
3.575 kelime · ~18 dk okuma
Geçtiğimiz hafta iki esnafın mekanında birkaç saati geçirmek zorunda kaldım. Bu bir mecburiyetti. Birini daha önce defalarca ziyaret etmiştim ve tanışıyorduk. Dolayısıyla bu programın konusu olan bu ayaküstü sohbeti, efendim, lak lakı, çan çanı daha önce muhtelif seferler yapmıştık. Diğeri ise hayatımda ilk defa gittiğim ve hiç tanımadığım bir esnaftım.
tarifsiz yani sahiden burada tarif etmekte zorlanacağın türden bir telaş ve koşturmaca içindeydim. Hatta gözümün önüne hep çok sevdiğim bir film geldi. Daha önce adını almış mıydım bilemedim. Sanki bahsetmiştim. Good Fellas diye bir film var izlediniz mi bilmiyorum. Galiba Türkçe'ye sıkı dostlar olarak çevrildi. Onun içerisindeki gerçek hayattan uyarlanmış bir öykü bu. Bu da gerçek bir karakter esasen. Henry Hill diye bir karakter var. Onun yakalanmadan önceki bir telaşı vardır. O filmdeki o ana benzettim kendimi. İşte bir yerden bir yere gidiyor, oradan makarna sosunu karıştırıyor, oradan bilmem neyle uğraşıyor falan. Yani inanılmaz bir telaş içerisindeyim ve ne hikmetse her iki esnafın da konuşası tuttu. Konuşmak güzel. Hani benim de yabancı olduğum, çok böyle ürperti duyduğum bir mesele değil ama kısa süre içerisinde bu konuşma dediğimiz şey bir soru sorma seansına dönüştü. Ardından sorgulamaya geçtik resmen. Böyle kendimi savcılık öncesi karakol ifadesinde gibi hissetmeye başladım. Bilmiyorum hiç böyle polise ifade verdiniz mi? Hani trafik kazası falan gibi şeylerden değil. Mesela ben terörle mücadele sorgucularına ifade vermiş birisi olarak
O süreci tabi burada anlatabilmek çok kolay değil ama resmen öyle bir sorgulamanın içerisine girdim ve sorular göz açıp kapayıncaya kadar en mahrem konulara geldi. Neciyim? Nereliyim? Ne iş yapıyorum? Nerede oturuyorum? Evli miyim? Çocuk var mı? Kaç yaşında? Nerede okuyorlar? İçimden cevap vermeden önce sürekli aynı şey yankılanıp duruyor böyle zihnimde. Sana ne? Sana ne kardeşim? Bunu niye soruyorsun? Hadi evimi sordun. Hangi sokakta oturduğumu sordun. Apartmanı niye soruyorsun? Değil mi? Özünde bakıldığında hiçbirinin kötü bir niyeti yok. Belki de var, bilemiyorum ama benim kurtulma şansım da yok. O mekanım ve muhabbetin içinde bir tutsağım o anda. Ve sürekli olarak şunu düşünüyorum. Bu insanlar bu soruları merak ettiği için mi soruyor? Yoksa sadece zaman geçirmek için mi? Dahası, Bir densizlik yaptıklarının farkında değiller mi bu insanlar? Belli ki değiller. Peki bunu savuşturmanın bir yolu yok mu? Ya da bu kısa anlarda, bize tanınan fırsatlarda edeceğimiz sohbetin bir yolu yordamı oluru yok mu? Haddini aşan Yaşam Rehberi bu bölümde ayaküstü sohbet meselesine bakıyor.
Bölümün ismini verirken oldukça zorlandım çünkü bu sohbet, muhabbet meselesine son derece teşne bir toplum olmamıza rağmen bu small talk denilen ecnebicesinde mevzuya bir karşılık bulmamışız. Belki de hayatın çok doğal bir parçası olduğundan mıdır nedir? Yani bu orijinal tanımıyla small talk meselesini kastediyoruz bu bölümün başlığı olan ayaküstü sohbet meselesiyle. Yani ne demek istiyoruz? Herhangi bir amaç olmadan bir araya gelmiş kişilerin herhangi bir amaç taşımadan sohbet etmesi. Özünde bunu anlatıyoruz. Yani nedir iki önemli kriter? Tesadüfen hiç hesapta kitapta olmadan bir araya gelmiş kişiler bir mekanda ya da işte yolda yürürken
ve hiçbir amaç taşımadan bir sohbet ediyorlar. Niye ediyorlar? Hani birazdan buna geleceğiz zaten ama bunun bir kavram olarak ortaya çıkışı belki de bunun sebepleriyle ilgili ve nasıl olabileceğiyle ilgili bize yeterince ipucu verir. 18. yüzyılda ve Batı kültüründe ortaya çıkıyor.
