Podcast

S4E5: Ölümü Kabul Etmek Mümkün mü?

Bibliyoterapi

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna; geçtiğimiz günlerde ani ölüm haberiyle sarsıldığımız Peyk grubunun sesi, İrfan Alış'a veda ediyor. Aynı zamanda dinleyicilerinin sorduğu soruya da cevaben, "ölümü kabul etmek" üzerine konuşup, şifayı yine her zamanki gibi kitaplarda arıyorlar.



Kitaplar:

Son Nefes Havaya Karışmadan - Paul Kalanithi

Sağlık Salgını - Barbara Ehrenreich







Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.633 kelime · ~28 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Kapıyı çekin Gidin Beni bırakın Gidin Kilidi vurun Ardıma Yalnızlık kalsın kazansan ne, kaybetsen ne gururunun savaşının Evet, hoş bulduk. Bugün açılışı ben yapıyorum. Asli Perker şu anda çok üzgün olduğu için dolu dolu gözlerle bakıyor. İrfan Alış'ın vefatını kendisi hala kabullenemedi. Bu programı sevgili İrfan'ın vefatıyla cenazesi arasındaki günde yapıyoruz. O yüzden duygularımız çok zorlanır haldeler. Gerçekten nasıl oldu anlamadık. Henüz yara çok sıcak olduğu için de henüz tabii etkisi de...

Tam anlaşılabilmiş değil fakat çok özel bir sanatçıyı kaybettik, çok özel bir şair. Türkiye'de alternatif müziğin ayrıca en büyük emekçilerinden gerçek bir müzik emekçisi, gerçek bir şair ve Türkiye'de işte müzik gibi müzik yapmaya çalışan ve en nihayetinde de yeni yeni aslında hak ettiği ilgiyi görmeye başlamış peyk topluluğunun solisti İrfan Alış'ı kaybettik arkadaşlar. Bundan dolayı da bunun üzüntüsü bu programın tamamında bizimle beraber olacak. Ve tabii ki seçtiğimiz kitaplarda tesadüfen konuya denk geldiler ama zaten bilmeden seçmiştik. Biraz tevafuk oldu. Evet, yani çok büyük tokat gibi oldu. Çünkü biz e-mail'e pazartesi günü karar verdik. Hatta şöyle, Pazar günüydü galiba. Ben e-mail'i okudum. En son gelen e-mail bu. Aslında normalde sıradan gidiyoruz ama genç biri anladığım kadarıyla erkek diye düşünüyorum. Yani ne şeyi yok çünkü e-mail'in adresi böyle değişik bir adres. Erkek mi kız mı bilmiyorum ama erkek gibi geldi bana. O çok üzgün gibi geldi. Onu bir an evvel teselli etmek isteyerek bu e-mail'i hani sonra sana gönderdim bence bunu yapalım diye.

