Podcast

425: Türk Milliyetçiliği Kadınla Barışabilir Mi?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir önceki 6284’ün Kısa Tarihi Bölümünde, kadın hareketinin geçmişine şöyle bir göz atmış, milliyetçilerin feminizmle neden anlaşamadığını sormuştuk. Şimdi o soruya cevap verelim.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.631 kelime · ~18 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 22 Ekim 2024'te alıyoruz. Çok sıkıldınız değil mi? Bakın son iki ayımız şiddetli konuşarak geçti. Narin cinayetinde iki ayı geride bıraktık. Bu esnada kaybolan çocuk istatistikleri gündemimize girdi. İki yaşında bir bebe tecavüz hepimizin asabını bozdu. Zaten aylar süren bir köpek nefretinin içinden çıkmıştık. Hemen her gün köpek katliamı haberleri önümüze düşüyordu.

Sokaklardaki tekinsizleşme bir tür asayiş krizi yaşadığımıza işaretti. İnfaz yasasına ilişkin yine tren topikte konuştuk. Yıllardır gündemimizde olan kadın cinayetleri de artan şiddetiyle kendisini hissettiriyordu. Fatih'te surlardaki vahşi cinayetler hepimizin kanını dondurmuştu.

Türkiye'nin dört bir yanında kadınlar seslerini yükseltmeye başlamış, gündem oluşturmuşlardı. Ama şiddetin Türkiye'deki niteliği hiç bu aşamaya ulaşmamıştı. Yeni doğan bebeklere kadar uzanmamıştı. Konuya ilişkin girişte hiçbir şey anlatmayacağım, konudan haberdarsınızdır diye düşünüyorum. Görüyorsunuz işte, burada anlatıp duruyorum da solculuğumdan değil diyorum. Kapitalizmi bu kadar vahşileştirirseniz canınıza kasteder.

Transkriptin tamamını oku

Ne kadar çok hasta gelirse, o kadar çok para kazanan bir sistem çok sert bir şekilde regüle edilmezse böyle bir sistemden her türlü pislik ürer. Ben bunları söyleyince sanki bir ideolojik saplantıyla bunları söylediğimi zannedenler oluyor. Ya bırakın saplantıyı. Don't Look Up filmindeki gibiyiz. Eğitim ve sağlık kamusal hizmetlerdir. Kamusal olmalıdır demiyorum bakın. Kamusal hizmetlerdir diyorum. Yani siz ne yaparsanız yapın, eğitim ve sağlık hizmetleri varoluşu gereği kamusal hizmetlerdir.

Özel sektör bu hizmeti sunsa dahi kamu adına sunar zira eğitim ve sağlık hizmetlerinin toplumsal faydası bireysel faydasından fazladır. Varoluşuyla kamusaldır. Ekmek peynir gibi alıp satmaya benzemez bu iş. Bu sektörlerde piyasa başarısızdır. Piyasa mesela sınırları koruyamaz. Dış güvenlik hizmeti kamusaldır çünkü. İşte eğitim ve sağlık da aynı dış güvenlik hizmeti gibi kamusaldır.

Bazı özellikleri gereği özel kesim tarafından sorulabilse de çok sert şekilde düzenlenmek durumundadır. Fakat ülkemizde ekonomik büyümeden başka hiçbir şeyi göremeyen, gölgesini satamayacağı ağacı kesmeye hazır son derece vahşi bir kapitalist düzen kurulmuş durumda. Bebeklere kast eden 3-5 cani değil bu düzendir. Bu düzenden her türlü pislik ürer.

Bu konuyu konuşacağız, elbette konuşacağız ama Türkiye giderek vahşileşirken gündemin bizi paralize etmesine izin vermeyelim. 6284'ün kısa tarihi bölümünde kadın hareketinin geçmişine şöyle bir göz atmış, milliyetçilerin feminizmle neden anlaşamadığını sormuştum. Hadi bu bölümde o soruya cevap verelim. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Çeviri Aslında bir devam bölümü değil, başlı başına tek bir bölümde bu konuyu bitirmek isterdim. Fakat derdimi tam olarak izah edebilmek için kadın hareketinin tarihini, özellikle 1980'ler sonrasına anlatmam gerektiğini fark ettim. 1998'de çıkarılan 4320 sayılı aileyi korumaya dair kanun ile, 2012'de çıkarılan 6284 sayılı aileyi korumaya ve kadına dönük şiddeti engellemeye dair kanun, ve Altyazı M.K.

kadın hareketinin mücadelesi sonunda elde edilmişti. Şimdi de aynı kadın hareketi, kendi elleriyle kazandıkları 6.284'ün uygulanmasını istiyordu. Evet, ilginç bir talep. Kanun var ama uygulanmıyordu. Kadın cinayetleri bundan 10 gün kadar önce gündemde yerini almıştı. Kadınlar sokaklara dökülmüş, 6.284'ü uygula diye bağırıyorlardı.

