
3.283 kelime · ~16 dk okuma
Çocukluğumun ilk yarısı hastalıklarla geçtim. Hekimler, hastaneler, ilaçlar, antibiyotikler, iğneler hayatımın en doğal akışıydım. Boğazımın şişmediği, pademciklerimin iltihaplanmadığı, kulağımın ağrımadığı, akmadığı günler neredeyse yanıma kar kalıyordum. Hiçbir şey yemediğim için o kadar zayıftım ki o dönemin tuhaflıklarından sebeple annem hep pantolon giydiriyordu bana. Bir deri, bir kemik, bir çocuk olmanın annenin kabahati olarak görüldüğü o tuhaf, enteresan yıllardı. Ne var ki bu çelimsiz halim yaramazlığıma asla engel değildi. Annem ve babam hayatlarının belki de en güzel dönemini öğretmenlerimin, arkadaşlarımın, anne babalarının ve mahalle eşrafının benden yana şikayetlerini dinleyerek geçirdim. Bir gün okul çıkışında arkadaşlarımla şakalaşırken kaval kemiğim kırılıverdi.
o cılız bacakların sandığım kadar esnek ya da kuvvetli olmadığını o zaman anladım. Çarşaftan yapılan bir sedye ile beni taşıdıkları hastaneden ayağımdan kalçama kadar uzayan ağır bir alçıyla eve döndüm ve bu sayede yatağımla tanıştım. O zamana kadar sadece uyumak için üstüne uzandığım yatak günlerimi hatta aylarımı geçireceğim bir yaşam alanına dönüşmüştü. Koşmayı ya da yürümeyi geçtim ayağa bile kalkamıyordum artık. Hava geçirmeyen o ilkel alçı tarif edemeyeceğim kadar çok kaşındırıyordu ve yapabilecek hiçbir şeyim yoktu. Delirmenin eşliğine getiren tarifsiz bir işkenceydi.
yatakta da yapacak bir şeyler yoktu. Hareketsizlikten bir yandan hayatımın kalan kısmında epey rol oynayacak şekilde semiriyordum, kilo alıyordum, bir yandan da huysuzlanıyordum. O günlerde hayatımda zaten var olan bir şeyi yeniden keşfettim, kitaplar. Erken yaşta söktüğüm okuma meselesine yabancı değildim ama o zamana kadar haylazlıklardan kalan vaktimi dolduran bu uğraş kısa sürede hayatımın merkezine dönüştü. Mahkum kaldığım o yatakta, Kaptan Nemo ile denizlerin altında on binlerce fersah dolaştım, hazine adalarını ziyaret ettim,
Adını hiç bilmediğim, atlaslarda arayıp bulduğum ülkeler ve şehirlerde tanımadığım insanların bilmediğim hayatlarına şahit oldum. Osmanlı kadırgalarındaki kürek mahkumlarını, bir periyle çobanın evladı Tepegöz'ün basatla maceralarını, Şahmaran'ın şehriyarın gazabından kurtaran bin bir türlü masalını, Ali babayı, Alaaddin'i, Simba'dı tanıdım mesela. Mahkum olduğum yatak bir anda uçan bir halıya hatta zaman makinesine dönüşmüştü artık. Özetle, kitaplar olmasaydı kesinlikle çıldırabilirdim.
Kitaplarla ilişkim aylar sonra yataktan kurtulmamla son bulmadı. Neyse ki. Aksine artık her şey ve her yer bir fırsattı. Okuma için bir bahaneydi. Bu durum hala da değişmiş değil. Mesela hayatımda hiç kitap okumamış insanlar tanıdım.
neler kaçırdıklarını anlatabilmeyi isterdim elbet ama bilmediğini bilmek ile bilmediğini bilmemek arasında çok belirgin bir çizgi var ve ben bu çizginin önemini anlamını daha da ötesi varlığını bildiğim için susmayı tercih ettim. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde kitap okuma meselesine bakacağız. Kurtuluş mu? Kaçış mı? Öğretiyor mu? Unutturuyor mu? Faydalı mı? Zararlı mı? Övüldüğü kadar kıymetli mi?