Transkriptin tamamını oku

Öyle bir konuya da denk geldi ki... O meğer bizim emeğimizmiş gibi oldu. O emeğimizmiş meğerse. Evet. Yani ve oturup bunu çalışırken, dün zaten sabah İrfan Alış'ın vefatını öğrendik. Bu konuyu da çalışırken asla kendimiz için de çalışmış olduk. Aslında bana iyi geldi, onu söyleyeyim. Çok çok iyi geldi. Özellikle kitaplardan biri. İkisi de çok iyi geldi. Bence dolayısıyla dinleyeceğimiz için de uygun seçimler oldu. Yani denendi şu an. Test edildi, onaylandı diyorsun. Test edildi, onaylandı ama hani galiba bu bir müddet devam edecek bu şeye. Bu kaybı ben galiba kolay alışamayacağım ki yanlış anlaşılmasın. İrfan Alış benim samimi arkadaşım falan değildi. Yani tanışmışlığım bir kere var, konuşmuşluğum bir ya da iki kere var. Daha fazla değil. Fakat gerçekten müziğini çok seviyordum. Ayrıca son yıllarda sahnede seyrettiğimiz en güzel şey olan Hamiyet müziklerinin de babasıydı kendisi. Ya ona koyduğu emek, o oyuna koyduğu emeği düşününce... Çünkü bütün bir hayat aslında o oyunu neredeyse yazmaya adanmış. O hayatı yaşayarak zaten oyunu yazmaya hazırlanmış. İşçi bir aileden geliyor. İşçi bir anne babanın çocuğu İrfan Alış. Kendisi çocukken bu hamiyet karakterini görüyor. Kendi evlerinde annesi ona yardımcı oluyor. Oradan yola çıkıyor. Yıllarca o kadını içinde taşıyor ve ondan sonra... Mahallenin meczup bir kadını hamiyet. Evet. Aslında o da fabrikada işçiyken yavaş yavaş delirmiş. Ve şimdi öyle düşününce yani o hayatın içinden çıkmış gelmiş irfan alış, işçi bir ailenin çocuğu, daha sonra meslek lisesinde okuyor. Çünkü 13 yaşından itibaren işte şehircilik yapıyor, ne bileyim ben işte döşemecilik yapıyor, pimopencilik yapıyor. Yani çocuk işçi olarak çalışıyor, sonra meslek lisesine giriyor. Biz tanıştığımız esnada da butikçilik yapıyorduk. Mesela benim için o tek başına zaten başlı başına bir şeydi. Gümüldür'de bir tatil köyünde turistlere şey satıyordu, kıyafet satıyordu ve böyle geçimini sağlıyordu. Fransızca, İngilizce orada onlara sata sata yıllar içerisinde öğrenmiş. Yaptığı müziği ticarileştirmemek için yani ticari müzik yapmak zorunda kalmamak için başka işlerden hayatını kazandı her zaman. Bu da Pekin, diğer üyeleri için de aynı şey geçerlidir.

Bu da pekin her zaman bağımsız bir grup olmasına, müzikten gelecek paradan medet ummamalarına ve bu yüzden de piyasa koşullarına boyun eğmemelerini sağlamış olan bir şey oldu. Zaten konu şu yani çok sevdiğim başka sanatçılar da vardır muhakkak ama tahmin ediyorum hiçbirinde bu kadar gözyaşı dökmeyeceğim, bu kadar hayal kırıklığına uğramayacağım. Onun şarkı sözleri benim bütün hayat anlayışıma oturuyor. Onunla anladığım kadarıyla bütün hayat anlayışı oydu zaten. Ve bundan çok az insan var ya. Bütün seçimlerini doğru yapmış insanlar vardır hayatta. Bazı insanlar bütün seçimlerini doğru yaparlar ve doğru yaşarlar o yüzden dolayı. İrfan Alış da işte öyle bir karakter. Yani gençliğinden beri hatta çocukluğundan beri yaptığı bütün seçimler doğru ve namuslu olmuş yani. Bu müziğini de yansımış. Çok şey zaten yazılıp çizilecektir. İrfan Alış'ın sanatı, şairliği ya da peykin müzikalitesi hakkında hiçbir zaman unutulmayacak, bütün şarkıları klasikleşecek bir grup. Evet ve şöyle bir şey var tabi, üzüntü bir şey birkaç şeyden dolayı oluyor, katman katman. Yani çok çok yetenekli, gerçekten şair bir adamın ölmesi değil sadece, hani 53 yaşında daha çok genç, bunu da geç, yıllarca çalışıyor, didiniyor, asla kendinden, hayatından, müziğinden ödün vermiyor. Paraya asla yenik düşmüyor ve kendiyle gurur duyarak, kendini gururla taşıyor. Yani butikte çalıştığını gururla söyleyen bir adam. Bunu çok güzel anlatan bir adam. Tam geçen yıl başarıyı yakalıyor. Yani şöyle her zaman başarılı, yanlış anlaşılmasın. Zaten onun bir kitlesi var. Yani onun konserleri zaten çok seven bir kitlesi vardı.

Genel izleyiciye ulaşma şansı yani, evet. Ama yani öyle bir şey oldu ki bence her müzisyenin herhalde hayalidir Harbiye Açık Havayı doldurmak. Ve Peykin müziğiyle bunu yapması hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. Çünkü alternatif bir müzik. Ve geçen yıl Harbiye'yi tıklım tıklım doldurup ayakta dakikalarca alkışlandı. Aynı şekilde AKM'yi doldurdu. Aynı şekilde İzmir'i doldurdu. İzmir Açık Havayı doldurdu.

