Podcast

Dünya Dönüyorsa, Biz Neden Hissetmiyoruz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir düşünün... Dünya sürekli dönüyor. Hiç durmadan! Yani biz sürekli hareket halindeyiz? Fakat biz bunu neden hiç hissetmiyoruz? Neden koltuğumuza oturduğumuzda, hareket ettiğimizi fark edemiyoruz? Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümde bu soruya cevap arıyoruz. Hiperaktif Dünya’mızın bitmek bilmeyen dönüşünü birlikte anlamaya çalışıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.351 kelime · ~7 dk okuma

Yoğun bir günü atlattığınızı düşünün. Hem de baya yoğun bir günü. Olsun. Bütün işi gücü bitirdiniz. Artık yapacak hiçbir şey yok. Kuruluyorsunuz koltuğunuza. O an fark ediyorsunuz ki hareket etmekten bile yorulmuşsunuz. Nihayet biraz dinlenebileceksiniz. Oh be! Dünya varmış. Sakinlik. Durabilmek ne harika bir şey değil mi? Ama işte.

Durabilmek. Maalesef bu mümkün değil. Hiç kimse. Hiçbir şey. Ne siz, ne de oturduğunuz koltuk. Ne dışarıdaki ağaçlar, ne de devasa dağlar. Hiçbir şey yerinde durmuyor. Evet. Hiçbir şey. Çünkü durursak… Ölürüz. Öyle biyolojik bir ölümden bahsetmiyorum elbette. Ancak buna yakın bir şey söz konusu.

Zira evrende hareket sonlandığı an kıyamet gelmiş demektir. Bu senaryoları ayrıca konuşuruz. Mutlak duruş ne demek ondan bahsederiz. Ancak bugün başka bir şeyi konuşacağız. Düşünsenize neden sürekli hareket halindeyiz? Daha da önemlisi biz bunu neden hiç hissetmiyoruz? Elbette var bir cevabımız.

Transkriptin tamamını oku

Hadi gelin öyleyse bu bölümde hiperaktif dünyamızın bitmek bilmeyen dönüşünü birlikte anlamaya çalışalım. Evet. Dünya dönüyor. Hem de öyle böyle değil. Çok karmaşık bir sistemin içerisinde sürekli dönüyor. 24 saatte bir kendi ekseni etrafında. Ekvatordan ölçtüğümüzde tam olarak saatte 1670 km'lik bir hızla. Ama döndüğü tek yer kendi ekseni değil. Malum güneşin etrafında da dönüyor gezegenimiz.

365 gün kadar sürüyor bu dönüş de. Hızımız da saatte 107 bin kilometre. Saatte 107 bin kilometre. İnanılmaz bir hız bu. Üstelik daha bitmedi.

Güneşimiz de, dolayısıyla güneş sistemimizle birlikte biz de, Samanyolu galaksisinin merkezinin yörüngesinde hareketine devam ediyor bu esnada. Onun da hızı saatte 828.000 km. Saniyede 230 km'lik bir hıza denk geliyor bu delik. Mesela güneş kadar hızlı bir arabanız olsa,

5 saniyede İstanbul'dan Ankara'ya gidip gelebilirdiniz. Ve bu hızla bile güneşimizin Samanyolu galaksisinin merkezinin yörüngesinde bir turunu tamamlaması ne kadar sürüyor biliyor musunuz? Sıkı tutunun yaklaşık 230 milyon yıl. Bu da çok önemli bir veri aslında. Zira güneşin bir dönüşünü baz alarak yaşını bulmaya çalıştığımızda aslında çok genç bir yıldız olduğunu görüyoruz.

bir protostar olduğu günlerden bu yana hesapladığımızda Güneş'in henüz 20 yaşında bir genç olduğu sonucu çıkıyor ortaya. Dolayısıyla şu okullarda, müzelerde falan gördüğünüz Güneş Sistemi animasyonlarını ya da maketlerini bir unutun. Güneş Sistemi'nin asıl hareketi aslında çok daha karmaşık, çok daha kompleks bir olay. Güneşin büyük bir hızla samanyolu yörüngesinde dönerken diğer tüm gezegenlerin karmakarışık bir yapı içerisinde onu yakalamaya çalıştığı bir hareket düşünün. Öyle animasyonlardaki gibi güneşin durduğu, diğer gezegenlerin de onun yörüngesinde döndüğü bir gerçeklik yok yani anlayacağınız. Acayip bir hareket var.

