
2.983 kelime · ~15 dk okuma
Haddini aşan Yaşam Rehberi'nden hepinize merhaba. Tüketkenler Çağı'ndan söz ediyoruz ve bu başlık altındaki ikinci bölümü dinliyorsunuz. Eğer ki bir şekilde, bir sebeple ilk olarak bu bölüme denk geldiyseniz Tüketkenler Çağı başlıklı ilk bölümümüzü de lütfen dinlemeyi ihmal etmeyin. Çünkü burada bahsedeceklerimizin altlığı o bölümün temelini oluşturuyordu. Orada bütün ayrıntılarına değindik. Nelerden bahsettik?
Tüketim meselesinin ihtiyaçlardan nasıl koptuğunu, arzularımızın nasıl motivasyon kaynağı haline geldiğini birazcık kabaca olsa işledik. Bunun sebebinin kim olduğuna değindik ve Türkiye'nin tüketim toplumuna dönüşme yolundaki kısa tarihçesine kişisel gözlemlerim ve örneklerim ve tabii ki fikirlerim ekseninde baktık haddimizi aşarak. Bu bölümde ne yapacağız? Bu bölümde de artık tüketimi mantık ve özgür iradeden kopartma çabasının örneklerine nasıl işlediğine ve insanın değişmemesinden yola çıkarak yani insan doğası, psikolojisi değişmiyor. Korkularımız hala aşağı yukarı aynı korkular. Arzularımız aşağı yukarı aynı arzular. Zaaflarımız da öyle. Dolayısıyla teknikler de değişmiyor. Yıllar önce kullanılan tekniklerin bugün hala nasıl işe yaradığına ve bu tüketim sürecinin, arzusunun, dürtüsünün neden bu kadar direnmesi zor bir duygu olduğuna bakacağız.
Edward Bernays'dan bahsetmiştik. Kimdi? Sigmund Freud'un akrabası. Amerika Birleşik Devletleri'nde Freud'un psikanaliz yöntemleri, insan psikolojisine yönelik çıkarımlarını Hitler'in propaganda bakanı Joseph Goebbels'in propaganda unsurlarıyla birleştirerek halkla ilişkiler adını verdiği bir tabii kendi bakış açısıyla örtülü reklam tekniğiyle insanlarda tüketme arzusunu nasıl oluşturduğuna dair birkaç bilgi kırıntısı paylaşmıştım. Şimdi gelin isterseniz bu bölümün başında Edward Bernays'in kendi ismi kadar meşhur üç kampanyasını sizlere anlatayım. Böylelikle bu işin kökenini, tekniğini
ve neden, nasıl işe yaradığını ve insanların esasında ne kadar kolay yönlendirilebildiğini, ne kadar kolay tırnak içerisinde aldatılabildiğini birlikte görelim. İlk örneğimiz Torches of Freedom adını taşıyor, özgürlük meşaleleri. Şimdi 1920'lerin Amerika Birleşik Devletleri, kadınların sigara içmesinin hoş karşılanmadığı yıllar. Bu tabii o dönemin Anadolu toprakları içinde çok farklı olmasa gerek.
Müşterisi Lucky Strike, Bernays'e gidip diyor ki, ya tamam erkekler bizim sigaralarımızı içiyor ama kadınların da içmesi lazım, bir sürü kadın var, biz bu pazarı kaçırıyoruz, bize bir şeyler yap diyor. Bernays da diyor ki, hay hay diyor ve 1929 yılındaki Paskalya günü yürüyüşü için bir plan kurguluyor. Özenle bir grup alımlı kadın seçiyor böyle gayet hoş, gayet şık, güzel, şuh ve pırıl pırıl giyinmiş kadınlar böyle insanların o yürüyüş kortej içerisinde mutlaka dönüp bakacağı, gözden kaçıramayacağı kadınları buluyor ve hepsine Lucky Strike sigaraları veriyor ve diyor ki işte yürüyüş boyunca bunları içeceksiniz diyor. Ve bunu özgürlük, Amerika'nın en hassas karnı olan özgürlük, freedom kavramıyla özdeşleştiriyor. Diyor ki kadınlar da özgürdür ve kadınların sigara içebilmesi kadınların özgürlüğünün en büyük sembolüdür.