yoksa zaman kaybı mı? Gelelim adet olduğu üzere kavramlar meselesine. Ne kitap dediğimizde, neyden bahsettiğimiz hepimizin aklında ama ilginç bir ayrıntıyı fark ettim ve bu programa hazırlandığım ana dek hiç böyle merak etmemişim. Kitap hani malum yazılı belge falan anlamına geliyor da Arapça bir tabir, sözcük, terim. ve Türkçe'de bir karşılığı yok. Çok ilginç bir şey değil mi? Yani Türkçe gibi kadim bir dilin içerisinde buna yönelik bir karşılık olmaması düşündürücü. Sonra baktım acaba hani mesela İngilizce'deki, Fransızca'daki falan kökenleri nedir? Çok ilginç. Bu book, diyoruz ya hani İngilizce'de terimi. Buk'un kökeni bu işte kertlerden itibaren kayın ağacı. Yani kitap dediğimiz şeyin özü kayın ağacı anlamına geliyor ve bir bağlantı böyle zorlamaya bir bağlantı kurulmaya çalışılmış. Deniyor ki bu eski dönemde tabletlere ve özellikle kayın ağacından tabletlerin üzerine kazındığı için metinler, yazılı belgeler
Muhtemelen bu kitap kavramının Frankça'daki kökeni de buradan alıyor, ilhamını dönüyor ama enteresan yani bugün kitap dediğimiz sözcüğün kafamızda canlandırdığı şey çok net fakat sözcüğün kökeni hangi dilde bakarsak bakalım aslında enteresan yollara seriyor bizim. Peki nedir bu kitabı anlamlı kılan? Daha da ötesi kitap sadece kitap olmasından ötürü önemli ve anlamlı mıdır? Faydalı mıdır? Zararlı mıdır? Gelin buna bakalım birazcık.
Kitabın önemiyle ilgili konuşmak en başta dünyanın en kolay şeyi. Yani bu hatta bir kolaycılık ve bunu yapmayacağım. Yani kitap okumak şöyledir, böyledir, çok erdemlidir, kitap okumak gerekir, işte daha çok kitap okusak ne güzeldir falan filan bu neredeyse. mazur görürseniz tabirimi, goygoya dönüşmüş durumda. Kimse için bir şey fahadet etmiyor. Ben birazcık ters köşe bir noktadan bakmak istiyorum. Birazcık yanlış anlaşılmayı da göze alarak. Şimdi kimi kaynaklara göre tarihten bugüne 124 bin peygamber gelip geçmiş bu gezegenden. 124 bin. Yani böyle kutsal kitapları, metinleri tarıyorsunuz, işte aktarımları, hadisleri, kıssaları falan 124 bin isme rastlıyorsunuz.
Hadi mesela diyelim ki Türkiye özelinde en yaygın karşılığı olması açısından Kur'an'a baktığımızda ismen 25 peygamberin ismi yer alıyor. Yani 25 peygamberin ismi geçiyor. Ama hafızamızı şöyle bir yokladığımızda, peygamber dediğimizde zihnimizde, aklımızda, hafızamızda sadece 3-4 tane isim geliyor. Ortak paydalarını hiç düşündünüz mü mesela? Tabii ki, evet. Onların kitapları var. Yani bir peygamberin bile günümüzde, zihnimizde, yaşamamızda yer edebilmesi için kitaba ihtiyacı var. Kitapsız peygamberler sadece kıssalarda, işte metinlerde adı geçen kutsal şahsiyetler oluyor. Ama diğerini sanıyorum anladığınız çokta eşelemeye gerek yok ama daha ilginç bir ayrıntı.
Belki de en üstüne düşünülesi ama hiç kimsenin pek üstünde düşünmediği bir ayrıntı, hiçbir peygamberin yaşadığı dönemde mesajlarını kitaplaştırmamış olması. Yani hiçbir kutsal metin, kitap şu anda üç büyük dinler ekseninde de baksak, hiçbirinin metni kendi peygamberinin yaşadığı dönemde kitaplaştırılmamış. Çok enteresan. Üstelik hepsi onlar öldükten çok çok sonra kulaktan kulağa aktarılan bilgiler ışığında kayda geçmiş.
