
3.317 kelime · ~17 dk okuma
Geçen hafta bir alışveriş merkezine gittim. Bu kimileriniz için çok sıradan bir şey olabilir de benim için gayet sıradışı, gayet eğlenceli ve gayet öğretici geçti. Sebebi de bu bölümün ana fikri olan tüketkenler çağının bende yarattığı alerjik reaksiyon. Daha doğrusu AVM'lerle arama koyduğum mesafeden olsa gerek. Borçlarından dolayı Concordato sürecine geçen bu dev AVM'ye ziyaretim aslen ve tamamen gözlem amaçlıydı. Uzun bir kuyrukta, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen dur kalklarla girebildiğim otoparkında aracıma yer bulabilmek için epey dolanmak zorunda kaldım. Geniş koridorları ve mağazaları tıklım tıklım insan doluydu. Kasalardaki kuyruklar hiç de iflasın eşiğinde bir mekan izlenimi vermiyordu. İçerideki binlerce kişinin de böyle bir ihtimali aklına düşürdüğünü hiç sanmıyorum. Hiçbir şey alma niyetinde olmadan girdiğim bu tüketim mabedini o ana kadar aklımda olmayan ve esasen pek de ihtiyaç duymadığım ürünlerle dolu poşetler eşliğinde terk ettim. Peki bunu neden yaptım? Peki ya siz? Siz neden yaptınız? Örneğin şu an üstünüzdeki kıyafeti, ayağınızdaki ayakkabıyı, terliği, üstünüze sürdüğünüz o parfümü ihtiyaç duyduğunuz için mi? yoksa o an hoşunuza gittiği için mi aldınız? Yani tüketim ihtiyaçtan mı doğar yoksa arzulardan mı? Hatta arzularımız bizim özgür irademiz midir yoksa bize yüklenen bilgilerin sonucu mu? Bir hevesle aldığımız şeylerin kısa süre içinde sorgulamaya hatta vicdan azabına sebep olması nedendir? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nde tüketim meselesine bakıyoruz.
haddini aşan yaşam rehberinin değişmeyen bölümü olan kavramlarla başlayalım. Mini sözlüğümüzü bir yerine oturtalım. Tüketim dediğimiz şeyin kriterlerinden bahsedeceğiz. Şimdi tüketim özünde gündelik hayatımızda normalleşmiş, hatta nötr dediğimiz türden bir ifadeye dönüşmüş olsa da esasen olumsuz bir anlama sahip. Yani içinde pozitif, yapıcı, böyle mutluluk verici bir şey yok tüketimin. Nereden geliyor tüketim? Tüketim Türkçe bir sözcük.
kökünden geliyor pek. Gündelik dilimizde yeri yok ama hatta hiç yok diyebiliriz. Bitirmek, sona erdirmek işte nihayetlendirme anlamına geliyor tülk. Tüketmek de dolayısıyla sonunu getirmek. Tüketim de kullanarak bitirmek anlamına geliyor. Yani tüketimin içerisinde bir bitirmek, yok etmek anlamı var. Çok da aşikar olduğu üzere.
Benim bu bölüme adını verdiğim tüketgen kavramı ise tamamen benim icadım. Bunun bir karşılığı yok. Belki hani biraz daha esnetirsek bu günümüzün popüler ön eklerinden post ekini kullanarak post tüketici diye bir şey de kullanabilirdik. ama hani böyle kemirgen gibi, sürüngen gibi, devingen gibi bir türetmeyle tüketgen dedim. Çünkü tüketimin de artık böyle bir, nasıl diyeyim, otomatize olmuş, neredeyse reflekse dönüşmüş, kaçınılmaz hale gelmiş, bir doğal yaşam formuna dönüşmüş halinden söz edeceğim bu bölümde.
Peki, tüketim dediğimizde aklımıza hemen ne geliyor? İhtiyaçlar geliyor. İhtiyaç, tahmin edeceğiniz gibi Türkçe diyelim, Arapça, hacet kökeninden, gereksinim Türkçesiyle ihtiyaç dediğimiz şey. İhtiyaçlarımız, ihtiyaç sahiplerine de ne deniyor? Ondan türettiğimiz isimle muhtaç deniyor.