Aslı İnandık çok harika bir performans sergiledi. Işıl Kasapoğlu'nun çok harika bir rejisi vardı. Yani muhteşem. Bundan sonra sahnelenir mi? Sahnelenirse de nasıl olur? Onu tabii kestirmek çok zor şimdi. Ama izlemiş olduğumuz için yazın çok şanslıymışız.

Evet ve hani şu çok beni mesela incitiyor. Yani tam artık böyle hani sen de görüyor muydun instagram paylaşımlarında falan. Artık böyle şeyi vardı hani böyle bir fazladan da bir neşesi vardı. Zaten hani öyle bir adam ama fazladan bir neşesi vardı yani. Ve keyfi yerinde gibi görünüyordu. Keyfi yerindeydik çünkü gerçekten çok güzel iş yaptı. Yaptığı işi 6 yılda yapmak da bir müzikali kolay değil. 6 yılda oluşturmak bir müzikali. 6 yılda yaptığın şey, bu kadar emek verdiğin bir şey, hayatına koyduğun bir şeyin bu kadar beğenilmesi, sevilmesi, yerini bulması insanların kalbinde. Çünkü o kadar samimiydi ki insanların kalbinde o yüzden yerini buldu, o samimiyetten dolayı. Bunu buluyor, keyfi yerine geliyor. İlk kez millet bunu çağırmaya başlıyor. Ağabey gel bizde de konser var. Babylon'da. Babylon'da konseri vardı biliyorsun şimdi 19 Kasım'da ona gidecek. Evet. Yani Babylon'da daha önce çıkmadı pek. Çok güzel konserleri vardı. Değil mi pek? Daha önce Babylon'da çıkmış mıydı? Bilmiyorum hatırlamıyorum da. Daha yoğun bir konser trafiği vardı. Yani şimdi artık ve ve ya bir yıl tadını çıkartsaydı ya. Bir yıl. Yani olmaz mıydı? Şu bakımdan çok köklü bir gruptur P.A.Y.K. aslında tabii. 2000'li yıllardan beri gelen bir grup. Dolayısıyla da çok zengin bir müzikal miras var gelinde bırakmış olduğu. Ama bence zaten İrfan bütün müzik hayatının tadını çıkararak yaşamıştır. Yani yaptığı şeyin niteliğinden bence haberdardı kendisi. Biz aynı müzik şirketinde bir ara çalıştığımız için ofiste zaten ilk tanışmıştık Pasaj Müzik'in. Tabii hayatta daha çok dertleri olan bir insan. O dertlerin üzerine her şeyi inşa eden bir insan. Ama yaptığı şeyin niteliğinden de haberdar olan bir insandı bence. Yani iyi bir şeyler yapıyoruzu biliyordu. Ya zaten bana şey gibi de geliyordu. Hani uzaktan uzağa hep takip ediyordum. Biliyorsun benim yol müziklerim peyktir. Yani bütün İstanbul-İzmir yollarında hep peyk dinliyordum. Ve yani yol bitmesin istediğim zamanlar. Benim üzüldüğüm şey Hamiyet'in Pila'nı göremedi. Evet, o da yakında çıkıyor. Pila basılmıştı. Yakında çıkacaktı. Özel olarak müzikal için yazılmış şarkılar da var içinde. Bayağı da hevesliydik. Hevesliydi yani o Pila'yı görmek konusunda. Biraz önce bir dakika bir şey diyecektim.

Yol müziğin senin pek, biliyorsun benim yol müziğim pektir dedin. Şu yani, sen dedin ya nitelikli müzik yaptığını biliyordu. Evet biliyordum bence. Aynı zamanda da ben uzaktan uzağa bir fan olarak böyle onu şey yapıyordum, bakıyordum, stalklıyordum yani. Evet canım sen pek fanısın yani.

Ve şeyi görüyordum, o zaten hayatını seviyor. Yani bu arada hani şeyde değil, öyle mutsuz falan görünmüyordu. Ne güzel tuzlu tuzlu saçlarıyla. Öyle şikayetçi bir insan değil. Hiç şikayetçi bir adam da değildi. Denizin kenarında ne kadar güzel. Şey gibi değildi. Böyle hani yalan dolan, habire şikayet eden, şimdi ismini vermeyeyim. Otoboka şikayet eden müzisyenlerden değil. Her dakika şikayet eden ama burada havalı havalı Cihangir'de dolaşan tiplerden değildi yani. Şikayetini müziğinde harika ediyordu yani. Don kafa don diyordu. Ya da koy ne ne ne üç kuruşa ne ne ne diye yani. Şimdi ben burada bipliyorum. Koy götüne diyor yani.

