Podcast

tükendik ama düşmedik, biraz yamulduk sadece...

Dr. Gulec Radio

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bugün hep beraber tükenmişlik sendromunun inine giriyor, düşmanımızı yakından tanıyoruz. Sonra da hep birlikte bu buna nasıl çözüm bulabiliriz, tükenmişlik sendromundan nasıl çıkarız, nasıl daha iyi hissederiz sorularına cevaplar arıyoruz.



Bahsi geçen kitap: Tersine Düşünmek - Berthold Gunster






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.089 kelime · ~25 dk okuma

Sevgili bacım, selam su. Aklıma ne geldi biliyor musunuz? Videoyu nasıl açacağımı düşünürken. Şimdi İngiltere'de insanlar birbirlerine selamlarken belli başlı kalıplar kullanıyor. Her ülkede öyle. İngiltere'de de işte British Slang dediğimiz onların kendi ifadeleri var. Bunların başına ne geliyor mesela? You can't, you can't love, you can't, are you okay'in kısaltılmışı. Ya da işte right mate daha böyle slang dersek. Ya da işte hep kullandıkları

Şimdi eğer burada British bir dizi izlemiyorsanız, git izle. Ne haya? Haya. Haya ne demek diyebilirsiniz. Ama çok sever. Haya. Haya. Aslında hani Havia. How are you'nun kısasını Haya. Her neyse. Selam su. Haya. Sonra Amerika'da da böyle sahte sahte birbirlerini selamlıyorlar ya kahve alacakken falan işte. Hey how are you? Hey how are you? Böyle vocal fry yaparak yani seslerini kızartarak gücü kılıyordum ona.

Neyse, bunu söyledikten sonra bugün ne konuşacağız? Ondan da biraz bahsedeyim. Yaklaşık 10 yıldır falan ülkemizde baya bir gündem olmuş. Meryem Uzaylı'nın ilk başta dile getirdiği sanılsa da aslında yani 1974'te bulunan bir kavram bu. Psikolog tarafından bulunuyor. Hangi psikolog? Hemen söyleyeyim. Freudenberger tarafından.

Transkriptin tamamını oku

tükenmişlik kavramının Ne yani? Yandım, bittim, kilo oldum diyor. Sarılıp yılana, ölümüne sevdim. Hesapsız ah güzel Allah'ım. Yine bana hüsran tükendim ben. Bu ne tam böyle değil mi? İstanbul'daki Türkçe çalan gece kulüplerinin başrol şarkısı. Whatever. Şimdi gelelim aslında Burnout'tan da anlayacağımız üzere. Ne? Burn. Yanmak. Out. Yanmak ve mekil olmak. O bir phrase. Topluca bir kalıp. Yani diyor ki, o kadar diyor hızlı gittin gittin ki diyor, balataları yaktın diyor anladın mı? Tükettin kendini diyor. Peki, ne zaman tükettiniz? Nasıl olur? Ne yapacağız? Ne edeceğiz? Onları da konuşalım. Hazırsanız başlıyoruz. Love y'all. Doktor

Gileç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back Queens area. Canım bacım, şimdi tükenmişlik dediğimde ya da ben tükendim, tükenmişlik sendromuna yakalandım dediğimizde karşı taraftan daha çok anlaşılan şey iş yeriyle ilgili olabiliyor değil mi? İş hayatı genelde. Özellikle de daha önce ben bunu anlatmıştım sosyal medyada. Sağlık, eğitim bu tarz alanlarda çalışan insanların tükenmişlik sendromunu yakalanma odası daha yüksek.

Neden? Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi, bu sektörlerle çalışan insanların gün içinde çok daha fazla insanla muhatap olmak zorunda olmaları, çok daha fazla karar vermek zorunda olmaları ve bu zorunluluklardan ötürü gün sonunda yaşadıkları decision fatigue yani karar yorgunluğu, decision karar fatigue yorgunluğu ve decision paralysis, decision karar, paralysis paralize olmak, felç olmak, karar felci. Tamam mı? Ve hem insanla uğraşıyorlar, hem riski kararlar alıyorlar, hem sağlıkçılar, hem öğretmenler. Öğretmenler de çünkü kaç tane çocukla uğraşıyor ve çocuklar için çok önemli, biliyorsunuz hayatları için çok önemli. Traumatize olabiliyorlar falan filan. Her neyse, o yüzden bu sektörlerde Burnham çok görülüyor. Okey. Ama sadece iş hayatında mı? Hayır. Mesela arkadaşlar, hamile biri ya da çocuk büyüten bir anne. Biri hamile anne, biri hamile anne.

Çocuk büyüten anne. Ya da hatta şöyle bir şey çıkmış bence artık bu tabi biraz ekstra ama travel burnout yani gezi burnoutu. Çok fazla gezmekten burnout olmak. Ama bu şöyle olabilir tabi ki. Mesela bir beyaz yakalı düşünün. Sürekli oradan oraya, oradan oraya valiz hazırlıyor ve toplantıya gidiyor. Yerleşik bir hayatı yok. Mesela bu benim için gerçekten bir burnout sebebi aslında. Tükenmişlik sebebi. Çünkü ben rutinlerim olarak hayata tutunuyorum. Rutinlerim beni çok besliyor.

Her sabah kalktığımda o aldığım nefes, o bahçeye bakmak, o içtiğim kahve, işte yüzümü yıkadığım jellerim, serumlarım, onlarım, bunlarım. Bunlar beni çok daha dinamik, çok daha mutlu bir insan haline getiriyor. Rutinlerim böyle comfort ediyor, rahatlatıyor. E şimdi ben sürekli valizimi toplayıp oradan oraya gitsem, spor mu yapamasam, beslenmeme dikkat edemesem tükendirim ben. Aslında yani o yüzden bu burnout sadece iş hayatında değil, her türlü hem eğitim hayatında hem işte böyle günlük hayatımızda bizi etkileyebiliyor. Tamam mı?