Tabii tüketimin içerisinde bizim bölümümüzde de zaman zaman anacağımız önemli kavramlardan, mütemmim cüzlerden, ayrılmaz birleşenlerden birisi yine Arapça başka bir sözcük olan israf. İsraf da ne demek? Programımızın ismiyle de müsemma, haddini aşarak boşa harcama demek. İsraf edenlere de ne diyoruz? Müsrif diyoruz. Bir de Frankçe kavramlar var. Yabancı, ecnebi kavramlar var. Mesela love mark diye bir şey var. Zaman zaman duyuyor olabilirsiniz. Türkiye'ye aşk markası olarak da çevriliyor. Aşık olunan markalar diye de çevriliyor. Pek çok İngilizce popüler tabir gibi orijinali kadar kısa, kolay telaffuz edilesi değil. Ama aşağı yukarı anlattığı şey bu.
Markalara aşık olma durumumuz. Böyle pek çok popüler marka vardır. Örneğin şimdi konuşurken aklıma geldi. Dünyada insanların vücuduna dövme yaptırdığı iki marka var. Bir düşündüğünüzde en azından biri aklınıza gelmiş olmalı.
Nedir onlar? Birincisi Harley Davidson. Dünyada insanların üstüne en çok dövme yaptırdığı logo. Yani markalar içerisinde en çok tercih edilen dövme. Düşünebiliyor musunuz? Yani bir motosiklet markasını insanlar bedenini kalıcı olarak kazıyor. Çok acayip. İkincisi de eskisi kadar yaygın olmamakla birlikte yerini koruyor. Apple. Apple logosu da ki hoş bir logo. Dövmeciler adına kolay, Harley Davidson kadar uğraştırıcı değil, basit de bir logo. Apple ve Harley Davidson insanların bedenine nakşettiği logolar, markalar yani love mark dediğimizde, aşık olunan marka dediğimizde bundan daha öte ne düşünebiliriz bilmiyorum. Tabii ki bütün bu kavramların içerisinde tüketim çağında tüketgenlerin bir formu olarak bir de fanboy dediğimiz şey var. Fanboy diye yazılıyor. O da ne ifade ediyor? İşte bu love markların taraftarları, amigoları, tutkunları, fanatikleri yani bir markaya delicesine bağlı olan, onun varsa rakibini kötüleyen eşine, dostuna sanki kendi hissedarıymışçasına o markadan tüketim yaptıran insanlara
Dini gibi, işte takımı gibi, vatanı, minneti, namusu gibi o markayı koruyan insanlara, o tuhaf insanlara da fanboy deniyor. İşte bu bölümümüzün mini sözcüğü böyleydi. Şimdi gelin isterseniz bakalım şu tüketim mevzunu. Bu bölümümüz çok tabii su kaldıran türden bir pilav. Dolayısıyla iki bölümü ayıracağız. Onu bu baştan söyleyeyim. Bu hafta iki bölüm yayınlayacağız bu başlık içerisinde. Bu ilk bölümde size mümkün olduğunca kısa olmasını umuyorum ama tabii ki öyle olmayacak. Kişisel tecrübelerimden biraz bahsedeceğim. Yani benim kişisel olarak ve tabii ki ait olduğum o geniş büyük kalabalık kuşağın şahit olduklarının ekseninde