Tamam yani ben bipliyim gene. Yani bunların şarkısını çok güzel yapıyordu ama ortalarda böyle şikayet ederek de dolaşmıyordu. Gitmiş İzmir'de bir yerde sahilde tuzlu kafasıyla kendi beş kişi arkadaşı neyse işte ya da onu seven insanlarla ya biriyle çaycı da karşılaşıyor oturuyor ona çay da gel diyor sana bir çay alayım diyor da onunla muhabbet ediyor fanıyla. Yani böyle de bir adamdı. O yüzden şimdi ben bunu sindiremiyorum yani böyle bir tane adam vardı ya. Bir tane adam vardı o da kalsaydı. En üzülünecek insanlardan biriydi gerçekten. Bunun gerçi korona aşılarıyla da ilgisi olabileceği konusunda çok tartışma var şu anda. Bu çok söyleniyor. Şu anda 50'li yaşlarda, 50'li yaşların başlarında olan erkeklerin başına çok geliyor. Tolga Akıllı'zı da sevgiyle aynı şekilde kaybetmiştik çünkü. Çok benzer bir şekilde kaybetmiştik. Ne kadar aşı olmuştu İrfan bilmiyorum ama Tolga 5 tane aşı olmuştu mesela. Zaten yalan dolan tarafı çok bu korona işinde olduğu için. Onu bilmiyoruz. Yani hani o aşılardan mı oluyor? Korku da salmak istemeyiz ya. Yani bilmiyoruz ki. Gerçekten aşılar pıhtılaşma mı yapıyor yoksa zaten var mı? Ben bu sabah bunu bir doktor arkadaşa danıştım. Eğer yani... Paylaşmak ister misin bu konudaki şeylerini? Hayır, literatür varsa diye ben ona sordum. Hani bu konuda yazılmış, araştırılmış bir literatür var mı? Hala yok.

Korona aşıları konusunda. Evet yani bu aşıların sebep olduğu şey var. İşte orada bir yalan dolanışları oldu. Neyse kitaba geçelim istersen bari. Şimdi şöyle, dur önce e-mail'imizi okuyalım. Şimdi bu kadar lafın üzerinde zaten e-mail ne oldu anlaşılacak.

Selam Aslı ve Tuna. Üç sene önce kuzenimi kaybettim. Kendisi benim hayatta çok özendiğim, abi olarak gördüğüm, birçok dinlediğim sanatçıyı, çaldığım enstrümanı, okuduğum kitabı, izlediğim filmi bana ilk tanıtan insandı. Bipolar kişilik bozukluğu vardı ve zaman içinde bunu çok fazla kimliği haline getirip mani dönemlerinde olmadığında depresyonun dibine vurup şakayla karışık intihardan bahsediyordu.

Yakın takibe alınmıştı teşhisten sonra fakat insan kafasına koyunca kaşla göz arasında hayatını bitirebiliyormuş. İntihar ettikten sonra mektubunda tüm eşyalarını bana bıraktığını yazmış. Şu an profesyonel müzisyenim ve kullandığım gitar bile onun gitarıydı. Benim sorum şu, evet öldüğünde çok üzüldüm fakat kuzenim için de çok rahatlamış hissediyorum bir yandan. Sanki çok cesur bir kararla kendini rahatlatmış gibi geliyor ve bu hissettiğim hissin doğru ya da yanlış olduğunu anlayamıyorum. Ölümünü anlamlandırmakta üç sene bile sonra hala zorlanıyorum. İki günde bir kendisi aklıma geliyor hala. Fakat üzgün hissetmekten ziyade sadece onun için bir rahatlamışlık hissi var. Sizce bu yanlış mı? Ölümünü içselleştirmeyi erteliyor muyum? Not. Ya kuzenimle ortak inancımız ya da bilinçaltımdaki bir sebepten dolayı hala mezarını tekrar ziyaret etmiş değilim cenazeden sonra. Kendime böyle şeyler inanmadığımı, anısına her gün kendi yollarımı yaşattığımı söylüyorum. Umarım bu soruma yer verirsiniz bir sonraki programda. İyi günler dilerim. İsimsiz kalayım.

