Podcast

sürekli espri yapmamızın sebebi (en sevdiğim yazarlardan Kurt Vonnegut)

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ne yaptığımızın farkında mıyız?

Bu bölümde en sevdiğim yazarlardan biri olan Kurt Vonnegut'ın kitaplarından ve onlara dair hislerimden bahsettim.



Bölümde Bahsi Geçenler:

Mezbaha 5 I Kurt Vonnegut

Şampiyonların Kahvaltısı I Kurt Vonnegut

Kedi Beşiği I Kurt Vonnegut

Gece Ana I Kurt Vonnegut



Şampiyonların Kahvaltısı kitabı cinsel şiddet anlatısı içermektedir.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------
Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.726 kelime · ~29 dk okuma

Geçen arkadaşlarımla Atina'ya gitmiştik ve bir gün onlarsız geçirecektim çünkü onların başka işleri vardı. Beni sevmedikleri için görüşmek istemediler o gün. Bana dediler ki sen o gün Akropolis'e git. Akropolis de şey, bundan üç bin yıl önce inşa edilmiş bir bina, alan. Şehrin tepesinde zaten, böyle şehirde yürürken sürekli görüyorsunuz.

Herhalde 3000 yıl önce de oradan her şey görülsün diye böyle yapmışlar. Ben de sırf arkadaşlarım beni sevmediği için Akropolis'e gittim. Bana dediler ki bir tane sesli tur var. Bedavaya dinleyebiliyorsun. Bir uygulama indirmen gerekiyor. Onu indir. Onu indirdim. Sonra o gün bedavaydı bu arada. Normalde 25 euro muydu neydi? O gün bedava girdim Akropolis'e. Sonra sesli turu açtım. Bir tane adam, bu Akropolis turuna hoş geldiniz. Şimdi şöyle yürüyün. şuraya bakın, buraya bakın deyip bir şeyleri anlatıyordu. Ben ilk açtığımda gerildim çünkü şuraya bakın dedi ve anlatmaya başladı ama mesela sadece ses dinliyorsunuz ya, doğru yere mi bakıyorum falan diye düşündüm. Sonra kesin doğru yere bakmıyorum falan dedim. Böyle etrafımda döndüm, tabelalara baktım. Çünkü baktığım yerin tabelasında başka bir şey yazıyordu adamın dediğinden.

Sonra googledim aslında ikisi aynı şeymiş falan böyle. Biraz gerginliğim geçti. Sonra adam anlattı işte ben hala düşünüyorum burası o anlattığı yer mi yoksa yandaki başka bir yer mi diye. Neyse ben yine de düşündüm adam bir şeyleri anlatırken sürekli doğru yere mi bakıyor muyum diye ki arada yanlış yerlere baktığımda oluyordu. Şeye de çok gerildim. Adam işte şimdi yürüyün diyordu. Ne hızla yürümeliyim diye düşündüm.

Transkriptin tamamını oku

Çünkü sonra başka bir şey anlatmaya geçiyor. Böyle küçük anksiyete krizleri geçirerek, 3000 yıl önce yapılmış Akropolis'te enteresan anlar yaşadım. Enteresan anlardan biri de Akropolis'in Osmanlı döneminde cami olmasıymış. Bilmiyordum ben. Tepesine bir tane minare koymuşlar ve dekorasyonu değiştirmişler ve cami olmuş. Zaten önce de kiliseymiş. Yani ilk kilise olarak yapılmamış çünkü İsa'dan önce yapılmış yani. Ama sonra 6. yüzyılda kilise yapmışlar. Sonra da cami yapmışlar. Şu anda da çok iyi partiler veriliyor Akropolis'te. Çok iyi DJ'ler geliyor. Öyle bir şey yok.

Yani Akropolis sağlam değil şu an. 3000 yıl içinde biraz hasar almış ama en büyük hasar aldığı anlardan biri Osmanlı döneminde oraya silah deposu gibi barut koymuşlar ve bir gün Venedikliler başka bir tepeden Akropolis'i bombalamışlar. Sonra orası bir de silah deposu olduğu için her şey yani bayağı bir yıkım olmuş orada. Bir de şöyle bir şey var. Bundan sonra 1800'lerde Akropolis İngilizler tarafından yağmalanmış. Yani bir sürü şeyi almışlar. 10 yıl boyunca heykelleri kesmişler, bir şeyler yapmışlar. Sonra İngiltere'ye götürmüşler müzeye. Ve buna da şöyle yapıldı deniyor. Bir tane İngiliz adam gelmiş. Bu bir tartışma konusu. Bazılarına göre rüşvet vermiş Osmanlılı muhafızlara. Ama yani bu adamın bu heykelleri falan çıkarıp götürmesi 10 yıl sürmüş. İngiltere'ye göre ise bu adam hani izin almış ve bu eşyaları taşımış. O yüzden çünkü şu an Yunanistan bu müzedeki heykelleri geri istiyor. Ama İngiltere şey diyor, Osmanlı'dan biz izin alarak aldık. Ama geçen de Türkiye açıklama yapmış bizden izin almadılar diye. İngiltere'yi destekleyecek bir şekilde. Sonra da İngiltere'deki müze British Museum'da şey demiş, onların bu objeleri çok istemesini anlıyoruz ve üzüldükleri için üzülüyoruz.

Hani şey demişim bana ne aldım zaten bende bende falan gibi bir açıklama yapmışlar. Komik yani. Ben sonra Akropolis'ten çıktım. Venedikler'in Akropolis'i bombaladığı tepeye gittim. Çünkü böyle iki tane yüksek tepe var. Ve bu tepede Akropolis'in yanında böyle güneş batışını izlemek için iyi bir yer. Orada güneşin batışını izledim. Ve o sırada saçma bir şey yaptım. Podcast'ımı dinledim. Çünkü podcast'ta sürekli doğaçlama yaptığım ve böyle saçma sapan konuştuğum için hani bölümler çıkmadan acaba ne demişim diye dinliyorum. Hani olmuş mu olmamış mı değiştirilmesi gereken bir yeri var mı diye.

Aynen güneşin batışını izlerken o çok anlamlı bir şekilde Ege Denizi mi oluyor? Ege Denizi'ne bakarken, 3000 yıllık Akropolis arkamda böyle, insanlar... Aynen kendimi dinlemek biraz şeydi yani, saçmaydı. Kendimi çok seviyormuşum falan gibi böyle. Espriler yapıyorum, gülüyorum falan.