18. yüzyıl ve batı dediğimizde kafamızda bir şeyler şekillenmeye başlamış olmalı. Nedir o? Bizi sanayi devrimine, endüstri devrimine götüren koşullar yani bildiğimiz, aşina olduğumuz bütün kriterlerin ötesinde bir yanıyla şehirleşmeden bahsediyoruz. Yani insanların daha kalabalık halde yaşam alanlarında bir arada olma halleri. Yani bu small talk, ayaküstü sohbetler, küçük muhabbetlerin Batı toplumunda 18. yüzyıla doğru ortaya çıkmış olması bir tesadüf değil. Bu sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan şehir kavramına bağlı.
Yani ne demek şehir? O da çok önemli bir kavram ve ileride mutlaka bir bölüm olarak da işlemek istiyorum. Şehir, birbiriyle iş ya da ekmek derdi dışında hiçbir ortak faydası olmayan insanların birliği. Yani küçük yerleşim birimlerinde bu böyle değildir. İnsanların ya birbiriyle bir akrabalık
bağı vardır ya da herkes üç aşağı beş yukarı birbirini tanır. Şehirler böyle değildir. Şehirler insanların aksine birbirine alabildiğine yabancı olduğu ortamlardır. Hiçbir ortak paydası olmayan ve mümkün olsa bir arada yaşamak istemeyeceği insanlarla Mecburi kesişimlerin, mecburi çabaların lokasyonudur, yeridir şehir dediğimiz yer. Dolayısıyla bütün bunlar da ayaküstü karşılaştığınız, denk geldiğiniz insanlarla küçük küçük sosyalleşmeler için bahaneler sürer. Bu ufak muhabbet dediğimiz meselenin bir de yancısı, sosu, eşlikçisi var. Onun adı da biraz tanıma, açıklamaya muhtaç çünkü benim kuşağım sanıyorum ona maruz kalan son kuşak oldu. Birazdan sebebini de açıklayacağım. Nedir o? Pan-American Smile. Yani Pan-Amerikan gülüşü. Daha basit bir ifadeyle Pan-Am Smile.
Şimdi Pan Am nedir? Pan Amerika'nın, Amerika Birleşik Devletleri'nin en meşhur hava yolu şirketi. Bizim Türk Hava Yolları gibi işte Lufthansa gibi vesaire ulusal ölçekteki en popüler hava yolu ve neyle meşhur? O zamanlar işte emsalsiz görülen Boeing 747'leriyle işte Jumbojet dediğimiz Jumbojet diye de anılan o büyük iki katlı devasa dört motorlu, dört jet motorlu kıtalar arası uçan uçağı. Panamerican da o dönem işte bu son derece teknolojisi gelişmiş uçaklarıyla ve birbirinden alımlı, güzel, hostesleriyle bilinen bir şirket hatta bütün reklamlarında da bunu vurguluyor ve
Pan American Smile diye de çok önemli bir kuralı var. Bunu sonradan bir anlamda biz öğrendik. Yolcuları, müşterileri ya da okümenin dışında kalanlar olarak. Nedir o Pan American Smile? Pan Amerikan gülüşü yani Pan Am gülüşü. Yani Pan Amerikan hosteslerinin gülüş şekli. Bunun bir tarzı var, şekli var, kuralları var. Kuralların başında dişlerin görünmesi yer alıyor. Yani güleceksin, içeri giren her yolcuyu gülümseyerek karşılayacaksın. Bütün servisi gülümseyerek yapacaksın.
ve gülümserken mutlaka dişlerin görünecek ve gözlerin küçülecek. Yani işte anladınız değil mi? Böyle sesli bir podcastta anlatmak kolay değil ama o gülüşü bilirsiniz. Bu dişlerin görülerek gülünmesi mevzu da ilginç. Yani kökenini biraz araştırdığımızda özellikle sanat tarihiyle ilgili olanlar sanıyorum bileceklerdir gayet iyi. Fransız devrimi sonrasındaki tablolarla birlikte ortaya çıkıyor.
