
3.819 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 1 Ekim'de alıyoruz. Diğer bütün gündemleri silip süpürülecek gelişmeler Orta Doğu'da yaşanıyor. İsrail belki henüz tam farkına varılmasa da bölgedeki statükoyu yeniden oluşturacak büyük bir saldırı içinde. 7 Ekim'de Hamas'ın geçen yılki İsrail'e dönük saldırısının birinci yılı dolmuş olacak. Bu günden geriye bakıp 7 Ekim'e ilişkin de konuşmak gerekir ama önce son durumun fotoğrafını çekelim.
An itibariyle Filistin direnişine liderlik eden ne bir örgüt, ne bir önder, ne de bir devletten bahsetmek mümkün. Filistin'i 7 Ekim'den bu yana tehdit eden İran, Hizbullah ve Hamas'ın varlığı son 2 aydır tartışmalı halde. Evet, öyle ya da böyle İsrail karşısındaki direniş 9-10 ay kadar sürdü fakat son 2 aydır İsrail bölgeyi domine etmiş durumda. Tam tarih vermek gerekirse 31 Temmuz 2024'den beri.
O gün İran'da yeni bir dönem başlıyordu. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi 20 Mayıs'ta şüpheli bir helikopter kazasında Dışişleri Bakanı ile beraber ölmüş, Temmuz'da yapılan seçimleri de Mesud Pezeşkiyan kazanmıştı. Fakat Pezeşkiyan kelimenin tam anlamıyla kucağında bir enkaz bulacaktı. Pezeşkiyanın yemin töreni tarihe geçti ama bunun nedeni kendisi değildi. 2006-2014 arasında Filistin başbakanlığı yapan, 2017'den o güne dek de Hamas siyasi büro başkanı olan İsmail Haniye, İran'ın başkenti Tahran'da bir suikast sonucu öldürüldü.
Bu, Filistin direnişine 7 Ekim'den bu yana vurulan belki de en büyük darbe olacaktı. İsrail, öyle Gazze'de, Lübnan'da falan değil, komşusu bile olmadığı İran'ın başkentinde Hamas'ın liderini bir suikastle öldürmüştü. Fakat suikastlar bununla sınırlı değildi. Tahran'da Haniye'nin öldürüldüğü gün, 1500 km uzakta Hizbullah lideri Nasrallah'ın askeri danışmanı, Hizbullah'ın iki numaralı ismi Fuat Şükür de Beyrut'ta öldürülmüştü. Fuat Şükür'ün Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'la çok yakın olduğu biliniyor. Belki de İsrail'in 31 Temmuz'daki hedefi hem Nasrallah'ı hem de Haniye'yi aynı gün öldürmekti.
Her ikisinin de öldürülmesi için iki ay bile beklemek gerekmedi. İsrail'in hedefinde son bir yıldır sadece Gazze ve Hamas vardı. Fakat Gazze'nin de Hamas'ın da bir yıllık direnişin ardından artık dayanacak gücü kalmamış görünüyor. Üstelik Hamas'ın siyasi lideri Haniye de artık yok. Gazze'yi harabaya çevirip, 50 bin insanı öldürüp, Hamas liderini de yok ettikten sonra İsrail, Eylül ayında gözünü Lübnan'a, Hizbullah'a dikti.
Bugün 1 Ekim, geride bıraktığımız Eylül ayında Hizbullah'ın üst düzey komutanlarının tamamı bir biçimiyle öldürülmeye başlanmıştı. Beyrut, Gazze kadar şiddetli olmayan, hedefe dönük ama sivillerin katiyen gözetilmediği bombalamalara sahne oluyordu. Bu esnada Hizbullah'ın üst düzey komutanlarının da öldürüldüğü anlaşılıyordu. Hizbullah komutanları gün gün yok edilirken, 17 Eylül'de İsrail bu sefer Hizbullah'ın iletişim kabiliyetini tümüyle yok edecek bir terör saldırısı düzenledi. Türkiye'nin Yeşil Başkanlığı'nın bu saldırıya bulduğu isim, dijital saldırıydı. A Haber'de o son dakika gelişmeleri bu şekilde duyuruldu.
Bir son dakika gelişmesi de arkadaşlarım söylüyorlar şu an ekranlarınızda. İsrail'den Hizbullah'a dijital bir saldırı çağrı cihazları patlatılan pek çok Hizbullah üyesinin yaralandığı belirtiliyor. Tam da o haberi aktarıyordum ben de sizlere. İletişim cihazlarının uzaktan hackleme yapılarak aynı anda patlatıldığı belirtiliyor. İsrail 17 Eylül'de Hizbullah mensuplarının çağrı cihazlarını patlattı. 18 Eylül'de ise telsiz sistemini.
