
1.798 kelime · ~9 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na hoş geldiniz canlarım, birtanelerim, badem sütlü lattelerim, şeker ilavesiz vişne reçellerim.
Keşke olsa da yesek. Bu haftaki yersiz neşemi neye borçluyuz biliyor musunuz? Aylardır yatıp kalkıp yazamıyorum, yazamıyorum, öyle yapamıyorum, böyle olduramıyorum diye koca yazı sürünerek geçirmeme sebep olan gösteriyi sonunda yapmama borçluyuz. Bunca yıllık hayatımda bir kere daha günü gününe çalışacağım ve kendimi strese sokmayacağım diye karar aldım ve bir kere daha hayat tarafından verilen yarrağıma çalışırsın ben seni gösterden önce tuvalette bir ağlatayım da şanımız yürüsün cevabıyla karşılaştım. Ha gösteri yaptık mı? Yaptık. Ne oldu? Ben bir kere daha kendimin ağzını yüzünü kırdığımla ve hayata ben senin yapacağın işi sikeyim dediğimle kaldım. Neyse. Neyse canınız sağolsun. Canın sağolsun.
Canın sağolsun. Ben çekerim. Konersol. Evet tamam neyse hadi hop gelip ilk gösteri heyecanını paylaşan tüm bürosunun günlerine çok teşekkür ederim diyelim ve yeterince overshare eylediysek artık danışmanlık aşağımıza doğru buyurun geçelim şöyle hadi bakalım buyurun Kayıp eşya danışmanlık Kayıp eşya danışmanlık Bu hafta Fırsat Bu Fırsat, siz sen at güneşlerinden gelen yaratım sancısı sorularını bir elden geçireyim dedim. Naçizane. Çok güzel denk geldi. Aranızda yazan çizen çok var. Sorularınıza bakınca anladım. Madem yapamıyoruz, hep beraber yapamayalım diyerek bu özel bölümü sizler için hazırlamış bulundum. E ne demişler? Terzi kendi söküğünü dikemez belki ama başkasının söküğüne yıldırım mayruk kesilir. Ya.
Öyle demişler. Ben demedim. Bir atasözü bu. Evet ustam çek ortaya bakalım güzel bir düz adam hatırlatması çek. Şöyle güzelinden. Şu anda dinlemiş olduğunuz podcast yayını komedi toplum ve kültür başlığı altında şamatasına kaydedilmiştir. Dinleyenlerine profesyonel bir yardım sunmamaktadır delirmeyin. Kendini darda hisseden dinleyicilerin nerede yanlış yaptım diye düşünmeleri... ...net bir cevap bulamıyorlarsa gidip bir profesyonele sormaları büyük önem arzetmektedir. Onlar size söyler nerede nasıl yanlışlar yaptınız.
Bana düşmez. Arz ederim. Kayıp Eşya Büyüsü Genel Müdürü Özteze. İlk sorumuz sevgili Leyla'dan geliyor. Nefret edeceğim bir soru soracağım demiş. İddialı bir gülüş. Set yayınlandıktan sonra şaka yazmak kolay bir iş mi diye sormuş Leyloş. Sevgili Leyloş. Öncelikle bir kere...
Nefret çok güçlü bir kelime, çok ağır bir duygu. Nefret demeyelim. Nefret demeyelim ama okuyunca gözlerimizi kaşıkla çıkarıp atma isteği uyandıran... ...duyduğumuzda kulaklarımızı kesip balıklara yem etmesimiz getiren soru diyelim. Bu cümleyi böyle devirmeyi uygun gördüm bu sefer. Neyse yine de bu soru onlardan biri değil aşkım. Bu soru öyle bir şey, öyle bir duygu uyandırmıyor.
Sizler için geçtiğimiz aylarda az da olsa maruz kaldım ve bahsettiğim bu duyguyu uyandıran soruların küçük bir listesini yaptım. Başlıyorum, şöyle başlıyor. Special'ı yeni bir şey yazmadan mı çektin? Şimdi ne yapacaksın? Boşa çekmişsin o zaman o speşli. Niye çektin? İzlenmeler çöp olacak. Keşke hiç çekmeseydin. Boşu boşuna masraf etmişsin. Ne kadar harcadın? Nerede çektin? Sahneyi nasıl ayarladın? Birini mi tanıyorsun? Parayı nereden buldun? Neden çektin? Neden çektin? Neden çektin? Yenisini yazmadan neden çektin? İzlenmelerin çöp olacak. Seyirci seni unutacak. Kimse bile tanımayacak. Unutulacaksın.