gibi bir alt metinle vurguluyor ve bunu basın bültenlerine çevirip bütün gazetelere veriyor. Özel fotoğrafçılar tutuyor, o kadınların yürüyüş içerisinde sigara içerken böyle en can alıcı pozlarını dağıtıyor. Dolayısıyla güzel fotoğraf, güzel bir basın bülteni tahmin edeceğiniz gibi bütün gazetelerde kendisine yer buluyor ve bütün gazetelerde büyük haberlere dönüşüyor. Ama kimse tabii bunun bir sigara şirketinin aslında propaganda faaliyeti olduğunu bilmiyor, anlamıyor. Çünkü o zamana kadar öyle bir şey yapılmamış ve herkes sahiden bir Paskalya günü yürüyüşünde kadınların özgürlük adına sigarayı tüttürmesini sahiden bir dişi özgürlük hareketi olarak algılıyor. Ve yürüyüşü takip eden dönemde kadınların sigara tüketiminde gerçek bir patlama yaşanıyor. Öyle ki hani sigara endüstrisinin tarihinde benzeri görünmemiş bir patlama yaşanıyor.
bu günlere kadar eminim yansıması da gelmiştir. Torches of Freedom, özgürlük meşaleleri başlıklı kampanya Edward Bernays'in tekniklerinden sadece biri. İkincisi çok daha yaygın bir kavram. Günün en önemli öğünü nedir diye size sorsam zihninizde ne canlanıyor acaba? Sanıyorum öğle yemeği ya da akşam yemeği diyenler ya da yatmadan önce buzdolabının önünde atıştırılan, tıkıştırılan şeyler cevabını verecek olanlar yok denecek kadar azdır.
Günün en önemli öğünü ne? Kahvaltı. Öyle mi acaba? Aslında değil ama Edward Bernays bunu bu hale getirdi. Gelin biraz da o kampanyaya bakalım şimdi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde kahvaltıların vazgeçilmez bir neşenin bacon. Bacon ile domuz pastırması. İşte böyle tavada kızartıyorsunuz, ediyorsunuz. Bizim pastırmanın domuzdan olanı diyebiliriz. Ama tüketmek için ne gerekiyor? Kahvaltı yapmak gerekiyor. Üstelik mükellef bir kahvaltı yapmanız gerekiyor. Bir tava çıkaracaksınız, bilmem başında duracaksınız falan filan. Fakat o dönemlerde
çalışanlar yani yoğun çalışma dönemindeki Amerika Birleşik Devletleri özellikle büyük buhranın sonrasında bir yeniden istihdam patlaması yaşanıyor. Amerika yaralarını sarmaya çalışıyor. İnsanlar artık işe yönelmekten kahvaltılarını ihmal etmeye başlıyorlar. Bu da tabii bacon satışlarını düşürüyor. Bernays'in müşterilerinden biri Beach Not Packing adlı bir bacon üreticisi diyor ki bizim satışlar düşüyor bir şey yap diyor. Bernays'in aklına tabii ki yine şeytani bir plan geliyor.
Amerika'da binlerce doktora mektup yazıyor ve diyor ki, ''Besleyici bir kahvaltı sizce sağlık için faydalı mıdır, değil midir?'' diyor. Şimdi buna kim hayır diyebilir? Tabii ki bütün doktorlar da ''Evet, faydalıdır.'' diyor. İşte ''Gün boyu sizi dinç tutar.'' falan filan gibi cevaplar yazıyor.
Hepsinden olumlu yanıt alınca, Bernays bu yanıtları topluyor ve şöyle bir alt metne sahip basın bültenine çeviriyor. ''Sağlam bir kahvaltı günün en önemli öğünüdür ve sağlık için şarttır. Amerikalı binlerce bilmem kaç bin doktor işte bu şekilde görüş bildirdi.'' diye bütün gazetelere dağıtıyor. Ve ne oluyor?