Dinleyicimiz de profesyonel müzisyen olduğuna göre bir kere daha başı sağ olsun kendisinin de. Hem kuzeninden dolayı hem de İrfan abisinden dolayı iki defa kendisi şu anda kayıtta. Tabii muhteşem ifade etmiş kendisini. Yani yazarak kendini ifade etme yeteneği herkeste yoktur. Bu arkadaşımızda var fazlasıyla. Sen de buna göre kitap seçtin. Bir de kendi öz kıyım değil mi? İntiharla hayata göre gelmiş. Yani intihar zaten bir isyan mıdır yoksa bir boyun eğiş midir? Özelden beri tartışılan bir şeydir yani. Çünkü yapması kolay mıdır değil midir? Biz intihar edemediğimiz için mi yaşamaya devam ediyoruz? Albert Camus'un meşhur sözü vardır. Dünyadaki tek felsefi problem intihardır der mesela. Yani intihar etmek mi kolaycılıktır yoksa etmemek mi kolaycılıktır? Bunlar zaten varoluşluluğun temelinde gezinen sorular. Sen hangi kitabı seçmişsin peki? Şimdi şöyle ben iki tane kitap seçebildim işin doğrusu. Yani çok o kadar dağıldım ki iki şey üst üste gelince. Aslında dört kitap seçmiştim ama diğer ikisini çalışmaya vaktim olmadı. Ben biliyorsun hepsini tek tek okuyorum tekrar. Okuduğumu da tekrar okuyorum. Onları yapamadım çünkü... Bu benim de benim de çalışmak gelmedi içimden. Müthiş bir baş ağrısı. Ama iki tanesini oturdum, okudum, çok iyi çalıştım. Bu sefer ben de fena çalışmıyorum biliyorsun yani çalıştığım zaman. Ama bu hafta bu mümkün değildi. Ama bunu yapmak da istedim. Evet. Dediğim gibi zaten ilk başta seçmemin sebebi buydu bunu ertelemeyelim diye. Şimdi bu e-mail ile yaşanan olayın denkliği bana şunu düşündürdü işin doğrusu. Ne güzel diye düşündüm. En azından o kendi karar vermiş ve gitmiş.

Bence bu çok büyük bir lüks ve çok güzel bir şey. Yani buna tepki gösterecekler olabilir. Özellikle dini yönden bakanlar belki buna tepki gösterecektir ama... Aman onlar zaten tepki göstermek için varlar. Bir bok olsa da tepki göstersek diyor onlar. Olabilir ama yani kendini seçebilmiş olmak, kendi mutsuzluğunu ya da kendi çektiğin acıyı, belki fiziksel acıyı kendin bitirebilmek bence çok güzel bir şey. Büyük bir lüks. Ben de bunu tercih ederim doğrusu. Bir de bipolar yaşaması çok zor bir süreçtir yani. Çok zor bir süreç. Ve o yüzden bu isimsiz kişinin, isimsiz kuzeninin yani hani bir suçluluk duygusu duyması yahut ben neden acaba yasımı mı erteliyorum?

Neden üzülmüyorum ben kuzenimin öldüğüne? Neden rahatlamış hissediyorum? Doğrusu ben hiç yani en ufak profesyonel bir şeyim olmasa bile bu konuda, bilgim olmasa bile bir abla olarak, bir insan olarak derim ki bak güzel kardeşim en azından kendi seçmiş ve gitmiş. Yani şunu demiyoruz ya tam her şey yoluna girmişti küt diye çekti gitti. Hani böyle bir klişe vardır ya en verimli çağında kaybettik. İşte tam İrfan Alış'ın başına gelen şey oldu. Dolayısıyla bence kendini suçlu gerçekten hissetmesine gerek yok. Başka birinin kararına saygı duymak bana göre tam tersi. Çok insanca bir şey. Başkasının verdiği karara kızmak.