Tanımını hepimiz genel olarak biliyoruz. Çok konuşuldu, çok tüketildi. O yüzden hani böyle tanımını ve daha böyle bilimsel yaklaşımdan ziyade ben size bazı kavramları ve kendi deneyimlerimi anlatmak istiyorum. Böyle durumlarda biliyorum ki iyi ki bu işin profesyoneli değilim, iyi ki psikiyatrist değilim. Kendimi avutmuyorum. Sadece bunu düşünüyorum çünkü

Daha çok psikiyatrist olsam, kendi deneyimimi aktarıp bu şekilde anlatamam. Çünkü bence etik değil. Bir de ben psikanaliz çok seviyorum. Psikanalizde hele böyle bir şey, çok çok zor olmaması gerekiyor zaten. O yüzden gerçekten böyle zamanlarda sizinle anılarımı daha açık bir şekilde paylaşmak adına psikiyatrist olmadığıma şükrediyorum. Kendime mutuyorum diyebilirim. Ben bu arada uzmanlık düşünüyor olsaydım ki düşünüyordum bir ara, İngiltere'de psikiyatri istiyordum. Ama İngiltere'den döndükten sonra tekrar geri döndüğümde diyordum ki ben psikiyatri uzmanlığı yaparım orada falan. Ama sonra işte öyle bir bağ oldu ki aramızda. Kaldım falan, mutluyum her neyse. Ama eğer bir gün tekrar uzmanlık düşünürsem psikiyatri düşünüyorum. Ve çocuk psikiyatrisi. Ama oradan adli vakalar falan çok fazla var ya çocuk istismarı. Ben dayanamıyorum bunlara. Yani hani bu kadar normalize etmek de istemiyorum onları. Desensiz olmak istemiyorum bu istismara karşı. Ve günlük hayatımı sürdüremeyecek kadar empati yapıyorum bazen o durumlarda. O yüzden belki yetişkin psikiyatrisini düşünürdüm.

İçimdeki bu psikiyatrist olma sevdasını bir şekilde doyurduğunuz için, çünkü psikiyatristte de tabii ki ben kendimi psikiyatristle kıyaslamıyorum. Fakat orada da amaç insanlara dokunabilmek yani bir şekilde. Siz bana, bana iyi geliyorsun dediğinde ben kendimi çok mutlu hissediyorum. Teşekkür ederim. O yüzden iyi ki varsın. Ama yanlış anlaşılmasın. Asla hadsizlik yapmak istemiyorum. Tamam mı? Yani psikiyatri çok ayrı bir bilim. Benim yaptığım kendime ne iyi geliyorsa size anlatmaya çalışıyorum. Bu kadar.

Bak canım kardeşim, tükenmişlik en temelde ne? Bu yaşanan strese karşı geliştirdiğimiz sendromlar. Bunlar psikosomatizasyon da olabilir. Bunlar psikolojik de olabilir. Mesela tükendiğimizi hissediyoruzdur. Bu bize karın ağrısı, baş ağrısı, ürtü tüker, sivilce olarak geri döner. Organik sebepler dışlanır. Bunun sebebiyle tükenmişlik olabilir, denebilir. Ya da psikolojik olarak bizi etkiler. İşte anksiyöz oluruz, tahammülsüz oluruz. İşte o zaman da psikolojik etkileri olabilir yine tükenmişliğine.

Peki, tükenmişlik depresyona benziyor gibi değil mi? Aslında aynı şey mi? Hayır, değil. Neden değil? Aslında belirtiler benzer, semptomlar aynı. Yaşam enerjisinin düşmesi, böyle yataktan kalkmak istememek, kendini çaresiz, bitkin hissetmek, elinin ayağının kalkmaması, böyle işten, okuldan gelince kendini çok yorgun hissetmek,

Sadece böyle duvara kendimi öyle bir kaptırdım ki çünkü ben de tükendim bir ara. Bunu da anlatacağım. Özellikle sorularınız çok güzel. Sorularınızı cevaplarken anlatmak istiyorum. Böyle insan duvara bakıp sadece bakmak istiyor yani hiçbir şey yapmak istemiyor. Dışarı çıkmak istemiyor. Aktif dinlenmek dahi istemiyor. Böyle ara zamanlarda insanların bir yere çare gitmek istemiyorsun. Çünkü artık hani o kadar bıkıyorsun ki böyle bir adım daha gidecek gücün, enerjin olmuyor. Kronik yorgun oluyorsun. Kilo kaybı ya da kilo artışı yaşıyorsun. İstemeyerek. Tamam mı? Sonra baş ağrın, migren tarzı şeyler. Çünkü her baş ağrısı migren değil, bunu biliyoruz. Mide sorunları özellikle gastrit, reflu, ibs yani irritable bowel syndrome'u falan çok az duruyor. Bunlar tükenmişlik, bunlar az duruyor. En kötüsü irritabilite. Öfkeli böyle yani her şey tahammülsüz ve öfkeli olunuyor böyle zamanlarda. Bir de ben şunu çok fark etmiştim. Duygularımda labilite.

Mesela ne oluyordu biliyor musunuz? Ben tükendiğimi hissettiğim zamanlar. Bir şey izliyorum tamam mı? Bahar'ın bir bölümünü. Hadi Bahar tıpla ilgili de. Boş bir, hatta Yang Xiao'dan izliyorum. Yani alakasız bir dizi arkadaşlar. Bir anda ağlamaya başlıyorum. Bir anda yani hani bir şey yokken onlar mutlu, ben niye ağlıyorum? Ağlıyorum. O kadar duygularım laçkalaşmış ki, labilite, laçkalaşmak gibi diyebiliriz, tamam mı? Böyle stabilize olmamış duygular falan, yani garip garip tepkiler veriyorum. Tahammülsüzüm. Annem bir şey soruyor, bana bir soru sorma. Babam bir şey diyor, bana bir şey deme. Aman deme, aman dur, karışmayalım. İnsanlara bunu yapmaya hakkım yok. Ama elimden gelmiyor. Ne yapacağım? Başka semptomlar işte anhedoni, yani hayattan zevk alamama, işe gitmemek isteme, işe gidememe hatta bazen, işte işlevselliğin bozulması,