Bu tüketim çağıyla nasıl tanıştığımızı anlatacağım. Çünkü Türkiye'nin tüketim ile yani bu bölüme konu olan tarzda tüketim ile tanışması çok yakın bir zamana denk geliyor. Ben buna başından bugününe kadar şahit oldum. Dolayısıyla çok taze bir geçmişten bahsedeceğim. Daha sonra bu işin bu raddeye gelmesine sebep olan kriterlerin kökenlerinden bahsedeceğiz. Ve ikinci bölümümüzde bu çağın temel kriterleri, parametreleri, değişkenleri ve bu çağın içerisinde aklımızı korumak, aklı selim davranabilmek, en azından tüketim meselesini mümkün olduğunca arzularımızdan çıkarıp ihtiyaçlarımız odağında sürdürebilmek için neler yapabileceğimize dair nacizane ve haddini aşan tavsiyelerde bulunacağız. Gelelim şu kişisel tecrübelerime. Eminim benimle yaşıt olanların, o kuşaklara şahit olanların böyle gözünde çok hoş hatıralar canlandıracak bazı şeylerden bahsedeceğim. Çok geniş ortak faydalardan bahsedeceğim ama
Önce en kişisel kısmıyla başlayayım ki ne derken neyi kastediyorum ve bu duygularımın temelinde hangi değişkenler yatıyor onları bir netleştirelim. Şimdi ben fakirlikten orta halli olmaya terfi etmiş bir ailenin evladıyım. Burası yeri midir bilmiyorum ama sadece şöyle bir şey söyleyeyim. Annemle babam evlendiklerinde evlerinde buzdolabı bile yok. Öyle bir aileden büyüdüm ve ailemizin orta sınıfa mensup hale gelmesi sürecine de tabii ki şahitlik ettim. Yani bu tanımın bağlamı bu tanıma dahil olanlar için gayet net aslında ama ben birazcık sizlere birkaç hatırlatma yapmak istiyorum.
1970'li yıllara götüreyim sizi. Bu bölümümüzde benim çocukluğumun, gençliğimin reklamlarından bazı ses dosyaları dinleteceğiz sizlere. Ersin Salman'ın Türk reklamcılık tarihinin en önemli, en yaratıcı, en bereketli isimlerinden biri. Ersin Salman ki sadece reklam alanında değil, kitaplarını takip edenler için şiir konusunda da gayet başarılı bir isimdir. Jil çoraplarıyla başladı esasında bütün hepsi.
Atın, atın, atın. Eski çoraplarınızı atın. Jil Türkiye'ye geliyor. Atın eski çoraplarınızı. Jil geliyor. Aa atıları mıymış yazık. Atamazsanız paspas yapın. Türkiye'ye jil geliyor.
Jil çorapları reklamında da dinlediğiniz gibi ne diyordu? Atın diyordu. Atın, eskimiş çoraplarınızı atın. Atamıyorsanız paspas yapın. Ne demek bu? Bugün tabii anlaşılması çok zor gelebilir. Çünkü bizim zamanımızda, diyesim geliyor ama, kadın çorapları, hani şu kaçmasıyla ünlü kadın çorapları var ya, o kadın çoraplarının eskilerinden paspas yapılırdı. Nasıl paspas yapılırdı? Onlar halı misali örülürdü. Ve işte yollukların önüne, kapıların önüne veya işte ne bileyim banyo, tuvalet gibi yerlerin kapısına paspas yapılırdı. Çünkü her şeyin bir artık değeri vardı o dönemlerde bugünkünün aksine. Yani bugünkü gibi kullan at dönemindense kullan, sonra başka bir şeyde kullan, sonra başka bir şeyde kullan. Yani kullanılmış bulaşık eldivenlerinin parmak kısımlarının ince ince kesilerek paket lastiği yapıldığı bir dönemden söz ediyorum size. Lastik yok muydu? Valla bir düşünüyorum galiba yoktu. Yani bugünkü gibi öyle kırtasiyeye gideyim, oraya buraya gideyim, markete gideyim, lastik alayım gibi şeyler yoktu. İnsanlar pek çok şeyi kendileri yapıyorlardı ve jil çorapları ne diyordu? Eskimiş çoraplarınızı atın çünkü artık çok dayanıklı, çok yeni, üstelik böyle