Böyle flörtleşiyorum falan kendimle. Sonra ağlamaya başladım güneşin batışına ve kendi zavallılığıma. Ve tepeden yuvarlanarak... Bir kere takla attım ama o takla devam etti. Yuvarlanarak indim. Böyle olmadı. Biraz fotoğraf çektim. Podcast dinledikten sonra durumun saçmalığını düşündüm. Sonra yürüyerek aşağı doğru indim. Sonra karşıma... Bu tepeden aşağı doğru inerken karşıma sokak müzisyenleri çıktı. Ben de dedim ki, biraz da bunları dinleyeyim. Sokak müzisyenlerini dinlemek için oturdum.

Yanımda insanlar da vardı. Böyle bir yüksekliğe oturdum. Sol yanımda bir tane kadın vardı. Sağ yanımda kimse yoktu. Sonra müziği dinledim. Güzel Yunanca şarkı söylüyorlardı. Sonra müzik bittikten sonra yanımdaki insan bana, bunları tanıyor musun bu müzisyenleri? Bunları demedi tabii ki yani. Kim lan bunlar dedi. İğrenç çalıyorlar dedi. Hayır hayır. Müzik bittikten sonra yanımdaki kişi bana şey diye sordu. Bu çalanlar kendi şarkılarını mı çalıyorlar yoksa cover mı çalıyorlar. Ben dedim ki bilmiyorum. Ben Yunan değilim dedim. Sen beni Yunan mı zannettin terbiyesiz dedim. Sonra Türkiye kimliğimi gösterdim ve hayır öyle bir şey olmadı. Kötü bir şaka o.

Şey dedim yani, bilmiyorum. Ben de Konstantinopolis... İstanbul'dan geldim dedim. Vuruldum şu an. Şu an sokakta dövüldüm.

Yunanistan'da mı, Türkiye'de mi bilmiyorum. Her ülkenin milliyetçileri her şeyi yapabilir. Dedim ki, bilmiyorum. İstanbul'dan geldim. O da dedi ki, aa öyle mi? Ben de Bulgaristan'dan geldim. Sonra ben de dedim ki, tamam, gidip soralım istersen müzisyenlere. Çünkü eşyalarını topluyorlardı. Biz de gittik, sorduk. Onlar da dedi ki, hepsi cover'dı. Hiçbiri bizim değildi. Biz sıkıcı insanlarız. Hayır, öyle demediler. Dediler ki, bunların hepsi cover'dı. İsmimiz de zaten önümüzde yazıyor. İnstagram'da takip edin.

Biz de bu bilgiyi öğrendikten sonra tamam dedik. Sonra ben yemek yiyecektim. Sen de gel istersen diye sordum Bulgaristanlı insana. O da tamam gelirim dedi. Sonra yemeğe gittik. Sonra yemekte tanıştık, konuştuk. Sonra şeyden bahsetti. Benden biraz daha genç bir insandı. Yaklaşık 7 yaş daha gençti ve şey dedi. Ben hostelde kalıyorum işte. Daha önce Selanik'teydim. Selaniye'de Yunanlar Teseloniki diyormuş. Bunu bilmiyordum. Herkes böyle... Arkadaşlarım da diyordu. Beraber olduğum arkadaşlarım yabancıydı çünkü. Teselon'unki çok iyi falan. Ben de ne diyorlar diyordum. Yunan adası mı bir tane bilmediğim ama Selanik'miş. Bu bilgi de aklınızda bulunsun. Ha sonra, aynen Bulgaristanlı yeni arkadaşım dedi ki, ben hostelde kalıyorum. İşte Selanik'i gezdim. Sonra buraya geldim. Yarın da döneceğim dedi. Ben de kendime anlattım.

Sonra şey oldu, ben işte yabancı arkadaşlarımla buradayım dedim. Yani durup dururken yabancı arkadaşlarımla burada olduğumu, Atina'da olduğumu söylemedim hani. Ama öyle oldu yani. Sonra kız dedi ki, ben de dün İsviçreli biriyle hostelde tanıştım, dışarı çıktım. O İsviçreli'nin yanında da Arjantinli biri varmış. Ve bu Arjantinli kişiyle de bu İsviçreli kişi, Arjantin'de bir hostelde tanışmışlar. Ve sonra Atina'da denk gelmişler. Bunu da Instagram storylerinden fark etmişler. Sonra da Bulgaristanlı kız dedi ki, işte dünkü İsviçreli kız da çok uluslararası arkadaşları vardı. Senin de başka ülkelerden arkadaşların varmış. Keşke benim de öyle olsa, dedi. Ben de kıza dedim ki, sen de İsviçreli kızla oturmuşsun ve şu an benimle oturuyorsun, dedim. Hani sen de uluslararası arkadaşların var. Bu kadar. Bu nasıl?

Ve bunu insanın kendi yaptıklarının farkında olmamasını anlatmak için... Anlatmayı... Evet, akıl sağlığımı kaybettim gerçekten. Bu da bana şeyi hatırlattı. Podcast çıkmadan önce ben Podbe diye bir şirketle çalışıyorum ve bir podcast yapımcım var. Kendisinin adı Şevval. Yani o bana yardımcı olmaya çalışıyor bölüm yapacağım zaman. Ama bazen bir bölüme bir gün önceden karar verdiğim için çok yardımcı olamıyor bana şaşırarak bakmak dışında. Ama önceden bölüme karar verirsek, konuşuyoruz hani. Şöyle başlarım, sonra şunlardan bahsederim. Hani ne yapmak istediğimi anlatıyorum. O da yardım ediyor bayağı cidden. Sağ ol. Şu an dinliyor beni. Teşekkür ederim. Kısa kes çıkmam lazım diyor şu an. Saat 6... Yok, saat 5 daha. Cuma akşamı saat 5 bunu kaydederken. 11 Ekim 5.07.2024.

Aynen. Sonra şöyle bir şey oldu. Ben ilk bölümü çıktıktan sonra, ilk bölümü dinlemediyseniz... ...yaz filmleri hakkında konuşuyordum ve böyle 40 dakika konuştum. Sonra insanlara geri dönüşleri alabilir miyim diye sordum. İnstagramdan nasıl buldunuz? Çünkü... Aynen yani.

Nasıl bulunduğunu merak ediyordum. Niye her şeyi anlatayım? Sonra şey oldu. Sonra biri şey yazdı. Bölüm 40 dakikaydı ama dinlerken öyle hissettirmedi çünkü sürekli şaka yapıyordun. Ve her şaka yaptığında dikkatim tekrar toparlanıyordu eğer kayacak gibiyse. Biraz önce hııı dememin sebebi de oydu. Beni dinlemeniz için.

