.

Ben de her çocuk gibi koşup oynamak istedim. Arkadaşlarımla birlikte olmak istedim. Beraber bir şeyler yapmak istedim. Enerjimi atmak istedim. Ama aynı gerekçelerle bu sayede hayatımın ilk şokuyla da yüzleştim. Çünkü bana sokakta hayat yoktu. Beni sokaklardan men eden şey ise yani beni sokaklara ait kılmayan şey ise tamamen benim beceriksizliğimdi.

Yani sokaklara ait değildim diyemem ama bir sokağa mensup olmak için gereken hiçbir yeteneğe sahip değildim. Bunu çok acı tecrübelerle anladım. Şimdi benim çocukluğumu bir gözünüzde canlandırmanızı isterim. Belki bugün hani taşrada ya da daha küçük yerleşim yerlerinde aynen olaylar devam ediyordur. Belki biraz değişmiş olarak ama ben yine de tekrar edeyim.

Futbol, tabii ki her erkek çocuğun Türkiye'de özellikle vazgeçilmez ortak paydası. Futbol konusundaki karnem kelime anlamıyla sıfır. Yani hiçbir pozisyonda başarılı olamayan, hiçbir görevde, hiçbir unsurunda Hani taraftar olarak bile bir işe yaramayan bir çocuk. Üstelik bunun için altın kural olan top alma bile bende işe yaramadı. Şimdi bunu biraz anlatmak lazım. Sokakta futbol oynamak için en azından bir topa ihtiyacınız var. Birisinin top sahibi olması lazım ve top özellikle kaliteli bir topsa sahibine büyük imtiyazlar, ayrıcalıklar tanıyor. Ne gibi? Örneğin her halükarda takımda yer alma gibi. Üstelik daha da üstün bir kavram olarak

maharet olarak takımı belirleme imkanı veriyor size. Yani en güçlü oyuncuyu seçecek olan ilk kişi de siz oluyorsunuz. Ne yazık ki futbol benim için büyük bir hüsran oldu. Yani çok mu zordu, çok mu yetenek gerektiriyordu bilmiyorum ama ben hiçbir pozisyonda ne forvet, ne defans, ne kaleci, ne bilmem ne hiçbir şeyde başarılı olamadım. Dolayısıyla futbol defterini üzülerek kapatmak zorunda kaldım ve bu beni arkadaşlarımla geçireceğim

uzun zaman dilimlerinden mahrum bıraktım. Onun dışında ne yapıyorduk? Misket oynuyorduk. Yani misket, misketin de sözcük kökeni enteresan aslında. Bu hani Fransızca'daki işte muskat falan gibi şeylerden geliyordu. Bir yandan hani bu İngilizce'deki musketeer var ya, oradaki bilye fırlatan hani barut, tüfek misali. Yani misket dediğimiz yani herkes biliyordur diye ümit ediyorum. Küçük cam toplar oynadığımız. İşte çukur oynardık, baş oynardık. Üsküp diye bir oyun vardı aklımda kaldığı kadarıyla. Bir üçgen çizerdik ve onunla oynardık. Tabii ki cümlenin gidişatını tahmin etmeniz zor değil. Başarı oranım yine sıfır. Yani evde saatlerce misketlerle çalışırdım, ederdim.

Ama sıfır yani bunu yapan da nasıl yapardı bir türlü aklım ermedi. Ama misket olayını da kapattık. Böylelikle bir sayfa daha defterimden eksilmiş oldu. Sonra ne oynardık? Sokakta çocuklar grup olarak ne oynar? Saklanmaç oynar. Oynayamadım. körebe oynar oynayamadım ortada sıçan yakar top bilmem ne ne aklınıza geliyorsa hiçbirinde hiçbir başarı elde edemedim tamam hadi onları beceremedik o zaman biraz da hani zeka gerektiren şeyler var ya hayatımızda yine çocuklukla eşdeğer nedir onlar mesela tavla