Dünya standartlarında kadın çoraplarıyla tanışmıştı Türk kadınları. Dolayısıyla aslında bu 1970 yılında yayına gelen jean çorapları Türkiye'nin tüketim çağının da çok önemli, belki de ilk kilometre taşlarından bile olması adına çok önemlidir bu programda anmış olmak istedim. Dolayısıyla ben toplumsal sınıfları temsil eden ürün ve hizmetlerin varlığına rağmen her şeyin daha az seçeneğe sahip olduğu bir çağda yetiştim. Yani tabii ki bazı ürünler vardı, bazı kıyafet markaları vardı. Onlar sadece belli bir zümreye ait kişiler tarafından satın alınabilir. durumdaydı, giyinebilir, kullanılabilir durumdaydı. Otomobiller içinde vardı bu. Tabii ki mahalleler, semtler, evler, mobilyalar vardı fakat bugünküyle mukayese edinemeyecek kadar az sayıdaydı ve örneğin bugün çok belirleyici olan kıyafetlerin aksine
Benim büyüdüğüm dönemdeki kıyafetlerin neredeyse hiçbirinin üstünde bir logo dahi yoktu. Yani o kıyafetin hangi markaya ait olduğuna dair hiçbir emare bulamazdınız. Hani bugünkü bu sessiz lüks denilen bir kavram var ya ona da bir bölüm ayrıca ele almak istiyorum. Yani markasız, logosuz ama ultra pahalı ve sadece bilenlerin anladığı ve sadece seçkinlerin sahip olabildiği kıyafetler. Küçük de bir ipucu vereyim. Mesela Facebook'un kurucusu ve şu anda Meta'nın CEO'su olan Mark Zuckerberg'in tişörtleri gibi. O düz beyaz tişörtleri yanlış hatırlamıyorsam en son baktığımda tanesi 345 dolardı.
Dolayısıyla hani şimdi o bizler için bir sıradan düz gri tişört ama bilenler için kendi alanındaki en seçkin tişört. Bu benim çocukluğumda da vardı ama bu kadar belirleyici asla değildi. Ve en büyük lüksümüz neydi biliyor musunuz? Ben İstanbul'da doğdum büyüdüm. En büyük lüksümüz, en böyle ulaşılmaz değerimiz Tophane'deki Amerikan pazarıydı. Sanıyorum birçok şehirde yani birçok demeyeyim ama mesela Adana'da olduğunu hatırlıyorum. Amerikan pazarı dediğimiz yerler, yabancı ürünlerin satıldığı yerlerdi. Normalde mağazalarda bulamayacağınız ayakkabılar, jean pantolonlar ya da daha yaygın ismiyle kolt pantolonlar, tişörtler vs. Bunların satıldığı yerler büyük lüks, büyük ayrıcalıktı. Ama hani dediğim gibi buradan aldığınız bir şeyin sıra dışı olmasının ötesinde bir anlamı yoktu. Yani bugün falanca lüks markanın ayakkabısını giymek ne anlama geliyorsa o dönemler işte bunun muadili yoktu. Hani bir Converse bez ayakkabı çok bulunan bir şey değildi. Giydiğinizde hoş görünürdü, sıra dışıydı ama sizin işte öyle bambaşka bir zümreye ait olduğunuzu bağıran bir şey değildi.
Bu yaşadığım dönem bana pek çok ayrıcalıklar sağladı. Örneğin bakın bugün hayal etmek çok zor ama bahsetmekte fayda var. Türkiye'nin ilk McDonald's'ının açılışını yaşadım. Bu belki üstüne bir program yapılabilecek bir konu ama şöyle söyleyeyim yani McDonald's bugün McDonald's dediğimde işte kafanıza birçok şey canlanıyor, çok aşinasınız, şehrinizde mutlaka vardır da hiç olmasa bile hepimiz McDonald's'ın nasıl bir şey olduğunu, işte ne sattığını, içinin dışının nasıl olduğu, menüsünün nasıl olduğuna dair bir temel bilgiye sahibiz. Böyle hiçbir şeyin bilinmediği bir dönemde McDonald's açıldı.
