Podcast

S4E4: Yaşamayı Yine Sevebilecek miyim?

Bibliyoterapi

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna; artık hayattan çok da keyif almadığını, hissizleştiğini söyleyen bir dinleyenin derdine derman arıyor.

Kitaplar:
Korku - Thich Nhat Hanh
Annem ve Hayatın Anlamı - Irvin D. Yalom
Otostopçunun Galaksi Rehberi - Douglas Adams
Doğanın İşaretlerini Okumamın Kaybolmuş Sanatı - Tristan Gooley



See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.222 kelime · ~26 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Efendim, merhaba. Yeni bir bölüme hoş geldiniz. Tuna, biz de hoş geldik. Bence de hoş geldik. Hemen sorumuza geçiyorum. Geçelim gitsin. Merhaba Aslı ve Tuna. Sizi heyecan ve merakla dinliyorum. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Bir süredir hissizleştim. Birkaç yakınımın kaybından sonra uzun depresyonlar yaşadım ve şimdilerde de pek çok hissi yaşayamıyorum. Gülüyorum ama mutluluğu hissedemiyorum. Sanırım yine depresyona doğru sürükleniyorum.

Aslında bunu niye yazdığımı bilmiyorum çünkü uzun süre önce en sevdiğim şeylerden biri olan kitap okumayı bıraktım. Nedenini pek kestiremesem bile artık okuyamıyorum. Duygularımı nasıl kazanabilirim diye sormak istiyorum. Gün içinde yaşadığımdan emin olduğum tek duygum kaygı. Beni aşağı çekiyor ve içinden çıkmak zor oluyor. Güvende hissetmeyi unutmaya başlıyorum.

Transkriptin tamamını oku

Kaygı zaten öyle bir şeydir ki insanın bütün enerjisini emer. Sen bunu hep söylersin. Evet bunu hep söylersin. Söylerim. Bunu biraz aşağı açabilir misin? Yani kaygı bozukluğundan, anksiyeteden bahsediyoruz. Ya sende de var olduğunu. Bende mi? Evet. Düşünüyorum. Bende yok. Ben bilmem öyle şeyler. Bir arkadaş anlattı.

Peki o arkadaşın nasıl deneyimlemiş bunu? O arkadaşın dediğine göre kaygı, bozukluğu olunca sanki böyle her an kötü bir şey olacakmış ve kendisi bunu engelleyemeyecekmiş gibi bir hisse kapılıyormuş. Gelecek endişesi diyor. Yani gelecek endişesi şey yapıyormuş, göğsünün üstüne böyle şey gibi çöküyormuş. Ondan dolayı da böyle o anı yaşayamadığından ötürü şey yapamıyormuş, anını verimli bir şekilde gününü, hayatını değerlendiremiyormuş, yaşam kalitesi düşüyormuş diyor.

Peki bu bazı fiziksel etkileri de oluyor muymuş bunun? Fiziksel etkileri şey oluyormuş yani bir fiziksel etkisinden bahsetmedi tam olarak. Yani bu yani... Nefes daralması... Tansiyonu bazen şey oluyormuş, oynuyormuş böyle böyle ay nefesim dar, ay göğsüm, ay şimdi bayılacağım gibi durumlar bazen. Terleme...

Terleme, panik hissi. Bir panik hissi de zaman zaman oluyormuş. Arkadaşın arkadaşı anlatmış. Bayağı it ite it kuyruğuna gibi. Ya şimdi... Ya kaygı bozukluğu bu kadar... Neden böyle kaygı bozukluğu, depresyonun habercisi midir? Bir de şöyle diyor okurumuz. Hem hissizleştim diyor. Evet. Ama kaygı da bir his sonuçta demek ki hissizleşmemiş aslında. Ama tek zaten onu söylemiş. Gün içinde yaşadığımdan emin olduğum tek duygum kaygı diyor. Bunun dışında hani gülüyorum ama aslında bir şey hissetmiyorum. Mutluluk hissetmiyorum. İçinden bir şey yapmak gelmiyor yani. İçinden belki ağlıyor ama belki onu bile tam olarak ne olduğunu bilemiyor. Kaygı bütün hisleri şu an bastıran bir hale gelmiş. Öyledir. Öyleymiş yani evet. Benim arkadaş da öyle diyor. Bütün hisleri böyle kaplar ve bastırır diyor. Yani bu, şimdi bizim seçtiğimiz bütün kitaplar bu minvalde oldu. Bundan dolayı ben çok memnunum. Şöyle, bana göre en önemli şey, ben hanımefendinin adını buraya yazmamışım. Belki söylenmesini, onu belirtmemiş ama istemiyordur diye. Ama hanımefendi olduğundan eminim. Şöyle bir şey, kaygının aslında ne olduğunu tespit etmek en iyi başlangıç olabilir. Yani şu, kaygının ne olduğunu değil, kaygının tanımını yapalımdan bahsetmiyorum.

Kaygılı olduğunu keşfettim. Hayır, hayır. Şimdi mesela senin arkadaşından bahsedelim. Sen arkadaşın kaygılı hissediyor, bir kaygı duygusu var ama tam olarak neden kaygı duyduğunu biliyor olması o anlamda çok önemli. Şimdi hayatın hızı içerisinde biz, gün içerisinde aslında bir yerden bir yere de sürekli koşturuyoruz ya da bir işten bir işe koşturuyoruz ya aynı anda telefon çalıyor.

Mesela oturuyorsun, düşüncelerini toplamak istiyorsun, telefon çalıyor. Ne o? Dijitürk. Ne o? Türk Telekom. Atıyorum yani. Bir sürü bir şey. Yahut tam bir şey yapacaksın, telefon çalıyor, bankadan bir şey. Gün içerisinde aslında oturup düşünmeye neredeyse insanın vakti bile yok. Yahut işte otobüsten iniyorsun, metrobüse biniyorsun, metrobüste iniyorsun, oradan yürüyorsun derken derken. Bu arada da ama kaygı duygusu senin gölgen gibi sürekli yanından yürüyor.

Sürekli o da orada. Ama sen durup düşünmediğin için... Bir dakika, bir dakika. Ben neden şu an, neden kaygı duyuyorum? Yani neyden kaygılanıyorum? Anlatabildim mi? Bu anı kendimize yaratmamız gerekiyor.