Tavla konusunda, ki o da ikiye ayrılır malumunuz, erkek tavlası, kız tavlası, o konuda da büyük bir hüsran içerisindeydim. Her ikisini de beceremedim. Daha doğrusu stratejisini bile anlamakta zorlandım. Ondan sonra dama oyunu vardı, hala var ve kendi içinde gayet basit bir oyun malumunuz. O konuda da hiçbir başarı elde edemedim. Satranç, satrançta büyük bir hüsran oldu. Hatta bu konuda kendimi yetiştirebilmek için ilkokulda satranç koluna yazıldım. Elimden geleni yaptım. Ondan sonra bu satranç üstadlarının oyunlarını, taktiklerini, tekniklerini, açılışlarını öğrenmeye çalıştım. Hiçbirini aklımda bile tutamadım. Dolayısıyla bu masa oyunları kategorisine koyabileceğimiz tavlaydı, damaydı, satrançtı falan filan hepsini kapattım.

Sonra bizim çocukluğumuzda çivi diye bir oyun vardı. Bir yokluk oyunu fakat çok da enteresandır böyle yağmurlu havalardan sonra çünkü yağmurlu havalar toprağı ıslatırdı ve bizim çocukluğumuzda bugünkü çocuklukta yer almayan arsa diye bir şey vardı. Biliyorsunuz arsa Toki'nin hayatımızdan emerek yok ettiği bir doğa parçası. Arsalar vardı mahallelerimizde boş arsalar.

ve biz o arsalarda oynardık bütün bu bahsettiğimiz oyunları ve yağmur yağdığında çamursu hale gelen, vücusi hale gelen toprak yumuşardı ve biz de inşaatlardan bulduğumuz o ne derler beton çibisi mi derler ne derler, o uzun kalın çivileri saplayarak enteresan bir oyun oynardık. Yani bir çizgiler çizerdik, çiviyi toprağa saplayıp iki nokta arasında çizgiler çizerdik ve birbirimizi kilitlemeye çalışırdık. Tahmin edeceğiniz gibi onda da sıfır başarı yani toprağa çiviyi saplayabildiğim bile nadir görülmüş vakalarda. Sonrasında baktım ki tamam ben bu erkek işlerinin hiçbirinde dikiş tutturamayacağım, benim çocukluğumun en büyük erkek çocuk travması olan kızlarla oynamayı denedim. Yani sonrasında çok ekmeğini yiyebilirdim, o gözle bakmıyordum henüz çocuk halimle ama

Kızlarla oynayayım dedim. Ne oynayabilirdim kızlarla? Seksek oynayabilirdim. Oynayamadım, zıplayamadım. Lastik oynamayı denedim ki çok hani emsallerimde pek gördüğüm bir şey değildi. Öyle bir oyun vardı. Burada podcast'ta sessiz olarak tarif etmem zor ama hani iki kişinin karşılıklı durarak dizlerine geçirdiği lastikten zıplayan insanlar düşünün. Onu da beceremedim. İp atlamayı denedim. İp atlamayı da beceremedim. Yani bir kere atlasaydım belki ikincisi için bir hevesim olabilirdi. Hayır onu da beceremedim. Sonra birazcık yaş aldık. Türkiye'ye Atari salonları geldi. Biz Atari salonları diyorduk o zamanlar. Bu arcade oyunları yani tüplü televizyonlara bağlı jetonla çalışan mini bilgisayarların olduğu basit oyunlar. Hani şu pek Dokmen, Dobişko falan gibi şeyler vardır ya efendim Bomb Raider mı ne adlarını bile unuttum. O oyunlarla oynamayı denedim. Bütün harçlıkları çarçur ettim. Onları da oynayamadım. Sonra bilgisayarlar geldi. İşte Amstrad'lar, Commodore'lar, Amiga'lar. Ben de onlardan aldım. Almadan önce epey bir arkadaşlarımın evinde nasiplenmeye çalıştım. Onları da beceremedim.