Dünya bunun teknik ve etik boyutunu tartışırken, gözlerde 27 Eylül'deki Birleşmiş Milletler toplantısına çevrilmişti. O gün İsrail Başbakanı Netanyahu da konuşma yapacaktı. Türkiye Saati ile 17.15'te konuşmasının sonunda şunları söylüyordu Netanyahu.
Nesiller sonra bizim halkımız katledildikten sonra kimse bizi savunmamıştı. Şimdi bir devlete sahibiz. Şimdi cesur bir orduya sahibiz. Ve biz kendimizi savunuyoruz. Bu
konuşma dünyada yankı bulurken aynı dakikalarda Lübnan, İsrail uşakları tarafından bombalanmaya başladı. Birkaç saat içinde anlaşıldı ki bombaların hedefinde Hizbullah lideri Hasan Nasrallah vardı. İsrail'in Beyrut'a yönelik saldırılarında ölü ve yaralı sayıları her geçen saat artıyor. Bu saldırılarda Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın hedef alındığı açıklanmıştı. Ve bir son dakika gelişmesi oldu. İsrail ordusu bu açıklamayı yaptı. Nasrallah'ın öldürüldüğünü duyurdu. Şimdi biz son durumu öğrenmek üzere hemen Beyrut'a dönelim. 27 Eylül'de İsrail ordusunun bu iddiasını ertesi gün Hizbullah da doğruladı.
Bu belki de Haniye'nin öldürülmesinden bile büyük bir olaydı. İki ay içinde hem Hamas'ın hem de Hizbullah'ın liderleri öldürülmüştü. Hizbullah'ı sadece bir terör örgütü gibi kodlarsanız hata edersiniz. Zira Lübnan yönetiminde pay sahibi, mecliste grubu olan, kendi yönettiği bir bölge olan resmi bir güçten bahsediyoruz Hizbullah derken.
On binlerce silahlı militanı olan, tankı olan, füzeleri olan bir güç. Fakat an itibariyle hareket kabiliyeti yok ve 32 yıllık liderlerini de kaybettiler. Son bir aydır son dakikalardan kafamızı kaldırıp şöyle bir neler oluyor diye de bakamıyoruz. Tüm bu olayların başladığı gün olan 7 Ekim'i 1. yılında yeniden değerlendirecek nüveler oluşmuş görünüyor.
Öyleyse gelin 7 Ekim'in anlamını bir daha konuşalım. Tabii ki tarihsel bağlamıyla. Acaba ABD'nin 11 Eylül'ü İsrail'in 7 Ekim'i miydi? Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Hizbullah. Bu kelime bize diğer ülkelerden daha aşinadır. Zira Türkiye'nin de yerel ölçekte bir terör örgütü olarak Hizbullahı var. Fakat Lübnan Hizbullahı ayrı şey, Türkiye Hizbullahı ayrı. O yüzden ben bölüm boyunca Hizbullah dediğim zaman lütfen aklınıza Gaffar Okkan'ı katleden, Konca Kuriş'i domuz bağıyla öldüren, siyasi kanadı Hüdapar olan Hüseyin Velioğlu'nun Hizbullahı aklınıza gelmesin.
Bizim odağımız 1980'lerde İslami cihat gibi Şii radikal grupların bir araya gelmesiyle kurulan Lübnan Hizbullahıdır. Bu ikisi birbirinden ayrı iki örgüttür. Hizib biliyorsunuz fraksiyon parti gibi bir anlam kazanıyor. Cümle içinde kullanalım mesela. CHP'de hizibleşmeler yaşanıyor gibi. Hizipul Allah, yani Allah'ın partisine benzer bir anlamı var Hizbullah ifadesinin. Hamas'tan çeşitli farklılıkları var. Bir kere Hamas, Müslüman kardeşlerin Filistin kolu olarak bilinir ve Sünnidir. Buna karşı Hizbullah'ın Müslüman kardeşlerle değil, İran'la ilişkileri güçlüdür ve Şii'dir. Buna karşın Hizbullah'ın Filistin meselesine odaklanan bir örgüt olması, Sünni Hamas ve Şii Hizbullah'ın kaderini bir araya getiriyor.
İran tarafından eğitilip donatılmış İzbullah belki de İsrailler için daha önce hiç karşılaşmadıkları türden bir düşmandı. Zira kendi tarihi içinde Arap güçlerine hiç yenilmeyen İsrail'e yenilgiyi tattıran tek güç de Nasrallah liderliğindeki İzbullah'tı. Bu yenilgi bugünü anlamamızı da kolaylaştıracak çünkü bu zamana kadarki statiko 2006'da İsrail'in Hizbullah tarafından durdurulma sonucu oluşmuştu. Şimdi ise 2006'daki statiko 18 yıl sonra yeniden değişiyor. Bölgeyi yakından bilen doğayan gazeteci Coşkun Aral son yaşanan gelişmeleri kendi YouTube kanalında şöyle yorumluyor.