Kadın hareketinin güçlü olduğu mekanların başında da üniversite kampüsleri geliyordu. Bunca kadın cinayetinin ardından üniversiteli kadınlar kampüslerde kampanyalar düzenlemeye, seslerini yükseltmeye başladılar. Bundan 4-5 yıl kadar önce olsa bu tip eylemler polis müdahalesiyle bastırılır, kadınlar biber gazına boğulurdu. Zaten 35 yılları sokaklarda yürüyüşler düzenleyen kadın hareketi, polis copuna da alışkındı. Hatta bu polis ve devlet şiddeti de bir erkek şiddeti olarak kavranıyor, bu durum kadın sloganlarına da yansıyordu.

Fakat bu sefer kadın cinayetleri öylesine akut bir soruna dönüşmüştü ki, sokağa çıkan kadınlara bir de polis saldırısı yaşansa, bu zorbalık daha büyük bir toplumsal tepkiyle karşılaşabilirdi. Kadın cinayetlerin ardından sokağa çıkan kadınlara bu sefer polis saldırmadı ama boşluğu kendisine milliyetçi diyen bir takım çevreler doldurdu. Özellikle kampüslerdeki kadın eylemleri, jinn-ciyan-azadi sloganı gerekçe gösterilerek kriminalize edildi. Bu sloganı atan kadınlar muhtemelen terör örgütü sempatizanıydı. Bu kesindi. Çünkü biz öyle düşünüyorduk. Cinciyen Azadet sloganı Kürtçe idi ve kadın yaşam özgürlük anlamına geliyordu. Ankara Üniversitesi Cebeci kampüsündeki basın açıklamasında bu slogan atılınca kadınların protestosu onlara, ''Aponun piçleri'' diyen erkeklerin tehdit altında bitirildi.

Benzer saldırılar kadın eylemlerinin yapılabildiği hemen hemen her kampüste yaşandı. Sosyal medyada yine geniş yer bulan saldırılardan biri de Koç Üniversitesi'nde yaşanmıştı. Kadınların terörist olduğunu iddia eden bir grup erkek önce toplanıp kadınların eylemine saldırdı, ardından kadına kalkan eller kırılsın diye slogan attı. Bu esnada bozkurt işareti yapan erkekler İstiklal Marşı'nı ve 10. Yıl Marşı'nı okuduktan sonra dağıldılar. Koç Üniversitesi'nde yaşanan bu olayı paylaşan Ümit Özdağ, sosyal medya hesabında şunları yazdı. Koç Üniversitesi'nde vatansever öğrenciler bölücü çete mensuplarına gereken dersi vermiş. Gençler, gözlerinizden öpüyorum.

Sosyal medyada da bu mesele ilgi odağı oldu. Kadın hareketi terörist olmazsa aslında hepimiz giderdik kadın eylemlerine de hep teröristler yapıyordu bu eylemleri biz de bu yüzden destek veremiyorduk kadınlara. Mevzular açık mikrofona katılan bir genç bu derdini şöyle anlatmış. Toplumsal olaylarda genelde gerekse kadına şiddet, gerekse çocuk istismarı, gerekse herhangi bir insan cinayeti. Emine Bulut cinayetini gördüğümde de Ali Lise öğrencisiydim. Ben bu cinayetleri pretosi etmeye gittiğimde bir insanın öldüğünü belli bir kurumlara, belli bir yetkililere duyurmak için gidiyoruz o Fakat zaman. öyle bir sıkıntı oluyor ki bir yerden sonra ben kendi arkadaşlarıma erkek olarak gittiklerime beraberinde götürdüğüm kız arkadaşlarıma ya da üniversitedeki arkadaşlarım çekilmek zorunda kalıyoruz. Çünkü şöyle bir sıkıntıyla karşı karşıya kalıyoruz özellikle Taksim'deki eylemlerde bir yerden sonra kadın cinayetleri için biz orada bulunuyorken bir yerden sonra arkada başlayan terörize bir şekilde

Aslında biraz da bu yüzden kadın hareketlerinin tarihini önceki bölümde anlatmıştım. 1987'de dayağı karşı kampanyayı başlatan kadınlar, 2009'da münevver karabalık cinayeti ardından kadın cinayetlerine karşı örgütlenen kadınlar, evet, Türk milliyetçi kadınlardan oluşmuyordu. Feminist kadınların pek çoğu da kendisini solcu olarak tanımlıyordu. Ve bizdeki milliyetçilerin de bir huyu vardı, kendileri gibi düşünmeyeni Türklük'ten aforoz edebiliyorlardı. Ve önceki bölümü bir soruyla bitirmiştik, o soru da şöyleydi. Sorumuz şudur.