iş yerinde kuralları falan takmamak, artık önemsememek ya da işte zaten öz bakım da azalıyor bu sebeple, o yüzden özgüvenin de azalıyor. En en en kötüsü kendini çaresiz, sıkışmış, böyle hani başka bir dünyanın olmayacağına inandırmaya başlıyorsun. Bu gerçekten bence çok tehlikeli çünkü insan gerçekten sıkıştığı zaman böyle başka çare bulamıyor ve kötü şeyler olabiliyor. O yüzden bunlara gelmeden fark etmemiz gerekiyor bir şeyleri. Devam edeceğim ama şurada bir şey söylemek istiyorum. Kendini çaresiz ve sıkışmış hisseden kim varsa şu an beni dinleyen. Canım bir tanem, prenses bacım. Her duygu geçici. Biz istesek de, istemesek de, çırpınsak da, o duyguda kalmak istesek de, Mutlu hissettiğimiz ya da mutsuz hissettiğimiz her duygu geçici. Beyin kimyamız böyle, nöronlarımız böyle çalışıyor. O yüzden eğer sıkışıksan, kalmışsan, çaresizsen bil ki bu da geçecek. Bu duygu, bu his geçecek, tamam mı? Onu bil. Şimdi devam ediyorum. Peki madem bu kadar semptom saydık, belirti saydık, bunlar depresyona benziyor. Neden depresyon değil? Ne farkı var? Çünkü benim kendi yaşadığım gibi aynı. Ben Boyabat'tan gidiyordum İstanbul'a.

Böyle iki üç gün yalpalıyordum. Dördüncü gün çıkıyordum o halden. Böyle mutlu şarkılar söylüyorum. Hatta siz arkadaşlar bana sürekli yazıyorsunuz. Abla sen İstanbul'a gelince bir şımarıyorsun ha. Bırakın da şımarayım lütfen ya. Ben dedim hakkım değil mi azıcık şımarayım. Geliyordum buraya dönüyordum geri. Başlıyor benim ödemlerim, başlıyor benim ürtükenim, başlıyor benim alerji, başlıyor benim sıkıntılarım. O da değil sadece tahammülsüz oluyorum böyle. Yani çok çekilmezdim o zamanlar kendim için de gerçekten. Yani ne demek istiyorum? Tükenmişlik sendromunda olan kişi, ortamdan, uzaklaştığında, çalıştığı yerden ya da okuduğu okuldan ne onu tüketiyorsa, biraz iyi olabiliyor, kendine gelebiliyor. Ama depresyon, al o kişiyi tatile koy, yine depresif olabiliyor. Oradan da zevk almayabiliyor. Bunlar arkadaşlar kesin sınırlar değil tabii ki. Her şey bir spektrum. Her şeyin oluru olmazı var. Yüzde yüz değil. Sadece biraz ayırabilmek açısından ben Nait Zahne anlatmaya çalışıyorum.

Bu tükenmişlik, burnout meselesinde her durumda olduğu gibi farkındalık çok önemli. Biz gerçekten tükendiğimizi anladığımızda bazı şeyleri değiştirebildiğimiz nokta. Çünkü neden? Ben öfkeliyim, ben tahammül edemiyorum, ben bana aaa diyorlar ve onlara 5 tane bir şey sıralıyorum falan. Yani ben, bir şeyler değişiyor değil mi? Sonra bakıyorum etrafıma, herkes öyle değil. O zaman niye herkes öyle değil? İş onlara farklı mı? Hayır. Şimdi her duruma herkes aynı tepkiyi vermek zorunda değil. Ailevi durumlar, işte kişinin stresle başa çıkabilmesi ya da kişinin daha önceki travmaları, tecrübeleri, kişinin tükenmişlik durumunu tetikleyebilir ya da etkileyebilir. O yüzden mesela ben kendi durumumda bakıyordum, hatta diyordum ki, siz nasıl başa çıkıyorsunuz? Sana çok zor gelmiyor mu?

Sonra şu anki halime bakıyorum ve ben de başa çıkıyorum. Ne değişti? Ortam değişmedi. Hastane aynı hastane, hasta aynı hasta, devlet aynı devlet. Ne değişti arkadaşlar? Ben değiştim. Benim strese karşı cevabım değişti. Benim stresörü algılayış tarzım, nöronlarımda kullanış tarzım ve cevabım değişti. Demek ki siz de aynı durumdan çıkamıyorsanız dahi psikososyal destek ve gerekliyse de ilaç kullanımıyla beraber inşallah siz de o durumdan çıkabilirsiniz. Ama şunu söylemek istiyorum ki tükenmişlik sendromu çok kullanılmasına rağmen asla öyle kolay olan bir durum değil. Gerçekten ciddiye alınması gereken, çok zor, insanları hayattan bezdiren tedavisinin de yani öyle kolay olmadığı bir durum.

Yani size biri, aman ne var ya, herkes çalışıyor. Hayır arkadaşlar, herkes aynı şekilde hayatı yaşamak zorunda değil. Aynı şekilde algılamak zorunda değil. Sen tükenirsin, tükenmezsin. Beni gidendirmez. Yani kimsenin de sizin psikolojik zayıflığınızla yorum yapmasına izin falan vermeyin. Bu zayıflık değil arkadaşlar. Hassas olmak, empat olmak zayıflık değildir. Konuşmuştuk. Bu bir yetenektir aslında. Sadece hassaslar, empatlarla tükenmez. Herkes tükenebilir. Ama kimsenin de başkasının tükenmişlerken yorum yapmak yoktur, o kadar.