Evet, bugün çok özel bir programla, bir videoyla karşınızdayız. Açıkçası söylemek gerekirse özel dememin sebebi, Ortadoğu'nun tarihi belki bugünden itibaren değişebilir. Yıllardır içinde olduğumuz, benim de meslek hayatımda adeta bir üniversite olan Ortadoğu coğrafyası bugünlerde yepyeni bir dönemi başlatıyor. Niye diye sorarsanız, İzmurullah'ın yani neredeyse 30 yıldan beri Ortadoğu'nun politikaları belirleyen İsrail gibi dünya çapında bir ölüm makinesi üreten bir gücün karşısında direnen bir örgütün aşağı yukarı yine 30 yıldan beri beyni olan bir insan yanındaki diğer organlarla beraber öldürüldü. Coşkun Aral'ın ifadesiyle Orta Doğu'nun tarihi değişiyor. Yani sıradan, bildiğimiz, aleladeleşmiş bir sıcak çatışma yok. İsrail bölgeyi domine ediyor.
2006'da Hizbullah güçleri İsrail'i durdurmayı başarabilmiş, İsrail'in tarihteki ilk yenilgisini onlara tattırmıştı. Ama 2006'dan bu yana köprünün altından çok sular aktı. İsrail bugün tüm bölgeyi domine eden bir güce dönüşmüş durumda. Gazze'de İsrail'e dönük direniş neredeyse kırıldı. Güneydeki direniş gücü Hamas can çekişiyor maalesef. İsrail de yönünü Kuzey'e, Lübnan'a çeviriyor. Geçen yıldan bu yana görüldü ki İsrail'in tüm saldırganlıklarını durduracak veya durdurmaya niyet edecek bir güç de artık bulunmuyor.
Uluslararası hukuk iflas etmiş durumda. Birleşmiş Milletler sistemi de böyle bir saldırganlığı kınamaktan öteye geçemiyor. Bir canavar adeta serbest bırakılmış gibi ve artık İsrail, Hizbullah'ın da bulunduğu Lübnan'a kara saldırısı başlattı. Orta Doğu yangın yeri İsrail, Lübnan'a yönelik kara harekatına başladı İsrail basını. İsrail askerlerinin 2006'dan beri ilk kez Lübnan sınırını geçerek operasyon düzenlediğini duyurdu. İsrail bölgede kendi hakimiyetini güçlendireceği yeni bir statüko kurma peşinde.
O halde 2006'da oluşan eski statikonun 2003'te ne hale geldiğine bakarsak, bugüne dek nelerin değiştiğini ve İsrail için Orta Doğu'nun nasıl digensiz bir gül bahçesine dönüştüğünü anlayabiliriz. İsrail'in bundan önce Lübnan sınırlarının kara gücüyle aştığı tarih 12 Temmuz 2006'ydı. Bakın 18 yıl olmuş. Yaklaşık bir ay süren savaş, 14 Ağustos'ta imzalan ateşkesle sona ermişti ve bölgeye Birleşmiş Milletler Barış Gücü konuşlandırılarak İsrail bölgeden çekilmişti.
Bu bir aylık savaş, İsrail'e Hizbullah'ın gücünü de göstermişti. İsrail, uzun yıllar aradan sonra yenilmiş ve bir travma yaşamıştı. İran tarafından eğitilip donatılan Hizbullah güçleri, İsrail'e bu bir ayda kök söktürmüş, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah da bir kahramana dönüşmüştü. Artık Nasrallah'ın mitingleri milyonlarca insanın katılımıyla gerçekleşiyor ve bu mitinglerde yeminler ediliyordu.
İşte bu mitinglerde popüler hale geldi, Lebbeyk Ya Nasrallah sloganı. Türkçe ifadesiyle, Emret Ya Nasrallah. Bismillah, Bismillah. Lehne cnûdek hezbullah. Nisraf fissavdil ali.
1992'den bu yana Hizbullah'ın lideriydi Nasrallah. 32 yıldır bakın, düşünün. Örgütün başına geçtiğinde Hizbullah, basit bir direniş gücü iken, 2000'li yıllarda on binlerce silahlı miltene olan ve Lübnan yönetiminde söz sahibi olan bir bölgesel güce dönüşecekti. Biraz önce bahsettiğimiz gibi, 2006'da da yeni bir statiko kurulmuştu. Şimdi size biraz 2006'daki o yeni kurulan statikodan bahsetmek istiyorum.
ilk bir kere İsrail'in kuzeyinde, İsrail'i durdurmayı başarabilmiş ve 100 bine yakın silahlı militanı tankları ve füzeleriyle Hezbollah var. Bunun yanı sıra, Hamas da 2006 yılından itibaren bölgede güç kazanıyor, bir direniş gücü olmaktan çıkarak resmi bir güce dönüşüyor. 2006'daki Filistin seçimlerine ilk kez katılan Hamas, parlamentodaki 132 koltuğun 76'sını kazanıyor. Böylece Hamas lideri İsmail Haniye, Filistin başbakanı oluyor.