Günün, yani şunu dememeliyiz. Ya canım günün koşuşturması için de benim beş dakika kafamı kaşıyacak vaktim olmadı. Hayır, o beş dakikayı kendine ayırmak zorundasın. Farkındalık şeyi yani. O beş dakika gerçekten, şunu hatırlıyor musun? Biz bu konuyu işte seçtik.

Kitap düşünüyoruz. Sayın dinleyiciler biz işte soruyu seçtik beraberdik o anda. Kitap düşünmeye başladık. İşte herkes kendi işine bakıyordu. Tuna kendi işine bakıyordu. Ben bir anında düşünmek istedim tam olarak ne yatıyor burada diye.

O kadar çok dış etkem var ki, uyarıcı var ki, düşünemiyorum. Ne yaptım? Elime mesela örgümü aldım, hatırlarsın. Dedim ki, benim şimdi düşünmem lazım. Örgüyü aldım, örgüdeki ilmeklere odaklandım. Sıradan bir örgü, model falan değil. Ve o anda düşündüm. Düşünürken, düşünürken... Düşünürken ördün, ördükçe düşündün. Örmek aslında çok matematik bir şeydir. Çok önemlidir. Bilgisayarın çıkış noktası örgü bu arada. Bunu araştırıp daha detaylı okuyabilirsiniz. 1-0-1-0-1-1-0-0 gibi sayısal şey. Şimdi bu düşünme anı çok kıymetli bir şey. Ben eğer o gün mesela kaygı hissediyor olsaydım...

Ve otursaydım, tamam elime yine örgü aldım diyeyim. Yalnız hiçbir şey yapmadım. Oturdum ve düşünüyorum. Neden kaygılanıyorum? Şu an beni rahatsız eden şeyin ne olacağından korkuyorum. Çünkü bunu bulduğunuz an aslında çözüm hemen yanı başındadır. Ben her zaman kendi kızıma da şey derim yani ders çalışırken.

Sana sorulan her soru zaten aslında cevabını içerir. Kopya içindedir. Eğer dikkatli bakarsan bunu bulursun. Kopya çekiyor, çekmeyi biliyor olman lazım. Hayatta böyle bir şey. Her sorun potansiyel olarak kendi çözümünü içinde taşır demiş Karl Marx. Evet, o yüzden önce o zamanı bir ayırıp bir oturup bir dakika ben neden kaygılıyım? Bunu çözmek lazım. O hemen çözümünü getirecektir. Belki gün içerisinde defalarca kez bunu hissettiğinde ya da belki gün içerisinde defalarca değil ama her gün ayrı ayrı bir şeyden kaygılanıyor olabilirsin. Bu da olabilir. Günümüz koşullarına bu çok normal. Çocuğunla ilgili endişelerin olabilir. Ailenle ilgili endişelerin olabilir. Sağlığından endişeleniyor olabilirsin.

Gelecek kaygısı tabii. Gelecek kaygısı olabilir, para kaygısı olabilir. Tamam, otur, düşün. Şu an parayla ilgili sorunum var. Yeteri kadar banka hesabımda para yok ama ödemelerim var. Tamam, bu bir sorun. Peki ben şimdi bunu düzeltmek için ne yapabilirim? Kimleri arayabilirim? Nerelere başvurabilirim? Kredi alabilir miyim? Ailemden bir şey, destek isteyebilir miyim? Yani bütün çözümleri bir düşün. Bunun arasından bir şey seç ve yola devam et. Mesaj kaygısı gördüm sende de bugün.

Biraz senin bu arkadaşına da mesaj vermek istedim. Evet. O arkadaşının arkadaşı var ya. Mesaj, arkadaşın arkadaşı, arkadaşı anlatmış. O da bana anlattı. İşte ben de şimdi sen de gidersin o arkadaşına anlatırsın o da arkadaşına anlatır. Ben direkt kendisine de yapacağım onu. Tamam. O zaman ilk kitabımıza buradan giriş yapalım mı? Senin seçtiğin kitap ve çok sevdiğin bir yazar. Geçelim tabii. Ya da başka bir şey söylesen. Hayır hayır geçelim söyle hangisi. Thich Nhat Hanh.

Thich Nhat Hanh hocamız. Evet, kitabın adı Korku. Evet, fırtınayı atlatmak için bilgeliğe sığınmak alt başlığı da var. Thich Nhat Hanh kim? Önce onu hatırlatalım. Evet, sen bunu güzel anlatıyorsun. Thich Nhat Hanh kimdir? Batı'da Dalai Lama'dan sonra en çok sevilen ve tanınan Budist lideri olarak nitelendirilen Martin Luther King Junior tarafından... Nobel Barış Ödülüne aday gösterilen Vietnamlı Budiz Zen Ustası, şair, bilgin barış aktivisi ve dünyanın önde gelen ruhani liderlerinden kendisi. Özellikle Vietnam Savaşı esnasında yaptığı barışçıl çabalar yüzünden sürgüne gönderilmiş. Uzun yıllar Fransa'da yaşadıktan sonra Vietnam'a geri dönmüş. 2022'de de Hakka yürümüş diyelim biz Mektaşilerin deyimiyle.

Ve kendisi bu kitapta yani fırtınayı atlatmak için bilgiliye sığınmak korku kitabında bizi korkularımızın gözlerinin içine bakmaya davet ediyor. Yalnızca bu cesur eylem diyor bize özgürlüğümüzü verebilir. Evet şimdi bir kere gerçekten çok ilham verici bir karakter Teknat Han çünkü pasif direnişçi de değil. Yani gerçekten aktivist bir karakter. Gerektiği yerde harekete geçmiş bir adam. Yani ben keşişim. Şu an bir şey yapmama gerek yok, mağaramda oturayım. Bunu da Ofra Winfrey'e söylemiş. Röportajını okudum. Birkaç tane. Oradan biliyorum. Ofra Winfrey soruyor çünkü hani aktivist bir kişiliğiniz var. Halbuki bir keşiş olarak bir mağarada da oturabilirsiniz diye. Onun tarzı buda değil. Yani iyiliği ve güzelliği insanlara yaymak istiyor. Onun tarzı buda aslında. O da şu.