şöyle bir maruz kaldığınız, denk geldiğiniz tabloları bir gözünüzün önünden geçirin. Hiçbirinde gülümseyenlerin dişlerini görmeyiz mesela. Ne bileyim, en meşhur gülüş deyince şimdi konuşurken aklıma Mona Lisa geldi. İşte Leonardo Da Vinci'nin meşhur eseri. Mona Lisa güler mi gülmez mi o ayrı bir tartışma ama dişlerini görmeyiz. Yani dişlerini gördüğümüz gülen insanlar hep Fransız devriminden sonraki sanat eserleriyle ortaya çıkıyor ve Amerikan sinemasıyla birlikte evrenselleşiyor ve bunun bir
ürün haline, bir kural haline, bir kostüm haline dönüşmesi de işte Panamerikan havayolları ile oluyor. Dolayısıyla bu öyle bir evrenselleşiyor ki örneğin bir dönem Japonya'da iş yerlerinde bunun eğitimi veriliyor. Yani Panam gülüşünü nasıl yaparsın falan diye bunun eğitmeni ve kursunu bir görmek isterdim açıkçası ama ne yazık ki öyle bir şansımız kalmadı. Dolayısıyla Ayaküstü sohbetin önemli kriterlerinden biri de gülümsemek. Bunu da unutmamak lazım. Şimdi öte yandan bize döndüğümüzde bu ayaküstü sohbetin eylem açısından bizde yani doğu kültürlerinde pek karşılığı yok. Hatta hoş da karşılanmıyor. Bazı kültürlerde bizzat konuşma dahi rahatsız edici bulunuyor. Denk gelmişsinizdir. Bazı insanlarla konuşmaya çalışırsınız, böyle hakaret etmişçesine bir tepki alırsınız. İstemez, konuşmayı istemez. Konuşmaktan çekinir, ağzından bir şey kaçırmaktan çekinir. Suskunluğun erdem olduğu kültürler, toplumlar ya da bireyler de vardır öyle algılandığı. Ama bizdeki en yakın karşılığına baktığımızda bu kavramlar bahsinde ne diye çevirebiliriz bu small talk'u? İşte ayaküstü sohbet diyebiliriz, havadan sudan muhabbet, dereden tepeden konuşma diyebiliriz, ne bileyim hoş beş diyebiliriz. Hoş beş de tahmin edeceğiniz gibi farsça bir tabir, hoş beş. Hoş geldiğindeki gibi yani. Ne demek oluyor? Hani hoş muhabbet. Hal atır sorma falan gibi diyebiliriz ama şunu unutmayalım ayaküstü sohbetle kastımız öyle geyik muhabbeti, goy goy, lak lak falan değil. Ayaküstü sohbetin bir giriş gelişme sonucu var. En azından öyle bir beklentimiz var. Demek ki efendim bir toparlayacak olursak bu benim maruz kaldığım, içine mahkum kılındığım bu esnaf muhabbetiyle ortaya çıkan ayaküstü sohbetin özü esasında mecburen yolları kesişen insanların o kısa zaman dilimlerinde
insani dürtülerinden yola çıkarak mecburi sosyalleşme arayışı. Peki, buna niye ihtiyaç duyuyoruz? Bunu nasıl anlamlı hale getirebiliriz? Ve bu konuda bize yol gösterecek bazı temel ipuçları var mıdır?
kısa muhabbet aralarına niye ihtiyaç duyuyoruz? En başta tabii ki tahmin edeceğimiz üzere bu bir sosyalleşme ihtiyacı. Yani vakit geçirmek amaçlı olabilir, tanışma amaçlı olabilir ya da genellikle esasında başka bir konunun yolunu yapmak için olabilir. Hani biraz önce girişte bahsettiğim esnafın artık benim mahremime kadar uzanan o bitmek bilmez sorgu sualleri vardı ya belki nihayetinde en son sorduğu o en mahrem şeyi sormak istiyordu da Havadan sudan onun yolunu yapmıştı. Dolayısıyla bu bir sosyalleşme ihtiyacı da olabilir. İyi niyetli de olabilir, kötü niyetli de olabilir. Ama biz hani kabul olarak, ön kabul olarak genellikle bunun iyi niyetli bir çaba olduğunu düşünürüz. Öyle de olduğuna inanıyorum. Öyle bakmakta da fayda var gibi geliyor bana. İkinci sebep, yani sosyalleşme ihtiyacından sonraki ikinci sebep, bir iletişim arayışı. Yani bir bağ kurmak istiyoruz. Bir ortak fayda bulmak istiyoruz.