2006'da kurulan yeni statiko hem Hizbullah'ı hem de Hamas'ı güçlendirmişti. Ama sadece bu değil. Aynı zamanda İsrail karşısındaki en diri Arap devletleri de yerli yerinde duruyordu. Bir kere Mısır. Mısır'ın lideri Hüsnü Bubarek'in iktidarı sorgulanmıyordu o yıllarda.
Suriye'nin başında ise Beşşar Esad vardı. Özellikle Esad yönetimindeki Suriye'nin Filistin direniş güçlerine verdiği destek ve İsrail ile aralarındaki Golan Tepeleri krizi Suriye'yi İsrail'in karşısında konumlandırıyordu. Suriye de öyle ya da böyle askeri gücü son derece yüksek, muhaberat gibi de bir istihbarat örgütü olan güçlü bir devletti. İsrail ise bu ablukadan kolay kolay çıkacağa benzemiyordu. Güneyde Mısır ve Hamas, kuzeyde ise Hizbullah ve Suriye tarafından kuşatılmıştı. İsrail'in kabından taşmasını durduran da bu güçlerdi. Fakat her ne olduysa, konuşacağız, 2006'dan sonra oldu.
2010'da Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek devrildi ve Mısır 10 yıla yakın sürecek bir istikrarsızlaşma süreci yaşadı. Fakat asıl darbe Suriye'de yaşanacaktı. Suriye'deki Arap bağrı kısa sürede cihatçı çetelerin marifetiyle bir mezhep savaşına dönüşecekti. Tüm bunlar yaşanırken Türkiye'de Osmanlıcı hayallere kapılıyor, Suriye'deki karışıklığın bir iç mesele olduğunu dönemin başbakanı Erdoğan dile getiriyordu.
Biz, Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir. Henüz 2007 yılında Davos'ta one minute çıkışı yapan, görüntüde İsrail'le karşı kamplarda yer alıyormuş gibi görünen Türkiye, Suriye'de İsrail'le objektif olarak yan yanaydı. Subjektif olarak demiyorum. Lafta İsrail'e karşılardı fakat subjektif olarak değil, objektif olarak yan yanalardı. Suriye'deki sünni cihatçı gruplar, ABD ve Türkiye işbirliğiyle eğitip donatılırken programa İsrail de destek verecekti. Pentagon'dan yapılan açıklamada, Aid Donat programı kapsamında 400 Amerikan askerinin Türkiye'nin yanı sıra Katar ve Suudi Arabistan'a gönderileceği belirtildi. Pentagon sözcüsü John Kirby, bu sayının bini aşabileceğini belirtti. IŞİD'e karşı mücadele etmek için bahar başlarında başlaması beklenen Donat ve Aid programında bir yıl içinde 5 bin Suriyeli muhalif eğitilecek.
Pentagon'a göre IŞİD'in ele geçirdiği bölgeleri geri alabilmek için en az 15 bin kişilik silahlı güce gereksinim var. İlk 5 bin kişinin aid donat maliyeti 500 milyon dolara mal olacak. Pentagon ayrıca güvenlik ve lojistik destek personeli de yollayacağını açıkladı. Hedef IŞİD'le mücadele gibi gösterilse de IŞİD'i yok ettikten sonra hedefin Esad olacağı çıktı. Böylece Suriye bir yandan Esad'la savaşan cihatçıların, diğer yandan kendi aralarında savaşan cihatçıların merkez üstüne dönüştü. Peki tüm bunlar yaşanırken İsrail'in tutumu ne oldu? Reklamlardan sonra konuşalım.
Aradan önce Suriye'ye cihatçı çeteler konuşlandırılırken İsrail'in tutumunun ne olduğunu sormuş araya böyle gitmiştik. Görüntü enteresandı. Bir yanda İsrail'in varoluşsal düşmanı Esad rejimi, diğer tarafta Esad'ın karşısında konumlanan sünni cihatçı terör örgütleri. Her ikisinin de savaşı kazanması İsrail'in işine gelmezdi.
Fakat bölgedeki istikrarsızlaşmadan İsrail istifade edebilirdi. Böylece İsrail üstü kapalı biçimde Suriye'deki cihatçı çetelere destek vermeye başladı. Nasıl mı? Cihatçılar Suriye devlet güçleriyle savaşırken İsrail sürekli Şam'ı bombalıyordu.
Suriye'nin başkenti Şam yakınlarında bir askeri araştırma merkezinde şiddetli patlamalar meydana geldi. Suriye Devlet Televizyonu saldırıyı İsrail savaş uçaklarının gerçekleştirdiğini iddia etti. Muhaliflerin paylaştığı amatör kamera görüntülerinde bölgede peş peşe üç patlamanın gerçekleştiği görülüyor. Yerel kaynaklar askeri üste bulunan en az bin askerin öldüğünü öne sürdü.