Neden kadınlar dünyanın her dilinde sloganlar atarken, şarkılar söylerken, şöyle sloganlar atmıyorlar? Vaktiyle bir Ayşenur varmış! Var olsun, yaşa, var ol Türk kadını! Yaşa, var ol Türk kadını! Yaşa, var ol Türk kadını! Yaşa, var ol Türk kadını!

Nedenini çarşamba günü konuşalım, trend topikte bu konuyu detaylandıralım. Soruyu biraz daha açalım. Neden 1987'de Daya Karşı Kampanyayı veya Bağır Herkes Duysun Kampanyasını Türk Milliyetçileri organize etmedi? Neden Münevver Karabulut Cinayetinin ardından Kadın Cinayetlerini Durduracağız platformunu Türk Milliyetçileri kurmadı? Soruyu derinleştirmeye devam edelim. Neden Türk Milliyetçiliğinin temsili büyük oranda erkektir?

Neden Türk milliyetçileri içindeki kadınların görünürlüğü yok denecek kadar azdır? Neden kadına karşı şiddeti protesto eden milliyetçiler dahi erkektir? Yeterince derine indiysek şimdi oralarda biraz daha takılalım. Neden bundan 100 yıl önce Türk milliyetçileri çağının ötesinde bir vizyona sahipken, Türk milliyetçilerinin kadın vizyonu, Avrupa'nın dahi ötesindeyken, bugün bu haldedir. Atatürk, çağının bu denli ilerisinde bir Türk milliyetçisiyken, neden bugünkü Türk milliyetçileri, kadın eylemlerine saldırmaktan imtina etmemektedir? Mustafa Kemal'in eşi Latife Hanım, çağının feministlerindendi. Son derece ilerici bir kadındı. Ha keza henüz seçme ve seçilme hakkı yokken dahi Türk Kadınlar Birliği'ni kuran Reziye Muhittin de bir Türk milliyetçisiydi.

Geride bıraktığımız yüzyılda ne olduğu da Türk milliyetçileri, kadının sorununa bu kadar kör hale geldiler. Neden ve nasıl milliyetçiler neredeyse tümüyle erkeklerden oluşan, maço tiplerden oluşur hale geldi? Suç feministlerde miydi? Feministler Jin Jian Azade diye bağırmasa, terör sempatisi olmasa tırnak içinde...

Milliyetçi bir kadın hareketi oluşacaktı da, hep o taksimdeki bölücü örgüt sempatisiyle kadınlar yüzünden mi milliyetçi bir kadın hareketi oluşamıyordu? Yoksa daha derinlerde bir neden mi vardı? Neden kadın sloganları ulusal değil, evrensel olana selam çakıyordu? asla Bu soruya basit, zihnimizi pek de yormadan kestirme ve konforlu bir yanıt vermek mümkün. Önceki bölümde de söylediğimiz gibi kadın sorunu ulusa ilişkin değil, insanlığa ilişkin bir sorun. Kadın her yerde kadın, erkek her yerde erkek. Dolayısıyla kadınların sorunlarının tonu değişse de dünyanın hemen her yerinde benzer netekli sorunlar yaşıyor kadınlar. Feministler bu durumu patriyarka olarak ifade ediyor. Kısaca şöyle tanımlayabiliriz. yalnız yürümeyeceksin

Patriyarka, toplumsal yapıda erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu sistematik bir hakimiyet ve kontrol kurduğu düzeni ifade eder. Bu kavram, tarihsel olarak aile, siyaset, ekonomi, hukuk ve kültürel alanlarda erkeklerin karar verici pozisyonlarda bulunduğu durumu anlatır. Patriyarkal toplum, toplumsal cinsiyet rollerinin sıkı şekilde belirlendiği, erkeklerin iktidar ve otoriteyle, kadınların ise itaat ve ev içi rollerle ilişkilendirildiği toplum modelidir. Bu haliyle patriarka aslında sadece Türkiye'ye özgü değil, genel anlamda dünyaya özgü bir sorunlu toplum yapısını ifade eder ki bu da kadın hareketinin evrenselliğine selam çakar. Haliyle sorunu evrensel bir yerden kavrayan feminizm, milliyetçi öğretilerle çerçevelenemez. Feminizm milliyetçiliği aşan bir dünya görüşü olarak karşımıza çıkar.