Şimdi böyle bir çocuğu hayal etmenizi istiyorum lütfen. Hani zamandan bağımsız, kişiden ya da cinsiyetten bağımsız. Futbol oynayamıyor, misket oynayamıyor, saklambaç, körebe, efendim, yakartop oynayamıyor, tavla, dama, satranç oynayamıyor, çivi oynayamıyor, seksek atlayamıyor, lastik atlayamıyor. İp atlayamıyor, bilgisayar oyunu oynayamıyor. Ne yapacak bu çocuk? İşte ben de bu bunalımlarla, bu depresyonlarla çocukluğumu geçirip durdum ve büyük bir bocalama içine girdim. Ama bu sokaktan ve arkadaşlardan kopuş içe kapanışı getirdi ve yepyeni keşifleri doğurdu. Hiç tahmin etmediğim şekilde üstelik.

ve sonrasında kendi yeteneklerimi buldum. Yani bunların hiçbirini beceremiyordum ama örneğin hayal gücüm çok genişti, sözcüklerle olan ilişkim çok sıkıydı, sıcaktı ve öğrenecek ne kadar çok şey olduğunu öğrenmiştim ve hepsini bilmek, anlamak, öğrenmek, içselleştirmek bugünkü tabiriyle için Elimden geleni yapmaya başladım ve bu konuda bir anda önümde hani derler ya kapılar açıldı. Herkes bana kitaplar almaya başladı, dergiler almaya başladı. Ansiklopedi diye bir şey vardı o zamanlar. Onların sayfalarının arasında kayboldum. Hikayeler, öyküler, masallar, romanlar, çizgi romanlar, kitaplar... aklınıza gelen her şey sayfaların içerisinde kaybolmaya başladım ve evimizde bana ayrılan o yatağın içerisinde kitaplarıma gömülü bir şekilde dünyanın merkezine seyahat ettim, Ay'a gittim, denizler altında 20 bin fersah yol aldım, define adalarını kuşattım, görünmez adam oldum, Londra'nın çeperindeki sokaklarda dolaştım.

Nice ismini haritalardan bulduğum şehirleri öğrendim, kasabaları öğrendim, insanları, kültürleri, şarkıları, türküleri... Önümde yepyeni bir pencere açıldı. Sonrasında el becerilerimle tanıştım. O zamanlar... Almanya'da işçi olarak çalışmaya giden teyzem, ki sanıyorum o dönemlerin her ailesinde en az bir mensubu vardır, hala da devam etmekle birlikte, Nopper adlı, sanıyorum böyle okunuyor, Almanya'dan bir oyun seti getirmişti, Nopper. Nopper'ı size nasıl anlatabilirim? Bu arada küçük bir bilgi, seneler sonra öğrendim ki Almanca'da yaramaz anlamına geliyormuş. Nopper bir çeşit hani inşa tuğlası gibi yani Lego tuğlası gibi bir şey ama Lego gibi değil. Bu programı hazırlarken hala var mı diye baktım. Tabii ki çoktan kapanmış. eBay'de klasik bir obje olarak satıyorlar. Böyle burnumun direği sızladı fotoğraflarına bakarken. Belki bölüm notlarına da bağlantısını koyarım sizler de görebilin diye.

Çok basit birkaç temel parçadan oluşan şey ama Lego kadar böyle kurallı değil. Çok daha esnek bir şekilde birbirleriyle birleştirebiliyorsunuz ve bir baktım ki ben onunla oyuncaklarıma evler inşa edebiliyorum, yapılar yapabiliyorum, yollar, onlar, bunlar. ve bir anda el becerilerimle tanışmış oldum. Sonrasında onlarla olan ilgimi ve onlarla yarattığım şeylerdeki başarımı görenler yine yurt dışından gelirken Lego getirmeye başladılar. Tabii ki şimdiki kadar böyle komplike şeyler değildi ve bence daha iyiydi. Çünkü bugün Lego dediğimiz şey içindeki kullanım kılavuzundan çıkanları birebir yaptığınız bir şey. Oysa benim zamanımda Lego dediğimiz şey tamamen kendi hayal gücünüzle birleştirip bir şeyler oluşturduğunuz bir oyuncaktı.