Düşünün bir anda ülkenizde pıtrak gibi fırlamış cihatçı çetelerle mücadele ediyorsunuz, diğer yandan İsrail gibi bir güç başkentinizi bombalıyor. İsrail Şam'ı bombalarken dürbünlerle patlamaları takip eden cihatçılar tekbirler getirerek seviniyordu İsrail uçaklarına. Çok enteresan değil mi? Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur. Suriye iç savaşı boyunca İsrail, Şam'ın istikrarsızlaşması için elinden geleni yapmış, bunu yaparken Müslümanlar arasındaki bir mezhep savaşının İsrail'in işine geleceğini kavramıştı.
Suriye rejimi bir Şii gücüydü, öyle kavranıyordu. Karşısındaki ise Sünni cihatçılardı. Üstelik Şii Hizbullah da Esad'ın arkasındaydı. O halde Hizbullah'ın ve Esad'ın Sünni cihatçılık karşısında en ağır hasarı alması için çaba sarf etmek İsrail için akıllıcaydı. Tüm bunlar yaşanırken Türkiye'nin kurduğu Osmanlı hayalleri suya düşüyor, Siyonistlerin planları ise tıkır tıkır işliyordu.
İsrail, bölgedeki en diri düşmanı olan Suriye'nin eriyip bitmesini izliyordu. Tüm bu esnada da İsrail füzeleri ve uçakları her fırsatta Suriye'yi bombalıyordu. Suriye'de bir mezhep savaşı başlamıştı. Hezbollah ise Esad rejiminin arkasında, Türkiye'nin karşısındaydı. 11 yıl önceki bir habere gidelim hadi. Hezbollah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, AKP hükümetini Suriyeli muhaliflere silah ve para yardımı yapmakla suçladı. Nasrallah, bölgenin mezhepçi, ideolojik ve etnik esasa dayanan küçük devletçilere yeniden bölünmesinin en büyük tehlike olduğuna vurgu yaptı.
Nasrallah, İran'ın Lübnan'daki vesayet gücü sayılır. Esad'ın da arkasındadır. Buna karşın, Esad'ın karşısındaki cihatçı güçler, Esad'ın Şii olmasından hareket ederek, Suriye'nin bir azınlık rejimi olduğunu, Suriye'deki hakim çoğunun sünni olduğunu, bir Şianın yani Esad'ın Suriye'yi yönetmemesi gerektiğini savundular. Böylece Suriye'deki bir mezhep savaşı baş gösterdi. Bu savaşın bir tarafında IŞİD, el-Nusra gibi bağımsız cihatçı güçler ile Türkiye'ye destekli ÖSO gibi güçler varken, diğer tarafında Suriye Devleti, Rusya ve İran vardı. Hizbullah da bu güçlerin yani Esad'ın arkasındaydı. Böylece 2006'da tüm Müslüman aleminde bir kahraman olan Nasrallah, yani Hizbullah lideri, Suriye iç savaşı boyunca Sünni fanatiklerin gözünde bir katile dönüşmüştü.
Keza Şii fanatizminin gözünde de Sünni katillikle eşdeğer hale gelmişti. Nasrallah'ın 27 Eylül'de İsrail tarafından katledilmesinin ardından Suriye'de cihatçıların kontrolündeki bölgelerde kutlamalar yapıldı bakın. Bazı izleyicilerimiz, bazı dinleyicilerimiz, bazı okurlar Haniye gibi bir yaz ilanı beklediler Hizbullah lideri öldürülünce ama Erdoğan yayınladığı mesajda Nasrallah'ın adını bile anmadı. 18 yıl önce bir İslam kahramanı sayılan Nasrallah, 2024'te İsrail tarafından öldürülmüştü ve Sünni Müslümanlar sevinç çığlıklarıyla karşılıyordu bu ölümü. Yeni Şafak'tan İsmail Kılıçaslan, 1 Ekim'deki yazısında bu konuyu şöyle ifade etmiş. İran'ın arkasından ahvah ettiği Kasım Süleymani, eli kanlı bir katilden başkası değildi.
Suriyeliler ise Nasrallah'ın ölümünü kutlamak için tatlı dağıttı. Niçin? Çünkü Suriyelilerin en az bir yakını Hizbullah kurşunuyla öldü de ondan. İsrail ve ABD, Suriye'de bir mezhep savaşını kışkırtmış, bizim İslamcılar da meseleye atlamış, Esad'ın şiiliği üzerinden sünni cihadizmi desteklemişti.
Türkiye'de başlarda bu cephenin bir parçasıydı. Amaç Emevi Camii'nde namaz kılmak, Osmanlı coğrafyasında tekrar etkili güç olmaktı. Halbuki tüm plan, İsrail istediği gibi işliyordu. Farkındalarsa işbirlikçiler, farkında değillerse aptallar cahillerdir. Bu hayallerle çıkılan yolda Suriye'de yarım milyondan fazla insan ölmüş, 10 milyon Suriyeli ise başta Türkiye olmak üzere başka ülkelere göçe zorlanmıştı. Tüm bunlar yaşanırken Esad'ın Aleviliği de Türkiye'de siyaset konusu haline getiriliyordu. İnsanın midesi bulanıyor anlatırken Allah kahretsin. Çünkü ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu Aleviydi.