Evet, bu sorular körpecik limaların yetersizlik hissini tetikleyip, Allah korusun, bir gecede tık diye götürebilir. Fakat bize koyar mı lan? Bize koyar mı? Oğlum biz ömrümüzü vakfetmişiz self-sabotaja. Biz, biz içimize dinamitler patlatmışız. Bu kız kaçıranlar bize koyar mı oğlum? Siz bizi ne zannediyorsunuz lan? Biz bu podcast'ı niye yaptık? Nedir bu kayıp eşya bürosu nedir? Halkın kendi kendini dövmesidir. Ve hemen akabinde de kendi omzundan öpmesidir. Hayret bir şey. O yüzden Leyloş, hayır kolay değil aşkım.
Valla kolaysa bile bilmek istemiyorum. Ne yapacağız bilip Allah'ın seversen. Biri herhangi bir şey hakkında çok kolay iş iki dakikada halledersin dediğinde daha mı iyi oluyor? Daha mı iyi oldu şimdiye kadar? Bu büroda hepimiz he o zaman okey tamam madem deyip gödümüzü yayıyor ve yarınlar yokmuşçasına... ...Skimsonik bir dizinin sekiz sezonunu birden üç gün içerisinde oturup izliyoruz. İzlemiyor muyuz? Haksızsam haksızsın deyin.
Sonra ne oluyor? Tabii ki o işi iki dakikada halledemiyoruz ve herkesin iki dakikada hallettiğini düşündüğümüz için bir gerizekalı olduğumuzu sanıyoruz ve geceleri, uykuları, gençliğimizi kendimize haram ediyoruz, haram. Bu kavgada kazanan HBO yapımları oluyor. HD film cehennemi oluyor. Başka da hiç kimse de kazanmıyor bu kavgada.
Biz beyin fırtınasına askılı atletle yakalanmaya devam, gardaşlarım. Yarın öbür gün doğal seleksiyonda avantajdır, bakmayın. Diyelim ve adeta self sabotajımı övelim. Ne biçim bir cevap oldu? Ben de takip edemedim. Neyse inşallah birinin işine yarar. Değil mi? İkinci sorumuza geçmeden midrollümüzü buraya alalım. Midroll neydi? Midroll sevgiydi, emeksi programın ortasında giren, reklamdı, paraydı, kaşeydi. Virüsünün Gülleri. Sizler için geliyor.
Evet, gerisin geri büromuza geldik. Çişimizi yaptık, suyumuzu içtik. İkinci sorumuz Varşova'dan geliyor. Evet, yanlış duymadınız. Polonya, Varşova'dan soru gelmiş.
Cansu sormuş, Özgem demiş, ben yazamıyorum artık. Eskiden çok güzel yazıyordum. Öyküler yazıyordum, oyunlar gırla gidiyordu. Şimdi oturup da iki kelimeyi yan yana getiremiyorum. Çevrem çok değişti. Hayat beni yaban ellere taşındırttı. Artık buraların havasından mı, yığıranç suyundan mı bilemiyorum. Fakat asla yazamıyorum. Her cümlem bayat geliyor. Her hikaye sanki yazılmış gibi hissettiriyor. İçimdeki orijinali bulamıyorum demiş. Evet.
Cansu'm, hala öncelikle geçmiş olsun bir tanem. Kim bilir nasıl zorlandın o yaban ellerde. Gün geldi, şişeyi kafana dikip kana kana su içmek istedin... ...fakat aldığın su gazlı çıktı midene kadar bir kerede. İndi aktı gitti lavaba aç gibi. Gün geldi kahvaltı varmış diye sevinerek gittiğin kafede... ...kahvaltının ekmek üstü margarin olduğunu gördün. Yine de yemek zorunda kaldın el mahkum. Sorarım sana kim yazabilir böylesi bir ortamda?