Sonrasında yine benim dönemin burnunu sızlatayım biraz. Pilsan diye bir şirket vardı, bir firma vardı oyuncak üreten ve onun mini mekanik setleri vardı. Seneler sonra onun sanıyorum yine Alman olan Playmobil'in çakması ürünler olduğunu keşfettim ama güzeldi, en azından ucuzdu ve ulaşılabilirdi. Onlarla bir hayat kurdum. Sonrasında

Oyun kartları hayatıma girdi. Bilmiyorum hatırlayan var mıdır ya da halen var mıdır? Bazen futbolcular için görüyorum oyun kartlarını. O kartlar sayesinde şehirleri öğrendim, şehirlerin nüfusları, yüz ölçümleri, rakımları, efendim denize kıyısı var mı, yok mu, neler üretilir, arabaları öğrendim, otomobiller, efendim işte jipler falanlar filanlar. Uçakları öğrendim. Hangi uçağın motoru kaç beygir efendim kaç metre kaç feet irtifadan uçuyor. Trenleri öğrendim. Elektrikli mi, yakıtlı mı? Sonra süper kahramanları öğrendim. İşte Batman'in gücü nedir? Süperman kaç ton yük kaldırabilir gibi şeyler. Bana bu oyun kartları da bambaşka bir dünya açtı. Ve şunu fark ettim, yapamadığım her şeyi, olamadığım herkesi hayalimde var edebiliyordum artık. Yani çok iyi bir futbolcu olmanma gerek yoktu. Ben çok iyi futbolcuları hayal edip, çok iyi futbolcuların öykülerini yazabiliyordum kendi kendime. Okutacak kimse bulamasam bile. Onların hikayelerini yazabiliyordum, onların ağzından bir şeyler anlatabiliyordum ve onları zihnimde canlandırabiliyordum. Bir araya gelmeyecek binlerce unsuru bir araya getirebiliyordum. Ellerimle bir ortam inşa edip, hayal gücümle karakterler yaratıp onları birbiriyle etkileşime sunabiliyordum ve bu büyük bir hediye

ve çok daha nadir bulunan bir yetenekti benim yaşıtlarım arasında. Sonrasında el becerisi kavramı biraz daha gelişti. Elimin tamirata çok yatkın olduğunu öğrendim. Hani tesisat bağlamadan elektrik işlerine kadar çocuk yaşta her şeyi yapabildiğimi öğrendim. Sonrasında inşaata dair boyaydı, badanaydı, efendim çivi çakmaydı, matkapla delik delmeydi, ne aklınıza geliyorsa her birinde epey becerikli muharetle olduğumu öğrendim. Sonrasında müzik ortaya çıktı. Aslında biraz da paralel olarak enstrüman çalma konusunda çok yetenekli olduğumu farkettim ve birçok enstrüman çalmaya başladım. Birçoğunun kursuna gittim, sonra şarkılar yazdım, besteler yaptım. Bunları bilgisayarlarda işte tracker programlarıyla bilmem nelerle yaptım. ve sonrasında bilgisayarla olan bu haşır neşirlikle birlikte kaçınılmaz olarak yazılım hayatıma girdi. Yani o dönemin popüler yazılım dilleriyle birlikte yaratıcılığı ekrana da taşıyabildiğimi fark ettim ve kendi müziklerini bestelediğim oyunları yazdım, uygulamalar yaptım, dünyalar yarattım, hikayelerini yazdım ve karşıma yepyeni bir hayat açıldı.

Peki bu bunalım içerisindeki çocuğu hayata bağlayan, bu yetenekleri keşfetmesini sağlayan şey neydi? Şüphesiz tesadüfler. Bunlar hiç böyle olmayabilirdi. Ben tamamen içine kapanmış, kendisini dünyasından, arkadaşlarından, ortamlarından soyutlamış, uzaklaştırmış bir çocuk olarak da pekala hayatıma devam edebilirdim.