Anladınız yani, ben böyle boş boş konuşuyorum ama sürekli şakalar yaptığımda sanki hani merdivenden inerken boş bir basamağı basarsınız ya, aslında merdivenin orada olduğunu düşünürsünüz. Ama yoktur. Ben de buyum aslında. Bir şey anlatmayarak dikkatinizi topluyorum. Aslında siz... bir koşu bandındasınız. İleri de geri de gitmiyorsunuz beni. Saçma bir... Bazen insanlar böyle benzetmeler yapıyor ya. Sonra ben bu geri bildirim geldikten sonra Şevval'e mesaj atmış olabilirim. Şevval'e mesaj attım bunu. Oha işte şey dedim işte aa ben şu an o mesajı okuyorum. Okumuyorum tabii ki. Aklımda olanı söylüyorum. Bunların hepsi uydurma. Hayır hayır. Tamam çok fazla yapınca da yoruyor işte. Sürekli hayır hayır deyince.

Sonra şey dedim, bak ben podcastı yapmadan önce sürekli şaka yaptığım için ve ilk bölümü dinledikten sonra da sürekli şaka yapıyorum, yapıyorum. İnsanlar ne düşünecek diye düşünüyordum ama birinin daha iyi dinleyebilmesine sebep olmuş dedim. Endişelerim doğru çıkmadı dedim. Şevval de dedi ki, sen beyinsiz misin? Şevval de dedi ki, senin hafızan yok mu? Öyle demedi ama şey dedi,

Cem dedi. Demedi yani. Cem dememişti bu cümlede. Cem. Sen bana demiştin ki podcastı yapmadan önce hani uzun konuştuğumda şakalar yaparak insanların dikkatlerini toplayabilirim. Ben de sonra beynimin bana oynadığı oyunlara şaşırdım kaldım yani. Çünkü bir şey düşünmüşüm, sonra bir şey yapmışım. Sonra bir şey yaptığımı unutmuşum. Yani bir şey bir sebeple yaptığımı unutmuşum. Yani şakaları insanların dikkatini toplamak için yaptığımı ki sadece o yüzden şaka yapmıyorum. Benim hayat

Felsefem de bu. Yani biraz gerçekten yapabilecek bir şey yok yani çok fazla şaka dışında. Ya da gerçekte çok komik yani. Neyse burada demek istediğim şey insan bazen bir şey yapıyor. Mesela kendi için bir şey yapıyor. Kendine güzel bir ortam hazırlıyor ama sonra onu unutabiliyor. Mesela siz de şu an kulaklıklarınızı taktınız ya da Hopperler'den bu podcast'ı dinliyorsunuz. İyi vakit geçirmek istiyorsunuz. Ama beni açtığınız için geçiremiyorsunuz. Hayır hayır.

Yani herkes bir şey yapmaya çalışıyor ve kendini biraz seviyor aslında. Yani onu hatırlatmak istedim size. Aynen benim de bazen aklıma geliyor böyle ben beyinsiz miyim diye düşündüğümde ki bazen baya beyinsiz olabiliyorum ama bazen de kendime iyi gelecek şeyler yapmış oluyorum. Siz de kendinize ne güzel iyi şeyler yaptığınızı şu an düşünebilirsiniz. Bazıları çocuk yapıyor. Kendime iyi geleyim diye sonra çocuğun ağzına sıçıyor. Çok kötü bir taktik.

Biraz önce anlattığım inanılmaz hikayeleri size anlattığımı şimdi biraz daha iyi anlayacaksınız. Çünkü bugün Christopher Nolan'ın efsane filmi The Dark Knight'ı konuşacağız. Şaka yapıyorum. Tamam, bugün sizlerle konuşmak istediğim kişi Kurt Vonnegut diye bir yazar. Ben bu Amerikalı bir adam yani şu an. Adam bile değil. Öldü çünkü. Ya böyle birilerinin hayatını dinlemek falan bana sıkıcı geliyor. İşte şurada doğup şöyle yaptı, sonra öldü. Zaten hepimizin hikayesi böyle.

Ben bu adamda ilk ne zaman tanıştığımı anlatmak istiyorum. Bu adam benim dedemin yakın arkadaşıydı. Benim dedem Amerika'da... Hayır, öyle bir şey yok. Nasıl tanıştığım derken kitabını ilk nerede gördüğümü anlatacağım. Harvey'e'deki Pandora kitap evinde. Bir adet böyle... Türkiye'de çok o tarz kitap olmuyor ama... İngilizce kitaplarda daha çok böyle çok minik değil ama minimsi kitaplar oluyor ya böyle cep kitabının biraz büyüğü ama yine cebe sığabilir eğer kargo pantolon giyiyorsanız tarzında kitaplar. Böyle bir kitap gördüm ve kırmızı bir kapağı vardı. Kırmızı kapağın üstünde de büyük sarı bir kuru kafa vardı. Ben de bu kitabı aldım, ilginç duruyor diye okudum, çok iyiydi. İngilizce okudum.

Bayağı basit bir dille yazılmıştı. Her cümlesi böyle bayağı kısaydı. O yüzden okuması çok basit bir kitaptı. Ama anlattığı konu basit değildi. Çünkü bu kitap Kurt Vonnegut'un, yani bu yazarın yarı otobiyografik bir kitabı ve şeyi anlatıyor. I mean, Vonnegut... İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika'da genç olan biriymiş. O yüzden askere gitmesi gerekmiş. İlk onu bir üniversiteye yollamışlar. Mekanik, mühendislik okusun diye. Askerliğe yollamış yani. Sonra da adamı Avrupa'ya yollamışlar. Savaşması için Almanlara karşı. Ve bu adam savaş karşılığı biri ama gitmiş yani savaşmış. Sonra savaşı kazanmışlar ama bir ara bir şekilde bu adamı Almanlar esir almış. Sonra bu adamı bir trene koymuşlar bir yere götürmek için. Ama sonra bu tren bombalanmış. Sonra bu adam yaşamış. Sonra yine Almanların elinde yani Dresden'a götürmüşler Almanya'da ve orada bir domuz kesilen mezba deniyor buna bir yerde çalıştırmışlar zorla.

Zorla değil yani savaş esiri olarak çalışmış. Yapabileceği çok bir şey yokmuş. Yemek falan da çok vermiyorlarmış. Birkaç ve başka Amerikalı savaş esirleri de oradaymış. Sonra bir ara işte Amerika, Avrupa, Sovyet güçleri Dresden'ı bombalamışlar. Bu adamın çalıştığı yer ve bütün şehir dümdüz edilmiş. Ama adam yaşamış bunların hepsini ve sonra dönmüş Amerika'ya.

Ve bu adamın savaş hemen bittikten sonra ailesine yazdığı bir mektup var ve çok üzücü. Şey diyor işte, ilk savaşa gittim. Orada birileri öldü ama ben yaşadım. Sonra bir trene koyuldum. Orada birileri öldü, tren bombalandı ama ben yaşadım. Sonra Dresden'a gittim. Orada çalışırken birileri açlıktan öldü ama ben yaşadım. Sonra üstümüze bomba attı Amerika ve birileri öldü ve ben yine yaşadım diye böyle anlatıyor düz bir şekilde.