O da şu, anladım espriyi, geçiyorum. O da şu, iletişimin çok önemli bir şey olduğunu söylüyor. Yani kişiler arası iletişimin dünyaya barış getirmenin tek yolu olduğunu düşünüyor. Bu yüzden de savaş anlarında da o iletişimi kesmekten yana değil ne kadar çok insana şey bir ne diyeyim derdini anlatabilirse bunun o kadar önemli olduğunu düşünüyor. Diyor ki hocamız hayatımızı korku içerisinde korkularımızın peşinden sürüklenerek geçiyoruz. Sevdiklerimizi kaybetmekten, işsiz ve parasız kalmaktan, hastalanmaktan, doğal afetlerden, terör saldırısına uğramaktan korkuyoruz. Sistem bize elimizde olanı korumanın güvenli olduğunu ve daima şu ankinden daha fazlasına sahip olabileceğimizi hatırlatırken bu sayede korkularımızı ve arzularımızı da yönlendiriyor demiş.

Şimdi anda kalmanın kitabını yazmış tabii Teknar Han aslında diyor ki sürekli geçmişine gidersen ve oradaki yaşadığın acıları tam olarak acı diyor bu acıları tekrar tekrar kendine yaşatırsan bu anı yaşayamazsın. Gelecekle ilgili de sürekli kaygılanırsan ne olacak ne olacak diye yine o da kaygı kelimesini kullanıyor bu anı yaşayamazsın. Oysa bu anı yaşayabiliyor olman mutluluğun tek sırrı. Çünkü şimdiki zaman çok narin bir şeydir. Gelecek ve geçmiş onun üzerine çullandıkları zaman buna dayanamaz ve kırılır. Çok güzel. İkisinin gücüne birden dayanamaz yani. Evet. Ondan dolayı da şey olmak, bu anın içerisinde olmaktadır, yürüme meditasyonu vardır. Çok sevdiğim mesela. Yani böyle şey yürümeye odaklan, adımlara odaklanarak evin içerisinde böyle yapılabilecek bir meditasyon şeklidir. Ve eve dönmek diye bunu tanımlar. Yani... Anda olmak, eve dönmektir onun için. Anda olduğunu hissettiğin zaman evdeyim dersin. Çünkü asıl evimiz orasıdır bizim. Tabii şimdi şöyle, Thich Nhat Hanh'ın değindiği, ondan sonra biraz sonra üzerine konuşacağımız Irving Yalom'un, pek çok psikanalistin, psikiyatristin, psikologun da değindiği şey. Aslında bütün bunlar kapı nereye çıkıyor? Ölüm korkusuna çıkıyor. Oraya açılıyor bu kapı. Nitekim bizim dinleyicimiz de birkaç yakınımın kaybından sonra...

...diye başlamış anlatmaya. Şimdi bu ölüm korkusu, Thich Nhat Hanh'ın bu kitabında çok fazlasıyla yer alan bir konu. Ve son zamanlarda aslında bence iyice, iyiden iyiye trending topic neredeyse olması gereken bir şey. Yani ölümle ilgili konuşmaya başlamamız gerekiyor. Ondan korkmak yerine bunun bizim yaşantımızın aslında bir parçası olduğunu, bir son olduğunu ve bunu kabullenmenin pek çok kaygımızı şey yapacağını, ne diyeyim, iyileştireceğini düşünmemiz gerekiyor. Dalga her zaman sudur. Sudan gelmez ve hiçbir yere gitmez. Her zaman sudur. Gelip gitmek sadece zihinsel yapılardır. Doğum ve ölüm gelip gitmek sadece kavramlardır. Doğumsuz, ölümsüz doğamızla temas halinde olduğumuzda korkumuz olmaz." diyor.

Evet, bana burada sevgili dinleyicimizin, bize bu e-maili gönderdiği dinleyicimizin ölümle arasında bir husumet var gibi geldi bu e-mailinden dolayı. Kayıp yaşayan herkesin, özellikle yakınlarını kaybeden herkesin yaşadığı bir korku sıra bana mı geldi? Tamam. Sıra size gelmiş olabilir. Olabilir. Belki de sıra sizde. Sıra size gelmiş olabilir. Her günü hayatının son günüymüş gibi yaşa, bir gün haklı çıkacaksın. Sıra size gelmiş olabilir. Ama bu dünyanın en korkunç şeyi değil. Yani bu baş edilebilecek aslında bir korku ve bu kitabın gerçekten çok faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Bir de şöyle bir şekilde anlatmıştı, dur bakayım toparlayabilecek miyim? Toparlayamazsam ettiğinde kaldırırız. Diyor ki ölümle ilgili bir sorunum yok, sadece o geldiğinde ortalarda olmak istemiyorum demiş. Şimdi kafam zaten karışmıştı. Bir alıntı yapayım o zaman. Korkularınızı bilincinize davet edin ve içinizden gülümseyin.

Korkunuza her gülümsediğinizde gücünüzden bir kısmını kaybedecektir. Acınızdan kaçmaya çalışırsanız çıkış yolu yoktur, yalnızca korkunuzun doğasına derinlemesine bakarak çıkış yolu bulabilirsiniz. Yani kaygı, korku bana zaten birbiriyle çok eş anlamlı gibi geliyor. O yüzden de bu kitabın çok yerli yerinde bir öneri olduğunu düşünüyorum. Çok gerçekten ilham verici, çok akıllıca da yazılmış bir kitap. Bazı anlatılar var, içinde bazı hikayeler var ki hiç böyle düşünmemiştim diyorsun, çok zekice buluyorsun. Örneğin şöyle diyor, bir film seyredersiniz, filmde işte acıklı bir sahne vardır. O sahnede diyor, ağlarsınız o anda.

O anda siz de ağlarsınız. Diyelim ki aşk acısı yaşanıyor, siz de ağlarsınız. Oysa gidersiniz, ekrana bir dokunun, onlar gerçek değil. Şimdi diyor, dolayısıyla siz geçmişinize yaşadığınız şeylerle ilgili de bugün oturur, onları düşünür, tekrar ağlarsınız. Bir türlü oradan çıkamazsınız. Oturur, ağlarsınız. Ama aslında orada artık o film oynamıyor bile. O karakterler artık yok.