Neyse ki öyle olmadı, çok şükür ki öyle olmadı ve burada bakın mikrofonun karşısında sizlerin kulağında yer edebiliyorum bu sayede. Peki bu süreçte yaşanan hatalar nedir? Yani benim şüphesiz şansım yaver gitti fakat bunu sadece şansla açıklamak da mümkün değil. Çünkü ben bu şansı yakalamak için bir arayışa da girdim. Üstelik o şansla karşılaştığımda onu değerlendirmek için elimden geleni de yaptım.

Peki bu şansa hiç ulaşamayanlar ya da ulaştığı halde bunun farkına varamayanlarla ilgili nasıl tespitler yapabiliriz? Yani bizi potansiyelimizden, yeteneklerimizden, becerilerimizden, ustalaşabileceğimiz şeylerden mahrum bırakan unsurlar, etkenler nedir? Yaptığımız hatalar nedir? Biraz da bunlara bakalım.

Şimdi en önemli buradaki kavramlardan biri bizim bakış açımız. Yani o çok popüler örnekle düşünecek olursak başlangıçta Bir kediyi yüzme ya da bir balığı koşma becerisiyle değerlendirirsek elbette kediyi de, balığı da, diğer her şeyi de yeteneksiz, beceriksiz olarak niteleyebiliriz. Oysa bir kedinin uzmanlığı, becerisi, mahareti yüzmek değildir. Bir balığın da koşmak değildir. Yani herkesin kendi içerisinde bir yeteneği var keşfedilmeyi bekleyen.

Hepimizin yetenekli olduğu bir şeyler var, bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyor. Bunu bazen başkaları keşfediyor, bazen siz buluveriyorsunuz. Ve unutmayın, hiçbir yetenek anlamsız ya da faydasız değil. Uygun bir zamanı, uygun bir zemini bekliyor.

Her biri uykuda bir yerde. Ve Chopin haberinde dediğim gibi, yetenekli kişi kimsenin vuramadığı hedefi, deha ise kimsenin göremediği hedefi vurur. Yani yetenekle deha arasında da küçük bir fark var. Madem alıntılardan başladık, aklıma gelen bir diğer sevdiğim sözü de burada anmış olayım. Cristiano Ronaldo var, meşhur futbolcu malumunuz. Onun çok sevdiğim bir sözü, üstünde çokça çalışılmamış yetenek hiçbir şey ifade etmez diyor.

Yani çabanın öneminden bahsediyor. Bir konuda yetenekli olabilirsiniz ama o yeteneği bir işlerliğe kavuşturmak için çabalamazsanız, kendinizi geliştirmezseniz heba olmuş bir yetenekten söz ederiz en fazla. Ya da hani meşhur yazar Stephen King var, Stephen. Bu arada Stephen King değil, Stephen King. Yani öyle yazılıyor ama öyle okunuyor, neyse. Stephen King diyor ki, ''Yetenekli kişiyi başarılı kişiden ayıran şey çabadır.'' Yani Cristiano Ronaldo gibi söylüyor o da. Yani çok çalışmak, yetenek kazanmanın garantisi değil şüphesiz. Ama yetenekli olduğu alanda çok çalışan birinin başarısız olması da neredeyse imkansız. Bunu lütfen unutmayın.

Dolayısıyla hani özetinde baktığımızda birçoğumuz ihmal edilmiş, küçümsenmiş, hor görünmüş becerilerimizin körelmesiyle sıradanlaştık. İleri yaşlarımızda depreşen bazı durumlar da bunun aslında eseri. Örneğin işte orta yaş ve üstünde gidilen kurslar, atölyeler, eğitimler, sertifikalar, çevrim iç eğitimler, uzaktan eğitimler falan hep bunlar yüzünden Yani küçüklüğümüzde, gençliğimizde ya da orta yaşımızda ihmal edilen, bastırılan yeteneklerimizin tekrar parlatılmasına yönelik bir çaba. Ve bugün unutulmaması gereken en önemli ayrıntılardan biri bu bireysel yeteneklerin de aslında çok bir şey ifade etmediği.