Şimdi feminizm evrensel bir bakış açısı olduğu için milliyetçi bir çerçeveye sokulamaz da, milliyetçi bir feminist bakış açısı oluşturmak mümkün müdür? Enteresan. Milliyetçi bir feminist bakış açısı oluşturmak mümkün müdür? Bu noktada özellikle son yıllarda oldukça enteresan örneklerin oluştuğunu da söylemek gerekir. Batıda yeni bir kavram yükselişte. Buna feminasyonalizm diyorlar.

Özellikle göçmen karşıtlığının yükselmesiyle birlikte, göçmen akımlarının kadınları tehdit ettiği yorumu üzerinden yükselen bir akım bu. Femonasyonalizm. Bu kavramın çok eskiye giden bir tarihi yok. Kabaca 10 yıllık bir geçmişi var desek sanırım hata etmiş olmayız.

Hadi kendimizi garanti altına alalım, 21. yüzyıla ait bir kavramdır feminasyonalizm. Aslında yine 21. yüzyılda hayatımıza giren, 3. kuşak feminist dalgada sörf yapan bir milliyetçi akımdır desek, sanırım doğru olur. Kavramı ilk kez kullanan isim, Sara Ferris adında bir sosyolog.

Sara Ferris, Batı'da göçmen karşıtı milliyetçi hareketler içinde kadın haklarını kendi siyasetine dayanak olarak kullanıldığını fark ederek bu konuya çalışıyor ve 2017'de In the Name of Women's Rights, The Rise of Feminazionalism başlıklı bir kitap yayınlıyor. Kitabın Türkçe çevirisi yok ya da ben bulamadım ama kitabın adını Türkçe'ye çevirsek, kadın hakları adına feminazionalizmin yükselişi diyebiliriz. Aslında kitabı yazan bir feminasyonalist değil, bir feminist. Feminasyonalizme de eleştirel yaklaşıyor. Evvela onu tanımlıyor, ondan sonra onu eleştiriyor. 49W YouTube kanalından Mehmet Yaşar Altun'da, ''Feminizm aşırı sağ ile nasıl kol kola girdi?'' başlıklı videosunda bu meseleye de değiniyor.

Feminasyonalizm ne? İki önemli birleşene var. Bunlardan birincisi milliyetçi siyasetin aşırı sağ ideolojinin feminist argümanları bünyesine dahil ederek kadınlar adına göçmen karşılıklarını yaptığını söylemesi, kadınlar adına islamofobik diyebileceğimiz politikaları hayata geçirmesi. İkinci birleşeniyse şu, feminist ya da LGBT diyebileceğimiz daha ilerici gözüken siyasi hareketlerin içerisinde de islamofobik veya göçmen karşılığı, göçmenlere yönelik negatif tutumların yeşermesi. Yani bir yandan milliyetçi siyaset feminizmi bünyesine alarak bir noktaya doğru ilerliyor. Başka bir yanda ise ilerici hareketler bünyesine göçmen karşılığını alarak aksi yönde hareket ediyor ve ikisi ortak noktada

buluşmuş oluyor. Bu ikisinin bir araya geldiği yerde bir feminasyonalizm kesişimi olduğunu görüyoruz. Avrupa'da göçmen karşıtlığı üzerinden yükselen milliyetçilik, feminizmi de kavramaya ya da feminist yükselişten faydalanmaya çalışarak kadına dönük söylemler geliştiriyor. Başarı sağlıklarını söylemek yanlış olmaz. Avrupa'nın aşırı sadiye çerçevelenen siyasi liderlerinin öne çıkanlarının kadın olması, femo-nasyonalizmin başarısına örnek gösterilebilir. Mesela Fransa'ları öpen, İtalya'da Giorgia Maroni... Ben Giorgia! Ben bir kadınım! Ben bir annem! Ben İtalyanım! Ben Hristiyanım! Bırakın beni! Bırakın beni!

Melone'nin durumu oldukça enteresan yani ayrı bir başlıkla onu incelemek mümkün. Ben Georgia'yım, bir kadınım, bir anneyim, bir İtalyan'ım, bir Hristiyan'ım ve beni teslim alamayacaksınız. Bu çok enteresan bir siyasi belagat örneği. Batı'da en azından sosyal bilimciler içinde giderek popülerleşen bir kavram feminasyonalizm. Peki ya Türkiye'de? Burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Türkiye'de bir milliyetçi kadın hareketinden bahsetmek ne ölçüde mümkün? Sadece görüntüye bakarak şunu söylemek mümkün. Türk milliyetçiliğinin temsili de, iradesi de erkektir. Erkek oğlu erkektir. Yani batıdaki milliyetçiliklerden farklı olarak, Türk milliyetçiliği daha erkektir.