Bu da iyi niyetli ama bir yandan da tehlikeli. Çünkü bu iletişim meselesi, bu bağ kurma arayışı bir anda sizi başka bir sarmalın içine de çekebilir. Üstünüze sorumluluklar yükleyebilir. Sizi yanlış algılatabilir. Yani bu işin birazcık tehlikeli suları. Birazdan bundan nasıl kaçınabileceğimize yönelik de bazı ipuçlarını paylaşacağım.
Ve tabii ki bütün bu çabanın hani bir samimiyet içermesi şart değil. Hatta aranmaz da sanıyorum. Yani sokakta görmüş olduğunuz, karşılaştığınız işte metroda, otobüste, dolmuşta, vapurda giderken yanınıza oturan biriyle gayri ihtiyarı başlayan bir sohbetin içerisinde bir samimiyet aramak çok da anlamlı değil sanıyorum. Ama muhtevası samimi olabilir mi? Tabii ki şüphesiz.
Şimdi demin de dediğim gibi bazıları bundan hoşlanmaz. Üstelik bunu hissetmek de zor değil. Yani böyle bir ayaküstü muhabbet etmek istediğiniz bir insanın o muhabbeti devam ettirmek isteyip istemediğini mutlaka hissedersiniz. Diyelim ki etmek istemiyor, bir sebepten rahatsız oluyor, hiç zorlamayın yap. Bu işe yaramaz. Çünkü olayın sizle bir alakası yoktur. Belki geçmişte yaşanmış bir mesele, bir tatsız muhabbet ya da sizinle gerçekten o an, o gün, o durumda konuşmak istememesi gibi bir mevzu vardır. Yani bu bizdeki ayaküstü sohbet meselesini, batıdaki ayaküstü sohbetten ayıran en önemli unsur, bunun karşılıklı bir rızanın sonucu olmama hali. Yani bir taraf mutlaka sohbet etmek istiyor, öbür tarafın bunu
istememesinin hiçbir önemi yok. Mutlaka zorlanıyor öbür taraf. Özellikle hani demin bahsettiğim esnaf muhabbetinin bir diğer karşılığı bizde çok görülen bir karşılığı üstelik seyahatlerde olur değil mi? Hani özellikle eskiden benim çocukluğumda uzun otobüs seyahatleri çok revaçtaydı. Çünkü uçakla seyahat çok maliyetli, pahalı bir şeydi. Ve otobüs yolculuğunda mutlaka yanınıza hani bugünkü enine tişörtlü amcalara denk gelen türden bir form otururdu ve işte
delikanlı yeğenim nerelisin, ne yapıyorsun, anneanneci, babaanneci falan diye böyle birkaç soruyu sorar ve bunun devamında kendisiyle ilgili hiç merak etmediğiniz, hiç umurunuzda olmayan bir şeyi varacağınız noktaya kadar anlatır anlatır bu hiç bitmezdi. Ve bunun esasında psikolojide, bugünkü konumuzda bir ilgisi yok ama şöyle de bir karşılığı var, çok ilginç yani ayaküstü sohbetin sınırları adına. Psikolojide bununla ilgili hani böyle seyahat etkisi, yolcu etkisi falan gibi tabirler de kullanılıyor. Normalde bir insana asla anlatmayacağınız, Hatta arkadaşlarınızdan bile saklayacağınız bir meseleyi bir seyahat sırasında yanınıza oturan birine pat diye söylüyor olabilirsiniz. Kendinizi bu durumda görebilirsiniz. Mutlaka da başınıza gelmiştir. Normalde sizin için böyle hep içinizde sakladığınız bir şeyi hiç tanımadığınız birine anlatıverirsiniz. Niye? Çünkü hem o kişinin onunla ilgili bir strateji uygulamayacağını bilirsiniz, içiniz rahattır. Hem de bir yandan içinizi dökmüş olursunuz, sırtınızdan o yükü atmış olursunuz. Ama işte bunları küçük sohbetlerle, ayaküstü muhabbetlerle karıştırmamak lazım. Yani biriyle öyle bir küçük bir sohbet çevirme ile en mahrem konularınızı, en travmatik konularınızı paylaşmak çok başka bir şey. Bunları birbirine karıştırmamakta fayda var.