İşte biz de bu çılgın hareketleri durmadan gerçekleştiren, milyarlarca yıldır hiç durmayan ve hiç durmayacak olan bir kaya parçasının üzerinde bir koltuğa oturunca durduğumuzu zannediyoruz. Ee evet, duruyoruz da aslında. Yoksa durmuyor olabilir miyiz? Can alıcı soru da bu. Biz o çılgın hareketleri, dönüşleri filan neden hissetmiyoruz ki? İşte bunun açıklaması hem basit hem de çok karmaşık bir cevapta saklı.

Önce basitle başlayıp gittikçe derinlere inelim isterseniz. Öncelikle herkesin verdiği örnek üzerinden giderek başlayalım. Sabit ve hızlı hareket eden bir arabada veya herhangi bir araçla seyahat ederken neden rahatça oturup kahvemizi içebiliyorsak tam da aynı sebeple dünyanın dönüşünü hissetmiyoruz. Çünkü sabit hızlı hareket eden bir aracın camını indirip kolunuzu dışarı çıkarttığınızda elinizde bir kuvvet hissedersiniz haliyle.

Elinizi içeri alıp camı kapattığınızda hiçbir şey hissetmezsiniz. Zira araç içindeki hava molekülleri de eliniz ve bedeniniz ile birlikte aracın hızına göre sabit bir durumda hareket edecektir. Sadece iki cisim arasında göreli hareket farkı olduğunda kuvvet hissedilir. Bu nedenle dünya ya da güneş sistemi falan evrenin kalanına göre sabit bir hızda hareket ettiği için bedenimize etki eden bir kuvvet de söz konusu değildir.

Kısacası dünyanın içinde olduğunuz sürece bu hareketi hissetmeniz mümkün dahi değildir. Bunu tüm ölçeklerin özelinde düşünebilirsiniz. Güneş sisteminde, galaksi içinde olduğunuz sürece siz de diğer cisimlerle benzer bir hareket sistemi dahilinde hareket edersiniz mesela. Ama işte meselenin derinlerine indiğimizde işler biraz karışıyor.

Bu noktada Einstein'ın en mutlu düşüncem dediği şeyi hatırlamakta fayda var. Şöyle demişti kendisi. Bir cismin hareketindeki herhangi bir değişim bir hızlanma gibi görülebilir ve sabit bir ivmelenme ki buna kütle çekimi de dahil bir noktada fark edilemez olur. Bu arada Albert bu düşünceyi bir binadan kendini boşluğa bırakan bir adam hayal ederek kurgulamıştı. Cidden enteresan birisi kendisi.

Ama bunu daha iyi açıklayacak bir deney de gerçekleştirilmişti. Ve dünyanın dönüşüne dair çok önemli bir açıklama getirecekti bu deney. Onu da konuşacağız elbette. Ama burada bir ara vermemiz çok iyi olur. Zira geri geldiğimizde baş döndürücü şeyler konuşacağız.

Evet, hazırsanız dalalım derinlere. Şimdi, ne demişti Albert Einstein? Öncelikle bunu daha iyi anlamak için olaya şu açıdan bir bakalım. Aslında Galileo bu konuda Einstein'dan yıllar önce basit bir deney gerçekleştirmişti.

Pisa Kulesi'nin tepesinden birkaç gülle bırakmıştı aşağıya. Temelde güllelerin belirli bir açıyla değil tam da kulenin dibine düşeceğini hesaplamış ve haklı da çıkmıştı. Bunu da şöyle açıklayabiliriz. Hareket halindeki bir aracın üstünde zıpladığınızda araç altınızdan kayıp gitmiyor ya. Hava akımını falan hesap etmediğinizde tam da zıpladığınız yere düşüyorsunuz ya hani. İşte bu da ona benziyor.

Yani siz sistemin bir parçası olduğunuz sürece mikro ölçekteki farkları göz ardı ettiğinizde o sistemle birlikte hareket edersiniz. İşte bu noktada şu soru aklınıza gelmiş olabilir. Dünyadan biraz uzaklaşsak, mesela atmosferin dışına çıksak ne olurdu? Nasıl hissederdik? Gözlemden bahsetmiyorum. Kuvvet hissetmenizden bahsediyorum. Uzay istasyonlarında mesela. Ne hissederdiniz?

Aslına bakarsanız yine hiçbir şey. Hissetmemeniz, hareket etmediğiniz anlamına mı gelir peki? Hayır tabii ki. Yine dünya ile güneşin yörüngesinde, güneş sistemi ile birlikte galaksinin merkezinin yörüngesinde büyük bir hızla hareketinize devam ederdiniz. Buna rağmen hem dünyanın kütle çekimi ile birlikte hem de güneş sisteminin bir parçası olarak yine sistemle birlikte bir bütün olarak hareketinize devam ederdiniz.