Bunu tarihsel anlamdaki Türk milliyetçiliği daha erkektir anlamında söylemiyorum. Hayır, bundan 100 yıl önceki Türk milliyetçileri son derece, hadi son derece demeyelim ama en azından kadın hareketine karşı kulak kabartan milliyetçilerden oluşuyordu. Ama bugün öyle değil. Bugüne dair olandan bahsediyorum ve bugünün Türk milliyetçilerinin kadın soruna duyarlılığının içler acısı bir halde olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Hatta milliyetçiyseniz de bunu muhtemelen kabul edersiniz. Yani biraz takoz kalıyor Türk milliyetçileri bu kadın meselesinde. Milliyetçi cinleycilerimiz de eğer konfor alanlarına hapsolmamışlarsa bu dediğimi kabul edeceklerdir. Örnek bir olay 5 yıl önce 8 Mart 2019'da yaşandı. Giyeneksel hale gelmiş 8 Mart gece yürüyüşü esnasında ezan okunmaya başlamış, kadınların sesleri ezan seslerine karışınca devlet bahçeli, artık onu ne kadar milliyetçi sayıyorsunuz muhalif milliyetçiler bilmiyorum ama, feminist hareketi şöyle hedef göstermişti.

Ezandan rahatsız olmuşlar, akıllarınca protesto etmişler. Bu densizliktir, bu ahlaksızlıktır, bu vandallıktır, bu arsızlıktır. Ezanı ıslıklamak, küfrü alkışlamaktır, batılı selamlamaktır, İblis'e selam durmaktır, mükaddes ve millete ihanettir. 8 Mart gece yürüyüşü esnasında ezanın ıslıklandığı falan yoktu elbette. O yürüyüşe katılan kadınlar ancak eylemden döndükten sonra ne olduğunu ayırdığına vardılar. Okunan ezanı duymamışlardı bile. Fakat cami minaresinin kenarından çekilen bir görüntü tüm kadınları kriminalize etmeye yetmiş ve bunun ardından devlet bahçeli açıklamalar yapmıştı. Ama manipülasyon bitmek bilmedi. Küfrü alkışladığı söylenen kadınlara Alperen ocakları tepki gösterecekti.

Ya Allah! Bismillah! Allahu Ekber! Ya Allah! Bismillah! Allahu Ekber! Ya Allah! Bismillah! Allahu Ekber! Batı'da femonasyonelizm yükselişte. Femonasyonelizm feminizm midir? Elbette değildir. Ama öyle ya da böyle, Batı'da milliyetçiler ya da moda ifadeyle aşırı sağcılar, kadın hareketine yaslanmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Kadınları kapsayamazlarsa güçsüz düşeceklerini farkındalar.

Buna karşın Türkiye'de yükselen bir feminasyonalizmden bahsetmek ne derece mümkündür emin değilim. Evet, geçmişte olmayan ama bugün olan buna benzer eğilimler var ama hala batıdaki gibi değil. Görebildiğim kadarıyla ultra milliyetçi, kadın sosyal medya hesapları var, evet. Fakat bir hareket ya da bir milliyetçi kadınların içinde olduğu bir kadın hareketi var mı? Yok diyemeyiz ama varlıkları da son derece cılızdır.

Bölüme çalışırken denk geldiğim ve ilgimi çeken organizasyonlardan biri Türk Feminizm Hareketi oldu. Bu organizasyonun kurucularından Hilal Gül, medyaskopa 3 yıl önce konuşmuş, söyleşiyi yapan Sema Kızılaslan neden diğer kadın hareketlerine katılmak dururken Türk Feminizm Hareketi'nin kurduklarını sormuş. Hilal Gül'ün cevabını dinleyelim. Aslında bu sorunun pek çok cevabı var. Biz bir araya geldiğimiz arkadaşlarla beraber daha milli hassasiyetleri de olan insanlarız. Daha terör karşıtı olarak da kendimizi konumlandırıyoruz. Böyle bir hassasiyetiniz olduğunda zaten maalesef ülkemizdeki birçok... Hepsi demek yanlış olacaktır elbette. Gerçekten PKK'yla ya da teşhisli terör örgütleriyle arasına mesafe koyabilmiş. Ancak bizim görebildiğimiz gerçekten üst düzey ülkede bilinen, toplumda en çok isimleri bilinen grupların

Genelde terör örgütleriyle bazı ilişkileri olduğu, ilişkileri olmasa bile, ilişkileri olan derneklere sürekli destek açıklamaları yaptıklarını görüyorduk. Türk Feminizm Hareketi'nin gövdesi ne boydadır? Büyük bir hareket midir? Biraz sosyal medya stoklaması yaptıktan sonra edindiğim izlenim, küçük bir hareket olduğu yönünde. Instagram takipçisi sayısı 2000'in altında. Ama mesela yaz aylarında kamplar falan düzenleyecek kadar da organizeler, paneller, salon etkinlikleri yapıyorlar.