Dolayısıyla bazıları bundan hoşlanmayabilir. Bunu hissettiğiniz anda kapatın, kesin. Muhabbeti kesin. Mecbur değilsiniz. Ve yüzeysel gibi görünse bile esasen insan ilişkilerinin en temel unsurlarından birinden söz ediyoruz. Üstelik derin ilişkilerin başlangıcı da olabilir. Mesela ünlü ve çok sevdiğim düşünürlerden, çağdaş düşünürlerden Alain de Botton kitaplarında, metinlerinde çokça bahsettiği bir şeydir. Yani bu küçük muhabbetlerin esasında çok daha derin ilişkilerin taşlarını döşeyen bir şey olma ihtimali de var.
vardır. En azından böyle bir arayış da içerebilir ve dolayısıyla her yüzeysel sohbet içinde daha derinlere ait ipuçları gizler. Yani çok eğitimli ve kontrollü değilse kişi her sözünde ayrıntılar saçar. Şimdi mesela benim işim iletişim. Ben insanların tavırlarını okumayı, mimiklerini, elini, kolunu, ayağını, vücudunun duruşunu, bana uyguladığı açıyı bin tane ipucundan ben karşımdaki insanı zaten okumak üzere
Yetiştim, yetiştirildim, eğitildim. Anlatabiliyor muyum? Bir söyleşi yaparken karşınızdaki insanın verdiği cevabın ne kadar samimi olduğunu, konunuzla ne kadar ilgilendiğini bin tane ipucundan karşı tarafa belli etmesem bile okuyabilirim. Ama bunu genellikle biz de hissederiz. Yani ne kadar derinlikli olduğuna dair. Dolayısıyla bu ipuçlarını da iyi okumakta fayda var. Demin de dediğim gibi hani Alain de Botton'un Statue Endişesi kitabında bunu bir sosyal beklenti parçası olarak tanımlıyor. O da bence kıymetli bir tespit. Yani bu bir sosyal bir beklenti içeriyor esasında o küçük sopayı. Ama nedir? Nasıl tanımlayabilirim? Şimdi böyle bir düşünüyorum, kafamı yokluyorum. Sanki bir kumarhaneye girmişsiniz de size oynayabilmeniz için öyle bir macera olsun diye 5 tane jeton veya işte ne derler ona? Oyun pulu mu derler? Neyse ondan vermişler gibi. Çip vermişler gibi. Yani bunu kaybetseniz de önemli değil. Bununla bir şey kazansanız da önemli değil. Ama size böyle bir fırsat verilmiş.
Peki, bütün bunlar ışığında elimize geçen küçük fırsatlardaki ayaküstü sohbet imkanlarını nasıl iyi değerlendirebiliriz? En azından bir felaketle sonuçlanmaması için ya da umduğumuz şekilde güzel bir şeye vesile olması, hoş bir hatıraya dönüşmesi için ne yapabiliriz? Gelin biraz da bunlara bakalım. En önemli kriterlerden biri, aklımızda bulunmalı. Ayaküstü sohbet bir söylev değil, bir sohbet adı üstünde. Yani yaptığımız şey iletim değil, iletişim. Yapmak istediğimiz şey kendimiz hakkında bitmek bilmeyen nutuklar atmak değil, karşımızdaki insanla bir ortak payda bulmak, o ana dair.
o anki gözlemlediğimiz şeye yönelik fikirlerimizin ekseninde belki bir muhabbet etme derdindeyiz. Yani amacımız tartışma ya da bir başka formuyla münazara değil. Genellikle bu da karıştırılıyor yani tartışma, münazara, münakaşa ve münazara karıştırılır. Amacımız ikisi de değil. Ne münakaşa etmek istiyoruz ne münazara etmek istiyoruz.