Böylesi bir ortamda kim bir yaratıcı süreç başlatabilir? Ben bu soruyu internete de sordum. Polonyalı ünlü yazarlar kimlerdir dedim. Nowaklar, Martinekler, Borowskiler, Kubovskiler arasında kaldım. Bir tanesini bile tanımıyorum ya. Ne görmüşüm ne okumuşum. Yeterince iyi olsalar bir şekilde duyardık diye düşündüm. Yekta Kopağan falan bir hikayesinde bir şey paylaşırdı en azından. Ne bileyim hiç duymadık.
Polonyalı iyi yazar demek ki yok, biz duymadıysak yok. Olan da kim bilir hangi savaşta öldü, gitti yazdıkları, yandı, bitti, kül oldu, öyle değil mi? Onu da bilemeyiz. Çok, çok acılar çekmiş bir ülke Polonya, bilemeyiz.
Demek ki Polonya'da yazılamıyor. Polonya'da edebi bir üretim gerçekleşemiyor. Peki ne yapacağız? Kabul edecek miyiz bu durumu? Varşova'yı terk ediyor mu eylemci? Hayır. Öncelikle hemen bir göz doktoruna görüneceğiz. Bazen yazar tıkanıklığı zannettiğimiz şeyin ilerleyen göz numarası olduğu ortaya çıkar biliyor musunuz? Ben de çok şaşırmıştım.
Göz doktoruna gittikten sonra da yazamadığımız için oturduğumuz yerde kahrolmaya bir son vereceğiz... ...Bruce'un'un gülleri. Kalkıp dışarıda kahrolacağız. Kahrolmak cepte, ona çare yok. Ben şimdi size burada umut tacirliği yapacak halimde yok tabii ki. Hayal satmayacağım sizlere yani, hayır. Bakınız ne diyor Frederick Nietzsche, Yürümenin Felsefesi adlı kitabında. Bu kitap Nietzsche'nin değil de Frederick Gross'un. İçinde Nietzsche'nin sözlerine yer. Çok insan var bu kitabın içinde, alın okuyun.
Bakınız ne diyor Frederic Nietzsche? Mümkün mertebe az oturmalı, açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli diyor ve bizleri yürümeye, yürüyerek üretmeye davet ediyor. Ve devam ediyor. Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir, diyor.
Yani bu ne demek? Sıçamazsan yazamazsın demek. Benim anladığım bu, bu cümleden. Yazamamak bir nevi kabız olmaktır diyor. O zaman ne yapacağız Cansu'm? Eşimize, dostumuza söyleyeceğiz. Kendimize kuru erik, kuru kayısı gönderteceğiz. Kolilerle Varşova'mıza turşu suyu tüketeceğiz, şalgam suyu içeceğiz. Oralarda da bulunabilir bu arada, gurbetçi marketlerinde. Ve Nietzsche şu son cümleyle bitiriyor tavsiyesini. Kutsal tine karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.
Diyor. Tüm tuşlara basmış vallahi Zerdüş Başkan değil mi? Yürüyün, yiyin, için, dua edin demiş ki çok sonradan filmde yapıldı diye biliyorum. Julia Roberts ve Javier Bardem içi oynuyordu gibi. Evet, hiçbir şey olmasa bile içinde şu kadarcık ahiret inancı varsa Cansu'm günaha girmemek için çıkar, yürür, yazarsın.
Bürosunun gülü. Yok orijinal değilim, yok her şey yazıldı. Bunları geçiniz kardeşim, bunları geçeceğiz ya. Bir kere de ben yazacağım diyeceğiz. Sen o hikayeyi yanlış anlattın kardeşim diyeceğiz Tolstoy'a belki, belli değil. Haddimizi aşacağız, kendimizi bir bok sanacağız. Ben bazı geceler ciddi ciddi şunları düşündüğüm oldu. Bakın burada da itiraf ediyorum size. Diriliş daha akıcı yazılabilirdi bence. Tolstoy bazı yerleri kesip atabilirdi. Yazar olarak bazı yerlerle vedalaşamadığını düşünüyorum.
tutunamayanlarda daha çok virgül kullanılabilirdi. Daha çok virgül tutunamayanları daha susunamayanlar yapmazdı bence. Hakkari'de yaz mevsimine de bir şans verilebilirdi. Bilmiyorum. Bunlar benim fikirlerim. Haydi bakalım göreyim seni Cansu'm. Hafta sonu güneşli gözüküyor. Varşova'da ona da baktım sizler için. Çıkıyoruz önce bir göz doktoruna görünüyoruz. Sonra oradan Ulusal Müze'ye kadar vuruyoruz. Yürüyoruz vardır oranın da bir Ulusal Müze'si. Her yerde olan bir şey Ulusal Müze. Sanat sepet görüyoruz. Kafamızı birazcık dağıtıyoruz.
