
2.824 kelime · ~14 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo, Kayıp Eşya Bürosu, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na hoş geldiniz.
Nasılsınız? Bakalım, bir tanelerim. Umarım iyisinizdir. İyisiniz derken yani işte, elinizden geldiği kadar diyeyim. Başka da bir şeyden bahsedebileceğimizi düşünmüyorum açıkçası. Her bölüm her bölüm. Ben daha kaç kere sozunu açmaktan mevsim geçişlerinden bahsedeceğim. Hava ısındı, hava soğudu, yağmur yağdı, rüzgarıydı, şeydi. Yeter, tamam.
Bak bir kere daha açılışın hiç bana göre bir şey olmadığını fark etmiş olduk hep beraber. Ne kendi podcastimi açmaya ne kendi stand-up gösterimi açmaya merakım yok. Ne podcastimi açmaya ne de stand-up gösterimi açmaya merakım var. Heh, ne ne kullanımı böyle olur. Unuttuğumuz değerleri gün yüzüne çıkardık. Bunu eğmeden, bükmeden, dümdüz söylemenin yolu budur. Benim böyle şeylere meram yok. Yok valla, ben çıkıptan diye bırakıvermek isterdim mesela şu an size. Soruları, cevapları. Ya da aynı şekilde sahnede şakaları.
Hadi sahnede bunun olması yani neredeyse imkansız. Neden? Neden imkansız? Çünkü hikaye anlatmak istiyor deli gönül. Konuları birbirine bağlasın istiyor. Göndermeler yapsın. Referanslar üzerinde Ceylan gibi sek sek seksin istiyor. Peki podcast? Podcasting? Girişi ne yaptığını ne ettiğini orada mısınızı neredesinizi sormadan yapabilir miyiz? Yapamayız. Yapmalı mıyız?
Hayır. Çünkü bir selam sabah iki lak lak olmadan da çekinmiyor bu Meret ya. Vallahi çekinmiyor. Öyle boşluğa boşluğa kendi kendime okuyacak mıyım yazdıklarımı sizin sorularınızı falan? O da birazcık deli işi. O da biraz deli işi. Neyse şu an hayali arkadaşlarım gibi artık olan siz sevgili dinleyicilerimle konuşuyorum. Konuştukça rahatlıyorum, açılıyorum. Bak kaç dakika oldu yani sonuçta açmış sayılırız biz bu podcastı. Hayali dediysem sakın alınmayın tabii ki lafın gelişi yani kanlı canlı. Ben çok bürosunun gülü gördüm. Rabbime şükürler olsun ki. Bazen ben de bir bürosunun gülü müyüm? Ben de mi gülüyüm? Gül müyüm? Kaç yaşındayım? Kimse bana gül dememişti. Ben kimsenin gülü olmamıştım gibi. Mesajlar alıyorum, buna bir kere yanıt vereceğim. Evet. Van Segül, Olvey Segül. Nefes alın yeter. Nefes alabiliyorsunuzdur yani. İnşallah. Genel. İçiniz rahattır. Mutlu musunuz mesela? Mutlu musunuz şu an? Yani eser miktarda en azından. Ne bileyim. Olduğu kadar. Hem keskin sirke olup hem de kabınıza zarar vermemeye alışmışsınızdır umarım. Bizim artık en azından bu konularda bakın üstad olmamız gerekiyor, kral olmamız gerekiyor, goat dedikleri seviyeye falan ulaşmamız gerekiyor. Ülkemizi isyan konusunda en iyi şekilde her yerlerde temsil etmemiz gerekiyor. Yaşadığımız, yaşamadığımız, maruz kaldığımız, tanıklık ettiğimiz her bir şeyin bir toz zerresi olan şu yaşamlarımızda bari yani şu kadarcık bir kazanımımız olsun değil mi? diye düşünüyorum ve dep devrik bir cümleyle aynı zamanda da çıkarcı da bir pislikmişim gibi duyulan bu cümleyle açmış bulunuyorum artık bölümü resmen ilginç niye kendime çıkarcı pislik gibi dedim ki ne kadar ayıp hey şahsımla düzgün konuş genç bayan yoksa seni yoksa beni ne beni benden mi alırsın
Ben beni benden alırsam ben de seni sana bırakmam ama onu da söyleyeyim. Kadrimi kıymetimi sana olan sevgimi bilmedin bileceğin yok. Yalancı dostlarından El alemin lafından Geçmedin, geçeceğin yok Bugünü... Bundan sonrası artık söylemeye dilim varmıyor. Ama bu şarkıyı artık dinlediğinizde insanın iç çatışmasına ışık tutan bir şarkıymış gibi dinleyin. Demek isterdim ki Cancel Culture'ın iki ağır taşının altında kalırız valla bu şarkıyı sağda solda çok fazla söylersek. İbrahim Tatlıses ve Yıldız Tilbe'nin şarkısı bu.