Sonra da işte şey diyor, bana bir ay izin verecekler Amerika'ya döndükten sonra. Bir de madalya verecekler. Çok heyecanlıyım diye satirik bir şey yazıyor ve sonra ülkesine dönüyor. Slaughterhouse-Five'da, yani Türkçesi Mezba-5'de bir tane adamın hikayesini anlatıyor. Bu adam uzaylılar tarafından kaçırılıyor. Bu uzaylara Traumafodoryan deniliyor.

Yani saçma bir isim, bilerek yapılmış saçma bir isim. Zaten Kurt Vonnegut dedemin nasıl bir tarza sahip olduğunu anlayınca niye böyle bir isim verdiğini de anlayacaksınız. Bu adam uzaylılar tarafından kaçırıldıktan sonra şeyi öğreniyor, bu uzaylılar zamanı bizim bir dağ gördüğümüz gibi görüyorlar. Yani biz bir yere bakıp bir şey görebiliyorsak, onlar da zamana bakıp her yaşanan şeyi görebiliyorlar. Yani sonra bizim adam da bunu yapabilmeyi öğreniyor ve böyle sürekli zaman içinde gidip geliyor. Bir uzay gemisinde, bir çocukluğunda, yani yeri otobiyografik bir kitap olduğu için savaşta. Savaşta birileri ölüyor, sonra yaşlı bir halini görüyoruz, sonra genç bir halini görüyoruz, sonra savaşta yine başkaları ölüyor. Ve yani bu kitabı iki türlü de düşünebilirsiniz. Gerçekten uzaylıların zamanı çizgisel değil de tamamıyla gördüğünü de düşünebilirsiniz ya da şeyi de düşünebilirsiniz. Bu adam tüm bunları yaşamış, Kurt Vonnegut'un. Yaşadıklarını yaşamış, sonra ya ölüm döşeğinde ya da askerden döndükten sonra hani kafayı yemiş ve zaman ve mekan şeyi kaybolmuş. Hani savaşta yaşadıklarının depresifliğiyle baş etmek için sürekli zamanın içinde uçup gidiyor gibi.

Ve bu kitabı okursanız anca büyük ihtimalle anlayabileceksiniz ama Kurt Vonnegut'un fazla satirik, fazla komik ama aynı zamanda aşırı gerçekçi bir tonu var. Şimdi adamın tarzını anlamanız için biraz örnek vermek istiyorum çünkü konuşarak çok anlatabileceğim bir şey mi? Yani konuşarak anlatacağım tabii ki. Bir anda şarkı söylemeye başladım. Şarkı söyleyerek anlatabileceğim bir şey ya da şu an telekinezi yöntemiyle anlatabileceğim bir şey. Size bazı sinyaller verilecek ve anlayacaksınız.

Kurt Vonnegut abimizin Şampiyonların Kahvaltısı diye bir kitabı var ve bu kitap okuduğum en garip kitaplardan biri çünkü bu kitapta adam her şeyi anlatıyor. Şöyle komik bir şey yapıyor, yani hikayeyi anlatmadan önce mesela dünyanın ne olduğunu anlatıyor, sonra Amerika'nın ne olduğunu anlatıyor, sonra Amerika'da yaşayan insanların ne yaptığını anlatıyor ve hikaye devam ederken de çok alakasız şeylerin ne olduğunu anlatıyor. Şimdiki örnekle anlayacaksınız. Kitabın ortasında bir tane genç, 17 yaşında bir kadın görüyoruz. Kendisi bir garson ve yani bu karakter bir anda çıkıyor ve sonra da çok göreceğimiz bir karakter değil. Bu garsonun çalıştığı hamburgerciye bu restoranın sahibi geliyor. Aynı zamanda bu kızın yaşadığı şehirdeki bir sürü şeyin sahibi. Böyle orta yaşlı karısı, intihar edip ölmüş bir adam ve bu kitabın iki ana karakteri var. Bu zengin adam bu kitabın ana karakterlerinden biri. Ama adam restorana gelince kitap bir anda kızın bakış açısına geçiyor ve Kurt Vonnegut kızı şöyle anlatıyor. Dwayne'in Burger Chef'teki garsonu Patty Keane adında 17 yaşındaki beyaz bir kızdı. Saçları sarıydı, gözleri maviydi. Bir memeliği için çok yaşlıydı. Memelilerin çoğu 17 yaşına geldiklerinde

Ya bir ayakları çukurda ya da ölmüş olurdu. Ama Petty çok yavaş gelişen bir türden memeliydi. O yüzden etrafta gezdirdiği bedenini daha yeni olgunlaşmıştı. Yepyeni bir yetişkindi. Babası önce kolon kanserinden, sonra da her şeyin kanserinden ölme sürecindeyken çıkan korkunç doktor ve hastane faturalarını ödeyebilmek için çalışıyordu. Burası herkesin her konuda kendi faturasını ödemesi beklenen bir ülkeydi. Bir insanın yapabileceği en pahalı şeylerden biri de hastalanmaktı. Bu şekilde Patty King'le tanışıyoruz. Yani 17 yaşındaki kızla. Sonra Kurt Vonnegut Patty King'i şöyle anlatıyor tekrar devamında.

Yani hayatta kalabilmek için kadınlar kendilerini düşünen makineler olarak değil, kabul edilen makineler olarak eğitilmişlerdi. Beyinlerinin yapması gereken tek şey, diğer insanların ne düşündüğünü keşfetmekti. Sonra onlar da aynısını düşünmeye başlıyordu. Depresif bayağı. Bu arada yani zaten İkinci Dünya Savaşı'nda savaşmış bir adam, Kurt Vonnegut. Bunu da 1973'te yazmış. Kadınların çok daha bastırıldığı bir zamandan. Ve ben bu kısmı bir arkadaşıma da okutmuştum. O da şey diye düşünmüştü yani kadınların bu şekilde evrildiğini anlattığını düşünmüştü. Ama ben de ona karşı çıkıp bu şekilde zorla davrandırıldıklarını anlatmaya çalıştığını söylemiştim. Çünkü burada beyinlerini kullanamıyorlardı diyor. Çünkü sıra dışı fikirler onları düşman kazandırabilirdi. Hani bir şekilde hayatta kalmaya çalışmak için bu şekilde davrandıklarını söylüyor bence. Bu arada bundan sonra bu hikaye biraz daha kötüleşecek. Yani şu an

siniriniz bozulduysa, birazdan biraz daha siniriniz bozulacak. Aynen, kitaptan seçtiğim örnek de yani seçemi... Gerçi bu adamın kitapları böyle işte, aynen. Ya savaşta böyle iğrenç şeyler anlatıyor ya da bu şekilde. Sonra Patty bu zengin iş adamını tanıyor, kim olduğunu. Zaten küçük bir şehir, Amerika'nın böyle alakasız bir yerinde. Ve sonra kafasında şey diye düşünüyor, ben bu adamla beraber olsam hayatım kolay geçer, babam hasta, onun şeylerini öderim. Ama aynı zamanda kadının adama ihtiyacı olmadığını da anlatıyor Kurt Vonnegut. Burada da şey diyor, onun yardımı olmadan da yapmaya hazırdı. Hayatı boyunca çok çalışmaya, karşılığını çok azalmaya, fakir ve güçsüz, borç içinde yüzen başka insanlarla ilişki kurmaya hazırdı. Sonra Patty flörtleşmeye çalışıyor bu zengin iş adamıyla. Ama zengin iş adamı kendi kafasının içinde olduğu başka şeyler düşündüğü için Patty'yi anlamıyor.