Aile ve çevresel faktörler dışında, kişisel özelliklerimize baktığımızda, şöyle bir hayal edin mesela, biraz hırslıysanız, mükemmelliyetçiyseniz, en iyisini yapmaya çalışıyorsanız, idealistseniz ve üstleriniz tarafından bu idealizminiz fark edilmiyorsa, yerinize sayıyorsanız, bunu hissediyorsanız, siz olmayacaksınız da kim olacaktı gelmiş değil mi? Boya Batı'ya ilk başladığımda, babam sürekli yanımdaydı hatırlıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş geldi, aralıkları açmaya başladı. Şu an tek başıma yaşıyorum. Ben bundan çok memnunum. Çünkü ilk başlarda babamsız gerçekten yapamıyordum. Hatta birkaç gün gitti ben hasta oldum. Hasta olunca, yani bildiğiniz normal üst solumlu olan efekse ne oldum? Hasta olunca da böyle çorba yapacak falan birini bulamadım derken daha da böyle kötü oldum. Ben işten geliyordum. Hiçbir şey yapmak istemiyorum tabii. Kolum kalkmıyor. Babam diyor ki, hadi gel ben sana çorba yaptım, gel yemek yaptım, gel işte dışarı çıkalım biraz gezelim, yürüyelim. Yok diyorum çıkmayacağım, yok bunu yapmayacağım. Kolum kalkmıyor ki, nereye gideyim? Eee, peki durum bu kadar kötüyken ben ne yaptım? Nasıl düze çıktım? Şimdi herkesin bunlarla baş etme yolu farklı olabilir. Ben size böyle yapın değil, kendi ne yaptığımı söylüyorum, tamam mı? Durumu tersine çevirmeyi başardım. Şimdi öncelikle biraz önce size söylediğim gibi, çaresiz olmadığımı hatırlattım kendime. Sahip olduğum opsiyon B, opsiyon C, opsiyon D. Mesela benim için ne bunlar? Tuğba, bugün bıraksan burayı, yarın İngiltere'ye gidersin, işe başlarsın, yarın başlamazsın da 5 gün sonra başlarsın. Tamam mı? Bir. İkincisi,

5 gün sonra başlayacağın işler de var İngiltere'de. İlla GMC ile yani hani lisansınla değil de. Estetik falan da yapılabiliyor. İstemiyorum, o ayrı. Hadi bunu geçtim. Başka yapabileceğim bir sürü şey var. Şimdi opsiyonlarımı söylemek istemiyorum şu an burada. Şimdi benim opsiyonlarım görünür. Çünkü mesleğim ortada, yapabileceklerim ortada. Ama herkesin sıkışıksanız bile... Sizinle yapabileceğiniz bir sürü şey var. Bir insan, opsiyon B'si yani. B seçeneği ne kadar güçlüyse o kadar rahat olabiliyor hayat, tamam mı? Eli de masa da güçlü oluyor. O yüzden önce bunların farkına varıp dedim ki kendime, sen mecbur, sıkışık, çaresiz değilsin. Sen bunu tercih ediyorsun. Sen baya batı kendini tercih ettiğin için geldin mi, o yüzden buradasın. İstesen yarın gidersin. Ama tabii ki gidemiyorum, öyle olmuyor. Ama yine de kendime bunu hatırlatıyorum.

Gidemiyorum çünkü niye? Bir şeyi bitirmek istediğim için gitmiyorum. Sonra, bunu hep şöyle gördüm. Sen kızım dedim, kendine anlaşma yaptın. Ve sen kendini aşan anlam için şu an bununla uğraşıyorsun. Bunu yaptığında kendine çok büyük gurur duyacaksın. O yüzden... Önüne şu kadar, şu kadar zaman var. Biraz sabır, biraz sükunet. Ne dedim? Ne yapacaksın? Hastaneye gittiğinde seni rahatsız eden, meşgul eden, bu karar felcine sürükleyen ne varsa, karar yorgunluğu da olabilir, hepsine bir kota koy. Kimse gelip sana dedikodu boşaltamasın. Hatta bazen o kadar konuşmuyordum ki, Ne oldu?" dediler. Diyorum ki, kimseyle görüşmek istemiyorum. Herkes boş boş konuşuyor. Ve insanlar artık beni tanıdıkları için, zaten aram herkese çok iyi bu arada. Çünkü biliyorlar yani benim nasıl biri olduğumu. Ve biliyor musunuz, o günden sonra iş yerinde aklımı çok daha böyle stabilize ettim. Yormadım kendimi, haslarıma, işime, gücüme baktım. Hayallerimi düşündüm. Biraz rahatladım. Başıma gelen her kötü olaydan bir ders almaya baktım.

Başıma bir şey geldi. O insan davranışını anlamaya çalıştım. Sonra geldim hatta size anlattım. Paylaşarak hem kendimi rahatlattım, hem besledim beynimi. Ne yaptım yani? Ben kriz gibi gözüken şeyi fırsata çevirdim. Eğer Tuğba bize kişi yapamıyor o zaman, biz de krizi fırsata dönüştürelim derseniz size bir kitap öneriyim o zaman. Tersine Düşünmek kitabının ismi. Başka bir deyişle diyor. Psikolojik Jiu Jitsu. Problemleri fırsata dönüştürme sanatı.

Bu kitapta böyle başarıya ulaştıran yenilikçi adımlar var. Bir de benim gerçekten bu tükenmişlikten çıkma yolumda anti-kırılganlıkla ilgili çok güzel bölümleri de var. Çünkü anti-kırılganlık, yani kırılgan olmamak... Çünkü ben en büyük sorunumu burada yaşıyordum. Çok kırılgandım ve... stresle gerçekten zor boşa çıkıyordum yani olaylar olur arkadaşlar kötü şeyler olur yani biraz süt ağacı bir yerden hani hep diyorlar ya hayat ne oldu değil başınıza ne geldi değil sizin onunla nasıl sail ettiğiniz nasıl boşa çıktığınız nasıl işte o gemiyi sürdüğünüz falan o yelkenliğe gittiğiniz nasıl rüzgarı nasıl kontrol ettiğiniz cümleyi söyleyemedin de hep biz biliyoruz işte onu yani biraz da o aslında doktor güneş radyo

Şimdi gelelim bence çağımızda tükenmişliğin en büyük sebebi olan başka bir kavrama. Yabancılar buna ne diyor? Desillusionment. Ben ne diyorum? Bu muydu? Desillusionment'ı açarsak ne demek bu? İllüzyon var ya içerisinde. Des olumsuz eki artık illüzyonun ortadan kalkması, gerçeğin ortaya çıkması, gün yüzüne çıkması. Peki bu nasıl bir tükenmişlik sebebi olabilir? Aynı şöyle.