Maalesef. Uzun uzun da baktım. Belki sözleri, müzikleri bambaşka birisine aitse yine oradan şey yapacaktım ama... Maalesef. İbrahim Tatlıses ve Yıldız Tilbe, Pezevenkler'den kaçıp bu şarkıyı yapmışlar gibi bir collaboration bu şarkı. O yüzden yani neyse.
Olan eserleri oluyor bu cancel culture'da ya. Bunu da gerçekten hiç içim almıyor. Keşke yazarı, bestecisi, icracısı, denyo olan kim varsa bütün eserlerin velayeti mesela alınsa onlardan. Yaratıcısından alınsa ve derhal kamuya mal edilse.
Bu çok güzel olmaz mıydı? Haftada bir gün görme izinleri olurdu eserlerini. Hasret gidirirlerdi işte. Ne bileyim, çünkü eserlerin ne suçu var? Sonuçta onlar mı seçti kendilerini, yaratan Danyo'yu? Şarkı dedi mi beni illa ki İbrahim Tatlıses yazsın demiş olabilir mi? Yazık, günah. Valla üreticisi, yaratıcısı sabıkalı olan şarkıların, şiirlerin, öykülerin, filmlerin ve hatta şakaların velayetleri alınsın bu insanlardan. İzlenip dinlendikçe ortaya çıkan bir meblağ, bir şey varsa da işte STK'lara, Dağıtılsın, kamulaştırılsın yani bazı sanat eserleri. Yüz seneyi beklemesin ve hemen şutlansın kamuyoya. Kamulaşmışsınız gibi mesela düşünün bu şarkıyı da. Bugün öyle az mı? Biraz kendimden kusacağım geldi. Bir tane şarkı söyleyeceğim diye kurdum meşruiyet zemini biraz korkuttu. Hemen kamulaşmaya bağladım. Neyim ben politikacı mı? Hey bayan! Ne konuştuk? Nasıl konuşuyorduk kendimizle? Lütfen. Bu arada politikacı demişken çok ilginç bir haber gördüm bu sabah erken başladığım için. Onu da paylaşmak isterim. Belki birinizin bir işine yarar. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne 275 adet sürekli işçi alınacakmış. Duydunuz mu? Gördünüz mü bunu? 593 adet vekil var zaten içeride. İşte herhalde bilmiyorum mesaili hepsini aynı anda ben çok gördüm de olmadı.
Alım yapılacakmış yani. 275 adet sürekli işçi alınacakmış. Alım yapılacak meslek gruplarını da paylaşmışlar. Ben sizlere saymak isterim. Baya şenlikli bir lista bu arada. Bakın millet meclisimizin ve vekillerimizin kimlere ihtiyacı varmış. Garson, bulaşıkçı, araç yıkama işçisi, asansör bakım ve onarım işçisi, atık toplayıcısı, bahçıvan, bakıcı anne, Bu galiba vekillerin değil de çalışanların çocukları için olsa gerek. Çünkü yani kadın vekili oranı %19 falan. Hani bir çocuğuyla gelen olsa gazetecilerimiz kaçırmazdı. Çok haberdeğer olan tatlı, sıcacık bir görüntü olurdu diye düşünüyorum. Can Kurtaran, Ankara'da. İlginç.
Mecliste havuz mu var? Ki varsa daha da kinlenirim. Ama neyse, dur bakalım. Ciltçi aranıyormuş. Dermatolog anlamında değil, kitapları kaplamacı olarak ciltçi. Tahminimce bu işte herhalde 2001'de ilk anayasa fırlatıldıktan sonra doğan bir ihtiyaç. Hani bu anayasalar fırlatılacaksa bir güzel bunu ciltleyelim, dağılmasın. Özellikle ilk 3-4 madde sonra sağa sola saçılır gibisine.