derdimiz zaman geçirme, mümkünse birbirimizi tanıma ve mutlaka hoş sohbet etme, değil mi? Havadan sudan konuşma bu tabir içinde kulağa fazlasıyla böyle rastlantısal, destursuz, hadsiz, hudutsuz gibi geliyor. Tabii ki mümkün yani böyle destursuz bir muhabbet yürütebilirsiniz, bu bir ihtimal. Ancak bundan sakının, yapmayın. Havadan sudan konuşmak çok zor bir meseledir. Öyle haldır uldur muhabbete girmeyin. Yani aynen Panamerikan hava yollarının kabin ekibine yönelik gülüş kuralları gibi ayaküstü muhabbetin de kuralları var. Dolayısıyla o kuralları ve yasakları bilmek, önceden düşünmek ve çalışmak gerekiyor.
Nedir tabi ki? Hadi yine bu Pan Am'i çok andık. Bu arada iflas etmiş bir şirketten bahsediyoruz. Hani bir şeyin reklamı da değil, yanlış anlamalar olmasın. Gülümsemek önemli tabi ki değil mi? Karşımızda bırakacağımız izlenim adına, en azından bir iyi niyet göstergesi olarak gülümsemek önemli. Gülümseyerek başlayabiliriz. Sonra ortamı koklamak önemli.
Yani ortam ile konular birbiriyle bağlantılı, bunu unutmayalım. Konuşacağımız kişileri iyice incelememiz lazım. Mutlaka ipucu verecek bir şeyler vardır. Yani kılığı, kıyafeti, saçı, başı, oturuşu, bakışı, kullandığı sözcükler vs. Her insan üstünden böyle akar, ipuçları akar kendiyle ilgili. Hatta bazen bunu belirtmek de ister, size vurgulamak da ister. Onları iyi kurgulayın. Bu küçük sohbetlerde çok işinize yarayacak.
Ve Türkiye'ye has konuşacak olursak göz teması çok önemli. Yani bizde konuştuğunuz kişinin gözlerine bakmak, yüzüne bakmak, o konuşurken ya da siz ona bir şey söylerken çok önemli. Ama bu kültürden kültüre de değişiyor. Örneğin Uzakdoğu kültüründe bu çok ayıp, terbiyesizce bir şey. Hani Çin'de, Japonya'da veya Kore'de yani o coğrafyada
Ben de acı tecrübelerle öğrendim. Konuşurken insanların gözüne bakmak bir azarlama, bir meydan okumaya dönüşüyor. Onun için yapmanız gereken şey konuştuğunuz kişinin, diyelim ki ayaktasınız, öyle anlatmaya çalışayım. Karşı karşıya ayaktasınız, birbirinizle dirsek mesafesi, kol mesafesindesiniz. Bakmanız gereken yer onun diz kapakları ya da kemeri gibi bir açıyla bakmak zorundasınız. Ama bizde göz göze bakmak önemli. Yani bunu da unutmayalım.
Ve tabii ki, bilmiyorum hatırlatmaya gerek var mı ama yaşadığım son tecrübe bile hatırlatmanın şart olduğunu gösteriyor, nezaketi elden bırakmamak lazım. Yani hoş beşin sermayesi pozitif konular. Pozitif konulardan bahsetmemiz lazım ki muhabbette pozitif devam etsin ve sürekli karşınızdakinin tepkilerini gözlemleyin. Mutlaka demin de dediğim gibi ipuçları verecektir. Söylediğiniz sözden rahatsız oldu mu? O sorudan bir böyle sıkıntı duydu mu? vs. Bütün bunları okuyun. Kontrollü bir maç olması çok önemli. Ve bu podcast yayınında benim yaptığım gibi durmadan konuşmak zorunda değilsiniz. Tekrar ediyorum. Bu bir iletişim. Üstelik dinlemek çok daha kolay ve çok daha keyifli. Bırakın insanlar konuşsun. Her insanın anlatmak istediği birçok şey var. Küçücük bir belki pas bekliyor, küçücük bir imkan olanak bekliyor. O kapıyı aralayın ve bırakın gitsin. Yani sohbetin gidişatını kontrol etmek size zor geliyorsa, bırakın karşınızdaki sohbet etsin. Üstelik daha da keyifli olabilir.