Ama elbette bir kuvvet hissedeceğiniz bazı istisnalar da var. Tabi bedeninizin yeterince hassas olduğunu varsayarsak. Normal şartlarda sizde 3 boyutlu bir cisim olduğunuz için ayaklarınız başınızdan daha yüksek bir kütle çekim kuvvetine maruz kalır. Bir de gelgit etkisine de maruz kalırsınız. Ama dediğim gibi bunu hissetmeniz neredeyse imkansız. Özellikle de gelgit etkisini okyanuslarda daha kolay gözlemleyebiliriz. Ayın kütle çekim etkisiyle okyanuslar da günün belirli saatlerinde yükselip alçalırlar.

Bu, Dünya ile Ay arasındaki göreli bir etkileşimin sonucudur ve evrenin yasalarını ihlal etmez. Ancak Dünya'nın dönüşünü hissetmesek bile bizim doğrudan gözlemleyebileceğimiz bir etki de söz konusu. Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü hem Kuzey Yarımkürede hem de Güney Yarımkürede tropikal rüzgarların oluşmasına yol açar. Atmosfer olaylarının yanı sıra balistik füzelerin hareketi ve uzun mesafeli uçuşlar da dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünden çeşitli şekillerde etkilenir. Ayrıca akarsuların düz bir ovada yılan gibi kıvrımlar yapması yani mendereslerin oluşması da koryolis etkisine dayanır.

Bunun nedeni de aslında şudur. Ekvatorda mesela kasırgalar neredeyse hiç oluşmaz. Zira orada hava akışıyla Dünya'nın dönüşü paraleldir. Fakat Dünya'nın şekli nedeniyle kutuplara doğru hareket ettiğinizde bu yöne doğru olan hava akışı Dünya'nın da dönüşü nedeniyle düz bir çizgi halinde değildir.

bir eğimle yani koryolis etkisiyle birlikte belirli bir açıda hareket eder. Bu hareket de zamanla akımın kuvvetine bağlı olarak spiraller oluşmasına neden olur. Büyük kasırgalardan önce görülen spiral rüzgârların nedeni de bu koryolis etkisidir. Örneğin parklardaki döner disk benzeri oyuncaklarda da gözlemleyebilirsiniz bunu.

İki tarafına oturup diski döndürdüğünüzde ve birbirinize top atmaya çalıştığınızda dışarıdan birisi bu topun düz bir çizgide hareket ettiğini görür. Fakat sizin bakış açınıza göre top, attığınız kişinin bir miktar sağına veya soluna düşer. Bu da aynı etkidir aslında. Dönüşün bir sonucudur yani.

Bu konudaki en etkileyici deneylerden birini de Foucault yapmıştı aslında. Zamanında Paris'teki Pantheon'un tavanına astığı bir sarkaçla Dünya'nın dönüş hareketini incelemişti kendisi. Çok ağır bir cisim bağladığı sarkacın zaman içinde ileri geri değil de belirli eğimlerle hareket ettiğini gören Foucault bir anlamda Dünya'nın döndüğünü kanıtlamıştı aslında. Özetle, bedenimizde kuvveti algılayan sensörler bulunsa da çok düşük mesafelerde işe yarıyorlar. Dünyanın dönüşünü kısıtlı duyularımızda algılamamız mümkün değil. En azından bulunduğumuz referans noktasından, yani bu boyuttan bunu algılayamayız. Ama hissetmiyor olmamız bu hareketin olmadığı ya da dünyanın dönmediği anlamına da gelmiyor.

Bunu hissetmemenizin sebebi dünya, güneş sistemi ve evrenle bir ahenk içinde hareket etmeniz aslında. Bir bütünün parçasıyız yani. Uzunca bir zincirin ufak bir halkası gibi. İşte bilim de bizim bu kısıtlı algı kapasitemizin ötesine geçmeye çalışıyor. Gözlerimizin görmediğini, kulaklarımızın duymadığını anlamaya çabalıyor. Hissedemediklerimizi görmek, ölçmek ve bize göstermek.

En önemlisi de anlayabilmek için var bilim. Bu sistemin bir parçası olduğumuzu unutmadan, ona karşı çıkarak, onu yenmeye, ona zarar vermeye çalışarak bir yere varamayacağımızı anlayarak, sistem, doğa ve dünya ile uyum halinde yaşayacağımız, bilimin ışığıyla onu anlayacağımız ve ona uyacağımız günler umudunda.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)