Neler yaptım olacak o kadarlık yaptım yine. Bundan sonrası habire boğaz, bürosunun gülleri. Pideci, kebapçı, dönerci, aşçı, yem, afiyet olsun valla 72 kuruşa yenen İskenderler, şoför falan. Fişman derken valla işte vekillerimizin her ihtiyacı karşılanacak şekilde bir işe alım süreci başlatmışlar. Siz de sektör değiştirmeyi veyahut
Oy verip de meclise soktuğunuz kimseleri doğal ortamlarında gözlemlemek, onları yakından tanımak ve bir de üstüne mayış almak, skortalı olmak istiyorsanız e-Devlet'ten başvuru yapabilirsiniz bir tanelerim. Sonra da kural çekeceklermiş. Yok mu ya siyasi rehinelerimizin küçük bir çakallık yaparak içeriden iş başvurusunda bulunması? Yok mu böyle bir açık? Can Atalay'i alsınlar mesela, can kurtaran olarak. O şekilde olamıyor mu? Kura da çıktı mesela, can kurtaran olarak Can Atalay çıktı. Artık ikinci kere çıkarırlar artık herhalde adamı. Neyse, evet. Kusura bakmayın, bugün güne gerçekten o kadar erken başladım ki yani uyandığımda Yektal Kopan belki hala rüya görüyordu. Bilmiyorum, belki hala koşusuna çıkmamıştı, bilemiyoruz. E haliyle haberleri de şöyle bir taradım, geçtim. Halbuki danışmanlık sorularımız az önce bahsettiğim konularla alakasız. Taban tabana zıt. Valla bu bölüm. Haydi bakalım o zaman ekmek paramız olan mid rolümüzü bir duyalım. Arkasından da danışmanlık aşeğe gödüm gödüm kayalım.
Şu anda dinlemiş olduğunuz podcast yayını, komedi, toplum ve kültür başlığı altında şamatasına kaydedilmiştir. Dinleyenlerine profesyonel bir yardım sunmamaktadır, delirmeyin. Kendini darda hisseden dinleyicilerin nerede yanlış yaptım diye düşünmeleri, net bir cevap bulamıyorlarsa gidip bir profesyonele sormaları büyük önem arz etmektedir. Onlar size söyler nerede nasıl yanlışlar yaptınız. Bana düşmez. Arz ederim. Kayıp Eşya Bürosü Genel Müdürü Özteze.
Kayıp eski adamış manlık Kayıp eski adamış manlık İlk sorumuz Sahrap'tan geliyor. Bugün Rumuzları izlemeyi sevdiğimiz eli lezzetli aşçılarımızdan seçtim. Sahrap diyor ki, Özgen bu sabah düştüğüm magazin dehlizlerinden bir soruyla çıktım ve sana da sormak istedim. Bakar mısınız ya biz bu sabah erken kalkanlar kulübü mü olduk bir anda? Evet Sahrapcım diyor ki Ajda Pekka'nın 2000'li yıllarda birlikte olduğu bir iş insanı bir bey varmış.
Bu bey, ilişkinin başında cemiyet hayatında tanınan bir hanımla evliymiş. Evli olduğu bu hanım da hem çekişmeli boşanmış, hem de ihanet sebebiyle beyefendiye tazminat davası açmış. Okey. Bana garip gelen şu, kocam beni Ajda Pekkan'la aldatsa ben bu kadar öfkelenmezdim sanırım. Ajda Pekkan sonuçta, buralar capslock açılmış buralarda. Benim de bir şansım olsa... Asıl esas meseleye geldik, bir dakika şimdi. Bir dakika, bir dakika. Benim de bir şansım olsa, demiş Sahrap, ben de o ilişkiyi bir yaşamak isterim yani, saçma mı? Yani şimdi senin demiş Özge'm de, beni karıştırma da ablacığım.
Yani şimdi senin Tarkan'la veya ne bileyim hayatta olsa Tarık Hakan'la bir şansın olsa eşinin buna bozulmakla beraber yıllar süren bir hukuk mücadelesine girişmesi biraz komik olmaz mıydı Allah'a sen? Demiş Sahrap. Çok güzel bir boş yapmış ya bana çok iyi geldi. Vallahi sabah erken kalkmanın böyle kerametleri vardır işte. Ben bir daha hayatta ondan sonra uyanmayacağım söyleyeyim. Sekize, yedi buçuğa falan çekeceğim. Evet.