Şimdi biz gençken, üniversite sınavına çalışırken bizlere hayaller satıldı değil mi? Biz ne sandık mesela? En iyi meslekler doktor, mühendis, avukat. Doktor olursan zengin olursun. Mühendis olursan şöyle bir hayatın olur. Avukat olursan şöyle. Şu an yeni mezun avukatlar nasıl şartlarda ne kadar para kazanıyor, maaş alıyor siz biliyorsunuz. Doktorların yaşadığı sıkıntılar, sağlık çalışanların yaşadığı sıkıntılar ortada. En basiti arkadaşlar, bugün altı sene tıp okuyorsun, sonrasında hadi hiç sene kaybetmedin diyelim

direkt TUS'a girdin, direkt gittin, uzmanlık yaptın. 5 senede uzmanlık yapıyorsun. Bir de onun uzman olarak sayılman için artık zorunlusu var. 2 senede, 1.5 senede onu yapıyorsun. Kaç sene oldu? 15, 16, kaç? İşte 12, bilmiyorum. O kadar uzun ki. Beğenince rahat oldun, tamam mı? Bir özel üniversiteye giriyorsun. Ay, özel hastaneye, yalan söyledim. Verdikleri maaş, bir influencer'ın aldığından çok çok çok az. Çok az. İnanamıyorum yani diyorum ki nasıl bunu yapıyor? Çünkü piyasa böyle. Yani niye geleceğim? Bize üniversitede şunu öğrettiler, sınava girmeden önce, sınava girip üniversite okurken de, işinizi iyi yaparsanız zengin olursunuz, güzel bir hayat yaşarsınız. Hayır arkadaşlar, işini iyi yapan zengin olmuyor. Para kazanmak isteyen zengin oluyor.

Para kazanmak isteyen, para kazanmayı öğreniyor, ona aklı çalışıyor, ona biraz uğraşıyor, zengin oluyor. Ama işini iyi yaparak kendine güzel bir hayat elde edemiyorsun. Akademisyen oluyorsun, yine o hayatı elde edemiyorsun. O zaman ne yapalım biz? İşte iyi olmayı bırakıp para kazanmaya mı bakalım? Hayır. Aslında okurken bize biraz ekonomi öğretselerdi, biraz marketing, pazarlama öğretselerdi, biraz dünyada işler nasıl yürüyor, doktor olarak da nasıl para kazanabilirsin? Nasıl farklılaşırsın? İngilizce ne kadar önemli? Sadece makale yazmaları değil de, hayattaki prezentasyonun da. Bize şunu verselerdi. You are one skill away from doubling. Bunun İngilizcesi çok şey. Dur sana söyleyeyim. Sen diyor, one skill away'sın. Skilline yetenek. Bir skill away'sın, bir yetenek uzaklasın. Neyden? Doubling your income. Gelirini iki katına çıkarmaktan sadece

bir adım uzaktasın bir yetenek. Yani arkadaşlar herhangi bir doktorsun tamam mı? İngilizcen çok iyi bir adım öne geçiyorsun ve gerçekten sadece Türklere bakabilecekken mesela diyelim ki yabancılara da bakabiliyorsun. Sonra diyelim biraz marketing öğrendin, pazarlama öğrendin. Sadece ürün değil insan kendinde marketingini yapabiliyor. Kendi pazarlamasını da yapabiliyor. Hizmet pazarlayabiliyor, kişi pazarlayabiliyor. Yani branding, kişisel markalama tamam mı? Bu yeteneklerin hepsi ya da işte müzikle kattın, orada kattın bazen alakalı da olmayabilir. Bunu yaparken anlamayabiliriz ama günün sonuna baktığımızda bizi biz yapan, farklılaştıran özellikler onlar oluyor. Mesela çok açık konuşacağım size. Benim İngiltere doktorluğum olmasaydı, ben orada tekniğimi alıp buraya gelmemiş olsaydım herhangi bir doktor olabilirdim.

Ve o zaman burada birisi olamayabilirdim. Herhangi birisi olabilirdim. Çünkü yeteneklerimi kullanabileceğim, size açıklayabileceğim bir yer de olmayabilirdi. Konuyu dağıtmayayım. Hayatımız boyunca bir şeyler hiç planlarken, çalışırken o hayallere inandık, tutunduk, değil mi? Sonra iş hayatına düşüyoruz böyle, bir bakıyoruz, umduğumuz bu değil. Diyoruz ki, disillusionment yaşayarak, gerçekleri güyüzüne çıkardığı o ortamda, diyoruz ki, bu muydu? Benim hayatımı verdiğim, her şeyimle çalıştığım hayat bu muydu? Ve arkadaşlar bu asla sadece Türkiye'de değil, dünya bazında global bir şey bu. Ben İngiltere'ye gittiğimde de aynısını gördüm. Ya İngiltere diyorsun değil mi? Hani doktoruna şöyle bakar, böyle bakar. Hayır arkadaşlar, o kadar az ki, o kadar az ki gerçekten maaşlar. Diyorsun ki nasıl olabilir? Çünkü orada da kalan doktorlar, İngilizler kalmıyor ki, İngilizler gidiyor nereye? Avustralya'ya gidiyor, ya Kanada'ya gidiyor. Ya da 3-4 sene o düşük maaşlara sabrediyor. Ailesinin de çünkü belli bir standardı oluyor. Onu finansiye ediyorlar. 3-4 sene sonra uzmanlığı alıyor, GP oluyor, General Practitioner. Orada General Practitioner olunca bayağı böyle güzel yerler açabiliyorsun. Çok şeyin oluyor elinde, gücün oluyor.