Buradan hareketle Türkiye'de bu fay hattına böyle bodoslama daldı. CHP, Esad'ı destekliyordu. Çünkü Bay Kemal ile Esad'ın mezhebi aynıydı. Buna benzer imalar, gazetelerde boy gösteren, televizyonlarda boy gösteren insanlar tarafından sürekli tekrar edildi. Kılıçdaroğlu her fırsatta savunmaya çekiliyor, Esad'ın mezhebinden bana ne demek zorunda bırakılıyordu.
Belki gençler pek bilmez ama Suriye iç savaşındaki görüntüler vahşetin pornografisine dönüşmüştü. Bir yanda Şii şebihalar, diğer yanda Sünni cihatçılar. Sivil katliamları da cabası. Her iki tarafın da eli kanlıydı. İç savaş tüm şiddetiyle ülkeyi koşatırken, Türkiye'deki dindar Müslümanlar artık sıkı birer Şii düşmanına dönüşmüştü. Nasrallah öldüğünde de sevinç gösterilerine katılacaklardı.
İslamcı bir YouTuber Altay Cem Meriç, Nasrallah'ın ölümü üzerine konuşmuş. Nasrallah'ın ölümüne neden sevindiğini anlatmış. İyi bilmezdik abi Hasan Nasrallah. Şimdi şöyle bir şey oluyor, yaş farkından kaynaklı bir problem yaşıyorsunuz abi. Şimdi Suriye'deki olaylar 2012, 2013, 2014 falan olması lazım tam tarihleri.
Ya aradan geçmiş 12 yıl, şu an 22 yaşındaki bir çocuk Suriye gündemini o dönem takip etmiyordu. Siz şu an nasıl İsrail'in Gazzeli çocuk öldürdüğü videoyu izliyorsanız, biz o zaman Sin 20 yaşınızdayken, yani siz şu an 20 yaşınız, biz Sin yaşınızdayken İranlıların Sünni kadınlara tecavüz ettiği, öldürdüğü videolar izliyorduk abi. O zaman Facebook'taydı bunlar. O yüzden şey, neydi o ismi? Ümmetim Vahdeti Boki Boki. O şey, o orada bitti aslında. Hala zorluyor İran öyle bir şey tutturabilir miyim diye de, o iş bitti yani. Suriye'de bitti o iş.
Çünkü, yani ne videolar izledik biz abi, adamı gömüyorlar mesela, ya Zehra ya Zehra diyor herif, kelime-i şehadet getiriyor sünniyi, ağzına toprak atarak boğdular mesela, ben bunu izledim video olarak. Yani sünni siviller elleri ters bağlı bir şekilde bir çukura kazmışlar, ensesine teker kurşunla çukura tekmeliyorlar, şebriyalar. Bunları izledik biz yani. Ve bu adamları sadece sünni diye öldürdüler.
Siyonist plan tıkır tıkır işlerken Türkiye'deki İsrail düşmanı görünen sünni Müslümancı fanatikler aslında bir andan İsrail'in işine gelen bir bakış açısı kazanmışlardı. Bu, yani Suriye iç savaşındaki İsrail'in rolü, biraz önce dinlediğiniz Altay Cem Meriş'in zihnini manipüle etmişti. İslamcılar gerek Şii olsun gerek Sünni olsun birbirleriyle didiştirilirken, Şii'ler Sünni'leri, Sünni'ler ise Şii'leri suçluyordu. Kimsenin de aklına tüm bunların ABD ve İsrail tarafından kışkırtıldığını görmek gelmiyordu. Hepsi, sözüm ona çok onurlu, çok haysiyetliler ya, hepsi çok doğrular ya, hiçbiri üzerlerine hata atfetmiyor ya. Halbuki tabloya daha geniş ekrandan bakıldığında tablo dramatik biçimde berraktı.
İsraililer, siyonist bir planla aslında bölgede bir mezhep savaşı başlatmıştı. Eylül 2024 itibariyle Hizbullah'ın Nasrallah dahil tüm komut akademesi öldürüldüğü gibi, Hizbullah militanlarının birbiriyle iletişiminde sınırlıdır. Yani 2006'daki gibi İsrail'e direnebilecek güçte bir Hizbullah bölgede yok. Bölgede olmayan bir diğer Filistin direniş gücü ise Hamas. Hamas'ın silahlı direniş gücü El-Kassem Tugayları, Gazze'deki direnişi sürdürse de artık direnecek gücü kalmamış durumda. Üstelik Gazze'de bir sosyal hayattan bahsetmek de çok zor. Tümüyle İsrail kuşatması altındaki bir kent harabeyi andırıyor artık ve kenti koruyan esaslı bir direniş gücü de bulunmuyor.