Tabii ki bu eksenden yola çıkınca matbaanın mucidi diyoruz ama aslında tam anlamıyla mucidi değil. Johannes Gutenberg'den bahsedeceğim. Yani şöyle bugün Frankçede movable type dediğimiz türden matbaanın mucidi ama matbaa dediğimiz yani bir kitabı basmaya yarayan mekanizma ondan çok çok önce yani Gutenberg'den çok çok önce bugün işte Kore topraklarının içerisinde yaratılan ve o dönemin hanedanında icat edilmiş bir şey. Yani Çinliler aslında matbaayı daha önce bulmuş ama kullanım amacı da onu işletme şekli de başkaymış. Ama bugünkü bildiğimiz matbaanın boyucu da Gutenberg. Neyse bu malumat furuş ayrıntıları bir kenara bırakıyorum. Gutenberg'in bastığı ilk eserin İncil olması boşuna mı sizce? Yani üstelik protestan İncil'inden söz ediyoruz. Çünkü o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor. Yani neden? Çünkü latince ve latince dil olarak kutsal dil kabul edilmiş, İnci'nin dili olarak kabul edilmiş ve sadece manastırdan yetişen dini ekibin, ruhban sınıfının bildiği bir dil. Dolayısıyla halkta karşılığı yok. Dolayısıyla onlar din diye kabul ettikleri şeyi işte bu papazdı, hacıydı, hocaydı, şıhtı, şeyhti onların aktardığından biliyorlar ve Gutenberg diyor ki bu iş böyle olmaz. Herkesin kendi dilinde İnci'ni yayınlayalım. Bu insanlar kendi
dinini kendi dilinde bilerek öğrenerek yaşasın, tatbik etsin demiş. Dolayısıyla bu kitabı elinde tutan ruhban sınıfının doğal üstünlüğüne de son vermiş. Yani bir şeyin kitaplı olması yetmiyor. O kitabı okuyabilecek, daha da öncesinde belki sahip olabilecek bir zümreye ihtiyaç var ve bu bir güç atfediyor. Yani kitaba sahip olmak her anlamıyla bir güç, kuvvet, kudret.
Yani kitabın hikmetine yönelik çok söz söylendi. Burada tekrar etmeye gerek yok. Öyle ki çoğumuz artık her kitabı hatta neredeyse her yazarı nimetten sayma mecburiyetinde hissediyoruz kendimizi. Ne yazdığından bağımsız olarak hani bir şey yazan hemen kendisine ne diyor araştırmacı yazar, gazeteci yazar falan böyle bir sürü şeyin ardında hemen yazar diye bir unvan geliyor. Çünkü bu her ne kadar artık çok kolaylaşmış, sıradanlaşmış olsa bile yine de önemli intiyazlardan biri. Ve dediğim gibi hani kitapları yazmayı da
okumayı da övmek çok kolay bir şey. Hatta biraz önce dediğim gibi kolaycılık bu tuzağa düşmemeye çalışacağım elimden geldiğince ama sormak istediğim bazı sorular var. Yani gerçekten bunca övülesi bir şey mi? Kitap, yazmak ya da okumak? Yani yazmak kısmından bu bölümde çok bahsetmeyeceğim ama özellikle bu okuma meselesi bizim o kadar önem atfettiğimiz kadar anlamlı mı? Gelin isterseniz bunun için işin en kolay tarafından başlayalım. Biraz sayısal verilere göz atalım. Tabii ki istatistiklerden söz edeceğim ama mümkün olduğunca böyle öz, fazla sayı almadan bunu yapmaya çalışacağım. Dünyanın en çok kitap okunan ülkelerini takip ettiğim bir site var. Bunun adresini de bölüm notlarında sizlerle paylaşıyorum.
Birinci sırada çok ilginç yani çoğu kişinin aklına gelmez ama Amerika Birleşik Devletleri geliyor. Birinci sırada en çok kitap okuma. Üstelik öyle adet bazında değil, kişi başı kitap okumadan söz ediyorum. Amerika Birleşik Devletleri ne çoğu kişi okumayan bir toplum olarak algılasa dahi ABD'de kişi başı yılda ortalama 17 kitap okunuyor. Yılda 17 kitap okuduğunuzda yani düşünün dünyanın en çok kitap okuyan ülkelerinin ligine giriyorsunuz. Yılda 17 kitap.
Ve bu neye denk geliyor? Yılda 357 saate denk geliyor ve 365 gün olduğunu düşünürseniz yani günde 1 saat kitap okuduğunuzda teknik olarak, sayısal olarak diyeyim daha da doğrusu dünyanın en çok kitap okuyanların ligine girmiş oluyorsunuz. Günde 1 saat. İkinci sırada Hindistan var. Yılda ortalama 16 kitap okuyorlar. Yılda ortalama 352 saate denk geliyor. Üçüncü sırada Birleşik Krallık var. Büyük Britanya, İngiltere falan diye bazen adlandırdığımız. Yılda 15 kitap okuyor. Onlarda yıllık 343 saat.