Ailesi ona bir yer açıyor, Harley Street'te takılıyor falan. Yani ama sen bir IMG olarak, bir yabancı öğrenci olarak, bir Hintli, bir Paki olduğunda bunu yapamıyorsun. Ve öyle çok insan olduğu için, onlar da düşük maaşlar okuyor olduğu için, çünkü ülkelerin sandaldi belli. O zaman İngiltere diyor ki, ben ne yaptım ki? Bir sürü doktor var elimde zaten diyor. Oho diyor. Haklı kendini ince. Ama nerede bir değer? Yok işte, doktora, mühendise, bilime, şuna, buna. O zaman ben mesela bazen düşünüyorum, diyorum ki ben çok iyi real estate yasada yapardım yani. Bu borsayı iyi yapardım, ekonomiyi yapardım, pazarlamayı yapardım. Ben sunum hazırlayayım, sunayım mesela İngilizceye falan, bir sürü dilde böyle yabancılara etkileyebilir diye mi düşünüyorum insanları? E keşke bunu yapsaydım o zaman diyorum. Ama ne yaptım? E ben mesleğimi de seviyorum, o kadar okudum. Yani yanlış bir hayatla yaşamadım. O zaman hani meslek anlamında... O zaman ne yapayım? Ben işimi dönüştüreyim. Ne yapayım? Farklılaşayım. Yani eğer siz şu an bulunduğunuz yerde aynı benim bu meslekle ilgili hissettiğim ya bu muydu? Hani ben bunun için mi çalıştım? Niye bunu bana kimse söylemedi? İngiltere'ye giderken de kimse söylemedi biliyor musunuz? Kimse demiyor ki size maaşlar çok düşük. Çünkü niye? Kendileri de gelin gelin yapıyor. Yani çok kötü. Kimseye güvenmeyin, inanmayın. Araştırın arkadaşlar. Araştırın. Maaşlar gerçekten sadece Amerika'da genel olarak. Orada çok çalışıyorsunuz ve bazı şeyleri aşamıyorsunuz. O yüzden nerede olduğunuz değil, hangi gökyüzünde olduğunuz değil, vizyonumuz önemli. Farklılaşırsak her yerde başarılı oluruz. Ve farklılaşmak genelde böyle ülkelerde. Yani bizimki gibi çok kolay. Çünkü İngiltere'de İngilizce bilmem hiçbir anlam ifade etmiyor. Eee derler adama. Ama burada bir anlam ifade ediyor. Çünkü İngilizce bilmek. O zaman daha kolay burada farklılaşmak. Al orada gördüğün yap, bunları defaatle söylüyorum ama bunlar çok önemli. Başka bir deyişle bunun ismi ne? Career Anxiety, yani kariyer anksitesi. Peki bu kariyer anksitesinden nasıl kurtulabiliriz? Opsiyonlarımızı önümüze alıp, yapabileceklerimizi geniş bir spektrumda önümüze koyabilirsek. aynı zamanda farklılaşmak adına yollarımızı çizip bunun için çaba sarf edersek ve aynı gün içerisinde daily rutinimizi yapacaklarımızı belirleyip artık sonunu düşünmezsek çünkü eğer sen bu hedeflerini önüne koyup tamam benim artık bunu bunu bunu yapmam gerekiyor dedikten sonra daha fazla ilerisini düşünmeyip günlük rutinlerine odaklanınca

Sadece yarını düşünmüyorsun. Çünkü yarın anksiyettedir arkadaşlar. Yarın endişedir yani. O yüzden bir yarına bakacağız şöyle uzaktan, ufuktan ne oluyor, ne bitiyor. Sonra günümüze odaklanacağız. Her gün sabah kaçta kalkıyoruz, ne yapıyoruz, günümüzü nasıl eğlendiriyoruz, kendimizi farklılaştırmakla da neler yapıyoruz. Buna odaklanacağız. Ağına odaklanacağız. Tamam mı?

Şimdi diğer bir seçenek için içerisine biraz heyecan, biraz baharat, biraz böyle spice, biraz tat doku katmak. Biraz brutal bir örnek olacak ama şöyle vereyim mesela madencisiniz tamam mı? Niye maden diyorum? Çünkü kimsenin bence buna itirazı olmaz. Gerçekten madencilik çok draining yani insanı böyle tüketebilen bir meslek değil mi? Peki ne yapabiliriz yani madenciyken bile? Arkadaşlar madenciyken, madencileri koruyacak bir platform oluşturmaya çalışarak içinizde biraz heyecan katıp, biraz kendimizi aşan bir amaç katıp, olayı daha farklı bir hale getirebiliriz. İşe gitmek bizim için daha farklı bir hal alabilir. Ben mesela bunu çok yapıyorum. Her sabah işe gitmeden, işte nöbet sabahları, böyle kendimle konuşuyorum, diyorum ki bak sen bugün gideceksin, burada insanların şunlarını gözlemleyeceksin, bunu yapacaksın işte. işte hastalarına şunu düzenli falan böyle veya sosyal medya bundan alacaksın hatta arada yapıyorum ya hep işte ene bızınızla bunu kontrol edin yok hastaneye giderken şunu şunu alın yani böyle yaparak kendimi çok daha değerli çok daha işe yarayan çok daha anlamlı bir iş yapıyormuş gibi hissediyorum

yoksa bazı günler, şu an Yeşil'de çok döneme tutmuyorum ama Yeşil döneme tutarken gerçekten sürekli solunuyla hastalıklarıyla geliyorlar ve antibiyotik istiyorlar. Antibiyotik yazıyorsun falan bu doktorluk değil. Yani oturup ben buna şimdi ben doktorluk mu yapıyorum falan diye düşündüm. Hayıflanabilirim ama tabii ki ben şu an sırada daha fazla tutuyorum. O yüzden daha mutluyum. Ama yine de onu yaparken bile insanlara bir şekilde anlatamasan da antibiyotiğin gereksiz kullanımını anlatmak bile işi daha anlamlı kılabilir.