Böylece güneydeki ve kuzeydeki devlet olmayan silahlı güçleri elimine eden Esrail, bölgedeki hedeflerine giderek yaklaşıyor ve artık hedefinde sadece silahlı gruplar değil, devletler de var. mesela Lübnan, mesela Yemen ve mesela İran. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, İran'a hitaben bir video paylaştı. Üstü kapalı tehditte bulunan Netanyahu, Orta Doğu'da ulaşamayacağımız hiçbir yer yok ifadelerini kullandı. Netanyahu, rejim değişikliği iması yaptığı konuşmasında, İran düşünülenden daha erken zamanda özgür kalacak, o zaman İsrail ve İran barış içinde olacak dedi.
Netanyahu, İran'ı özgürleştirmekten bahsedince akıllara elbette Irak geliyor. Biliyorsunuz ABD de Irak'a girerken Irak halkının özgürleşeceğinden, Irak'ı bir diktatörden kurtaracaklarından bahsediyordu. Irak savaşının fitilini 11 Eylül saldırıları ateşlemişti. İsrail saldırganlığının fitilini ise 7 Ekim saldırıları ateşlemiş görünüyor.
Bir yıl önce 7 Ekim'e ilişkin bu kadar net konuşamıyorduk fakat bugünden bakıldığında Hamas'ın 7 Ekim saldırıları anlam kazanmaya başladı. Zira tümüyle gaz doldurulmuş bir odada kıvılcımı çakan şey Hamas'ın 7 Ekim saldırılarıydı. Bu haliyle ABD'nin 11 Eylül'üne benzer bir tarih İsrail'in 7 Ekim oldu. Peki, objektif değerlendirdiğimizde bu saldırılar ABD veya İsrail'in zoruna mı gitti, işine mi geldi?
Kimi Filistin direnişine sempati besleyen isimler, 7 Ekim saldırısının İsrail'in karizmasını çizdiğini falan söylüyor. Ama pek açık ki, hem 11 Eylül hem de 7 Ekim, ABD ve İsrail'in stratejik hedeflerine adım atmasını sağlayan provokasyonlar olarak tarihe geçti. Tarihe böyle geçmiştir ve buna direnmenin artık pek bir anlamı yoktur. 7 Ekim aslında belki de işin içinde Mosad'ın da olduğu bir provokasyondu.
Netanyahu da 27 Eylül'deki BM toplantısında konuşmasının yaklaşık yarısını 7 Ekim'deki Hamas saldırılarına ayırdı. İran'ın desteklediği Hamaslı teröristler, pickup araçlara binip, motor sikletlere binip, İsrail'e girdiler ve hayal edilemez korkunç eylemler gerçekleştiler. Binlerce kişiyi öldürdüler. Kadınlara tecavüz ettiler, erkeklerin kafalarını kestiler ve bebekleri canlı canlı yaktılar.
Aileleri, bebekleri, çocukları, büyük anneleri, büyük babaları canlı canlı yaktılar. Ve Nazi Holocaust'unu yeniden gerçekleştirmek istediler. Netanyahu tüm bu saldırganlığın meşruiyetini 7 Ekim'deki Hamas saldırılarına bağlıyordu. Tıpkı ABD'nin Afganistan ve Irak işgalini 11 Eylül saldırılarına bağlaması gibi. Öyleyse 7 Ekim'den bir gün önceki statikoya da göz atalım.
6 Ekim itibariyle Suriye iç savaşının bittiği bölge güçleri tarafından kabul edilmiş, yeni statikonun oluşması için düğmeye basılmıştı. Ama İsrail zaten tam da bugünü bekliyordu. Tüm Arap coğrafyası ve Türkiye, İsrail'le masaya oturmak için Netanyahu ile görüşme trafiğine başlatmıştı. 7 Ekim Hamas saldırısı olmasaydı, aynı ay Erdoğan ile Netanyahu görüşecekti. Sadece Erdoğan ile değil, tüm bölge güçleri İsrail ile masaya oturmaya razıydı. İşte tüm bunları gören İsrail, bu masaya çok daha güçlü oturmaya karar verdi. 2006'dan bu yana Suriye tehdidi bitirilmişti. Mısır eskisi gibi istikrarlı değildi. 7 Ekim 2023'den bu yana Hamas kontrol altına alınmıştı. 31 Temmuz'dan itibaren de Hamas lideri Haniye yok edilmişti.
Ve 27 Eylül'den bu yana ortada Hizbullah'ın da varlığından bahsetmek pek güç. Sünni İslamcılar Şiileri, Şii İslamcılar Sünnileri suçlarken, yıllar süren Suriye iç savaşını kışkırtan İsrail, savaşın ardından Parsa'yı toplamaya karar verdi. 7 Ekim bana kalırsa bir planlı saldırıydı ve İsrail'in ihtiyaç duyduğu kozu Netanyahu'ya vermişti. 2006'dan sonraki tüm güçler son 18 yılda bir biçim ile dağılırken, İslamcılar tüm bu dağınıklığı eşelemeye çalıştılar.