Yani bireysel olarak çok yaratıcı, becerikli, maharetli, kifayetli olabilirsiniz ama bu her zaman bir şey ifade etmiyor. Çünkü bugünün dünyasında tek başımıza var olmamız çok zor. Takım oyunu içerisindeyiz çünkü. Şirketlere bakın mesela. Şirketler bir takım oyunudur. Yetenekli insanların bir araya gelerek uyumlu

bir şekilde çalışabilmesi, koordine eş zamanlı olarak bir hedefe yönelebilmesine bağlıdır bir kurumun başarısı. Aynı şekilde bir projenin de başarısı öyle. Mesela düşünün Nobel ödüllerini düşünün. Nobel ödülünü tek başına kazanan biri var mı artık?

Edebiyat gibi dalları bir kenara bırakıyorum elbette. Bütün Nobel ödülleri her dalda birkaç bilimcinin bir arada çalışarak ortaya çıkardığı bir şey. Yani çoklu bir yeteneğin mahsulü olarak karşımıza çıkıyor ve tabii ki unutmayalım hani ben haddini aşan yaşam rehberinde teknoloji bahsine hiç girmemeye çalışıyorum ama burada bahsetmesek olmaz. Çok yeni ve çok dişli bir rakibimiz de var, yapay zeka.

Artık insan yeteneklerini zekasıyla ortaya koyma konusunda eskisi kadar güçlü ve avantajlı da değil. Peki düşmanımız ne bu yetenekler konusunda? Bir numaralı düşmanımız sıkça da anmaya çalışıyorum farklı farklı şekillerde. Para etmeyen hiçbir şeyin kıymetli görülmemesi. Böylesine çarpık bir sistemdeyiz. Yani para etmeyen hiçbir şey kıymetli görülmüyor ve kıymetli görülmeyen

Hiçbir şeyin de paraya layık bulunmaması söz konusu. Yani bizim için kıymetli olmayan hiçbir şeyi bir bedele layık görmüyoruz. O yüzden işte bazen muhabbetlerine denk geliyorum internetteki paylaşımlarda. Eve bir usta çağırdım, bir tane vidayı sıktı, bilmem kaç yüz lira para aldı gitti. Evet, çünkü o da onun ustalığı. Sen yapabiliyor musun? Eğer sen yapabiliyorsan otur bir yap bakalım. Hadi bir şeyi değiştir, tesisatı değiştir bakayım. Sonra alt komşunun su basan evinin masraflarını sigortandan karşılamak için çabalarken bulabilirsin kendini. Dolayısıyla sevgili dostlar, bütün bunların özünde hepimizin bir bodrum katı, bir tavan arası olmalı.

Artık hayatlarımızda böyle bir şeyler yok. Hani düşününce benim çocukluğumda bizim kömürlüğümüz vardı, bir de çatı katımız vardı. Kömürlüğümüzde ıvır zıvırlar, çatı katında da artık kullanılmayan eşyalar falan bulunurdu. Hayatımızda manen, manevi olarak, sanal olarak bir bodrum katımız, bir tavan aramız olmalı. Gizlediğimiz yetenekleri biriktirdiğimiz, günü geldiği zaman kullanmak üzere sakladığımız bir tavan aramız, bir sandığımız, bir çeyiz bohçamız hepimizin olmalı.

Sonuçta Mars ettiğim rakibimin koltuğunun altına tavlayı yerleştiremedim. Hala içimde ukdedir. Yani o kapı üstüne kapı alıp, taş üstüne taş kırıp, çatada çutada tavlayı şöyle avucuna verme olayı içimde hala bir ukde. Futbol maçlarımızda çocukken en iyi çalımları atan 90'a golü yerleştiren arkadaşlarım ne oldu bilmiyorum. Umarım hepsi çok başarılı olmuştur hayatlarında. Belki aralarında futbolcu olan bile olmuştur. Ama arkadaşlarının becerdiği hiçbir şeyi beceremeyen ben bugün çok mutluyum ve kendimle çok barışığım. Ve hepinize de hatırlatıyorum hepimizin bir yeteneği var ve başkalarının yeteneği bizim yeteneklerimizin ölçüdü değil. Bir yeri ve bir zamanı bekliyor.

Hepinize bol şans.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)