Onlar belki gittiler, öldüler, hayatınızda değiller. Yani siz şu anda yaşanmayan, gerçekten yaşanmayan bir şey için ağlıyorsunuz. Bunu bir fark ederseniz belki o anda artık ağlamayı kesebilirsiniz mesela. İlk korku sadece doğumumuzdan ve kendi çocukluğumuzdan değildir. Hissettiklerimiz hem kendimizin hem atalarımızın ilk korkularından gelir diyor. Şimdi bunu da çok güzel anlatıyor. Şöyle söylüyor. Bu arada şunu da söyleyeyim. Ben bu kitabın Türkçesini o anda bulamadım. Yani bu hafta içerisinde bulamadım. Sonra İngilizcesini bulamadım. Ne yaptım dersin? İspanyolcasını okudum.

Yani bu kadar da evrensel bir aydın. İspanyolca hayatta konuşamam ama okuduğumu anlayabiliyorum. Burada da şöyle bir şey söylüyor. Şimdi biz anne karnında, ana rahminde ki ana rahmine dur bakayım. Ben bilmiyordum senin İspanyolca bildiğini. Okuyabiliyorum. Rahatlıkla okuyabiliyorum. Dur, ana rahmine çok güzel bir şey diyorlar onlar. Onlardaki kelime şimdi unuttum karşılığını. Korazon. Her şey korazon. Hayatımızı korkuyorsunuz. Bir saniye tatlım. Kitapta göreceksiniz. Şöyle annemizin karnındayken biz, ana rahmindeyken biz oradan nefes alıyoruz. Oradan besleniyoruz.

Orada çok korunaklı bir yaşantımız var. Orada yaşıyoruz. Harika. Ve sonra bir anda dünyaya geliyoruz. Ve dünyaya geldiğimiz anda artık biz nefes almak zorundayız. Durup dururken. Bir iş. Beslenmek zorundayım. Açım. Beslenmek zorundayım ama beni kim besleyecek? Nasıl olacak? Ve bu korku diyor, bu korku... Bizim içimizde her zaman kalır. Ve o yüzden de yanımızda hep birini isteriz. Yanımızda biri olsun, bize baksın, bizimle ilgilensin. O yüzden de diyor, hep bunu içimizde taşıyoruz. Bu çok çarpıcı değil mi? Yani ne kadar aslında çaresiz varlıklarız yani. Tabii, tabii, evet. Buradan geçelim mi şeye? Yalom'a geçelim mi? Yalom'a mı geçelim? Tamam, geçtik yalom'a. Sen ne istemiştin? Yalom'a geçelim. Senin bağlantıların güzel oluyor. Geçtik yalom'a. Annem ve hayatın anlamı.

Evet ismi de ilginç. Hangi kitabın devamıydı bu? Aşkın celladının devamıymış. Devamı mı? Ben devamı olarak hiçbir kitabını öyle devamı olarak okumadım. Yani devamı niteliğinde Foca bunu yazmış. En azından öyle bir şey yaptım. Öyle bir nota ulaştım. Ve bu notlar şu anda hiçbir bokuma yaramıyorlar çünkü bulamadığım için. Ama bulduğum zaman nereye yazdım lan ben bu notlara diyerek. annem ve hayatın anlamı diyor ki biz aslında bir anlamı olmayan evrele fırlatılmış olmanın verdiği rahatsızlıkla baş etmek zorunda olan anlam arayan yaratıklarız ya yazık bize be zaten şunu söyleyeceğim yani şimdi Thich Nhat Hanh'ı okuduk diyelim ki korkuyu sonra annem ve hayatın anlamını okuduğunuza peş peşe okuduğunuza neredeyse iki aynı kitap farklı kişiler tarafından biri bir Budist rahip tarafından yazılmış biri çok önemli çok iyi bir psikiyatrist tarafından yazılmış bunu

Tabii çünkü neden? Aslında psikoloji dediğimiz bunu son zamanlarda çok düşünüyorum. Batı psikolojisi ne üzerine kurulu dersen bana göre aslında o da din üzerine kurulu. Dolayısıyla dinin tınıları her zaman var. Thich Nhat Hanh da biliyorsun ki zaten bir rahip ve o da bizim bildiğimiz semavi dinlerden... Slow dinler. Semavi dinlerden birine mensup değil ama onunki de bir din Budizm'de nihayetinde. Fakat şöyle bir fark vardı klasik Batı psikiyatrisi ile Budizm arasında Batı psikiyatristi yani Freudian psikiyatri sürekli geçmişi deşerek oradan sonuçlar çıkartmaya çalışırken Budizm abi hiç bulaşma geçmişe çünkü orayı düzeltemezsin. Ama mesela Yalom da şey bayağı bir Budist rahip tandansında diyeyim. O da anda kalmayı çok önemser. Yani bu anın mutluluğunu yaşamayı çok önemser. O yüzden ikisi birbiriyle çok örtüşen kitaplar göreceksiniz. Biraz daha böyle Irwin Yalom'un bu annem ve hayatın anlamını okurken şey diye düşünebilirsiniz. Ya bir dakika ben niye bu adamın habire bir annesiyle olan... Ne derdi varmış annesiyle ya? Ya çok güzel anlatıyor onu. Bir rüyayla başlıyor kitap zaten. Rüyasında şunu görüyor. Luna Park'talar. Bu bir şeye binecek. Dönme dolaba galiba binecek. Annesi de orada. Bir şey... Ya başarılı olması gerekiyor Luna Park'ta. Ve annesine dönüp şey diye soruyor. ''Mama, mama, how did I do?'' ''Nasıldım?'' diye soruyor. Annesi de ''You did good.'' diyor. Annesi böyle tam Yiddish konuşan, Yahudi, doğru düzgün İngilizce bilmeyen bir anne.