Ama Petty de şey diye düşünüyor, ben doğru konuşamadım, kendimi iyi ifade edemedim deyip özür diliyor adamdan. Ve burada da Vonnegut şöyle diyor. Söylediği şeyler için özür dilemeye alışkındı. Okulda bunu sık sık yapması istenirdi. Midland City'deki beyaz insanların çoğu konuşurken kendine güvenemezdi. Cümlelerini kısa tutar, basit sözcükler seçerlerdi. Böylece utanç verici hataları en aza indirmeyi umarlardı. Patty kesinlikle böyle yapıyordu. Böyle yapıyordu çünkü İngilizce öğretmeni onu Birinci Dünya Savaşı öncesi İngiliz aristokratları gibi konuşmayı beceremediğinde suratlarını buruştururdu. Kulaklarını kapar ve onlara kırık not verirdi.

Aynı zamanda çok eskiden ve çok uzaklarda yaşamış insanlar hakkında anlaşılmaz romanları ve şiirleri ve oyunları sevip anlayamazsa kendi özdirlerini konuşmamaya ya da yazmaya layık olmadığı düşünülürdü. Burada da okul sistemini güzel anlatıyor değil mi? Aynen burada eğitim sistemiyle ilgili dediklerine katılıyorum. Aynen çok fazla aristokrat gibi yaşamak çok iyi bir şeymiş gibi gösteriliyor. Ama yani hepimizin TRT spikeri sıkıcılığında yaşamamıza gerek yok. Yani baya o kadar kibar olmamıza da gerek yok. Her şeyimizin ütülü olmasına, saçımızın harika yapılmasına da gerek yok. Yani biri geldiğinde ayağa kalkmamıza da gerek yok. Özgür özel şeydi. Ki yani genel olarak biri geldiğinde ayağa kalkmak saçma bence.

Sonra kitap Petty'nin biraz eğitim hayatını anlatmaya devam ediyor. Sonra bir tane telafi sınavına girdiğinden bir kitaptan, okuduğu bir kitaptan bahsediyor böyle alakasız şeylerden. Sonra bir anda şey diyor, bekaretini kaybetmesi de aynı dönemde oldu. Don Breedlove adında beyaz bir kombi ustası, liseler arası bölgesel basketbol turnuvasının playoff'larından sonra Fuar alanında Benistir Spor Salonu'nun açık otoparkında Petty'ye tecavüz etti. Petty bunu hiçbir zaman polise bildirmedi. Aslında hiç kimseye bildirmedi. Çünkü o sırada babası ölüyordu. Yeterince derdi vardı zaten. Sonra bundan sonra Kurt Vonnegut biraz önce yani eğitim sistemini ve kızın okuduğu kitabı anlatırken bir anda tecavüze uğramasını anlattı. Sonra da biraz önce dedi ya basketbol turnuvası Benistir Spor Salonu diye. Sonra bir anda bu spor salonlarının tarihini anlatmaya başlıyor. İşte adı şu yüzden konuldu.

Şöyle bir çocuk erken yaşta hayatını kaybettiği için açıldı bu salon. Sonra eskiden oranın en uzun binasıydı. Ama radyo kuleleri yapıldıktan sonra en uzun binası olmadı. Sonra başka bir uzun bina yaptı. Böyle Wikipedia okuyormuşsunuz gibi çok alakasız bilgiler veriyor. Sonra yine bir tane okumak istediğim bir şey daha var. Ve şehrin zengin adamının da orada hamburger yediği sahneye geri dönüyoruz. Petty'le adam biraz konuşuyorlar ama ne dedikleri pek anlaşılmıyor yani. Çok bir şey demiyorlar. Ama sonra Kurt Vonnegut bu diyalogdan sonra öyle bir şey söylüyor ki...

İş adamının adı Dwayne. Şimdi ismini söyledim çünkü adı geçecek. Dwayne'in ne dediğinin pek önemi yoktu. Yıllardır yoktu. Midland City'deki insanların çoğunun yüksek sesle ne dediğinin pek önemi yoktu. Para ya da binalar ya da seyahat ya da makineler gibi ölçülebilir şeyler hakkında konuşmaları hariç. Her insanın kesin olarak belirlenmiş bir rolü vardı. Siyah insan, lise terk insan, araba bayisi, jinekolog, kombi ustası. Kombi ustası tecavüzcüydü bu arada.

Bir insan kötü kimyasallar ya da başka bir nedenden ötürü beklentileri karşılamayı bırakırsa diğer herkes sanki o hala beklentileri karşı... Neyse burayı geçtim, tamam. Burada da sahnenin devamında yazar... Nasıl? Ne oluyor? Ben ne yapıyorum ya?

Evet, sahnenin devamında yazar. Kimsenin kimseyle düzgün konuşamamasıyla ilgili konuşuyor yani. Size de oluyordur. Bazı insanlar dedikoduyu bile iyi yapamıyorlar yani. Dedikodu yapacaksanız biraz iyi yapın. Ne düşündüğünüzü söyleyin yani. Kimse ne düşündüğünü söylemiyor. Herkes söylüyormuş gibi yapıyor. Herkes gizliyor duygularını.

Ya da yani aynen günümüzdeki konuşmaların çoğu gerçekten hiç yapılmasa olur. Yani bazen onu düşünüyorum. Susasım geliyor ve susuyorum. Geçen Atina'da arkadaşlarımla yemekteyken şeyi denedim. Böyle dört kişiydik ve sürekli kendimi konuşma ihtiyacı duyarken fark ettim. Sonra bir ara hiç konuşmamaya karar verdim bir süre. Ne kadar susabilirim diye. Sonra sustum biraz. Çok da zor değildi. Sonra tekrar konuşmaya başladım ama bu kadar.