Yine dünyanın dört bir yanına yetiştiğimiz bir bölüm oluyor. Hadi bakalım, geldik son soruya. Evet. Serdar yazmış. Abla selam. Her bölümde de bir ablacımız oluyor değil mi? Ne güzel. Abla selam, ben de stand-up yapmak istiyorum ama nereden başlayacağım bilmiyorum. Kimseyi tanımam, etmem. Yazdıklarım seyirciye geçer mi? Ondan da emin olamıyorum. Sana yollasan bir okur musun? Demiş. Aman, aman, aman, aman, aman. Çocuklar sakın.
Sakın, sakın hiç kimseye hiçbir şey yollamıyorsunuz. Aman diyeyim. Zaten kimse okumuyor. Okusa bile verdiği, söylediği şeylere sakın güvenmiyorsunuz. Aman diyeyim. Çoğu şaka kağıt üzerinde komik değil. Bir kere bu bir. İkincisi kağıtta komik olsa bile sahne üzerinde komik olacağının garantisi yok. Bu da iki naçizane deneyimlerin bu yönde. Yani son dört beş senede. Çok parlak değil ama sen yine de sahnede bir dene. Dediği şaka reaksiyon alınca devcileğin bir göte dönüşen ne komedyenler gördü bu gözler.
Ağabey çok iyi, mutlaka yap. Seyirci sever böyle dark şeylerden. Denen şakada sessizliği de duydu, ha bu kulaklar. Sessizlik duyulabilen bir şeymiş arkadaşlar, biliyor muydunuz? Ama onun da tadı bir başka oluyor, onu da söyleyeyim.
Seyirciye ne geçiyor, ne geçmiyor? İnanın bu konuda hiçbir bilgim yok. Ben çok sağ, solu belli olmuyor seyircinin. İnsan o da neticede. İnsanlar hakkında da fikrimiz belli. İnsanlık namert, insanlık puşt. Ayık mı? İçmiş mi? Flörtünü mü getirmiş? Kavga edip mi gelmiş? Zorla mı getirilmiş? Bilemiyorsun ki. Seyirciyi bilemezsin. Seyircinin canı ister, güler. Canı istemez, gülmez. Sen... Sen denemeye devam edeceksin, ablasının. Dayak yiyip yiyip geri döneceksin o açık mikrofonlara, senin başka yolun yok. El açacaksın, dua edeceksin, yakaracaksın Allah'a, kutsaltına, dizlerinin üstüne çökeceksin. Diyeceksin ki sen soktun, sen çıkar, yarabbül alemin diyeceksin. Hızır'ı çağıracaksın, melekleri ve diğer herkesi. Ve tüm bu manyaklığa girebilmek için bir akşam ceketini alıp, bir açık mikrofon gecesine gideceksin, oturacaksın orada, kendine bir bira söyleyeceksin, gözüne kestirdiğin bir iki kişiyi dikkatle baştan sona izleyeceksin ve içinden kendine şunu diyeceksin, bu mal yaptıysa ben de yaparım. Her stand-up bu cümleyle başlar biliyor musunuz?
İşte bu kadar basit. Evet, bu haftalık bize ayrılan sürenin sonuna geldik, birtanelerim. Haftaya aynı gün, aynı saatte buluşmak üzere. Ki mesela o gün hangi gün, onu da bilmiyoruz. Çarşamba yaptık en son, takip ettiniz mi bilmiyorum. Manyak ettik sizi de iyice. Hakkınızı helal edin, ne diyeyim. Soru ve sorunlarınız için gelsin insta DM'ler. Bendeniz kayıp eşya bürosundan. Genel müdür, Özge Özel, hepinize kucak dolusu sevgiler. Derdinize gelen uçan tek mi?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.