Fakat bir sokak hareketi değiller, yani dertlerini sokakta ifade etmiyorlar. Milliyetçi kadınlardan oluşuyor ama bana daha ziyade milliyetçi orta sınıf ailelerin okumuş kızları görüntüsü verdiler. Tüm Feminizm Hareketi daha ziyade savun etkinlikleriyle uğraşan entelektüel faaliyetler organize eden bir dernek. Buna karşın, sokakta da sesini yükselten bir de Milliyetçi Kadın Hareketi var. Sosyal medya sayfalarında bir de manifesto yayınlamışlar. Manifesto şöyle başlıyor. Milliyetçi Kadın Hareketi, dönemin belli başlı kadın topluluklarının yozlaşmış ve amacından sapmış olmaları sebebiyle, Türk kadının münevver kimliğinin farkına varılmasına misyon edinen, milli şuurla toplanmış bir kadın hareketidir.

Türk Feminizm Hareketi daha otonom, daha kendi halinde ve bağımsız bir organizasyon iken Milliyetçi Kadın Hareketi daha ziyade bir kol faaliyetidir. Kol faaliyeti derken yani ana kademe siyasi organizasyon, hürriyet ve istikbal derneğidir. O derneğin faaliyeti, kadın faaliyetine kendilerine Milliyetçi Kadın Hareketi demişler. Yani bu derneğin kadınlarının hareketidir Milliyetçi Kadın Hareketi. Eylemlerinde de erkekler önde duruyor.

Fakat sizlere tanıttığım bu gruplar, kadın hareketinin omurgası olmaya aday dahi olamayan küçük gruplardır. Bizde kadın hareketinin ana gövdesinde çok ama çok daha büyük organizasyonlar var. Buna karşın Türkiye'de ve dünyada yükselen milliyetçilikle kadın hareketinin yer yer kesişmesine şaşırmamak gerekir ama Türkiye için bu kesişim son derece böyle küçük bir parçadır. Fakat bu grubun yani milliyetçi kadın hareketinin de kadın sorununa duyarlılıktan öte, kadın hareketine bir protesto olduğu da açık. Yani bir kadın hareketinden ziyade kadına karşı kadın hareketi gibi. Yani kadın cinayetleri ve kadına dönük şiddetten öte, kadın hareketinin tırnak içinde terör iltisaklı olmasına kafayı takmış durumdalar. Açıklamaların hemen hepsinde 1980'lerden itibaren bu günlere kadar gelen kadın hareketini bir biçimde suçlamadan geçemiyorlar.

Empatiden mahrum, hukukun sinir uçlarına, kendi çıkarları uğruna boğulmuş Türk düşmanı gruplara, meydanlarda Lubonya diyenlere, meydanlarda Jin Jian, Azade diyenlere geçip vermeyecek ve bunlara karşı amansız bir mücadele verecek. Türk Feminizm Hareketi için aynı şeyi söyleyemem ama Milliyetçi Kadın Hareketi ve bağlı bulunduğu Hürriyet ve İstikbal Derneği'ne kadın dostu örgütler demek bence zor. Mesela Hürriyet ve İstikbal Derneği'nin sosyal medya hesaplarındaki sabitlenmiş iletisi bir pankart görseli. Pankartta? İhanetin telafisi kahpeliğin bahanesi olmaz yazıyor. Lafa bak hele. Bu grup vaziyete çok uzak kalmış. Bu nedenle sokağa çıktıklarında da karikatür bir görüntü oluşturuyorlar. Yani dinliyorlarsa da kusura bakmasınlar. Kurtlar Vadisi'nden fırlamış tipler yanlarında çekingen hanımlar. Böyle bir kadın eylem olabilir mi sizce? Peki neden olmuyor?

Yani neden batıda sağ hareketler kadın liderler çıkarabilirken, kadın sorununa kafa yorarken bu kadar karikatür hale gelmiyorlar da bizim Türk milliyetçileri bu denli maço, bu denli neden bu kadar erkek? MHP'yi ele alalım. Kadın temsili ne vaziyette bu partide? Ya da ülke ocaklarında? Geçelim onları, MHP'yi geçelim. BBP'ye gidelim mi Büyük Birlik Partisi'ne? Yok, oraya hiç gitmeyelim değil mi? Allah'tan ve cahil aşkına! Takbir! Allahu ekber!