Burada diyor ki, hayatım boyunca annemi aslında aşağıladım. Eğitimsiz bir kadın, doğru düzgün İngilizce konuşamayan bir kadın, hiçbir şey doğru düzgün bilmeyen cahil bir kadın, akıllı bir kadın ama cahil bir kadın. Peki ben niye bu kadının onayını hep istedim? Konu buradan açılıyor aslında. Annem ve Hayatın Anlamı kitabına da bu arada tekrar hatırlatalım. Ama içinde pek çok hikaye var. Grup terapisine, Erwin Yalom'un nasıl başladığı, bunda çok önemli Paula diye bir kadının etkisi, ona nasıl destek verdiği, onun neredeyse ruhani şeyi olduğu, ne diyeyim, mentoru olduğu ile ilgili pek çok hikaye var. Thich Nhat Hanh'ın, bence beğeneceğe şöyle bir alıntı yapayım ben de, kişinin varoluşsal durumuyla dürüst bir biçimde yüzleşmesinin korku uyandırsa ve kişiyi ürpertse de sonunda iyileştirici ve zenginleştirici olduğuna da inanıyorum. Böylelikle psikoterapi yaklaşımım Thomas Hardy'nin yorumuyla özetlenebilir. Eğer daha iyiye giden bir yol varsa mutlaka en kötüye bakıştan geçmektedir. Evet, onu sahiplenmekten yani ben korkuyorum, tamam. Evet, korkuyorum. Bu hissim var.

Bunu bastırmaya çalışmıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Kendini yakalamak aslında bu. Sonra? Kedi yavrusunu ensesinden yakalar gibi kendini aha ben işte şimdi gene geldi kaygı. Evet. Diyerek yakalamak bir psikiyatrist arkadaşım böyle bana bunu şey yapmıştı yani.

Aha işte gene geldi. Gene korkuyorum. Gene kaygı içerisindeyim. Yine o anı yaşıyorum. Diyerek kendini o anda yakalarsan zaten ister istemez şimdiki zamanın içerisine evine dönmüş oluyorsun. Evet. Tiknata'nın deyimiyle. Yani evde olmadığımız zaman biz korkuyoruz, kaygı geçiriyoruz diye toparlayalım. Anda olduğumuz zaman meditasyon yoluyla eve dönmüş oluyoruz ve evin güvenliğindeyiz artık.

Evet yani meditasyon ya da işte Erwin Yalom'un dediği gibi derin düşünce. O da yani aynı şeyden bahsediyor aslında. Derin düşünmeden bahsediyor. Bir de hanımefendi bir hissizleşmekten de bahsetmişti ya. Onu da es geçmeyelim. Çok önemli. Yani hani diyor ki gülüyorum ama bir şey hissediyorum da gülüyorum değil. Bu da çok ezici bir şey. Ben bunu yaşadım mesela. Sen hiç yaşadın mı? Ben bu hissi yaşadım. Bilmeden konuşmayayım ama antidepresan kullanıyorsa onlar da yaparlar öyle bir durum tabii.

Tabii, olabilir. Ama ben hiç antidepresan da kullanmazken, böyle bir şeyim, hatta depresyonda olduğumu da bilmezken böyle bir şeyi yaşadım ve çok tuhaftı ve en üzüldüğüm şeylerden biri olmuştu. Hiçbir şey hissetmiyorum. Yani mutlu olamıyorum. Gerçekten gülemiyorum. Boş boş bakıyorum ve beni gerçekten arkadaşlarım oradan çekip çıkarttılar. Bana şey dediler, sen değilsin. Aslı bizim tanıdığımız Aslı bu değil. Gerçekten çok faydalı bir dokunuş oldu hayatıma o anda. Hemen yardım aldım ve ilaca başladım. Şöyle onu da atlatmanın yolu aslında yine anlardan geçiyor. Gün içerisinde

İşte dakikalar var. Bütün günün totalinde mutlu olmaya kalkışmak, her an ya da mutluymuş gibi yapmak tabii ki saçma, gereksiz. Ama mutlu anların farkına varmak ve onları birbirine bağlamak, bir zincir yapmak halkalardan, o işleri düzeltebilir. Peki, Irving Yalom'u hangi dilde okudun mesela? Farsçadan mı okudun? İngilizce okudum. İngilizce mi? Bütün Irving Yalom'ları İngilizce okudun.

Tamam şey hani böyle İsveççe çevirisine falan... Yok hayır. Şimdi neden Fransızca'dan dolayı İspanyolca anlayabiliyorum ikisi. Neredeyse birbirinin ailesi. Muhtemelen sen de okusan İspanyolca bir denesen muhtemeler anlayacaksın. Bir de üç beş destek alıyorsun kelimelere bakıyorsun falan filan. O zaman dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için bibliyoterapi ne yapıyor? Devam ediyor.

Evet, bibliyoterapideyiz tekrar. Üçüncü kitabımız Ne Olsa Beğenirsiniz. Sen seç. Yani bu gerçekten de otostopçunun galaksi rekberi, evet. Bu da bir Tuna Eklemişçi önerisi. Yani şu podcast başladığından beri şu kitabı nereye sıkıştırsam diye merak eder dururdum. Douglas Adams'ın 1978 yılında yayınlanan BBC'deki bir radyo oyunu aslında. Evet. Biz bunların daha önce bahsetmedik mi emin miyiz? Bahsetmedik. Tamam. Benzer şeylerden. Tamam. Ben Monty Python geleneğinden gelen bir adamım kendisi zaten. Monty Python'cılarla beraber de çalışmış. Dolayısıyla o İngilizlerin absürt ama çok komik mizah anlayışına sahip kendisi Douglas Adams. Sonra çok yoğun ilgi görünce bu 20 bölümden onar dakikalık 20 bölümden oluşan

Oyun 1979'da kitap olarak yayınlanıyor. Daha da ilgi görünce de bu altı kitaplık bir seriye en sonunda ulaşıyor. Konuyu da özetleyeyim sonra sana bırakacağım. Yok hayır, niye bırakırsın? Bir perşembe sabahı Arthur Dent adındaki sıradan bir İngiliz vatandaşının uzayda kestirme ve yol yapılması için dünyanın patlatılmasından biraz önce...