Tamam, bu sahnenin devamında şu oluyor. Tamam, hala size bu yazarla ilgili bunları niye okuduğumu anlamamış olabilirsiniz ama hemen şimdi anlayacaksınız. Yazar insanların konuşamamasını söyledikten sonra Dwayne denen adam çıkıp gidiyor restorandan ve bir anda Kurt Vonnegut bu sefer de şeyi anlatmaya başlıyor. İşte kıtaların üstünde bulunduğu levhaların birbirleriyle çarpışmasını, kıtaları, dağların nasıl oluştuğunu anlatıyor.

Hemen bunu anlattıktan sonra şöyle bir cümle kullanıyor. Bu arada Dwayne Hoover'ın alışılmadık büyüklükte bir penisi vardı ve farkında bile değildi. Herhangi bir biçimde ilişkide bulunduğu az sayıda kadında ortalama olup olmadığını bilecek kadar deneyimli değildi. Sonra da yazar, buraları okumayacağım ama şey diyor, Dwayne Hoover karakterinin penisinin uzunluğunu söylüyor ve çapını söylüyor santimetreyle. Ve sonra kitabın altında bir inçin ne kadar olduğunu anlamamız için yani bir santimin bir çizim yapmış.

1 inç 1 santim değil ama aynen Amerika'da 1 inç diyorlar. Adamın da orijinal çizimini değiştirmemek için Türkçe versiyonda da inçin çizimini görüyoruz. Yani uzunluğun ne kadar olduğunu gösteriyor. Sonra kitaptaki çok alakasız başka karakterler için de aynı bilgileri veriyor. Penis uzunluklarını ve sonra siz diyorsunuz ki bu adam ne yapıyor yani biraz önce

çarpışan levhalardan bahsediyordu, dağların oluşumundan bahsediyordu. Sonra bir anda karakterin penis boyunu verdi. Sonra da en son verdiği karakterin penis boyu, petikiğine tecavüz eden kombi ustasının oluyor. Ve siz de böyle bir anda çarpılıp böyle kusacak gibi falan, yani iğrenç bir şey oluyor. Hani... Hatırlıyorsunuz tabii ki de konunun buradan devam edeceğini düşünemiyorsunuz. Yani adamın çoğu kitabı bu şekilde ilerliyor. Mesela birinin ölümünü o kadar basit ve o kadar düz bir şekilde anlatıyor ki İkinci Dünya Savaşı'nda yaşananları. Çok korkuyorsunuz yani böyle bir şeyin yaşanmış olmasından ve yaşandığından şu anda da. Ve adam dünyadaki tüm bu karanlık olayların içinde çok az umutlu durabilen ama aynı zamanda da tüm bunlara aşırı anlam veremeyen biri ve o yüzden kitaplarının çoğunda determinizm var. Yani sanki bir şeyler gerçekten olması gerek, yani sanki insanların bazen özgür iradesi yokmuş gibi konuşuyor. Mesela Şampiyonların Kahvaltısı kitabında da

Sürekli işte beynindeki kimyasallar böyle yapmasına sebep oldu, şöyle yapmasına sebep oldu ya da çevre bir insanı şu şekilde değiştirdi gibi şeyler söylüyor. Ama aynı zamanda bu adam şey de demiyor yani, özgür irade var ya da yok demiyor ve şey de diyor, kitaplarımın çoğunda tek bir kitap dışında tam olarak ne demek istediğimi, ana fikri ben de bilmiyorum diyor. Ana fikrini bildiği tek kitap da Gece Anı diye bir kitap ve bu kitap belki de en iyi kitabı, bilmiyorum, çok iyi bir kitap. Şey anlatıyor, bir tane Amerikalı adam Almanya'ya taşınıyor. Almanya'da yaşıyor, büyüyor, tam hatırlamıyorum. Okuyalı yıllar oldu. Bu kitap şey anlatıyor, 11 yaşında ailesiyle Amerika'ya taşınan Howard Campbell diye bir adam var. Bu 11 yaşındaki çocuk büyürken Naziler yavaş yavaş iktidara geliyor ve ülkedeki her şeyi yönetmeye başlıyorlar. Ve bu adamın ailesi, tamam biz gidiyoruz diyor hani Almanya'dan ama bu arkadaş artık büyümüş biraz, ben kalacağım diyor.

Ve kendisi de hani Aryan sayılabilecek biri. Yani orada yabancı olduğu için öldürmeyecekler. Amerikalı olduğu için ve beyaz olduğu için kalacak. Yahudi olmadığı için. Sonra bu adam Naziler güçteyken Nazilerle ilgilenmiyor. Kendisi bir yazar oluyor. Tiyatro oyunları yazıyor. Onları yazmaya devam ediyor. Kendi bir eşi de var. Oyunlarını yapıyor. Eşiyle takılıyor. Hani bir şey yapmıyor.

Sonra bir anda Amerika'dan buna bir teklif geliyor. Sen bizim ikili ajanımız olur musun Almanya için? Hani nazilere katıl, biz de seni kullanalım diyorlar. Sonra bu adam da tamam diyor ve gidip nazilere hani ben sizin için çalışabilir miyim, propaganda yapabilir miyim diyor. Onlar da tamam hadi gel diyorlar. Ve bu adam naziler durdurulana kadar çifte ajan olarak naziler için çalışıyor ve nazi propagandası yapıyor ve yaptığını çok iyi yapıyor. Ve bunu yaparken ajanım iyiyim diye düşünüyor.

Ama aynı zamanda milyonlarca insanın ölmesine de sebep oluyor. Kitap bu ikilemi anlatıyor. Yani siz iyi biri olduğunuzu düşünebilirsiniz ama kötü bir şey yapıyorsanız da kötü bir şey yapıyorsunuz. Ya da hepimizin kafasında kendimizin kim olduğu ile ilgili düşünceler vardır ve eminim hepimiz kendi kafamızda ben iğrenç bir insanım.

İyi bir insan diyeceğimi düşünüyor olabilirsiniz ama hayır ben iğrenç miyim? Hayır ben de iyi bir insan olduğumu düşünüyorum açıkçası ama hangi açılardan... Ya tabii ki iyi kötü ne demek onu da bilmiyoruz kelimelerin anlamları. Ama bazen bir şey yaptığımızı düşünürken başka bir şey yapabiliyoruz. ya da düşündüğümüz şeyleri gerçek dünyada uygulamayabiliyoruz. Ama biz sürekli kafamızda öyle biri olduğumuzu düşündüğümüz için öyle biri olduğumuzu düşünmeye devam ediyoruz. Ve sonra kitapta bu adam, nazilerden sonra Amerika'ya dönüp yaşamaya devam ediyor. Ama sonra buluyorlar ve o da şey konuşuyor, işte yaşamalı mıyım, yaşamamalı mıyım, suçlu muyum, suçu değil miyim diye. Bu, yazarın kendi yazdığı bir kitap.