O halde bizdeki milliyetçiliğin İslami tonu arttıkça, kadından uzaklaştığını söylemek mümkün. Bu noktada İslam'ın kadınla arasındaki ilişki, seküler kesimlere göre çok daha uzak. İslam'a yaklaştıkça, kadından uzaklaşılan bir toplumsallık yaratıyorsunuz. BBP'ye doğru, o yüzden hiç gitmeyelim. O halde Zafer'e doğru gidelim, Zafer Partisi'ne doğru. İşte Zafer Partisi'nde, Batı'da son yıllarda görülen femo-nasyonalizme ilişkin atıflarda görebiliyoruz. Milliyetçi Odak adlı YouTube hesabı, Ümit Özdağ ile bir röportaj yapmış. Bu röportaj, aslında femo-nasyonalizmin siyasal ilişkine ilişkin iyi bir örnek oluşturuyor. Biz yeni gelen feminist partiyiz. Neden? Çünkü Orta Doğu olmasına karşı çıkıyoruz. Çünkü Orta Doğu olursa, Atatürk'ün vermiş olduğu bütün haklar Türk kadınlarından alınacak. Biz Türk kadınlarının kendi ülkelerinde sokaklarda kopmadan dolaşabilmeni istiyoruz. İsteyen istediğini giymeli artık kadının kıyafeti üzerinden siyaset yapılmadığı bir Türkiye istiyoruz. O halde daha seküler tondaki milliyetçilikler, hiç değilse kadın hareketini kapsamaya çalışabiliyor. Milliyetçiliğin İslami tonu koyulaştıkça, kadın meselesi daha fazla arka plana düşerken, sekülerlik, milliyetçi lideri kadın meselesinde söz söylemek zorunda bırakıyor.

Bu noktada batıdaki femo nasyonalizme en yakın söylemleri de Türkiye'deki Zafer Partisi söylüyor diyebiliriz. Siyasetin ağırlık merkezinin sığınmacılar olması da kadın meselesine dokunabilmeyi kolaylaştırıyor. Ama yine de Ümit Özdağ partisini Türkiye'nin en feminist partisi ilan etse de Zafer Partisi'nin bir erkek partisi olduğu da açık. Bunu gözlemleyerek görebilirsiniz.

Bu gözlemleri yaparken sosyal medyadan, kendi çevrenizden ya da kendi çevrenizdeki ikinci kaynaklardan faydalanabilirsiniz. Göreceksiniz, Zafer Partisi'nin en çok heyecanlandırdığı kesimler gençlerdir ama genç kadınlar değil, genç erkeklerdir. Fakat gözlemlerinizi teyit etmek için kamuoyu araştırmalarına da bakabilirsiniz. Kondo'nun 2023 seçimlerinden sonra yaptığı gençlerin politik tercihleri araştırması, Zafer Partisi'ne ilginin büyük oranda genç erkeklerden oluştuğunu ortaya koyuyor. Bunu

veri kabul edersek, Zafer Partisi'ne oy veren her 5 gencin 4'ünün erkek olduğunu söyleyebiliriz. Bu çok büyük bir oran. Ümit Özdağ her ne kadar femo-nasyonalist söylemi kullansa da, her ne kadar aynı habitattaki diğer milliyetçi partilere göre kadına daha fazla seslense de, kadın cephesinden bu ses, erkeklerin duyduğu kadar net ve güzel duyulmuyor. Bunun türlü nedenleri var. Onlarca neden sıralayabiliriz ama benim odağım Türk milliyetçiliğinin reaksiyoner yapısıdır.

Türk Milliyetçiliği Atatürk zamanında devrimci bir ruh kazanmıştı. Kemalist Cumhuriyet kadındı diyemem elbette erkekti. Ama kadın meselesinde çok açık ki devrimciydi. Fakat bu devrimci ruh 1950'lerde yaratılan komünizm heyulasına karşı oluşturulan Türk Milliyetçiliği'ne kaybedildi. Yani antikomünist hale getirilen, koruyucu, reaksiyoner hale getirilen, devletinin yanında, gücün gölgesinde serpilen Türk Milliyetçiliği, lümpenler arasında da alıcı buldu.

Böylece hem entelektüel derinliğini hem de kurucu felsefesini kaybetti. O artık bir kurucu ideoloji değil, koruyucu ideoloji haline gelmişti. O, düzene ilişkin bir eleştiri sunamıyordu artık. O, düzeni korumakla mükellef hissediyordu kendisini. Gücün koruyucusuydu o. Böylece reaksiyonerleşti. Ona buna parmak sallayan, doğru durun lan diyen, hain dedektörüyle gezip, hoşuna gitmeyeni Türklükten aforoz eden bir zorbalığa dönüştü.