Dördüncü sırada Fransa. Yılda 14 kitap okuyup 305 saat okuma yapıyorlar. Ve beşinci sırada İtalya var. Yılda 13 kitap okuyorlar kişi başı ve 278 saatini buna veriyorlar. Yani efendim dünyanın en çok kitap okuyan ilk 5 ülkesi ABD, Hindistan, Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya. Tabii ki aklınıza gelmiştir, Türkiye'de durum ne diye. Hayır, böyle bir veri paylaşmayacağım. Çünkü bu da ayrı bir kolaycılık. İşte dünya bu kadar okuyor da biz bu kadar okuyoruz da falan da filan da. Şimdi bu sayısal kısmı bir yana bırakacağım. Daha doğrusu kitap okuma adedini bir kenara bırakacağım. Çünkü esas mevzu bizim ne kadar okuduğumuz değil,
Okumayı hayatımızın merkezine oturtsak dahi okumanın gerektirdiği o derin havuzun içerisinde kaç kulaş atabildiğimize bakacağım az sonra. Derin araştırmalarım sonucunda. Baktın mı 2023 yılında kaç kitap yayınlanmıştı? Şimdi bilmiyorum hani söylemek hoş mu değil mi ama en azından anmış olalım. Ben açılışta da bahsettiğim gibi okuma yazmayı çok seviyorum. Yani sadece okumayı değil yazmayı da çok seviyorum. Hayatımı hatırı sayılır bir kısmını okuyarak, yazarak, konuşarak kazanıyorum. Dolayısıyla okumanın bir sermaye birikimi anlamı da var benim için. Her okuduğum şey bana konuşabilecek ve yazabilecek başka şeyler, ilhamlar verdiği için benim okumayla ilişkim pek çoğunuzun belki okumayla olan ilişkisinden daha pragmatik, daha çıkarcı, daha faydacı bir ilişki ama bunu büyük bir sevgiyle, aşkla yapıyorum. Ve sürekli olarak tabii bu neyi gerektiriyor? Kitap almayı gerektiriyor. Özellikle Türkiye gibi yayıncılığın çok sıkıntılı olduğu, maliyetlerden dolayı çok sıkıntılı olduğu, birçok kitabın asla ve asla ikinci baskı yapamadığı, dolayısıyla bir kitabı mutlaka birinci baskısından hemen almak gerektiği bir ülkede yaşadığım için
sürekli kitap almak zorunda kalıyorum. Yani ikinci baskısı olmayacağını biliyorum. Sahafların çoğunun ikinci ele düştüğü anda, baskısı bittiği anda fiyatları çok insafsız, bence insafsız seviyelere çıkardığına şahit oluyorum. Dolayısıyla kitap alıyorum sürekli ve bütün bunlar okumamı gerektiren uzun kuyruklara dönüşüyor.
Peki bu uzun kuyruklar hani bana mahsus çıkardığım 2023 yılında dünyada kaç kitap çıkmış? Bakın kaç adet kitap basılmış deyin. Başlık olarak işte Ömer Seyfettin Kaşağı, Jules Verne, Dünya neydi dünyanın çevresinde seyahat falan filan neyse böyle kaç tane başlık var? Bir tahmin etmeye çalışın bakalım. Zihninizden bir sayı tutun. Ben de size doğrusunu söyleyeyim.
Hazırsanız, buyurun. 2023 yılında, sadece 2023 yılında dünyada 2.200.000 yeni kitap yayınlandı. 2.200.000. Bunların hepsinin bin tane basılmış olması bize baya milyar bazında kitap ediyor da düşünün, bir kitapçı olsa ve o kitapçı sadece 2023 yılında piyasaya çıkan yeni kitapları gösterecek olsa bize, 2 milyondan fazla kitap karşımıza çıkıyor. Yani bakkal hesabıyla bile hesaplasak, her gün diyelim ki düzenli 100 sayfa kitap okuyoruz. Bu müthiş bir şey. Deminki verdiğimiz statistikleri hatırlayın. Düzenli olarak her gün 100 sayfa okusak, yılda 36.500 sayfa ediyor değil mi? Bakıldığında benim matematiğim çok kötüdür ama. Hani bu da yılda yaklaşık 240 kitap eder.