Çok çok iyi oldu ya, böyle abuk subuk haberleri biz sabah sabah birbirimize değiştokuş edelim. Çünkü ben hemen şu an bir deniz kenarı kıraathanesine ışınlanmışız gibi hissediyorum. IŞINLA BİZİ! Vallahi Sahrapcığım inan ki hak verdim ben sana. Benim kocam, ben Arjapek kanlayım dese, Hoş derim, sen kim köpeksin Ajda Pekkan sana baksın derim. Biraz mahcup olurum hatta Ajda Hanım'a da. Vallahi kusura bakmayın, elimizde bu vardı. Bu kadar oldu gibisine biraz bir önümü de iliklerim Ajda Pekkan'ın önünde. Biraz da gururlanırım. Derim ki Ajda'yla zevklerimiz çok benzer. Öyle atar tutarımıza konken partilerinde, yardım gecelerinde. Ay pişti olduk şakası yaparım. Ve şuh bir kahkaha salarım gök kubbeye.
Kim olabilir başka? Monika Bellucci. Yine hak ezan mesela. Ağzımı açarsam namerdim. Şuradan şuraya gitmek nasip olmasın. Enisteniz yarın getirirse Monica Bellucci'yi kolunda ağzımı açarsam namerdim. Şuradan şuraya gitmek nasip olmasın. Ama o zaman ben de çirkin eski kocasını alırım.
Vincent Kassel'i de ben adarım o zaman. E ne oldu şu an? Dur yere ben swinger mısı bir şey oldu şu an. Frankofan anlamda hiç. Swinger deyince de maalesef Monika Hanım, Vincent Bey, ben ve enişteniz tadım kuruyemiş tabakları, kokteyl havuç kıyar bardakları ve vodka şişeliyle dışıklı bir salonda yan yana oturuyor gibi olduk benim kafamda şu an. Ben bunu düşünmek durumunda kaldım durduk yere.
Ben bu sorunun benim bilincimde sebep olduğu akıştan şu an hiç memnun değilim ha. Valla aşk olsun Sarap. Senin derdine derman olacağım diye bak. Birden kendi kendim gavat oldum ya. Kendi büromda. Diyorum ve bu konuyu burada kapatıyorum. Kendine çok iyi bakıyorsun, öpüyorsun tamam.
İkinci sorumuz Arda'dan geliyor. Özge selam. Dünyanın en klişe sorunuyla geldim büromuza. Filmlerde, dizilerde falan gördüğümde inanılmaz saçma geliyordu ama insan kınadığını yaşıyor demek ki gerçekten. Ne yaptın? Ne yaptın? Hangi konuda büyük konuştun acaba? Birini çok seviyorsan ama en yakın arkadaşın da aynı kişiyi seviyorsa ne yaparsın? Ayy, off. Anlamadım.
Nasıl olabildi bu 35'mizden sonra? Akıl alılır gibi değil. Hanımefendi aşık olunmayacak gibi değil. Çok komik, çok güzel, çok entelektüel. İnsanın içini açan birisi. Arkadaşıma olan ilgisinin biraz daha fazla gibi olduğunu hissetsem hemen aradan çekileceğim ama her yere üçümüz gidiyoruz. İkimizi de birbirimizden ayırmıyor. Olur da baş başa denk gelirsek üçüncümüzü de mutlaka arayıp dahil ediyor.
Okey. Hatta bir akşam buluştuğumuzda birkaç biradan sonra sohbet iyice koyulaşınca hanımefendi benim tam anlamadığım bir şaka yaptı. Arkadaşımla ben de kahkayı patlattık ama ben arkadaşımı biraz tanıyorsam o da bir bok anlamamıştır. Şöyle, şöyle dostluğun olacak. Tam o an göz göze geldik arkadaşımla ve olan biteni anladık. Ve şimdi ise mal gibi kala kaldık. Ne bir şey konuşabiliyoruz, ne kıza karşı hamle yapabiliyoruz, ne birbirimize duygularımızı açabiliyoruz. Ne olacak bu işin sonu? Vallahi kaldırmıyor kalbim demiş 35'lik Arda'mız. Ah sen üzgün, ah ben üzgün. O da üzgün yapma, herkes de üzgün.