Bir diğer nokta, çalışmaktan gerçekten artık hiç keyif alamıyorsak, aktif dinleneceğiz arkadaşlar. Kulaklığımızı takacağız, tek kulak artık ne uygunsa, işleriniz neye müsaitse. En sevdiğiniz şarkı olur, bir şey olur, sizi hype edecek. Ben bunu çok yapıyorum. Yani bir anda değişiyor her şey ya. Kulaklığımı takıyorum, iki böyle tuvalette dans ediyorum falan, geri dönüyorum. Hello, I'm back diyorum falan. Ya da böyle bazen hastalara çok şakalaşıyorum falan. Böyle değiştiriyorum yani, havayı değiştiriyorum. Tabii ki insan çok kötü olunca bunu da yapamıyor.

Ama yani çalışırken biraz keyif almak, biraz dans edebilmek, biraz bir şey yapmak size iyi gelebilir. Tamam, çok biraz dedim de işte dedim yani. Ve kendimce yöntemler geliştirdim. Herkes bana diyor ki, iş yerine niye valizle gidiyorsun? Çünkü arkadaşım kendimi daha iyi hissediyorum. Yanımda ihtiyacım olabilecek her şeyi götürdüğümde

Arada böyle hani molalarımız oluyor ya işte yemek molası falan. Onu da böyle çıkarıp elime işte tırnaklarıma cuticle kremi sürdüğümde, işte tırnak etik kremi ya da böyle cildime bir şey sürdüğümde, elime şunu yaptığımda kendimi iyi hissediyorum. Saçım bozulduğunda Dyson'um yanımda olsun istiyorum. Bir şekilde ona ulaşabildiğimi istiyorum. O yüzden valizim yanımda. Valizimde başka şeyler de var ama merak etmeyin söylemeyeceğim. Arkadaşlar biliyor musunuz hastanede herkes bana diyor ki, ya hocam sizin şu valizde ne var?

Utason cihazımı taşıyorum arkadaşlar yanımda. Arkadaşlar. Bir diğer şey de şu. Beautification. Güzelleştirme. Ama pürüzsüzlük olarak. Bu aslında çok yanlış. Yani her şeyin pürüzsüz olmasını, mükemmel olmasını, güzel olmasını bekleyip böyle beautifique ediyoruz onu. Ama hayır. Bazı şeyler pürüzlüdür. Pürüzlüyken de güzeldir. Hani Sartre'ın taşlara bakış açısı gibi. Sartre diyor ya hani taş taştır. Her yeriyle güzel veya çirkin. Aslında tam bununla alakalı. Ama ben öyle hissetmiştim onu okuduğumda.

Her neyse, yani bazı durumlar zordur, bazı durumlar kötüdür. Mesela plastik cevre olacak insanlara ben soruyorum. Diyorum ki, ya buna nasıl okey olabiliyorsun? Yani 5 sene boyunca mobbing var, o var, şu var, bu var. Diyor ki, 5 sene çekerim diyor, sonrası güzel. Kabullenmiş. 5 sene çekeceğini kabullendi. Tamam, anlaşma yaptı kendiyle. Yani her şeyin mükemmel olacak, pürüzsüz olacak gerçeğine inanırsak, işte o zaman hayat daha da zorlaşıyor. Böyle tükenebiliyoruz.

Yani ez cümleye toksik güzellemeyeceğiz bazı şeyleri. Hayatta zor zamanlar olur, bunlar yaşanır. Bazı hisler de hissedilir ama sonra hepsi geçer. Geçti, geçecek. Hep öyle oldu. Arkadaşlar Büşra demiş ki...

Haftada 60 saat çalıştığım köle gibi bir hayatı hak ettiğimi düşünmüyorum. Her şeyi bırakmak istiyorum. Şimdi Büşra'cığım haftada 60 saat, ayda 240 saat. Yani evet çok ama biz doktorlar da yani ben 288 saat çalıştığım bir ay biliyorum. Biraz eksilen bir aydı. Ve hani gerçekten ben şunu asla dememek istemiyorum. Acı yarıştırmak iğrenç bir şey. Ben onu demek istemiyorum. Bence de çok fazla bir saat bu 240. Ama şimdi bir daha artık ne demek istiyorsan.

Şimdi bu haftada 60 saati ne için çalışıyorsun? Ona bakmak gerekiyor. Yani hayatın boyunca böyle gidecek mi? Ya da bir amacın mı var? Bu 60 saatler böyle geçtikten sonra bu bir yere varacak mı? Sana bir şey söyleyeyim. Amerika değil mi? Amerika'da doktorlar çok iyi kazanıyor falan filan. Amerika'da doktor olmak herkesin hayali tüm doktorların. Amerika'da doktorlar haftada 60 saatten daha fazla çalışıyor. Hatta haftada bir gün izinleri var. Ve o izin eğer cumartesi gününe gelirse Golden Saturday oluyor yani. Hani altın cumartesi falan. Hani böyle bir hayat. Niye bunu okuyorlar? Beş sene boyunca sabrediyorlar, sabrın meyvesini de yiyecekler, o yüzden bekliyorlar. Bence bir tanem, sen böyle kendine dön, bir soru sor. De ki, ben neden bunu yapıyorum? Mecbur olduğum için mi? Başka bir iş olmadığı için mi? Ya da ben bu işte şu an konfor alanındayım, başka bir iş aramaktan hani biraz kendimi alıkoyuyorum, çekiyorum, cesaretim yok diye mi? Yoksa sabrın sonu, selamettir, ben kendimle bir anlaşma yaptım, şu an 60 saat çalışırım, bir gün bitecek diye mi?

Eğer benimki gibi ise sabredebilirsin tatlım kardeşim. Olabilir. Ama diğer türlü ise o zaman biraz cesaret, birazcık çaba, birazcık emek, mutlaka ve mutlaka daha rahat olabileceğin işler vardır. Ama önce kendine bakacaksın ve kendini geliştirmen gerekiyor olabilir. Mesela her işte İngilizce belki gerekli olmayabilir ama kendine başka yetenekler katıp daha rahat çalışabileceğin bir işe geçebilirsin. Umarım senin soruna güzel bir cevap olmuştur. Ve diğer soruya geçiyorum.