Memlekette makul, ulusal anlamlandıran, koruyucu olma kompleksinden arınmış, kurucu olma potansiyeli taşıyan bir milliyetçilik olsa iyi olurdu ama yok. Düşünün işte bu cumhuriyeti bundan 100 yıl önce kuran Türk milliyetçilerini bir kenara koyun, bir de onların yanına şimdikileri. Yahu bunca kadın cinayeti yaşanırken, kadın eylemlerine saldırmayı planlarken, hiç mi içinizden sormadınız kendi kendinize? Yahu biz ne yapıyoruz? Bu toplumun bu kadar çok sorunu varken, kadın eylemlerinde atılan bir slogan yüzünden kadın eylemlerine saldırmak nasıl bir iş bilmezliktir? Bunca erkek 10-15 kadına saldıracağız, bu görüntüyü verecek zaman mı? Hiç mi aklınıza gelmedi yahu bu? Kadının biri çıkar işte, ağzınızın payını veriverir.

100 yıl önceki Türk milliyetçiliğiyle bugünkü arasındaki fark, ilkinin kurucu, ikincisinin koruyucu olmasından kaynaklıdır. Kurucu olan devrimcidir, koruyucu olan ise düzenin ledektastikliğidir. Elinde tespih, belinde tabanca, siyah bir takım, bir hilal büyük taktın mı oluyorsun milliyetçi. Bunlar gerek şartlarımız ama. Bir de onu bunu PKK'lı ilan etmeniz lazımdır.

siyaseten bir tartışma yürütmek yerine iftira atabilirsiniz. Mevzular açık mikrofona konuk olan oyuncu Ezgi Mola aslında bir kadının gözünden bu lümpenlerin nasıl göründüğünü güzel anlatmış. Seçim döneminde takım tutar gibi parti tutup benim adıma, benim partime karar vererek beni terörist ilan edebiliyor. Bunu nasıl yapabiliyor bilmiyorum. Gerçekten çok samimi söylüyorum. Benim fikrime dair en ufak bir fikri yok. Benim kime oy verdiğime ya da oy verip vermediğime bile hakim olmayan birisi. Çünkü o dönemde ben bile karar vermemişim gerçekten. Bu

tür bir milliyetçilikten kadra dair olumlu bir şey de çıkmıyor. Çünkü reaksiyoner. Yani bir aksiyon sahibine bilenme üzerine kurulu. Aksiyon olmasa bunlar da olmayacak. Neden öyle?

Çünkü yarım asrı geçkin süredir devrimci bir ruh taşımıyorlar. Pek uzun zamandır kurmaya değil olanı korumaya programlanmışlar. İkisi arasında ne fark var? Kurumaya programlanan, kurucu bir bakış açısı kazanan eleştireldir aynı zamanda. Düzenin eleştirisidir. Fakat düzeni korumaya kafayı taktığınız zaman eleştirel yaklaşmak sizin için çok zor bir faaliyettir. Bakın İslamcılara. 90'larda daha entelektüellerdi. Şimdi hepsi kazmaya dönüştü. Neden? Çünkü düzeni eleştiremiyorlar. düzenin bir çaklısına dönüşmüşler. Milliyetçiler daha uzun yıllardır böyle düşünüyor. Bunlar da söz konusu erkek havuzunda, neden çevremizde, yanımızda, yöremizde hiç kadın yok diye sormak yerine, kadın cinayetleri gündem olduğunda... Kadına kavga eder kırılsın! Kadına kavga eder kırılsın!

diye bağırıp, ertesi gün aynı erkek egemenliğini korumaya devam ediyorlar. Duvarlara kahpeliğin bahanesi olmaz falan yazıyorlar. Yahu, gerçekten daha çok yolun başındasınız. Politik slogan bugün bu. Kahpeliğin bahanesi olmazmış.

Haliyle kadınlar sola daha yakıtlı hale geliyor yani. Geçmiş olsun milliyetçilere. İncelmeyi öğrenmediğiniz, ona buna terörist demekten öteye geçen bir bakış açısı kazanmadığınız takdirde, o maço hallerinize bir çekidüzen vermediğiniz müddetçe, üzgünüm kadınlar hep gıcık oldunuz neşeyle aykıracaklar sloganlarını, siz de öyle şişik şişik bakacaksınız. gelsin baba gelsin koca gelsin gelsin polisiniz devletiniz gelsin gelsin bakanınız haklarımı versin versin aman istemem üzeri kalsın tren topi podimedyayla beraber hazırlıyoruz bir sonraki bölüme kadar devrimci ruhunuzu kaybetmeyin kaybettiğinizde nasıl takozlara döndüğünüzü görüyorsunuz hoşçakalın olsun istemezsem sorarım Ben çekirdek aileyi Kırmışım kendi teslimi Bundan böyle ne bacı ne bayan Hayatta olmaz

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)