Yani, gerçek olmayan, anlattığım nazi adamın kendi yazdığı bir kitapmış gibi okuyoruz. Gece anıyı. Anlatabildim mi? Kaç dakika oldu? 4 saat.

Bu Gece Ana kitabında özetlemek gerekirse Kurt Vonnegut mal mal hareketler yapmayın diyor. Siz ne yaparsanız olsunuz o yüzden bu davranışlarınızın farkında olarak yaşayın diyor. Biraz didaktik bir şekilde konuşmak gerekirse. Ama kendisinin aynı zamanda özgür iradeyle ilgili düşünceleri de var. Mesela Şeyh kitabında, Mezba-5 kitabında ve Şampiyonların Kahvaltısı kitabında özgür irade yokmuş gibi konuşuyor. Ve bazı insanlar ve günümüzde bazı bilim insanları, mesela Robert Sapolsky diye bir adam var, şey diyorlar, yani mesela işte evren büyük patlamayla oluştu, sonra bir şeyler oldu, çarpıştı bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler, bir şeyler. Sonra mesela dünya oluştu, ay oluştu. Bunların oluşması gibi yaşamın oluşması da bunlardan çok farksız değil diyorlar. Ya da biz de mesela hayvanların özgür iradesinin olmadığını düşünüyoruz galiba. Çünkü sadece bizim açımızdan içgüdüleriyle davrandıklarını mı düşünüyoruz?

Bilmiyorum. Ama çoğu insan galiba hayvanların özgür iradesinin olmadığını düşünüyor. Düşünmüyor mu? Zaten bilmiyoruz yani var mı yok mu. Bu konuyla ilgili çok iyi bir şey var. Kağıt. Paper. Makale. Bu konuyla ilgili çok iyi bir makale var. Bir yarasayı nasıl anlarız diye. Yani mesela bir yarasanın nasıl hareket ettiğini öğrenebiliyoruz. Ya da nasıl bir şeyleri hesaplayıp, hani görmüyorlar ya sesle hareket ediyorlar. Onun nasıl yaptıklarını bilebiliyoruz ama bir yarasa olarak o şeyi deneyimlemenin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Ya da mesela başka bir insan gibi yaşamanın nasıl olduğunu da hiçbir şekilde anlayamayız, hiçbir şekilde bilemeyiz. Sadece kendi bedenimizle hapisteyiz.

Aynen bazı bilim insanları da şey diyor yani gezegenlerin dönmesi gibi bizim aldığımız kararlar da hepsi yani bazı tepkimelere ve bizim kontrolümüzde olmayan şeylere bağlı. Ama bunu şey açısından demiyorlar. Hani özgür irademiz yok hiçbir şey yapmayalım demiyorlar. Tam tersine hani insanların yaptığı her şeyi hormonları ya da işte anneniz hamileyken sigara içip içmediği o bile bir şeye etkileyebiliyor ya da şu an şekerinizi nasıl aldığınız kararı etkilebiliyor. Sağ ol anne hamileyken sigara içtiğin için. ...ansiyeteli olduğumda benim ansiyetem değilmiş de annemin sigara içmesinin ansiyettesiymiş gibi düşünürsem aslında rahatlatıcı yani.

Aynen, bu özgür irade yok diyen insanlar da şey diyor, hani eğitim sistemini düzeltirsek, insanlara iyi bir yaşam koşulu verirsek, herkes aslında iyi bir şekilde yaşayabilir ve toplum herkes için daha güzel bir yer olabilir. Böyle diyorlar. Ama Kurt Vonnegut'un kitaplarındaki özgür irade olmaması bence biraz şey gibi geliyor, bu yaşadığı zor şeylerle başa çıkma yöntemiymiş gibi geliyor. Ama aynı zamanda da yani ikili şey gibi.

Yani bilim insanlarının dediği gibi yani özgürlüğe de yoktu insanlar öldü 2. Dünya Savaşı'nda ama aynı zamanda ölmeye de bilirlerdi. Bilmiyorum. Aynen, bilmiyorum çünkü çok zor konular yani ve insanların gerçekten ölüyor olması savaşlarda ve savaşlarda çoğu zaman birbirlerini öldüren askerler aslında birbirlerini en iyi anlayabilecek insanlar yani. Çünkü bir sürü savaşın bir olma sebebi yok yani. İnsanları yöneten yöneticiler var her iki tarafta da ve bunlar başka bir ülkeye saldırmaya karar veriyorlar ve genellikle en fakir, en zorda olan insanlar, sahada savaşan insanlar oluyor.

Ve sonra bu insanlar birbirlerini öldürüyorlar. İki farklı ülkenin en zor şekilde yaşayan insanları. Çok kötü. Aynen, Kurt Vonnegut da bununla başa çıkmaya çalışırken sürekli espriler yapıyor. İşte böyle bilim kurgu zamanda ileri gidip geliyor, garip şeyler yapıyor. Bunu bin kere demiş olabilirim.

Zaten özgür irade varsa da yoksa da insanların yapabileceği tek şey dünyayı daha iyi bir hale getirmeye çalışmak. Siz diktikten yıllar sonra gölgesinde başka jenerasyonların oturabileceği bir ağaç dikmek gibi düşünebilirsiniz. Bu sırada şampiyonların kahvaltısında zengin karakter Dwayne'in yavaş yavaş akıl sağlığının bozulduğu, en sonda da etrafındakileri dövmeye kalktığı bir sahne var. Kitap boyunca Dwayne'in akıl sağlığının giderek kötüleştiğini görüyoruz. Ama kitapta insanlara saldırmaya başladığı an karakteri tetikleyen bir şey var ve bu da okuduğu bir kitap. Bu kitap okuyucusuna kitabı okuyan kişinin evrende özgür iradesi olan tek kişi olduğunu, diğer herkesin, her insanın robot olduğunu söylüyor. Dünyadaki tüm şarkılar sizin için yazıldı. Tüm dinler siz arasından bir tane seçin diye icat edildi. Dünyadaki her şey sizden tepki alabilmek için yapıldı diyor.