Bacon satışları tarihinde görülmemiş bir patlama yaşıyor. Herkes harıl harıl mükellef kahvaltılar, bol kalorili baconların derdine düşüyor. Ve Bernays'in tabii yine çok meşhur tekniklerinden biri otomobiller adına Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük endüstrilerinden biri olan otomotiv sanayine yönelik oluyor. Kendi müşterisi için. yarattığı reklam kampanyasında otomobillerin bir ihtiyaç değil bir arzu nesnesine dönüşmesini sağlıyor. Neyle sağlıyor? Mesela otomobillerin içerisine çok güzel alımlı kadınlar yerleştiriyor reklamlarda, ilanlarda. O zamana kadar işte otomobiller ağırlıklı olarak erkekler tarafından satın alınan ve yine ağırlıklı olarak erkekler tarafından kullanılan bir araç. Ama onu şu modeli çeviriyor. Bu arabayı alırsan bak böyle bir kadınla birlikte olabilirsin. Böyle bir kadınla evlenebilirsin. Böyle bir sevgilin olabilir. Birlikte olduğun kadın bu kadar mutlu, bu kadar gururlu olabilir diyor ve otomobili yıllarca, onlarca yıl kullanılacak, faydalanılacak bir şey olmaktan çıkarıp her sene değiştirilebilecek bir şeye çeviriyor. Ve farkındasınız sanıyorum. Bernays'in bu işte kaç yıl olmuş, neredeyse yüz yıl öncesine dayanan teknikleri, taktikleri hala
pek çok isim altında devam ediyor. Yani onun adını almıyoruz, onun tekniklerinin isimlerini belki kullanmıyoruz ama işte halkla ilişkilermiş, propagandaymış ya da bugünkü yaygın tabiriyle influencer pazarlaması, influencer marketing gibi isimler altında esasında aynı şeyi yapıyoruz. Bakın, danışma kurulunda olduğum bir kurumda yaptığımız araştırmadan bahsedeyim size. Rappman adlı bir kuruluş, itibar araştırmaları merkezi, kar amacı gütmeyen bir kuruluş. Ben de bahsettiğim gibi danışma kurulundayım. Araştırma şirketi Zenna ile birlikte bir çalışma yaptık. 2000, yanlış hatırlamıyorsam, 21 yılındaydı. Yani birkaç sene önce. Şimdi rakamlar çok daha evvel. etkin bir şekilde artmıştır eminim. Türkiye'deki influencer etkisini raporladık burada. Yani bu sosyal medya ünlülerinin insanlardaki karşılığını, tüketime yönelik davranışlardaki değişimini araştırmıştık. Bakın, sonuçlara göre Türkiye'de sosyal medya kullanıcılığının yüzde 48'i ünlüleri, yüzde 44'ü de influencerları takip ediyor. Bu çok büyük bir oran. Yani neredeyse yarısı mutlaka bir şöhreti. dijital mecralarda şöhret olsun ya da geleneksel mecralarda şöhret olsun bir şekilde takip ediyor. Ama çok ilginç de bir sonuç var bunun içerisinde. Ünlüleri takip edenlerin %15'i ünlülere güvendiğini söylüyor. İnfluencer dediğimiz sosyal medya şöhretlerini takip edenlerin de %16'sı onlara güvendiğini söylüyor.
Fakat bakıldığında satın almada etkilenme oranı 18-24 yaş arasındaki sosyal medya kullanıcılarında %29. Yani 18-24 yaş arasındaki sosyal medya kullanıcılarının %29'u, hadi 30'u diyelim yuvarlayalım, %30'u yani 3'te 1'i satın almalarında bu sosyal medya ünlülerinin tavsiyelerinden etkileniyor. 25-34 yaş aralığında %22'ye geriliyor bu. Başka bir deyişle bakıldığında yine aynı araştırma raporunun sonuçlarına göre Türkiye'de sosyal medya ünlüleri tanıttıkları ürünlerde her iki kişiden birinin satın alma davranışını etkiliyor. Yani o kadar fazla mesaja maruz kalmamız, influencerların sabah akşam durmaksızın, nefes almaksızın bir şeyleri tecrübe edip bizim üstümüze boca etmesi boşuna değil.