Ford Prefect adındaki bir uzaylı ile beraber bir vagon inşaat gemisini otostop çekerek dünyadan kaçmayı başarmasıyla bekliyor. Son derece normal bir hikaye. Her gün yaşadığı böyle şeyler yani. Ama şöyle çok komik, Ford uzaylı olan da ötekinin adı neydi? Dünyalı olan. Arthur Dent. Şimdi Arthur Dent sabah uyanmış. Böyle bir buldozerler var kapının önünde. Bu buldozerler ne yapacak ne yapacak? Evini yıkmaya gelmişler. Bak adama hiç haber vermemişler. Diyor ki evinizi yıkmaya geldik. Buraya bir bypass yapacağız diyor. Ondan sonra diyor ki bypass geçiş yapacağız diyor. Diyor ki ya bana diyor hiç haber vermediniz falan bulduğunuz yerlerin önüne yatıyor. Ondan sonra bana hiç haber vermediniz diyor. Diyor ki ya diyor gitseydin diyor şeyde diyor belediyenin diyor alt katında diyor Bodrum katındaki odada diyor bu konu diyor bilgisi var diyor. Evet diyor Bodrum katında kilitli bir çekmecede bu bilgi var diyor.

Sonra Ford geliyor, diyor ki, seninle çok önemli bir şey konuşmam lazım. Ford da yıllardır dünyada takılı kalmış uzaylı. Seninle çok önemli bir şey konuşmam lazım, diyor. Gelsene benimle şurada bir iki tek atalım. Daha doğrusu iki tek değil, bir şey anlatmam lazım, diyor. Ya diyor, görmüyor musun? Buldozerlerin önünde yatıyorum, diyor. Evimi yıkacaklar. Ya diyor, onun birazdan bir önemi kalmayacak zaten. Sen gel, gel, diyor. Bu işin başındaki adama, belediyeden gelen adama diyor ki, bir şey soracağım, diyor.

Şimdi burada diyor birinin yatıyor olması lazım değil mi diyor bu evin yıkılmaması için diyor. Evet diyor. Bunun kim olduğunun önemi var mı diyor. Hayır diyor. Biraz diyor sen yatar mısın? Sen yatar mısın biraz diyor. Biz diyor bir bara gideceğiz. Sonra istersen sen de gelirsin. Sana da bir şey ısmarlarız. Oraya gidiyorlar, içmeye başlıyorlar. Orada Ford şunu anlatıyor diyor ki işte biraz sonra bildiğimiz dünya sona erecek falan filan. Çünkü intergalaktik yolun geçirilmesi için dünyanın patlatılması gerekiyormuş. Bak şimdi o da çok güzel işte o bypass yolu da meğerse uzaylılar dünyaya yapacakmış. Dünyalara diyor ki siz şimdi diyor itiraz edersiniz diyor. Neden bize haber vermediniz? 55 yıldır diyor bu bilgi diyor sizin diyor şeyde duruyor diyor. Kütüphane atıyorum şimdi. Kütüphanenizde duruyor diyor. Yani çok böyle tatlı... Bir zahmet gidip bakaydınız. Bir zahmet gitseydiniz baksaydınız.

Sonra bir uzay gemisiyle kaçıyorlar işte bunlar. Uzay gemisine otostop çekerek kaçıyorlar. Gemide bulunan ihtimalsizlik motoru sayesinde iki kafalı ve üç kollu galaktik imparatorluk hükümet başkanı, aynı zamanda da bizim uzaylı Ford Perfect'in yarı kuzeni olan Zafod Beblebox. Zeki, depresif ve paranoyak android Marvin ve Arthur'un Yerküre'deyken tanıştığı güzel bir matematikçi ve astrofisikçi olan Trillian ile karşılaşıyorlar. Ekip türlü maceralara atılıyor. Ondan sonra başkalarıyla tanışılıyor. İşte Yerküre'nin aslında bir bilgisayar olduğunu ve Slurty Birfaz tarafından tasarlandığını öğreniyorlar. evren ve her şeyin cevabını öğrenmeye çalışan hiperzeki varlıkların öyküsünü dinleyecekler. Bu arada da Arthur, galaksinin en çok satılan kitaplarından biri olan otostopçunun galaksi rehberinden pek çok şey öğrenecektir. Tıpkı bizim dinleyicimizin öğreneceği gibi. Şimdi şöyle ben sen

Kitabı önerdikten sonra okudum. Öldüm gülmekten. Gerçekten. Kahkahalarla güldüm. Köprünün gıdı gibi yani aslında. Şey gibi de Christopher Moore. Hani geçen hafta mı önerdik? İki hafta önce önerdiğimiz Christopher Moore gibi. Bir, bunu neden öneriyoruz? Hakikaten biraz eğlenin diye. Biraz gülün diye. Yani bazen böyle kitaplar okumak da çok zevkli. Bir de galaksiye şöyle bir yelken açıp şöyle dönüp baktığınız zaman ne kadar önemsiz bir gezegenin üzerindeki ne kadar önemsiz varlıkları yani uzayda dönüp duran bir taş parçasının üstündeki lafı edilmeye değmez mikroskobik varlıkları.

Evet, tam olarak bunu söyleyecektim. İkincisi de bu. Biraz böyle ciddiye almayın. Yani şöyle söyleyeceğim, bu dünya yarın patlayabilir. Ne diyelim yani, good riddance. Evrende hiçbir şey kaybetmez. Galaksinin bir kaybı olmaz bundan yani.

Yarın patlayabilir ya olabilir. Ya bu kadın niye hep böyle şeyler söylüyor ölüm mölüm iyi aman ölümle barışalım falan diyor demeyin. Yarın patlar olur mu olur. Ceva ben şey diyor uzaylı ile konuşuyorum keşke diyor küçükken annemi daha çok dinleseydim diyor. Ne derdi sana diyor uzaylı? Bilmem hiç dinlemedim ki diyor.