Bunun için mesela ne olabilir? Karşı tarafta hoş bulduğunuz bir şey belirtin ya. En basit yöntem. İşte ya şu bilmem nende ne kadar güzelmiş. İşte sana bir küçük sohbet başlangıç konusu. Ve en önemli kuralların biri ve böylelikle bu ipucu faslını da bununla kapatayım. Sohbet baktınız ki ilerlemiyor. Kapatın güzel kardeşim.
Sahiden sohbet etmek çok zor bir iştir. Bunu kolay zannetmeyin. O yüzden sürekli insanlar aynı sorulara kendini itekliyor ya hani hep aynı klişeler etrafında dönüyor. O yüzden sohbet zor. Ayaküstü sohbet çok daha zor. Çünkü ayaküstü sohbetteki kriterler ne? Tekrar ediyorum. Tanımadığınız biri büyük ihtimalle sizin hakkınızda hiçbir fikri yok ve sizin onun hakkında hiçbir fikriniz yok. Çok kısıtlı bir zamanınız var ve sizin belirlemediğiniz bir ortamın içinde içerisindesiniz. Bu kadar bilinmezliğin içerisinde sohbet gerçekten çok zor bir şey. O yüzden baktınız ilerlemiyor, lütfen bırakın. Hiçbir şeyi sürdürmek zorunda değiliz. Peki bırakmadan önce yani daha doğrusu sohbete hiç başlamadan önce kendimizi men edeceğimiz konular ne? Gelin kapatmadan önce bir de ona bakalım.
Ayaküstü sohbet, her şeyinden bahsettiklerden çıkmış, nasıl olması hoş, nasıl olması nahoş, bütün bunlara baktık. İşte birazcık böyle sadece üç madde ekseninde bu işi nahoş hale getiren yani hoş beşi nahoş hale getiren ayrıntılardan birazcık söz etmek istiyorum sizlere. Yani en önemli ayrıntı şu, aklımızda kalması gereken. Ayaküstü sohbet bir şey, dertleşmek başka bir şey. Yaptığımız, daha doğrusu ayaküstü sohbetteki olayımız dertleşmek olmamalı. Bu zaten birinci tehlike.
Çünkü dertleşme ayrı bir ortam, ayrı bir samimiyet, ayrı bir çaba gayret gerektiriyor. Emek gerektiriyor, zaman gerektiriyor. Öyle geçiştirilebilecek bir şey değil. Mümkün ama değil, olmaması gerekiyor. O yüzden dertleşmeye dönüşmesi bu işin tehlikeli. Dahası karşınızdakini bir şeyin tarafına çevirmeye de dönüşebilir iş. Yani karşınızdakini bir taraf oluşturacak zorlamalar, mecburiyetler içerisinde bırakmayın.
En tabu, en yasaklı, en uzak durulması konular ne? Sanıyorum hani benim burada tekrar etmeme gerek yok ama kayıtlarımıza da geçmiş olsun. Nedir mesela din, siyaset, gelir, ilişki, görünüm? Bunlar en tehlikeli konular. Mesela işte
Ne bileyim, herhangi bir partiyle ilgisi yok. Falanca bilmem ne partisinin bilmem ne demece hakkında ne düşünüyorsun? Ya kardeşim bu ayaküstü sohbetin, muhabbetin akçesi değil. İşte ne iş yapıyorsun? Maaşın kaç para? Bu soru, bu densizlikte sorular o kadar sık karşılaştığımız şeyler ki etrafımızda. Mesela evli misin? Ya sormayın kardeşim. Bütün bunlar travmatik konular. Yani çok mutsuz bir evliliğin içerisinde olabilir. Evlenmek isteyip evlenemiyor olabilir.