Yani internet etkisi diye bir şey var. İnternet neyi getirdi? Mesela elektronik ticaret, tüketimi tarihte hiç olmadığı kadar kolay ve güvenli hale getirdi. Benim çocukluğum, gençliğim, satın aldığınız bir malın herhangi bir sebepten dolayı bir marazlı çıkma durumunda, bir arızaya maruz kalma durumunda, bir sorunu olması durumunda karaları bağladığınız bir dönemdi. Çünkü muhatap bulamazdınız, kimse iade kabul etmezdi falan filan. Elektronik ticaret bunu tamamen değiştirdi mesela, bunu unutuyoruz. Sadece fiyat karşılaştırması, işte uygun fiyat vesaire gibi şeyler değil elektronik ticaretle hayatımıza giren. Bir diğer konu yine elektronik ticaretin formları ile hızlı teslimat. Yani artık üstümüzü başımızı giyinip evimizden çıkıp bir mağazada alışveriş yapma süresinden daha kısa bir sürede kapımıza gelen ürünleri gördük.
Ve bu satın almayı anlık bir reflekse dönüştürdü. Yani dürtüsel olarak can sıkıntısından sepete atıp bir şeyler aldığımız bir dönem başladı. Ve sosyal medyada dediğimiz şey ki Türkiye'nin en büyük ortak paydası bugün tamamen bir alışveriş platformuna dönüşmüş durumda. Ve bunun doğal sonucu da hızlı ve aşırı tüketim.
Aynen yiyeceklerimiz gibi, haburcuburlar gibi, ağzımıza tıktığımız şeyler gibi çok hızlı ve çok aşırı tüketiyoruz. Çünkü bütün oyunun kuralı bunun üzerine kurulmuş durumda. Peki, bu sözleri eden, bu sesini duyduğunuz adam bütün bunlardan azade mi? Maalesef. Ama çok uğraşıyorum. Bakın sizi bize raporu paylaşayım.
Şimdi tüketimin er meydanı nedir? Kılık kıyafet meselesi değil mi? Hepimizin bir şekilde içine düştüğü bir ne diyeyim hani tırnak içerisinde çukur. İlla ki kılık kıyafet konusunda hepimizin tüketim vanaları sonuna kadar açılabiliyor. 2011 yılında bir blogumda yazı yazmışım. Bölümün notlarına da bağlantısını koyacağım. Tıklayıp okuyabilirsiniz. Okumanızı da tavsiye ederim. 2011 yani aradan epey bir zaman geçmiş. Yazının başlığı Stil Mağduru Alışveriş Gazisiyim.
Bu yazının özeti de, işte bu tüketimle ilişkili, bu saçma sapan davranışlarımı terbiye etme konusunda kendi kendime aldığım bir karar ve bu karar öncesinde ortaya çıkardığım bir teşhis. Yani önce bir teşhis yapmışım, benim gardırobumda ne var ne yok, sonrasında bunu nasıl bir düzene sokarım, hal yoluna sokarım diye arayışlara girmişim ve o yazının içerisindeki bölümü görgüsüzlük, terbiyesizlik gibi algılamamanız, ümidiyle paylaşmak istiyorum. Gardrobumun dökümünü çıkarmışım o yazıda. Bakın şunlar varmış. Önce gözden çıkartmaya karar verdiklerimi söylüyorum size. 10 şort, 2 kanvas pantolon, 4 gömlek, 1 hırka. Bunları gözden çıkarmışım. Peki elimde kalanları 2011 yılında şimdi size yazıyorum.
10 pantolon. Bunların 6 tanesini bir kere giymişim sadece. 10 jean, kot pantolon. Bunun 3 tanesini giymişim. 4 tanesi o zamanlar küçük geldiği için giyemediklerimmiş. 3 şort. Hazırsanız geliyor esas bomba. 53 gömlek. 53. 135 tişört. 135. 17 kazak. 11 tanesini hiç giymemişim. 15 tane track top.
3 hırka, 30'dan fazla kravat. Düşünebiliyor musunuz? Yani. Ve kılık kıyafetle ilgili hiçbir iddiası olmayan biri olarak 2011 yılındaki gardırobum böyleymiş. Bunların çoğundan, neredeyse tamamından kurtuldum.