Böyle de bir mizah anlayışı. Ne kadar önemsiz olduğumuzu gösteren harikulade bir kitap bence. İnsan türüyle tatlı tatlı dalgasını geçen bir kitap. Galaksinin sağ kanadının içerisinde hatta haritası bile çizilmemiş kadar önemsiz bir yerde çok önemsiz küçük sarı bir nokta vardır güneş dediğimiz diyor. Onun da etrafında bir takım mikroskobik şeyler dönmektedir. Bir de orada birileri yaşanmaktadır diyor yani içinde. Yetmezmiş gibi ve bir de efendim o birilerinin kaygıları vardır. Bir de sürekli dijital şeylerle uğraşıyorlar bunlar. O zaman dijital kol saatlerini takmışlar. Şimdi cep telefonlarını görse onlara gıcık olacak. Büyük ihtimalle sürekli dijital şeylerle uğraşıyorlar, hava atıyorlar birbirlerine onlarla diyor. O zaman dördüncü kitabımıza geçelim mi? Geçelim gitsin. Benim çok sevdiğim bir kitap. Kendisi de burada. Ne kadar güzel bak kapağını gördün mü? Evet güzel kapak yapmışlar. Güzel değil mi? Çok güzel. Evet yayın evimiz güzel yayın evi güzel bir kapak yapmış. Tristan Guli kimdir? Kitabın adını sen söyle. Doğanın işaretlerini okumanın kaybolmuş sanatı. Şimdi bu Tristan Goley, 1973 doğumlu bir arkadaşımız Amerikalı. Doğal navigasyon üzerine yazan bir İngiliz yazarmış. Yani tabiata bakıp yönünü bulmak.

Doğan'ın Sherlock Holmes'ü diye anılıyormuş. Bu işlerle yolunuzu bulurken Doğan'ın ipuçlarını kullanmak, havayı tahmin etmek, suyu bulmak, hayvanları izlemek ve diğer unutulmuş yetenekleri hatırlamak üzerine bir uzman. Tahmin edebileceğiniz gibi çok zengin bir sanayicinin oğluymuş. Bu işlere kendini vakfedebilmiş bu sayede de. Bu da önemli ya. Bence bu çok önemli bir şey. Yani eğer bir insan çok zenginse, çok çok zengin bir sanayicinin oğluysa... Suç mu?

Ve hayır hayır gidip en müthiş bir arabayla her gün her yerde alışveriş yapmak yahut yatında parti vermek yerine. Parayı ezmek yerine. Gidip böyle şeylerle uğraşıyorsa bence iyi ki parası var. Bu çok kıymetli bir şey. Benim de çok param olsa ben de böyle şeylerle uğraşırım gerçekten. Netekim olmadan uğraşıyorum.

Yani bir de olsa neler yapacağım? O zaman selam olsun buradan. Evet, Goli'ye. Kalibat değerinde olmasına rağmen hayatını anlamlı işlerle geçiren bütün tuzukurulara. Şimdi yazar ve gezgin Tristan Goli, doğada açık arazilerde dolaşırken ipuçlarıyla dolu doğal bir dünyanın farkına varıyor bir gün.

Boş gezenin kalfası nedir? Kalfası olarak yürüyüş yaparken bunun farkına varıyor. Şaka yapıyorum. Ağaçların kökleri güneşin yönünü belirtiyor. Büyük ayı zamanı anlatıyor. Yanınızdan geçen kelebek hava için bir ipucu. Bir kumul.

...hakim rüzgarı ortaya çıkarıyor. Yazar dünyanın dört bir yanında arazi yürüyüşlerini onlarca yıl harcayarak... ...tahmin ve izleme yöntemleri için elde ettiği 850'den fazla ipucunu... ...bu kitapta ne yapıyor? Paylaşıyor. Evet. Şimdi efendim ben bu kitabı ilk galiba 2015 yılıydı. Olur mu? 2017 yılında fuarda görmüştüm İngiltere'de. Okumaya başladım orada.

Sen mi getirdin bu kitabı Türkiye'ye? İngilizce, evet. İngilizce okumaya başladım. Ben de konuşuyorum adam hakkında ileri geri pardon ya. Estağfurullah. Hayır canım, ben bilmiyorum, adamı tanımıyorum ki. Sonra aşık oldum kitaba. Bu ne kadar güzel bir şey, tam olarak benim yapmak isteyeceğim şey diye. Neden? Hadi anlat. Neden? Neden bize şifa öneriyorsun bu kitaptan? Dur, bir dakika, bir saniye. Hayır, üzerine geleceğiz senin. Yükleneceğiz dinleyicilerin sesinden. Çok anlamlı bir sebepten dolayı bu kitabı öneriyorum. Çünkü şimdi bize bu e-mail'i yazan hanımefendi şu an hissizleştiğini söylüyor. Bağları aslında biraz kopmuş gibi dünyayla. Yani yaşamla, yaşantıyla bağları kopmuş gibi. Bunun sebebi işte kaygıları da olabilir. O kadar kaygılanıyor ki belki o bağı kuramıyor.

Bizim dünyayla, yaşantıyla yeniden bu herkes için geçer, senin için, benim için, herkes için. Benim arkadaş için. Senin arkadaş için çok gerek yok. Bağınızı mı kaybettiniz yaşantıyla, yaşamla? O zaman ilk bildiğimiz yerden bağlanmamız gerekiyor. O da toprak, o da...

Doğa, geldiğimiz yer. Bu bizim DNA'mız da var. Çünkü bizim kendi doğamız da dünyanın doğasının bir parçası zaten. Biz zaten onun bir parçasıyız ve DNA'mız da var. Kendi doğamıza da bağlıyoruz yani. Biz okyanustan ağaca çıkmış, ağaçtan aşağıya inmiş bir şeyleriz biz. Ve bu bizim DNA'mız da var. Nasıl ki hani diyor ya işte Thich Nhat Hanh, korku senin DNA'nda vardır diyor. Çünkü nesiller boyu, doğum anından itibaren gelmiştir. Bu da öyle bir şey. Dolayısıyla bizim doğayla bağlanmaya ihtiyacımız var.

Ama şunu da söylemek istemedim bu dinleyicimize. Çık doğada dolaş demek istemedim. Çünkü bu da yine yani dikkatini bir şey toplaması gerekiyor. Bir tabi işte örgüyle düşünürken bunu düşünüyordum. Neye ihtiyacı var? Bir hobiye mi? Hobi şu anda hiç yeterli olmayabilir, odaklanamayabilir. Fakat eline bu kitabı alıp dışarı...