Biz kim oluyoruz da saygı duymuyoruz zaten. Burada kendini sorguladığı şey dinleyicimizin kendi hislerim doğru mu acaba arkasından diye düşünüyor. Evet. Yani onun adına da sanki rahatlamış gibi hissediyorum kendimi diyor bir taraftan da. Evet, evet. Onun adına rahatlamış hissediyorum diyor. Bence ne kadar güzel bu. Yani bu kadar cömertçe bir his bence bu. Yani bu kişinin hissettiği şey çok cömertçe. Ayrıca dini konudan, dini açıdan işe bakarsak yani bazı dinlerimize göre de ölüm diye bir şey yoktur zaten.

Bir şey vardır, enerji maddeye dönüşür, madde enerjiye dönüşür. Bu sonsuzca böyle devam eder. Ölümünü içselleştirmeyi erteliyor muyum sorusu var. Onun için de yani hani içselleştirmiyor olsanız bu ölümü iki günde bir aklınıza gelmez. Demek ki sık sık düşünüyorsunuz, sık sık hatırlıyorsunuz.

Yaz konusuna mı geliyorsunuz? Her hatırladığınız anda zaten aslında o ölümü düşünmüş oluyorsunuz. Onun öldüğünü fark etmiş oluyorsunuz. Şuursuz değilsiniz. Ölmedi ve düşünüyorsunuz değil. Öldü düşündünüz zaten bununla karşılaşıyorsunuz iki günde bir demek ki. Dolayısıyla içselleştirmiyorsunuz diye bir şey yok. Ama herkesin yası farklı olabilir. İşte esas konu bu. Yani sen çok ağlarsın, yas tutarsın. Biliyorsun bazı insanlar vardır, kıkır kıkır güler. Bu da vardır. Tabii canım. Bazı insanlar kendini cinselliğe, sekse vurur. Vurur. Benim mesela bir tanıdığım bir ahbabım, yaşça baya büyük, o kocasını kaybettiği gün hemen oturup ellerine kırmızı oje sürmeye başlamıştı mesela. Yani zaten süren biriydi, ilk kez sürmüyor da. Yani oturdu, kırmızı oje sürmeye başladı. Burada kimsenin ona, ay sen ne yapıyorsun, ne kadar yanlış bir şey yapıyorsun, çirkin bir şey yapıyorsun demeye hakkı da yok.

O onun ruh hali. Onun nasıl dışa vurduğunu sen bilemezsin. Belki kırmızı oje onun için kan ağlamak da demek olabilir. Yani her şey olabilir. Buna karar verecek kişi sen değilsin. Bunu profesyonel biri isterse, çok istiyorsa döner bakar. Ama bunun yanlışı, yas tutmanın yanlışı, doğrusu bana göre yok. Sadece böyle yas tutanlara karışmanın doğrusu yanlışı var. Ya buna müdahale etmeye çalışmanın doğrusu yanlışı var. Yoksa biz ne diyebiliriz? Herkesin yası kendine. Ama ben esas buradan şunu çalışmak istemiştim zaten. Hani seçtiğim kitaplar da seninle beraber yani bu olaydan önce seçtiklerimiz de aslında şununla ilgiliydi. Şu ölüm konusunu artık zaten bir konuşalım. Biz bunu konuşmuştuk zaten. Ölümle barışma işini konuşalım. Ölümle barışma. Ölümü içselleştirme. Ölümü anlama. Ölüm hayatın bir parçası. Hayatın son noktası. Bu önemli.

Hayatta ölümün bir parçası. Doğduğumuzdan ölmeye başlıyoruz zaten. Evet. Doğayla aramızdaki en temel ilişki bu. Evet. Şimdi seçtiğim kitaplardan biri Son Nefes Havaya Karışmadan. Yazarı Paul Kalaniti. Çok enteresan bir kitaptı. Çok etkilendim çünkü Paul Kalaniti önce edebiyat okuyor. Hatta şimdi yanlış hatırlamıyorsam Princeton'da. Ve aslında yazar olmak istiyor.