Bunun bir sebebi tarzımın tamamen değişmesi. Hani artık böyle track toplar, bilmem neler giymeyeli çok oldu. Tişört giymeyi hala çok seviyorum. Çok özene bezene oluşturduğum bir koleksiyonum var. Kıyamıyorum dağıtmayı ama yeni stratejim şu. Birkaç parça temel kıyafetin kombinasyonlarıyla hayatımı geçirmeye karar verdim. Yani düz renkli tişörtler ve onların kendi aralarındaki kombinasyonları böylelikle hani
Bugün ne giysem gibi dertlerim de olmuyor kafamda. Ama en büyük sorun ne? Kendi adıma tabii bu çok bireysel bir şey. Sahne ve ekranlar. Sürekli sahnedeyim ya da ekranlardayım ve görsel bir şey yaptığımdan dolayı bazen de değişik olma ihtiyacı.
Olabiliyor ama tabii bu tamamen bana has bir durum. Peki, isterseniz şimdi hani dedim ya kelin ilacı olsaydı başına sürerdi böyle car car konuşuyorum iki bölüm boyunca tüketkenlerle ilgili ama hani kendin ne yaptın derseniz en azından bir çabanın içerisine girmişim. Hep birlikte ne yapabiliriz? Birkaç tavsiyeye bakalım.
Tüketime odaklı bu kadar fazla mesaja kaldığımız bir dünyada durup düşünmek kolay bir mesele değil. Elbette daha az tüketelim, daha bilinçli tüketelim gibi kavramlar, biraz daha çok hareket etsek, az otursak ne güzel olur, dengeli beslenelim gibi bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkacak sıradanlaşmış tavsiyelerden biri. Ama en azından neden dolayı mağdur olduğumuzu bilelim. Her şey üstümüze kusuyor tüketime yönelik olarak. Bu kolay bir şey değil.
Zaten bunun ilaçlarından biri, demin benim kendi kılık kıyafetlerimle ilgili çabamdan da görmüş olduğunuz gibi sadeleşme. Buna minimalizm de diyorlar. Bunun hatta meşhur bir belgeseli var. Netflix'te seyretmiştim, sanıyorum hala katalogunda vardır. The Minimalist diye bir belgesel. Hani şunu salık veriyordu, temel ihtiyaçlara dönelim falan filan ama hani... Bana birazcık yavan gelmişti. Sonra bu bölümün notlarını hazırlarken baktım işte IMDB'de baktım, forumlarda falan baktım. Gerçekten de hani birçok yorum psikolojik derinlikten uzak bulmuş, önerileri pratik olmamakla suçlamış. Bir de çok ilginç bir ayrıntı vardı, belgeseli izleyenler görecektir. Hani orada sadeleşmeye karar veren bir çiftin bu süreçteki çabaları, hani demin benim anlattığım gardırobu sadeleştirme gibi şeyde.
Ona atıyor, buna atıyor, buna gerek yok diye. Ama ne hikmetse Apple ürünleri hiç gözünde büyümüyor. Yani o belgesel baştan sona bir Apple'ın ürün yerleştirme belgeseliydi aslında. Tabii bu benim komple teorim ama bir daha eğer izlerseniz bu gözle bakın sanıyorum göreceksiniz. Yani minimalleşelim derken de hani bazı şeyleri de sabitleştirelim gibi bir mesaj da veriyor olabilir mi? Bilemedim.