Hemen, hemen kapı dışarı, illa doğanın içine gitmesine gerek yok. Kapı dışarı çıktığı anda belki tekrar o bağı kuracak çünkü ipuçları veriyor. Misal, daha dakika bir, gol bir, kitabı açtım başlarken. Bir ufak ipucu kuşatılmış olduğunuz çevre hakkındaki düşüncenizi tamamen değiştirebilir. Soğuk bir sabah, bayıltıcı bir duman kokusu içinde yürümekte olduğunuzu hayal edin. Bununla birlikte yangın belirtisi göremiyorsunuz.

Bundan nasıl bir sonuç çıkarabileceğinizi kendinize sormanızı istiyorum. Şimdi okumadan önce bir dakika düşünün. Düşündük. Soğuk bir sabah havada duman kokusu alabiliyorsanız, muhtemelen ısı döngüsü içinde sıcak havanın serin havayı yüzeyde tutmak için yükselmesiyle oluşan bir değişimden bahsetmek mümkündür. Fabrikalardan ve evlerden çıkan duman yere yakın katmanlarda sıkışmakta, sıcak katın altına yayılmakta ve havaya bir duman kokusu vermektedir.

Sıcaklık değişimi olduğu zamanlar bir sandviç efekti meydana gelir ve ses, ışık ve radyo dalgaları havanın serin tabakası ile zemin arasında sıkışır. Bu koşullarda sesler daha fazla yol alabilir ve daha fazla duyulabilir vesaire vesaire. Ne güzel bilgi. Bakın ilk sayfa. Kitap böyle bir kitap. Bunlarla dolu. Bu çok heyecan verici bir şey. Bunu dediğim gibi yani herkese zaten öneririm. Senin arkadaşa defalarca öneririm.

Ben ona şimdi şey yapacağım. Sen ona bir söyleyeyim. Özelden rica edeyim. Evet, ben kendimde hangi kitabı yazarken, belki Epikür'ümü yazarken, Epiktatos'umu yazarken bundan bahsetmiştim. Annemle çok uzun yıllar önce konuşmuştuk. Bahçede bir annemin çok güzel gülleri vardı, onlara çok güzel bakar. Hep bununla uğraşırdı uzun uzun. Ben de zaten boşu boşuna herhalde böyle olmadım diye düşünüyorum. Ben bir güle dakikalarca, dakikaları bırak, saatlerce bakabiliyorum. Ve o kadar mutlu oluyorum ki...

Yani o öyle güzel yaprakları var, öyle güzel bir varoluşu var, öyle güzel bir doğuşu var. Bundan etkilenmemek, bunda çok güzel bir şey görmemek imkansız. Etrafımdakileri de göstermek isterim. Mesela Leyla'yı hep çağırırım. Bak gel Leyla, şuna bir baksana diye. Bir gül, sadece tek bir gül sizi saatlerce bile oyalayabilir ve sizi mutlu edebilir. Dünyanın ucunda bir gül açılmış. Efile file sen yele merhaba. Evet. Yani dolayısıyla şifa bu kitaptan bu. Öneriyorum. Ben bu kitabı aldığımda işin doğrusu ilk başta tabii çok bocaladık. Yani satın aldık biz bunu. Parasını verdik, aldık, çevirdik falan filan. Tabii ki hiç satmadı önce. Telif haklarını aldık anlamında söylüyorsun yani. Evet, telif haklarını aldık. Yok yok. Yoksa yayıncı arkadaşımız yani isteriz bedava verir bize. Yok, telif haklarını aldık, işte euro bedelini... Yayıncısı Aslı Perker kitabı. Evet, euro bedelini ödedik. Ama şu an bir para kazanmıyorum, yanlış anlaşılmasın, para kazanacağım şeyi önermiyorum ben şu an, hiç alakası yok. Neyse, tabii ki hiç satmadı önce, kimsenin umurunda bile olmadı.

Ama şu an bakıyorum, ben de bilmiyordum, 19. baskıyı yapmış. Çok memnun oldum, çok sevindim. Ulaşmış insana. Evet, ulaşmış insana. Şimdi zaten bir de pandemiden önce satın almıştık biz bunu tabii. Pandemiden önce yapmıştık. O zaman anlaşılmamıştı. Demek ki pandemide anlaşıldı. Herkese şifa olsun efendim. Hayırlı şifalar diliyoruz herkese. O zaman ben QE'yi okuyorum. Hadi bakalım. Korku, Thich Nhat Hanh. Omega yayınları çevren Ezgi Kırış. Otostopçunun Galaksi Rehberi, Douglas Adams. Alfa yayınları çevren Nil Alt. Doğanın İşaretlerini Okumanın Kaybolmuş Sanatı, Tristan Gouley. Destek yayınları çevren Sinan Terek. Annem ve Hayatın Anlamı, Irvine Yalom. Pegasus yayınları çevren Zeliha Baba Yiğit.

Bize ulaşmak isteyenler. Biblioterapi at podbimedia.com. Bu çok önemli. Geçen gün bir dinleyicimiz bana Instagram'dan yazdı. Neyse ki çok büyük şans eseri gördüm. Ben dedi gönderdim. E-mail geri geldi. Çünkü medya m-e-d-y-a diye yazmış. Halbuki o m-e-d-i-a imiş. Ben de farkında değildim. Bu çok önemli. Biblioterapi at podbimedia.com. Aman diyoruz. Evet. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için bibiyoterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Biraz yaklaş ya da kendine mikrofonu yaklaştır. Sesin çok uzaktan geldi bana. İyi miydi? Sizde. Tamam, şimdi bak.

Ben şimdi seni duyuyorum. Ötekini de biraz az duyuyorum. Aşağıda kalmıştı mikrofonun çünkü de o yüzden. Ben unuttum ne dediğimi fakat. Hayır ben mi şey yapacağım? Diva'mıza yani nedir bu saygısızlık? Şeyi öngör. Tuna'nın böyle böyle... Yana gidiyor daha fazla. Gidiyor evet. Görmek için şeyi. Yani tam moda girmişim ben. Burada bir acting içindeyim.

Geliyor mikrofonu burnuma sokuyor.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)