Nerede açıldı? Bugün Taksim Gezi Parkı'nın girişine doğru olan yerde artık var olmayan bir mimari dokunun içerisinde o kısım parka dahil edildi. Orada McDonald's açıldı ve dün gibi hatırlıyorum McDonald's'ın açılacağı işte televizyonlarda haber oldu, gazetelerde haber oldu. Biz de hani böyle sadece uzaklardan adını duymuşuz, belki birkaç filmde görmüşüz. Bilmiyoruz ama hani Amerika'nın en büyük sembollerinden biri. Ben de Dolmuş'a atladım, Taksim'in yolunu tuttum. Çok da bildiğim bir yer değil o zamanlar Taksim. Kapısındaki kuyruk Gezi Parkı'ndan İstanbul aşina olanlar için söyleyeyim, Taksim Meydanı'nın o diğer başına kadar uzuyordu. Yani şöyle söyleyeyim, abartmış gibi olmaktan da korkarak bir en az 300-400 metrelik bir kuyruktan bahsediyorum. Ben tabii ki içeridekileri alacak paraya sahip değildim ama en azından camından yaklaşıp uzakta o tezgah gibi olan kısımdaki fiyat listelerini okumak istedim. Acaba satın alabileceğim bir şey var mı diye. Uzaktan böyle pek de seçemedim fiyatları ama sonrasında böyle bir içeriden çıkanlara sorduğumda hiçbir şeye gücümün yetmeyeceğini anlayarak tekrar dolmuşa binerek eve döndüm.
Ve hani düşündüğünüzde insanlar üstüne tiril tiril kıyafetler giyinmiş, saçlarını başlarını yapmış, bir hani böyle eski dönem o Beyoğlu'nun operaları, tiyatrolarına, sinemalarına giden insanların tasvirleri olur ya, öyle gidiyorlardı. Aynen bugün mesela YouTube'da Moskova McDonald's açılışı diye arayın. aynen öyle bir etki içerisindeydi ve sadece uzaktan bakabildiğimiz bir şeydi ve o zamana kadar hiç tecrübe etmediğimiz bir şeydi. Siparişinizi veriyorsunuz, paranızı veriyorsunuz, size tepside bir şey veriliyor, elinizle yiyorsunuz, elle yemeye kimse alışkın değil falan böyle ne bileyim böyle medeniyette tanışma gibi bir şeydi tırnak içerisinde tabii. Hani o Kemal Sunal filminde, bir filminde var ya mağaradan bir Kemal Sunal çıkıyor da ona insanlığı öğretiyorlar falan bambaşka bir şeyi tecrübe etmek gibiydi.
Biri yaşama ayrıcalığı benim kuşağımın en büyük hediyesi oldu. Yani şöyle düşünün. Bilgisayarın olmadığı bir çağı biliyorum. Akıllı telefonun olmadığı, internetin olmadığı, CD'nin, DVD'nin, podcast'in, dijital fotoğrafların, kameraların olmadığı bir dönemi biliyorum. Bugün bunu hayal edemiyoruz. Yani bugün akıllı telefon çağına, internet çağına doğan çocuklara şunu anlatamazsınız. İnternetin olmadığı bir dönem vardı. Bunu hayal edemez.
Şöyle düşünebilirsiniz işte, o zamanlar Instagram yokmuş, Whatsapp yokmuş falan filan yokmuş. Öyle bir şey değil, bambaşka bir şeyden bahsediyorum. Bunu hayal etmek kolay değil ve mesela Türkiye'nin tüketim meselesine dönersek, ilk alışveriş merkezinin açılışına şahit oldum. Galeria, o zamanki evimize yakın bir muhitte açıldı. Ataköy'de açılmıştı ve açılışında, giriş kısmında öyle bir izdahım oldu ki, giriş kapısı yıkıldı. Önce camları kırıldı, sonra yıkıldı. Bugün, Gidenleriniz, gitme fırsatı bulanlar olursa bir hayalet kasaba gibi. Belki bu podcast'ı bir sene sonra dinleyenler için öyle bir şey de kalmamış olacak. Belki yıkılıp gidecek ama çok ilginç bir tecrübeydi. Bakın, hiç var olmayan bir şey açılıyor. Bir alışveriş, bir tüketim mabedi açılıyor. Hiç duymadığımız, adını dahi telaffuz edemediğimiz markalar var içerisinde. Levis mi diyeceğiz? Levi's mi diyeceğiz? O nasıl okunuyor? Bu nasıl okunuyor? Bilmiyoruz. Yabancı restoranlar var. Mesela işte Pizza Hut diye bir şey açılmış ve içerisinde açık büfe var. Bir para veriyorsunuz, yiyebildiğiniz kadar pizza yiyorsunuz.