Şimdi çoğumuz için markalar ve ürünler bir toplumsal mesaj. Yani biz falanca markayı giyenler arasında olmak için o markaya ait bir şeyler alıyoruz. Bu çok önemli, çok ilginç ve bu çağa yönelik bir imtiyaz, bir davranış kodu diyelim. daha doğrusu. Yani biz o markaları kalitesinden ötürü, modelini çok beğendiğimizden ötürü, bize çok yakıştığından ötürü falan kullanmıyoruz. Bu ister mutfağımızdaki bir küçük ev aleti olsun, ister ayağımızdaki ayakkabı olsun. Biz o markayı giyinenlerden biri olduğumuzun mesajını vermek, bunun propagandasını yapmak, bu mesajı aktarmak için o tüketimi yapıyoruz. Bu önemli. Ve bazılarımızın
Kendini markalar olmadan ifade edebilmesi mümkün değil. Yani hiçbir vasfı yok. Üstündeki o dev logolu mont dışında. Bize aktarabileceği bir şey yok. Onun için masaya oturur oturmaz cep telefonunu koyuyor. Onun için arabasının anahtarını koyuyor. Onun için işte her fırsatta sadece ve sadece sahip olduklarından ya da satın aldıklarından bahsediyor. O yüzden elektronik postasının sonunda hangi cep telefonundan yollandığına dair bir imza satırı yer alıyor.
Yani Bernays'in zehri hala tazeliğini koruyor. Markaların bizi ait olmak istediğimiz zümrelere mensup kıldığını sanıyoruz. Öyle oluyor mu? Bilmiyorum. Öte yandan o zümreler bizim zannettiğimiz kadar matah zümreler mi? O da bir soru işareti. Şimdi çok önemli bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bir gün çok büyük bir şirketin, hatta yanlış hatırlamıyorsam bir sigara şirketinin üst düzey yöneticisi bir kadınla tanışmıştım. Emekli olmaya karar vermiş, daha doğrusu işini bırakmaya karar vermiş ve kiralık çanta sunan bir web sitesi açmıştı. Sanıyorum o web sitesi kapandı, kontrol etmeyi unuttum programdan önce ama Yaptığı şey şu, son derece lüks, markalı, altıhaneli, dolar bazlı etiketlere sahip çantaları kadınlara kiralıyor günlük, haftalık, aylık her neyse ve belirli bir süre boyunca kiralanan ve artık kiralanmayacak konuma gelenleri de ikinci elde yeriyle satıyor. Ve o kadar çok para kazanıyordu ki o dönem. Artık çanta yetiştiremiyordu ve ona dedim ki, ''En büyük müşteri grubunuz kim?'' dedim. ''Yani kimler sizin müşteri grubunuz?'' Ben hep şey zannediyordum, işte üst düzey yönetici kadınlar, işte ne bileyim işte toplumda belli bir statistik. Dedi ki, ''Hayır, onların hiçbiri bizim çantalarımızda işi yok. Bizim esas mevzumuz onların bir alt kademesindekiler.''
Yani normalde kimsenin o falanca marka çantaya sahip olamayacağını düşündüğü kadın gelip bizden o çantayı kiralıyor dedi. O zannettiğiniz, o bizim çantaları kiralıyor ya da kullanıyor zannettiğiniz esas zümre tamamen taklit ürün kullanıyor. Neden? Çünkü kimse o zümreye bu kolundaki saat taklit mi? Bu ayağındaki ayakkabı, belindeki çanta taklit mi? Demez. Ama işte filanca orta düzey bilmem ne yöneticisinin bilmem ne yardımcısına, asistanına, sekreterine herkes bunu sorar. Ha çakma mı bu çanta? Nereden aldın? Yoo çakma değil. Bak işte tamamen orijinal. Yani