İşte çok olaylı bir şekilde boşanmış olabilir, o olabilir, bu olabilir. Bir insanın özel hayatıyla ilgili bir şeyler sormayın. Eminim hani bu kadar şeyi konuştuktan sonra bazılarınız ne yani, ne konuşacağız diyebilir ama işte ne konuşabiliriz konusuna biraz önce ayrıntılarıyla değinmeye çalıştım. Yani şunu söylemek istiyorum, dinmiş, gelirmiş, ilişkimiş, siyasetmiş Bu konularda hem fikir olabileceğimiz ikinci bir kişi yok. Yani ve süreye bağlı olarak bu konular mutlaka muhabbeti kavgayla bitirir. Yani siyasetle ilgili aynı siyasi görüşte, aynı partilere, kişilere, ideolojilere gönül vermiş iki kişi bu konuyla ilgili bir sohbet başlatsın. Süre veriyorum 15-20 dakika sonra işler yükselecektir. Yarım saat içerisinde bayağı kavgalı, gürültülü bir hal alacaktır. Dolayısıyla bu tip böyle mayınlı konulardan uzak duruyor. en azından ayaküstü sohbetler içerisinde. İkinci önemli konu, kendinizden bahsetmeyin ya. Hele hele kendinizi övmeyin, övünmeyin. Ben kendisinden bahsedip de kulağa hoş gelebilen çok az insan tanıdım. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Hani size sorulmuş dahi olabilir ama kendinizi anlatırken ne olursunuz temkinli olun. Yani bu bir anda böbürlenmeye dönebilir çünkü. Ve küçük sohbetlerin konusu bu değildir. Yani yanınızdaki insana ben şu diyorum, ben bu diyorum, bunu yaptım, onu yaptım, bunu yapacağım, onu yapacağım, boşverin bunları. Ve çok önemli olduğunu düşündüğüm son unsur ise kültürel farklılıklar. Lütfen bunu kaşımayın. Olumsuzluk hissettiğinizde duymazdan gelin.
Eskaza bu topa girdiğinizi farkettiğinizde hemen o sahanın o bölümünü terk edin. Bilgi düzeyi farklılıkları olabilir, yanlış anlaşmalar olabilir. Demin de dediğim gibi bir münazarada değilsiniz, bir münakaşada değilsiniz. Şunu söyleyeyim, etrafımdaki arkadaşlarımdan tecrübe ettiğim bir konu olarak, nerelisin sorusu bile çok tehlikeli bir sorudur. Lütfen böyle sorular sormayın. Birçok arkadaşım doğduğu, büyüdüğü şehri söylemekten intina ediyor. Çünkü yaftalanıyor. O sebepten, bu sebepten hiç önemli değil. Ve bu bitmiyor. Ve karşımızdaki kişi de bunu iyi niyetle sormuyor. Nerelisin sorusunun içerisinde, yani evet bir iyi niyet olduğunu iddia edebiliriz ama
biraz eşelediğimizde mutlaka içinde bir sürü ön yargılar barındıran ya da devamında nereli olduğunuza bağlı olarak bir kayırmacılık ya da bir haksız zulüm göreceğiniz bir şeyin yolunu yapmak vardır. Dolayısıyla bu bizim Türk kültürünün içerisinde, hadi iyice somutlaştım, Türk kültürünün içerisinde nerelisin, ananneci, babaanneci, kimlerdensin falan gibi soruların hepsi çok tehlikeli, hadsiz, hudutsuz, hatta müsaade ederseniz bu tabiri kullanmama, terbiyesizce sorular, insanlarla konuşacağınız konuları önceden hazırlayın. Demin de dediğim gibi bütün bunlar zor işler. Sohbet muhabbet zor, ayaküstü sohbet dünyanın en zor işi.
Sonuca gelirsek, hoş beş muhabbet, küçük zaman dilimlerini keyifle hatta belki anlamlı hale getirebilecek en basit yöntem. Kabul. Ama unutmayalım, kimseyle ayaküstü bir sohbet açmak zorunda değiliz. Başladıysak da karşı tarafın tepkilerine göre kendimizi sürekli tartmamız gerekiyor.
Beni bu bölümü hazırlamaya mecbur bırakan türden bir sorgu-sual işkencesine çevirmeden gelişi güzel sohbet edebilmek zannettiğinizden çok daha zor. Eğer ayaküstü sohbetlere meraklıysanız ya da bundan keyif alanlardansanız örneğin benim gibi, lütfen bunun için önceden çalışın. Hiç tanımadığınız insanlarla ayaküstü edebileceğiniz sohbetlere yönelik cebinizde, zihninizde sözcükler, kelimeler, anekdotlar, Ne bileyim fıkralar, hikayeler, başlangıç ve çıkış cümleleri hazır olsun. Plansız, programsız konuşmak dünyanın en tehlikeli yeteneğidir. Bu konuda çok iyi olduğunuzu zannedebilirsiniz ama bu konuda çok iyi olduğunu zannedip de gerçekten çok iyi olan çok az insan tanıtım. Selam ve muhabbet.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.