Fakat daha sonra şeye de çok merakı var. Tıbba da merakı var ve bütün ailesi, babası, abisi, babasının ailesinden bütün kuzenleri, amcaları hepsi zaten şey, doktor. Oraya da yönlenmek istiyor çünkü biraz da insanı anlamak istiyor. İnsanın vücudunu anlamak istiyor. İnsanın özellikle düşünce şeklini anlamak istiyor. Daha doğrusu şöyle, hayatı anlamlandırmaya çalışıyor. Bütün hayatı boyunca. Ne doktor olduğunu biliyor. Kaliniti hocamız bir beyin cerrahı. Beyin cerrahı. Evet. Oluyor. Tıp da okuyor. Edebiyat okuyor. Edebiyat bittikten sonra tıp okuyor. Ve bütün bu süreçteki amaç da yani doktorluk yaptığı yıllar boyunca da aslında hayattaki anlamı anlamaya çalışıyor. Neden varız? Ve sonra ne olacağız? Ve nasıl olacak? Önce mesela doktorluk kariyerinin ilk yıllarında hiç empatisi yok hemen hemen. Yani çok şey rahat böyle bir, hatta şöyle bir sahne var kitapta bir yerde. Bir hasta geliyor, onu acil şeye alıyorlar, ameliyata alıyorlar. Bu tam o arada sandviç yiyor. Sandviçi şöyle kıstırıyor, benim hayalimdeki anlatım. Ve böyle bilgisayar şey monitörlerinin, ameliyat odasındaki monitörlerin arasında şöyle sıkıştırıyor, gidiyor ameliyatı yapıyor, acil ameliyata giriyor, acil ameliyatı yapıyor, çıkıyor.

İyi, götürüyorlar hasta, ölüyor zaten sonra da yani belli öleceği. Müdahalede çok yani o müdahalede işe yaramayacak. Benim de böyle cerre arkadaşlarım var. Hasta gidiyor ve boğuluyor. Sandviçin oradan, sandviçini yemeye devam ediyor. O kadar empatisi yok en başta. Gitar tamiri yapmış gibi yani adeta değil mi? Evet, evet. Sonra bir ikiz, 21 haftalık bir ikiz çocukların, bebeklerin doğumuna giriyor. Mecburiyetten daha uzmanlığını almadan önce.

Ve orada ilk kez şeyi fark ediyor. Ne kadar empati yoksunu olduğunu ve aslında bu işin bir ruhunun da olduğunu ve o annenin nasıl o çocuklara önemsediğini. Mustluk tamir etmiyoruz arkadaş. O zaman anlıyor ve ondan sonra farklı yaklaşmaya başlıyor. Ama derken çok üzücü bir şey oluyor. Kendisi terminal bir akciğer kanserine yakalanıyor.

Ve burada zaten... Akçay kanseri terminal aşamaya çabuk gelen bir kanser zaten. Duvara tosluyor. Çünkü kendisi de ölecek. Ve şunu anlıyor ki hayatını anlamlandıran şey o zamana kadar şey yapmak, ameliyat yapmak. Yazmayı da ama var ya çok seviyordu, onu da unutmayalım. Ve şunu fark ediyor, aslında öncelikleri nelerdi hayatta, başka neler vardı? Çünkü şu ortaya çıkıyor, aslında karısıyla ilişkisi meğerse bitmek üzereymiş. Tam karısı ona boşanmak istediğini söyleyecekmiş bu iş ortaya çıktığında. Evleri ayıracakmış. Çünkü adam günde 36 saat, yani günde değil de 36 saat aralıksız çalışıyor mesela. 24 saat çalışıyor, sonra devam ediyor, 12 saat daha çalışıyor. Bu da evliliğin mutsuz olduğunu gösteren bir şeydir. Çünkü erkeğin gereğinden fazla çalışması, eve gitmek istememesinden de kaynaklanıyor. Ama bu şeye takıntılı. İşine fazlasıyla takıntılı. Dediğim gibi hep bir şey arıyor, daha iyi olmaya çalışıyor. Tekniğini geliştiriyor. Bir yandan artık ondan sonra kalbin yanına bakıyor, yayınlar yapıyor, ünlenmeye başlıyor. Yani biraz öyle.

Sonra kanserle beraber karısının mutsuz olduğunu fark ediyor. Yani bunun farkında bile değil. Karısının ayrılmak üzere olduğunu anlıyor. Doğuştan empati konusunda çok yetenekli bir arkadaş değilmiş. Ve dur diyor, karısıyla çocuk sahibi olmaya karar veriyorlar. Çünkü ölmeden önce bir testler yapılıyor. Belki de bir yılı var.