Akıl almaz bir şey o zamanlar için ve hani insanların insanlık sınırlarını zorladığı şeylere şahitlik etmiştim o zamanlar. Tabii ki ben hiçbir zaman yiyemedim ama uzaktan seyrediyordum. Mesela pazarlık yapılamayan mağazalar vardı. Bunu hayal etmeniz de güç olabilir. Üstünde fiyat etiketi olan kimsenin pazarlık yapmadığı
mağazalar vardı ve tabii ki böyle bir yerde daha önce hiç yaşamadığımız bir şeye şahitlik etmiştik. Satın alabilenlerin teşhir çabası yani o mağazalara girip oradaki ürünlerden satın alabilenlerin o ürünleri satın aldığını gösterebilmek için böyle neredeyse poşetleri kafasında taşıyıp kalabalıklara gösterdiği falan enteresan bir dönemdi. Mesela aynı alışveriş merkezi sayesinde buz pateni dediğimiz şeyi böyle fani dünyada gözlerimizle görme şansına sahip olduk bizler. O zamana kadar TRT'nin artistik buz patinaj şeyleri vardı, gösterilerinin yayınları vardı eğer ismi doğru aklımda kalmışsa. Mesela benim kuşağımda herkesin adını hala hatırlayacağı andığımda bir Alman patenci vardı, Katerina Witt. Katerina Witt, baktım bu notlarımı hazırlarken, 58 yaşına girmiş bugün. Yani çok güzel görünürdü o zamanlar. Şimdi de birazcık böyle kilo almış ama hala alımlı, hoş bir hanımefendi. Böyle anılarım canlandı. Famesty diye bir şey vardı galeryanın içerisinde. Yani bir oyun salonu, bir ne diyeyim, elektronik bir eğlence merkezi gibi mini bir Disneyland. Bir desem çok mu abartmış olurum ama harçlıklarımızın vakumuydu. Bizi kuponlarla tanıştırmıştı çocuk.
alıştıran ilginç bir oyunlaştırma, gamification modeli vardı. Oynadıkça size böyle kuponlar verirdi. O kuponlar da birleştiğinde tekrar oynamanıza imkan sağlayan jetonlara dönüşürdü vs. Ama bu galeriya bize neyi anlattı? Niye size bundan bahsettim? Alışverişin
İhtiyaçtan kopuşunun en önemli sembolüydü Türkiye'de. Yani ilk defa insanlar bir şeye ihtiyacı olduğu için değil, alışveriş merkezine gittiği için alışveriş yapar hale geldiler. Ve insanlar ihtiyaç duydukları için sokağa çıkmak yerine alışveriş merkezini ziyaret etmek sebebiyle dışarı çıkar hale geldiler. Bu çarşı döneminde böyle değildi. Yani çarşıya elinizde bir listeydi. Bir şeye muhtaç olduğunuzda, bir şey almanız gerektiğinde giderdiniz ama alışveriş merkezleri bambaşka bir dünyayı, bambaşka bir alışkanlıklar zincirini hayatımıza soktu. Ve bugünkü neslin asla bilmeyeceği hisler bunlar. Şöyle ki hani düşünün, bugün bir ay önce hiçbir şey ifade etmeyen bir marka hepimizin arzu nesnesine dönüşebiliyor. Bu bugünle yaşanıyor. O zamanlar bambaşkaydı çünkü her şeyle yeni tanışıyorduk. Tabii değişmeyen şeyler de var. Mesela, Hızlı tüketim ürünlerinin reklamları gibi. Hala değişmedi. Beyazlar daha beyaz. Renkliler daha canlı değil mi? Tek yıkamada. Üstelik 40 derecede. Ya da mesela deterjanlar. Hani şu kir ve lekeleri bir dokunuş da yok eden cinsten. Gelin bir kulak verelim. Ayak izleri, kirler, lekeler. Her gün aynı iş. Bunca pisliği ne temizler? Amonyaklı sıvı vim. Güçlü, çam kokulu vim. En kirli yüzeyleri bile pırıl pırıl.