Aa bak bu da Ajda'nın şarkısı. Ne kadar çok andık bugün Ajda'yı. Arda'm, Arda'm, Arda'm, Arda'm, Arda'm, Arda'm, Ted Mosby'sinin gülü seni. Herkese nasip olmaz böyle filmlerdeki gibi centilmence bir ırz düşmanlığı diyeceğim. Irz düşmanlık bir şey yok. Hiç ırz düşmanlık bir şey yok. Bir an sanki kafam hani sanki en yakın arkadaşının manitasına hoşlanıyormuşsun gibi bir anlam oldu. Özür diliyorum.
Hayır, hiç öyle bir şey yok. Tam tersi eşitlik var, fırsat eşitliği var bu durumda. Eşit mesafelerdesiniz. Valla çalışmalar gösteriyor ki bu tarz aşk üçgenlerinde aşık olunan kişi iki seçeneğe de varmaz, dışarıdan bir üçüncüye tutulur ve bir taşla iki kuş friendzonlanmış olur. Dolayısıyla arkadaşın da sen de üç vakte gödünüzü avuçlamaya kendinizi hazırlayın Ardam. Bilimsel değil sadece hisler. Yani kırıcı olmak istemiyorum ama hanım kızımız akıllı ve shine bright like a diamond gibi birine benziyor, anlattığın kadarıyla. Sürekli ikinizle birden takılmak istiyorsa da, hani acaba ikiniz anca bir adam ediyor olabilir misiniz acaba? Kırıcı olmak istemiyorum, ne olur yanlış anlama. Sesi düşündüm sadece. Özür diliyorum. Şaka yaptım. Kırıcı gözüysen özür diliyorum. Hani kırılgan bir erkekliğin yok gibi duruyordu, o yüzden, o yüzden cesaret alarak şey yaptım. Kırılgan bir erkek olsaydın yapmaz mıydım? Bu şakayı yapardım. Çok daha da büyük bir keyif alırdım. Önümde de kimse duramazdı ama konumuz bu değil. Evet, yani biraz tarihten ilham alabiliriz istersen. Çünkü bunun aynısından bir tane var. Nietzsche, Polri, Salome aşk üçgeni var.
Ardam. Yine bütün yollar Niçe'ye çıktı, hiç anlamadım. Büyük bir fanı da değilim aslında ama... ...bir bağ oluştu gibi bir şey oldu Niçe'yle bizim aramızda durduk yere. 2024 yılında. Neyse. Şimdi şöyle, Salome etrafındaki entelektüel erkeklerin ilgisini çeken, özgür ruhlu bir hanımefendi olarak tanımlanıyor o zamanın anlatıcıları tarafından. Öyle biri olduğu için de önce Nietzsche, sonra Paul Rea gönlünü kaptırıyor Salome'ye. Ardam, aynı sizin gibi. Hatta Nietzsche bir kere evlenme de teklif ediyor ve reddediliyor.
Etrafındakilerin ilgisi tabii Salome'nin Zere Sikinde mi? Değil. Kadıncağız entelektüel paylaşımlarının bağımsızlığını korumanın derdinde. Garibim halımdan anlayan yok. Ama şu detayı da vermeden geçemeyeceğim. Bu üçlünün bir fotoğrafı var. Lütfen aratın bakın Google'da. Salome, Nietzsche ile Polly almış at arabasındaki sanki atlarmış gibi öne koymuş. Bunun da elinde kırbaç sanki onları dehliyormuş gibi pozlarda verdirmiş zille. Aferin kız Salome.
Siz de dikkatli olun. Ardından bilmiyorum benzer şakalı bir pozlar mozlar verilir mi verilmez mi? Temkinli olmakta fayda var. diyoruz ve son sorumuza geçiyoruz. Özge ablacığım... Tabii ki ablayı sona bıraktım. Tabii ki küçüğü sona bıraktım. Özge ablacığım merhaba, bonjour diyerek giriş yapmış. Bu derdimi biraz daha kafaya takarsam aklımı kaybedeceğim. Ben liseye gidiyorum ablam. Geçen sene uzak mesafeli, toksik ilişkimi bitirmeye çalışırken sınıfımdan biri çat diye sana çok aşığım demesin mi? Tabii ben şok. O bunalımla daha eksiğimi unutamamışken böyle beklenmedik bir itirafı benim bünyem kaldıramadı ve çocuğu reddettim.