Sürekli kavga eden annesinden ve babasından da sanki bunu yapmaya programlılarmış gibi bahsediyor. Ve karakter tüm bunlar olduktan sonra etrafına saldırmaya başlıyor. Bu bana biraz şey gibi geliyor. Vonnegut zaten aslında akıl hastası olan bir adamı bu kitabı okuduktan sonra şiddete yönelterek şöyle demeye çalışıyor. Medya ve filmler ve kitaplar her insandan hayatın merkeziymiş gibi bahsediyor. Ve biz bunları okuyup hayatın filmlerdeki gibi bir şey olduğunu zannediyoruz. Hayattan iyi şeyler bekliyoruz.

ki hayatın bize iyi şeyler sunmasını beklememiz normal. Ona bir şey demiyorum yani iyi bir hayat yaşayabilmeli herkes. Ama filmler ve kitaplar bize bazen sanki biz dünyanın merkeziymiş gibi düşündürtüyor. Ve yani tabii ki her insan kendi hareket ettiği için kendini düşünecek ama burada kitaplar ve filmler bize biraz daha bencil, daha yüzeysel bir hayat sunuyorlar. Ama hayat film gibi ilerleyen bir şey değil yani. Ve sonra bunu öğrendiğimizde de üzülüyoruz çünkü kaotik bir hayat yaşıyoruz ve hani neyin ne olduğu filmlerdeki gibi belli olmuyor. İyi ve kötü yok sadece. Sonra da niye filmlerdeki gibi bir hayat yaşayamıyorum deyip sinirleniyoruz. Çünkü çocukken bize gösterilen hayat bu.

Bunu yapmak mantıklı demiyorum ama yani böyle oluyor. Vonnegut kitabın başka bir bölümünde kitabın içindeki bir yazarı şöyle anlatıyor. ''Hayatta baş karakterler, yardımcı karakterler, önemli önemsiz ayrıntılar, çıkarılacak dersler, verebilecek sınavlar ve bir başlangıç, bir orta ve bir son olduğuna inandırmak için çalışıyordu.'' diyor.

Ve evet hayat böyle değil. Vonnegat sonra Amerikalıların birbirlerine bu kadar kurşun sıkmasının sebebini de silahların, öykülerin ve kitapların kolayca sonlandırılmasına yarayan bir araç olmasına bağlıyor. Ve Şampiyonların Kahvaltısı kitabında bize her anlattığı kişiye ve olaya aynı ölçüde önem veren bir tarz sunuyor. Böylece yan karakterin bile hayatta ne yaptığını görüyoruz. Bir anda kitap çok alakasız yerlere gidiyor.

Yani bize bencil olmayan bir şekilde de bir kitap yazılabileceğini gösteriyor. Kitap hayatın tüm kaosunu üstümüze vuruyor. Ve o yüzden bu kitabı okuması da normal, düz ilerleyen bir kitabı okumaktan biraz daha zor. Kurt Vonnegut'un son bahsetmek istediğim kitabı da Kedi Beşiği. Bu kitap en ilginç kitaplarından biri çünkü iki konuyu ele alıyor. Biri din, biri de Scientism diye bir şey var. Bunun Türkçe'de adı var mı bilmiyorum. Bilimsellik. Bazı insanlar bilimi bir din olarak görüyorlar ve böyle sürekli bir şey öğrenmenin, yeni bir şey bulmanın

mutlak doğruluk olduğunu söylüyorlar. Sanki bilim dünyadaki her şeymiş gibi konuşuyorlar. Ama bu kitap biraz şeyi anlatmaya çalışıyor. Yani bilim atom bombasını da yaptı. Mesela nörobilimciler bir şey için çalışıyorlar, bir şey buluyorlar. İnsan davranışının şu şekilde değişebileceğini buluyorlar. Sonra gidip Instagram algoritması beynimizi o şekilde yok ediyor yani.

Kedi Beşiği bu bilimcilik, scientism üstünden şeye de değiniyor. Yani hayatı yaşamamız için insanların şarkı söylemesi, kitap yazması, şiir okuması, ağlaması, bir şeyler yapması da gerekiyor. Yani sadece bilim diyerek yaşayamayız. İnsanın başka şeylere de ihtiyacı var, diyor.

Tamam, şu an şey diye düşünüyor olabilirsiniz. Bu çocuk ne yapıyor, niye bir anda durup dururken 3 tane, 4 tane ya da kitaptan bahsetti. İlk sebebi, bir süredir kitap okumuyordum. Ve podcast'ta kitap konuşmanın kitap okumamı tetikleyebileceğini düşündüm. İyi anlamda ve bu kitapları okumayı kendime bir görev olarak verdim. Ne kadar mantıklı bir şey yaptım bu açıdan bilmiyorum. Çünkü son kitabı, Şampiyonların Kahvaltısını bu kayıttan 2 saat önce bitirdim.

Hani kafamda hiçbir şeyi sindiremeden geldim buraya konuşuyorum. Niye bazen bir şeyleri böyle yapıyorum anlamıyorum. Ve şey de, vaktim de vardı aslında. Geçen hafta sonu okuyacak iki tane Kurt Vonnegut kitabım vardı kendime görev olarak verdiğim. Ama sonra bir arkadaşım, Atina'daki arkadaşım... Teknofeu... Teknofeudalizm. Böyle kapitalist bir dünyada yaşamıyoruz aslında. Türkçesi neydi? Feudal? Feodalite. Feodal. Feodal, tamam.

Kitap şey anlatıyor, aslında artık kapitalist bir dünyada yaşamıyoruz. Feodal bir dünyada yaşıyoruz. Sahiplerimizde teknoloji falan. Ben niye bunu bir anda okumaya karar verdim bilmiyorum. Galiba maymun iştahlılığımdan yani. Sonra çok hazırlanacak vaktim de olmadı yine her zamanki gibi podcast'te. Sanırım yani bu heyecanı seviyorum. Bu adrenalli, bu kontrollü gerginliği. Emin değilim niye podcast'te hazırlanmayı bilerek reddettiğimin. Tabii ki bu hafta başka şeyler de oldu. O yüzden de kafam biraz dağınıktı. Ama bu yazarı konuşmak istememin bir başka sebebi de, Kurt Monogat'ın savaş karşıtı ve komik dünyasının benim de bakış açımla kesiştiğini düşünüyorum yani bir şekilde. Şey çok tuhaf bir şey. Yani hem bazen insana kolay geliyor, bazen de çok zor geliyor. Soykırımın yaşandığı bir dünyada yaşıyoruz ya da insanların düzgün bir şekilde yürüyemediği bir dünyada yaşıyoruz ve hiçbir şey komik değil aslında. Baya bir trajik yani. Evet, bu adam niye güldürüyor o zaman bizi?

Çünkü herhalde bilmiyorum yapabileceğimiz tek şey yani hem bunların durması için çalışırken hem de elimizde olan şeylere bakabilmek, gülebilmek mi? Ama bazen gülmek bir şeyin ne kadar kötü olduğunu da vurguluyor. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz? Yani gülmek her zaman bir kaçış değil, bazen trajik bir düşüncelerini ortaya koyuşu oluyor. Aynen haftaya ne konuşayım bilmiyorum. Kendinize iyi bakın. Çok kötü. Okey bence değil mi? Tamam çünkü bu yani herhalde. Tamam.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)