Ya da ne bileyim, unutmak mümkün mü yumurtanın yarısını taş gibi yapan diş macunları? Bu diş arsı beni delirtecek. Tam da sınav zamanı. Benim dişlerim gerçekten zayıf. Çürüklerinin nedeni zayıf dişlerin değil. Bak dişlerindeki çürüklere yol açan zayıf noktalar. Peki ne yapmalıyım? Günde iki kere iponayla fırçalamalısın. Her gün. Çünkü ipona da flöristat var.
En geliştirilmiş florit formülü, floristat, diş minesine nüfuz ederek zayıf noktaları güçlendirir ve çürükleri başından engelleyebilir. İşte yumurtanın bir tarafını ipana floristatla fırçalayıp sirkede bekletiyoruz. Fırçalanmayan taraf zayıf ama ipana tarafı güçlü. Hiç yeni çürük yok değil mi? Hayır, oldukça sağlıklılar. Süper! İpana Floristat. Çürüksüz dişler, sağlıklı gülüşler için diş hekiminizin seçimi.
Bir de o dönemde icat edilen dertler çıktı. Dert olduğundan hiç haberdar olmadığımız meseleler. Mesela en meşhuru ve belki ilki Neşe'nin kepek sorunu. Neşe'nin kepek sorunu vardı. Clear'la bir deney yaptık. Altı hafta normal bir şekilde yıkanan tarafta kepek duruyor. Clear'la yıkanan taraftaysa hiç kepek kalmadı. Ne kolay karandı, yumuşacık. Çünkü bu Clear'da şampuan ve saç kremi bir arada.
Ve dahası artık cebimizdeki para tüketme arzumuzu da sınırlamıyordu. Yani artık paramız da sınırlı değildik. Artık bir otomobil sahibi olmak istediğimizde Macit'ten bizi otomobillendirmesini istiyorduk. Gelin sizi otomobillendirelim. Bu fırsat kapınızı iki kere çalmaz. Macit. Canım. Beni otomobillendir. Nasıl? Ayda 600 mark ödeyeceksin.
Altı yüz mark mı? Evet. Canı mutfağa karşılığımdan bile biriktirebilirim. Neden olmasın? Neden olmasın?
Dolayısıyla reklamları asla küçümsemeyin sevgili dostlar. Çoğunuzun belki çıktığı anda böyle kanal değiştirdiği ya da duyduğunuz anda hemen yayını ileri aldığı o reklamlar bütün tüketim bilinçaltımızdaki o tüketim davranışlarını kodlayan şeyler. satın aldığınız, arzuladığınız, almayı planladığınız şeylerin neredeyse tamamını örtülü ya da açık reklamların mesajları sayesinde öğreniyoruz. Bu kadar mesaj bombardımanının kaçınılmaz bir sonucu olarak. Ve mutluluğun sahip olduğumuz şeylerle artacağı kandırmacasının tarihçesi sandığımızın aksine pek de eskiye dayanmıyor. Bunun bir fikir babası var, çok meşhur biri bilenler için. Epey meşhur ama burada yine herkes adına bir anmakta fayda var. Edward Bernays. Edward Bernays, Sigmund Freud'un akrabası. Hatta yakın akrabası. Modern psikolojinin ve psikanalizmin kurucusu malum, Avusturyalı Sigmund Freud. Ve onun insan psikolojisine yönelik araştırmalarını pazarlamaya, uyarlamaya akıl eder ilk kişi.