Ama zaten zaman geçtikçe ben de ondan hoşlanmaya başladım. Çok çok çok çok çok hoşlanmaya başladım. Bayağı takıntı haline getirdim. Ama beni hala sevdiğini bildiğim halde gidip de bunu ona söyleyemedim. Biliyorum aptallık bende. Sükürdüğümü yalayamadım. Her neyse soracağım soruya gelelim. Bu çocuk ortak gruplardan hala şakır şakır bana yazıyor ama okulda yüzüme bile bakmıyor.
Sikerim böyle işi deyip de işin içinden de çıkamıyorum. Çünkü gönül ferman dinlemiyor. Ama artık mesajlaştığım kişiyle okuldaki aynı kişi değil gibi. Ne yapmalıyım? Okulda köşeye kıstırıp konuşayım mı? Yardım et. İmdat. Ünlem, ünlem, ünlem. Bir ünlem. Kapsaloklar açılmış. Sikerim böyle işi denmiş. Aşığım. Takıntı yaptım demiş. Liseli aşığımız. Refika diyelim. Sahrap dedik, Arda dedik, Refika diyelim.
Sevgili Refika'm, gerçekten roller coaster gibi bir soruyla bu bölümü tamamlamak bizlere nasip oldu sayende. Duygudan duyguya koşmuşsun. Kelimeler arasında belki de hiç nefeslenmemişsin bile. Şimdi bu kadar gelişine geldiğine göre buna gelişine şutlayacaksın bunu. Buna hiç yapılacak hiçbir şey yok. Buna taktik maktik yok. Bam bam bam. Gidip konuşacaksın. Sen zaten cevap aramıyorsun, onay arıyorsun.
Bu soruyu bir kere bir sesle dinle. Sen diyorsun ki ben bu çocuğu kıstırıp konuşacağım, konuşayım değil mi? Diyorsun bana şu an. Ben de sana diyorum ki git konuş, git sıkıştır. Canını sıkarsa ağzının ortasına bir tane tabii ki çakma. Neden? Çünkü şiddet hiçbir şeyin çözümü değil ve şiddet şiddeti doğurur. Onu da biraz az inanarak da olsa yine söylemiş olayım üstümden çıksın. Neyse zaten iki ihtimal var ya, gidip konuşacaksın çocuk ya evet diyecek ya hayır diyecek. Evet derse zaten mutlusun. Hayır derse ne olacak? Biraz kalbimiz kırılacak. O noktada, o noktada bir tavsiyem olabilir. Böyle batıl bir inanış vardır. Evde bir şeyler kırıldığı zaman üçleyin derler. Üçe tamamlayın. Yani mesela iki tane eşya kırıldı, iki bardak kırıldı, hemen üçüncüyü de sen kır, bütün nazarlar çıksın, işte sıfırdan başla her şeye, fresh bir, yeni bir başlangıç yap derler. Bu ikinci çocuk da eğer track çıkarsa, sana işte böyle ilgin için, sadece başka şeyler için yazıyorsa ve devamını getirmiyorsa, kalbini ezip geçiyorsa, sen hemen hiç beklemeden üçüncü bir track buluyorsun, vardır, lisede çok var denyo. Yok mu, var denyo, çok var, böyle.
Elini sallasan en iyisi. Git bir tane denyo bul. Ona şöyle bol neyli güzel bir günaydın mesajı at. O da sana sikim gibi bir cevap versin. Oradan da sabah sabah tazele, üçle kır kalbini. Ondan sonra vallahi çiçek gibi uyanırsın ertesi güne. Tertemiz olursun. bulursun birini ya bir şey yok diyorum ve izninizle bu bölümü sonlandırıyorum üç başka soruna üç başka tavsiye vererek ve kimsenin derdine belki de bir derman olmayarak dağılarak toparlanarak bir bölümün sonuna gelmiş bulunuyoruz Psagoru'nun gülleri aşk üçgeninin bir taneleri maşallahınız var yine tamam hadi bakalım kayıp eşya bürosu genel müdürü Özge Özel DM'lerinizi bekliyorum sevgiyle hiç güzel bir kapanış olmadı yine
Beni benden alırsan, seni sana bırakmam. Yanı başımda olsan da, bir adım bile atmam. Kadri mi, kıymeti mi? Sana olan sevgi mi? Bilmedin. Çekiyorum mu lan hala? Derdinize gelen uçan tek mi? Kayıp eşyalar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.