Yani 100-150 sayfadan hesaplasak hiç fena değil. Yılda 240 kitap ne demek? Bakın dünyada en çok kitap okuyan kişi başı Amerika Birleşik Devletleri'nde 17 kitap okunuyor. Siz günde 100 sayfa okusanız yılda 240 kitap yani hadi diyelim çok hacimli kitaplarda 200 kitap okuyorsunuz. Yani dünyada çok az kişi vardır böyle. Ben yılda 200 kitap okuyamıyorum mesela. Fakat sadece düşündüğümüzde böyle bir performans dahi geçen sene çıkan kitapların içerisinde
bir kum tanesi bile etmiyor. Demek ki kitap okuma konusundaki en önemli kriter seçici olmak. İyi seçim yapmak. Peki nasıl? Gelin bakalım.
Bu konu tabii ki fazlasıyla özel. Yani kişisel tecrübelerimden yola çıkarak ve tabii ki hiç unutsamadan haddimi aşarak bu tavsiyeleri sizlerle paylaşıyorum. Bunları sizler kendi kişisel tecrübeleriniz, kendi eğilimleriniz, yetenekleriniz, yeteneksizlikleriniz ışığında şekillendirebilirsiniz elbette. Benim kullandığım ilk yöntem şu. Amacı belirlemek. Yani ne bekliyorsunuz? Kitap okumaktan veya okumak istediğiniz kitaptan ne bekliyorsunuz? Hangi konuda kendinizi geliştirmek, yetiştirmek, donatmak istiyorsunuz? Bu çok önemli. Bunu belirledikten sonra zaten demin bahsettiğim işte 2 milyon 200 bin kitabın belki de 2 milyonu kafadan elini veriyor. Ben diyelim ki 19. yüzyıl uzak doğusunda geçen roman okumak istiyorum. Bu tabi böyle çok tuhaf bir beklenti oldu ama hani teknik bir beklenti de olabilir. Ben işte falanca konuda kendimi yetiştirmek istiyorum. En önemli konu amacı belirlemek. İkincisi, dönemsel konular ve türler belirlemek önemli. Mesela şöyle şeyler duyuyorum. Ben roman okumam, zaman kaybı. Diyorum ki hiç okudun mu? Bir romanın insana verebileceği tatmin, zenginlik ve zihnimizde çalıştıracağı kaslar ve onun dolaylı faydaları işimize, hayatımıza, davranışlarımıza, yaşamımıza genel anlamıyla yansımalarını o roman dışında hiçbir şey veremez. Böyle bir sürü klişelerimiz var. ''Ben kişisel gelişim kitabı okumam.'' falan. Okudun mu kardeşim? Kaç tanesini okudun, neyi biliyorsun?
Dolayısıyla hepimizin bir arının böyle bin bir çiçekten bal toplayıp peteğine taşıması gibi dönemsel olarak değişkenlik gösterebilecek konuları ve türleri olmalı. Yine benim en önem verdiğim ayrıntılardan biri kitapçıları ziyaret etmek. Yani kitapçı olur, sahaf olur. kitapta satan herhangi bir yer olur ama hani raflarında kitapların dizeli olduğu fiziksel mekanlar elektronik ticaret sitelerinin zenginliğini ya da ucuzluğunu mu desem hesaplılığını mı desem fiyat avantajını kampanyalarını size sunamayabilir. Fakat hani nihayetinde size sunduğu o görsellikle bütünleşiklikle Örneğin bir kategoriye ait birçok kitabı karşınıza dizilmesi, onlara dokunabilmeniz, sayfalarını karıştırabilmeniz, içindekilere bakabilmeniz. Elbette bunları yapabileceğiniz elek ticari siteleri de var ama kitapçıları fiziken ziyaret etmek hem psikolojik olarak hem de zihinsel anlamda yani hem his hem de düşünce anlamında çok daha besleyici. Ama tabii en önemli sorun ne? Bulabilirseniz.