Ve bunun o kadar başarılı olduğunu gördükten sonra Freud'a diyor ki, gel diyor amcacığım, gel Amerika'ya gel burada müthiş ekmek var diyor ama Freud bir Yahudi olarak Nazi zulmünden kaçtığı Londra'da kalmayı tercih ediyor ve Amerika'ya gitti. Ama Edward Bernays bir anlamda hani tüketim konusunun ağababalarından biri, bugünkü tüketim alışkanlıklarımızın kilometre taşlarını döşeyen en önemli kişilerden biri. Kullandığı teknik ise propaganda. Hatta 1928'de aynı isimli bir kitap da yazıyor. Ama propaganda aslen Nazilerin keşfi olduğundan ve bu yöntemi hep onlar kullandığından bu ismi tercih etmiyor. Propaganda işte Hitler'i çağrıştırır, onu hatırlatır, biz ne diyelim, ne diyelim diye düşünürken
yeni bir kavram buluyor ve dünyayı değiştiriyor. Nedir o kavram? Halkla ilişkiler. Yani PR dediğimiz, Public Relations dediğimiz kavram. Ve Bernays, Freud'un ve Hitler'in propaganda bakanı Josef Goebbels'in prensiplerini kullanarak kitleleri nasıl yönlendirip manipüle edeceğini formüle ediyor. Ki bu propaganda konusuna ayrıca başka bir bölümde bakacağız mutlaka. Ve Bernays bu yarattığı tekniğe rıza mühendisliği diyor. Rıza mühendisliği. Hani Noam Chomsky'nin meşhur Rıza'nın imalatı kavramı vardır ya, bu eş yazar olarak kaleme aldığı kitapta da başlık olarak geçen. Bernays bunu Rıza mühendisliği, yani diyor ki ben bir mühendis gibi insanların arzularını şekillendireceğim diyor. Bunu da işte Hitler'in propaganda bakanı Goebbels'in üç temel prensibiyle sağlıyor, ondan ilham alıyor. Nedir o nazizmin üç temel gücü? Bir, Yalanın gücü. Yani Goebbels diyor ki, bir yalanı sürekli tekrar edersen insanlar önünde sonunda ona inanmaya başlar diyor. Sürekli tekrar edeceksin yalanı, hiç bıkmadan. Yalan olduğunu bile bile büyük bir inançla tekrar edersen insanlar onun gerçek olduğunu düşünmeye başlar diyor. İkincisi tek sessizlik. Nedir o da? Medyanın tek bir ideolojiyi savunmasını sağlayarak muhalif görüşleri susturmak.
Muhalif hiçbir ses olmayacak, tek bir medya sesi olacak. Bir sürü örneğin radyo istasyonu olacak, bir sürü podcast, bir sürü internet sitesi, bir sürü televizyon istasyonu olacak, bir sürü haber kanalı olacak ama hepsi aynı şeyi söyleyecek. Bu gücümüzü pekiştirir diyor ve sonuncusu duygusal manipülasyon. Özellikle korku, öfke, milliyetçilik gibi güçlü toplumsal duyguları gündelik konulara yedirmeyi salık veriyor Goebbels ve Bernays bu propaganda yöntemlerini pazarlamaya ve reklama uyarlayarak halkla ilişkiler adı altında dünyayı değiştiriyor.
Tüketimin Türkiye'de ihtiyaçlarından kopup arzuların esiri olması epey uzun bir hikaye fakat sanıyorum kökeni ve özüne yönelik temel bazı ipuçları edindik. Bu aşın harcının bize yansımadan önce karıldığı topraklardaki süreci yönelik de bir tutam da olsa bilgiye sahip olduk sanıyorum. Bu haftaki ikinci kısımda, psikolojinin keşiflerini propagandanın gücüyle birleştiren Edward Bernays'in üç meşhur kampanyasına, tüketim arzusunu neden bir türlü mantık eksenine oturtamadığımıza, dijital çağın etkilerine ve kendine çeki düzen vermek isteyenler için birkaç tavsiyeye yer vereceğiz. Siz de o zamana kadar dolaplarınızı ve çekmecelerinizi alıcı gözlü bir kurcalamayı deneyin bakalım. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.