olmadığı bir zümreye ait olma arzusundan kaynaklanıyordu. Ne kadar ilginç değil mi? Taklit ve orijinal kullanımı da böyle zengin ve fakir farkını ortaya koyuyor. Yani kuyumcularla konuşuyorum diyor ki bütün zenginler o görmüş olduğunuz magazin programlarındaki ünlülerin neredeyse hepsinin Bütün takıları sahte diyor. Neden? Çünkü hiçbirimiz onun sahte bir şey takabileceğini zannetmiyoruz. Ama bizim yan komşumuzu ondan takınca, ondan giyince, ondan kullanınca, ona binince kafamızda hemen acaba o taklit mi değil mi diye canlanıyor. Ve taklit bir ürün kullanma arzusu ne kadar ilginç. Yani düşünün, normalde sahip olamayacağınız diyelim ki bir cüzdana, bunun taklidine sahip olma duygusuyuz. sizi asla aslında o cümleye ait kılmıyor ve bas bas bağırıyor o taklit olduğuna dair her ayrıntısıyla. Ama yine de bizim içimizi bir kıpırdatıyor yani, kıpraştırıyor. Çok ilginç. Peki hani dediğim gibi ne yapmalık kısmına bakıyorduk ya, ne yapma konusunda iki tane önemli unsur var. Bütün bu konudaki, kendi kütüphanemdeki kitapları böyle bir derledim. Çok bu konuda yazılmış kitaplar, makaleler var şüphesiz. En önemli konu gündelik hayatımızın kurtarıcısı olan şey. Alışveriş listesi hazırlayalım sevgili dostlar. Bu kadar basit. Yani plana sadık kalalım. Alışveriş listesi bizi pek çok dertten kurtarıyor. Çünkü alışveriş listesi bizi arzularımızdan koparıp ihtiyaçlarımıza yöneltiyor. Nedir ihtiyacımız? Onlar şunlar. O zaman onu alalım. Ve kendinize küçük ödüller için paylar bırakabilirsiniz elbette. Tabii ki şımarıklıklar yapacağız. Tabii ki öyle boş yere. hani impulsive denilen, tamamen duygularımızın, dürtülerimizin esiri olarak bir şeyler tabii ki tüketeceğiz. Yani bu da bizim hayatımız. Hani bir kere geçiyoruz şu gezegenden, o zaman hani ünlü düşünürümüzün de dediği gibi, madem yaşamaya geldik dünyaya, bizim de her şeyden bir hakkımız vardır ama hani plana da sadık kalmak bizim akıl sağlığımız ve finansal sağlığımız adına da önemli ve en basit teknik işte şu, ihtiyaç ile isteği ayırt etmek.
Yani kendinizi şöyle bir kağıda ikiye bölün bir çizgi çizin ortasından bir tarafına isteklerim, bir tarafına arzularım. Yani daha doğrusu bir tarafa ihtiyaçlarım, bir tarafa isteklerim. Buna ihtiyaç mı duyuyorum yoksa buna istek mi duyuyorum diye bir ayrım yaparsanız ve ihtiyacınız olanı hiç düşünmeden alıp yani alabiliyorsanız elbette. İsteklerinizin üzerinde biraz düşünebilirseniz, inanın pek çok sorunun halloluyor. İsterdim size böyle çok mucize bir reçeteler sunmak ama insan doğası bu kadar basit işte. Bir cümleyle bile birçok sorunun çözümüne ulaşabiliyoruz. Yani ihtiyaçlar ve istekler. Haddini aşan yaşam rehberinin ilk bölümünü hatırlayan var mıdır bilmiyorum. Ben size o bölümün açılışından bir bilgiyi hatırlatmak istedim bu tüketkenleri işlediğimiz bölümün vesilesiyle. Türkiye'de 19 marka altında 1016 farklı tuvalet kağıdı seçeneğimiz var.
1016 marka tuvalet kağıdı. Neden? Neden? Çünkü tüketkenler çağındayız. Bu çağ seçenekler, olasılıklar, ihtimaller ve sahte umutların çağı. Bu sahte bolluk içinde asıl arzuladığımız mutluluğa ulaşmak neredeyse imkansız.
Çocuklarımızın oyuncak ile ilişkisinde dahi durum bu. Dopamin dediğimiz şey birkaç saniye sürmüyor. O almak için yanıp tutuştukları oyuncağı ellerine aldıkları anda anlamı yitiveriyor kendiliğinden. Kıyafetlerin logosuyla ve deseniyle yüz metre öteden kendini belli eder hale gelmiş olması bir tesadüf değil elbette. Hayat ve içindeki yerimiz tükettiklerimizle tanımlanıyor.
Kulağımıza küp olsun. İhtiyaç ile isteklerimizi ayırt etmek bu dertleri çözmek için fazlasıyla yeterli. Haddini aşarak yaşama rehberlik eden bu yayın bir kere daha haddimizi bilmeyi salık vererek sonlanıyor. Bir de küçük not vereyim kapatırken. Bu bölümü hazırlarken üstümde 1992 yılında Tokya'dan satın aldığım ve hala severek giydiğim bir tişört vardı.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.