İşim gereği, mesleğim gereği birçok şehri ziyaret ediyorum ve birçok şehir ne yazık ki teker teker kitapçılarından, kitap satan dükkanlarından hatta sahaflardan çok daha hızlı bir şekilde soyutlanıyor. Yok oluyor çünkü artık bu tip işletmeleri ayakta tutmak hiç kolay değil. Her köşe başında bir şekilde bir kahve, kafe mi desek ya da var ama kitap satacak yerleri bulmak çoğu şehirde neredeyse hayal. Dolayısıyla bunun tabii ki coğrafi bir durum olduğunu da bilmekle birlikte eğer ki varsa bulunduğunuz yaşadığınız yerde kitapçı onları mutlaka ziyaret edin derim ufkunuzu açma adına dahi olsa. Ve en önemli konu kendinize benzeyen kitap severler bulmak. Yani onlarla arkadaş olmak zorunda değilsiniz ama en azından sosyal medyada takip edebilirsiniz. Çünkü çoğu kitap sever, kitap okumayı seven kişi gerçekten etkilendiği bir kitabı paylaşma konusunda son derece meyyal, hevesli olur. Yani kendimi bu kategoriye sokmak densizlik olabilir ama yani mesela kendi tanıttığım kitapları gerçekten herkesin okumasını istediğim için tanıtıyorum.
anlatıyorum, paylaşıyorum. Ama bir de bunu meslek olarak yapanlar var. Mesela sosyal medya hesapları görüyorum. Sürekli kitap tanıtıyorlar falan filan. Yazar arkadaşlarımdan duyduklarımı aktarıyorum. Benim bir kitabım olmadığından bu konuda bir tecrübem yok ama yazar arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla bu hesapların da neredeyse tamamı, hepsini töhmet altında bırakmayayım ama neredeyse tamamı sadece ekmeğinin derdinde. Yani sürekli yazarlardan işte ya 3-5 kuruş at da senin kitabını tanıtalım falan. Bana bedava kitap yollayın da sizin kitaplarınızı tanıtayım gibi. Kimi zaman para derdinde, kimi zaman takipçi derdinde klasik sosyal medya telaşları içerisindeki kişiler oluyor. Ona da dikkat edin yani. Sosyal medyada özellikle size her kitap tavsiye eden iyilik olsun diye yapmıyor olabilir. Ama en önemli tavsiye. Herkese verdiğim tavsiye ile bu faslı kapatayım. Yanınızda kitap bulundurun. Kitap okumanın altın kuralı bu. Bana en çok sorulan soru işte nasıl bu kadar kitap okuyorsun da bilmem ne. Bak bir daha tekrar ediyorum. Dünyanın en çok kitap okuyan ilk 5 ülkesi Amerika, Hindistan, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya yılda ortalama işte 13-17 kitap arası okuyor. Yani imrendiğimiz eşik bu. Bir türlü vakit bulamıyoruz. Niye biliyor musunuz? Çünkü yanımızda kitap yok. Yanımızda her şey var. Mesela bir sigara tiryakisisiniz diyelim. Sigara içmeye vakit bulabiliyor musunuz? Evet. Neden? Bakın en önemli kriterlerden biri şu. Yanınızda sigara var. Yanınızda sigara yoksa tiryakisiniz değilsiniz falan. Önemi yok bunun. Yani ulaşılabilir olmalı kitap.
Kitap okumanın temel şartı okuyacak bir tanesine erişebilmektir. Yanınızda olsun, çantanızda olsun, arabanızda olsun, tuvaletinizde olsun, nerede olursa olsun. Ve kitap okumak için lütfen boş zaman aramayın. Artık böyle bir hayat yok. Var mıydı bilmiyorum ama bugün ve yarın asla olmayacak öyle bir boş zaman. Yanınızda taşıdığınızda ama bir kitap ne kadar çok vakte sahip olduğunuzu anlayacaksınız. Yani çantanızda, ötenizde, belinizde bir kitap olduğunda orada burada iki taşın arasında iki sayfa, üç sayfa, beş sayfa, on sayfa derken nasıl sular seller gibi o kitapların akıp gittiğini göreceksiniz. Tabii burada mesele kitap okumak mıdır? Hani fiilin kökü bu ama. Kitap okumak, amacımıza baktığımızda bizim derdimiz kitap okumak mı? Yani böyle düşünürse kitap okumayı bir sayfa çevirme eylemine çevirebiliriz. Bir performansa çevirebiliriz. Bu yıl 25 kitap okuyacağım gibi hedefler görüyorum mesela. Böyle şey olur mu ya? Yani bu tamamen sayısal. Hani baktığımızda bir