Bu soru sürekli insanlardan duyduğum bir soru. Sadece bana değil, herkes birbirine de bunu soruyor. Her şeye geç kalmış hissediyorum. 20 yaşında üniversiteye başladım abla. Şimdi ablacığım, çok klasik bir şey var ya, hani bazısı 25 yaşında CEO olur, bazısı şunu şunu yapar falan. Hepimiz bunu biliyoruz artık. Gördük sosyal medyada her yerde.

Onu kabul ettik. Bir de şu var. Doktor-doktor örnek vereceğim yine. Türkiye'de doktor biri mezun olduğunda hemen atanıyor, işe başlıyor. Sonra isterse tuzağa giriyor uzmanlık yapmak için. Hemen ona da atanıyor. Sınavı kazandığı takdirde bir uzmanlığa başlıyor. 4 sene, 5 sene sonrasında uzman oluyor değil mi? Bu Amerika için nasıl? Amerika serüveni mesela. Bilginiz sadece sınavla bitmiyor. Yılları o adaman gerekiyor. Çünkü bazen geri dönülenmez şeyler oluyor CV'de. İşte üniversite zamanında yaptığın stajlar, observership'ler. Bunları yapmadıysan sonrasında telafisi çok zor oluyor.

Ve sınav ve kabul süreci, match süreci falan deniyor. Gerçekten 2-3 sene alabiliyor. Hatta bazen o kadar kompetitif, yarışmacı oluyor ki bu durumlar, bu match süreci. Biliyorlar, doktorlar 2 sene orada research, araştırma yapıyor. Daha da uzuyor, daha da uzuyor. E uzman olduğu zaman 40 yaşında oluyor. Ama hayali uydu. Ama sonuçta başardı. O başarıyı elde etti. Amerika'da doktor oldu. Artık onun da olduğunu o. Geç diyemeyiz ki. Bir de şöyle bir durum var. Bir hayat yaşıyoruz değil mi? İnsanın bazen yapmak istedikleri değişir. ve en baştan yapmak istemediği bir şeye aman hemen erken olsun çabuk olsun diye girip hayatı boyunca o işkenceyi, ızdırabı çekeceğine biraz bekler, biraz sabreder sonra istediğinde karar verir. Bu çok daha önemli çünkü hayat gerçekten uzun bir olayla baktığımızda iki üç senenin hiçbir anlamı yok. 20 yaşında üniversiteye başladın. Üniversiteye başlamışsın ne kadar güzel. Umarım 20 yaşına kadar da üniversiteye gitmediğin süreçte de güzel işler yapmışsındır. Bu kadar basit. Dönecek hiçbir şey yok. Önümüzde çok güzel hayat var. İsteyene. Ve bir diğer soru, İlayda sormuş. Gençliğimizi nasıl yaşayacağız? Nasıl yaşayacağız biliyor musun İlayda? Gençliğimizi ertelemeyerek. Çünkü okul okurken çok güzel erteleyebilirdim ben. Derdim ki ayıtıp çok zor falan filan erteleyeyim. E sonra şimdi mecburen çok zor erteleyeyim. Hep böyle böyle düze çıkayım, düze çıkayım dersen hiçbir zaman hayatta yaşayamıyorsun. Gençliğini de, eğlenceni de, onu da, bunu da. Ve sonra içinde ukde kalıyor. Ukde mi ukde mi? Hangisiydi? Kalıyor işte bir şey. Ve çıkmıyor yani o içinden, o yapamadıkların, aklım hala yaptıklarımdan pişman değilim diye geziyorsun ortada. O yüzden ablacığım, ne yapıyorsan biraz da gençliğine, eğlencene zaman ayıracaksın. Ders çalış, onu da yap. Ben gece de ders çalışırdım, gündüzleri gezerdim. Tam tersini yapardım ama yapardım ikisini de. İkisine de enerji bulursun istersen. Ama ne yap biliyor musun? Gençliğini yaşarken ileride mutlaka ve mutlaka dilini öğren.

Gez. Daha önce anlatmıştım işte Workaway gibi siteler falan. Mutlaka dünyayı gezmeye çalış. Olabildiğince. Dünya değilse de bir sürü yabancı var Türkiye'de. Onlarla tanış. Dil öğren. İngilizceni öğreniyorsun. Hatta yanına bir de daha öğren. Bir sürü kaynak da var. Hadi maddi yazı geçtik. Bir sürü kaynak var YouTube'da. Ücretsiz. Dil öğrenilir. Gençliğin yaşa okulunu oku, gez, dil öğren. Hadi gezme, dil öğren.

Son olarak da şunu söylemek istiyorum. Yaşanan son olaylardan sonra, hem Filistin'de, hem bizim ülkemizdeki kadınların katledilmesi, Filistin'de bir şey yapamamak, o şekilde o çocukların yanması, o insanların yanması, bunlar da beni çok tüketiyor. Bazı geceler uyuyamıyorum. Ama ne yapıyorum biliyor musunuz? Tükenmemek adına, elimden bir şey geldiğini hissetmek adına size anlatmaya çalışıyorum.

konuşuyorum, ne yapabilirim diye bilgileniyorum. Tarihi öğreniyorum. Arkadaşlar bazen witness olmak bile yani tarihe şahitlik etmek bile bir şey yapmak onun adına. Görmezden gelmemek çünkü. İsrail sorgu krimi yapıyor demek bile görmezden gelmemek mesela. Bunu acknowledge etmek, farkına varmak, söylemek, dile getirmek, verbalize etmek. O yüzden tükenmiş hissediyorsanız arkadaşlarınıza anlatın. Sosyal medyada paylaşabilirsiniz. Yani bana yarıyor. Beni iyi hissettiriyor. Ve ileride de bir şey yapmayı düşünüyorum. Tükenmiş hissediyorsak elimizden ne gelirse onu yapabiliriz. Son olarak bunu söylemek istiyorum.

Ve tekrar söylüyorum, çaresiz değilsin biz varız. Tamam mı? Sizi çok seviyorum. Kendinize çok iyi bakın. I love you.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)