Şimdi beraber düşünelim, İran'ın başkentinde Hamas liderini nokta atışıyla vuran, Hizbullah liderini kendi karargahında yok eden, Hizbullah'ın iletişim sistemine sızarak binlerce militanın çağrı cihazını patlatabilen İsrail, 7 Ekim'den gerçekten habersiz miydi? Yoksa benzerlerini gördüğümüz biçimde böyle bir saldırıya izin mi verilmişti? Elimizde delil yok ama aklımız başımızdadır. Pek muhtemel ki Hamas bir tuzağa çekilmiş, bu tuzağın ardından Orta Doğu haritası yeniden şekillendirilmek istenmişti. Ve bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan her konuşmasında İsrail'i durduracak bir güç yok diyor. Güç mü bıraktınız İsrail'in karşısında? İsrail'le bu zamana dek didişen her kim varsa onunla didişmediniz mi? Güç mü kaldı bölgede İsrail'in karşısına duracak?
İsrail'in ayrım gözetmeksizin insanları öldürmesiyle gerçekleşen bir dram. Bunu durdurmanın en kestirme yolu da buna mukabil güçle ortaya çıkmak. Fakat Filistinli kardeşlerimizin elindeki imkanlarının sınırlı olması bunu mümkün kılmamakta. Hakan Fidan doğru söylüyor. İsrail'i durduracak olan şey, İsrail'e mukabil bir gücün oluşması gerekiyor.
2006'taki statü koa bunun üzerine kuruluydu. Ama yıllarca süren siyonist planın neticesinde İsrail'i durduracak tüm güçler birbirine girdi. Tüm bunlar da gündelik dış politik heveslerle hareket eden, dış politikayı iç politik gücünü tahkim etmek için kullanan, yüzeysel bir dış politik analiz kabiliyeti olan AKP iktidarının ve Erdoğan'ın da birincil derecede payı vardır. Potansiyel tüm düşmanlarını birbirine düşünen savaş makinesi İsrail'i, an itibariyle durduracak bir güç yoksa, bunda Türkiye'nin sorumluluğu da hiç az değil. İslamcı gençler hala büyük resmi görebilmiş değiller. Halbuki Siyonistler, Şiileri Sünnilere, Sünnileri ise Şiilere kırdırtarak Orta Doğu'yu kendileri için dikensiz bir gül bahçesine çevirmiş durumda. Tüm bu ortam, İsrail işgal planı için hazır olduktan sonra, 7 Ekim'de Hamas kıvılcımı çakmış.
Şii ya da Sünni fark etmez, Filistin direnişinin liderliğinin, İslamcılarda olduğu 25 yılın sonunda Filistin bir varlık-yokluk mücadelesi içinde. Daha önce İsrail nasıl kuruldu ve Filistin direniş tarihi bölümlerinde uzun uzun anlattığımız için tekrara girişmiyorum ama Filistin davasının 100 yıllık tarihinin sadece son bölümünde vardır İslamcılar. Ondan önce sosyalistler vardı, vatanseverler vardı, milliyetçiler vardı. Arafat'ı biliriz, FHKC'yi biliriz. Bunlar İslamcı değildi. Ve davanın da an itibariyle içine edenler İslamcılar oldular. İslamcılara yıllarca anlattık fakat dinlemediler.
Onlar Arafat'a hainlikle, FHKC'yi anarşistlikle suçlayıp durdular. Filistin meselesi ne Arap'ın, ne Türk'ün, ne Müslüman'ın, ne Yahudi'nin, ne Şii'nin, ne Sünni'nin, hiçbirinin tek başına meselesi değildir dedik dinlemediler. Filistin meselesi insanlığın meselesi olarak kavranırsa Filistin özgür olabilir dedik, onların derdi Kudüs'ü idi, onların derdi Şii nefreti falandı. Bizler kazananın, güçlünün yanında olmak zorunda değiliz. Eğer devlet yönetseydik, âli menfaatlerimizi gözetirdik ama insanız. Dolayısıyla biz halk olarak vicdanen nerede durmamız gerektiğine kendimiz karar veririz. Devlet yönetsek menfaatlerimizi gözetiriz ama biz Orta Doğu halkları bu canavarın karşısında konumlanmayı insanlık vazifesi saymalıyız. Daha önceki bölümleri de böyle bitirmiştik. Filistin bölümleri böyle bitsin, yine öyle bitirelim. Kahrolsun siyonizm, yaşasın özgür Filistin.
Tren Topi'yi Podimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar emperyalistlerin ayak oyunlarına aldanmadığınız günler dilerim. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.