nitelik nicelik kavramında olduğu gibi hani 25 kitap okudum ne oldu bomboş kitaplar okudum hani hiç faydasız kitaplar okudum hiçbir şey kalmadı aklımda falan tamamen bir emek israfı bakıldığında ve aynı mantıktan ilerlersek eğer derdimiz öğrenmekse mesela madem öyle Tek yöntem kitap mıdır ya? YouTube videoları bize bir şey öğretmez mi? Ben YouTube'dan öğrendiğim şeyleri hani değme kitaplardan öğrenmemişimdir. Sahiden çok önemli. Mesela podcastler boş mudur? Zaman kaybı mıdır? Ne bileyim yani kendi adıma öyle bir iddiam yok tabii. Ama bakıldığında düşünün, Pod B katalogunu gözünüzün önüne getirin. Bir sürü uzman, bir sürü uzmanlıklar üzerine konuklarıyla kendi zihinlerinden bir sürü şeyler aktarıyor size. Kitaplardan daha mı az kıymetli bunlar? Videolar, belgeseller, filmler bize bir şey öğretmiyor mu? TikTok videoları, onlar bunlar. Yani kitabın bu kadar kutsal hale gelmesindeki sebep ne? Sadece onun o forma mı? İşte bir de kitap fetişistleri var mesela. Bir fetişe dönmüş hale. İşte kitabın kokusu gibi yok diyor. Parfüm mü kardeşim bu? Kitap yani bu koklamak için almıyorsun. Tamam hoş, kendine has bir kokusu var fakat kitabın amacı, heyecanı onun kokması falan değil. Mesela elektronik kitap okuyucular Tukaka mı?
O aynı etkiyi bırakmaz mı? Keyfi vermez mi? Bilgiyi sunmaz mı? Veya sesli kitaplar mesela en benim ikircikle olduğum konu. Ben sesli kitap dinleyemiyorum ya. Bence sesli kitap kitabın formuna uygun bir şey değil. Bakın sesli kitap olarak yayınlanmak üzere bir kitap yazarsanız eğer
harika bir sesli kitap olabilir ama her kitabın seslendirilmiş hali sesli kitaptır ve o kitapla aynı şeyi verir derseniz bence kitap okuma pratikleriyle ilgili bir sorun olabilir bu düşüncede. Çünkü demin de bahsettiğim gibi kitap okumayı sayfa çevirme performansı, sayfa devirme performansı gibi algılatabiliyor. Çünkü bir başkasının temposuna, bir başkasının sesine mahkum bırakıyorsunuz kendinizi. Benim mesela kitap okumam şöyle, bazen oluyor sular seller gibi sayfalar akıp gidiyor, bazen bir sayfada, bir cümlede, bir paragrafta takılıp kalıyorum, altını çiziyorum, yanına bir şeyler not alıyorum, düşünüyorum, içimden seslendiriyorum, tekrar geri dönüyorum falan. Sessiz kitapta asla böyle bir şey olmuyor. Sessiz kitap işte diyelim ki 3 saatte bir şey akıp gidiyor, kitap okundu mu okundu, bir şeyler aklımda kaldı mı iyi kötü kaldı ama hiç
o karakterlerin seslerini zihnimde canlandıramadım, seslendiremedim. Hiç o atmosferi yaşayamadım, hayal edemedim, durup düşünemedim. O ruh hali içerisine giremedim vs. Yani bu başka bir konu. Bugünkü konumuz değil ama şunu unutmayalım. Anlatmak istediğim esas mevzu şu. Kitap bitirmek için okunan bir şey değil. Kitap okurken derdimiz kendimizi bir konuda bilgi sahibi kılmak. Bu bir roman olabilir. Ansiklopedi olabilir, atlas olabilir, haritalarla dolu bir kitap olabilir. Ne olursa olsun derdimiz, meselemiz, niyetimiz okumak değil. Kitap bitirmek değil, bilgilenmek.
Evet sevgili dostlar, kitap okuma hayatımın çok önemli bir kısmını kapladığı için anlatacak şeylerim de çok size ama lafım bitmedi. Ne bitti? Bize ayrılan süre bitti. Dolayısıyla isterseniz gelin burada kısa bir mola verelim ve iki gün sonra bu başlık altında yayınlayacağımız ikinci bölümde bu kitap okumaya dair sorgulamaları yaptıktan sonra düşünürlerin ışığında Acaba kitap okumak zannettiğimiz kadar faydalı mı? Ya da daha az kitap okumak zihnimizi daha ferah bırakabilir mi? Bütün bunlara bakalım ve daha fazla kitapla haşır naşır olmak ve onlardan daha fazla fayda alabilmek için ne yapabiliriz ona bakalım. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.