Breaking Bad. Sonra gene muhtemelen ölecek. Ama bir yılı gibi bir şey var en azından. Ve hemen gidip önce tedaviye başlamadan önce sperm bankasına gidiyorlar. Spermini versin diye, kimyasallarla bozulmasın diye, kemoterapiyle vesaire falan filan. Sonra neyse yavaş yavaş işte bir çocukları oluyor. Çocuğunun galiba ilk Noel'inde, ilk Noel'inde de ölüyor. Paul Kalaniti.

O çocuğun yapması da olmuyor muymuş? Ama bak işte hayatın anlamının aslında kendisi için güzel bir aile olduğunu anlıyor. Şimdi bu da çok önemli. Yani o yüzden mesela bana bunu okurken sonra şey iyi geldi. Gerçi İrfan'dan önce okumaya başlamıştım kitabı. Daha ben devam ederken İrfan'ın haberi üstüne geldi. Sana iyi gelen ve dinleyicinize şifa alacak kısmına mı gelmiş? Kısmı şu. Yani İrfan da dediğin gibi biliyor yani zaten mutlu bir hayat yaşadı ve hayatının anlamını galiba biliyordu ve onu tamamladı. Kendini gerçekleştirmiş insan diye buna derim ben. Kendini gerçekleştirdi galiba. Yani mesela o Hamiyet hani diyorum ya altı yıl önce o müzikaliyle çalışmaya başladı. Müzikali olduğunu bilmeden yani bu benim içimde bir şey var, onu çıkartmam lazım, ne diye çıkartacağım ben bunu diye. Yine ona şarkılar yazıyor, öteki şarkıların üstüne ekliyor yani. Sonra olaylar büyüyor. Olaylar büyüyor ve böyle güzel bir şey ortaya çıkıyor. Konunun detaylarını merak edenler için internette yapmış olduğu röportajlar var. Nereden almış, işi nereye götürmüş, çok güzel anlatıyor. Hani seyredemeyecek olmanız, seyretmeyenler için çok çok çok üzücü. Bence büyük bir kayıp. Seyretmiş olanlar da çok şanslı biz dahil diye düşünüyorum. Evet, çok özel bir ana tanıtlık ettiniz meğerse. Evet, öyleymiş meğerse. Benim için şey çünkü İrfan Alış benim için Yaşar Kemal gibi. Hani kendi tırnaklarıyla kazıya kazıya çıkıp gelmiş hiçbir şeyden. Ve gerçek bir şair. Tabii. Ve sarsıcı, insanların kalbine dokunucu da laflar etmiş bir insan. Türk Edebiyatı'nın son dönemdeki en önemli şairlerinden biri diyebiliriz ki... ...Türk Edebiyatı'nın ne demek olduğunu bilerek söylüyoruz burada. Yani Edip Cansever, Turgut Yerler'in yanına hani kimi koyacağız diye düşünürsek... ...2000'in sonrasından Küçük İskender'i koyabileceğimiz gibi İrfan Alış'ı da koyabiliriz yani. En nihayetinde yani bu beni şey yaptı, biraz böyle duruldum. Yani en azından hayatın anlamı... Çünkü sonra Kalaniti huzur içinde ölüyor ve bu şeyi yazıyor, bunu yazıyor. Yani son nefes havaya karışmadığını yazıyor. Son nefesi havaya karışmadan bunu yazıyor. Evet, kitabın adı Son Nefesi Havaya Karışmadan. Son nefesi havaya karışmadan bunu yazıyor. Yazıya geri dönüyor. Yani edebiyata da geri dönüyor, yazmaya geri dönüyor. Hayatının anlamını bir daha gözden geçiriyor ve tamam sonra da huzur içerisinde veda ediyor. Ne diyor bize peki bu kitapta? Anlamınızı bulun diyor. Evet. Aa bir dakika dur İrfan'ın öyle şarkısı yok muydu? Sayıkla dur, ayıkla dur. Öyle bir anlamını bul diye bir şey vardı şimdi hatırlayamadım. Kitabımızın adı neydi tekrar eder misin? Son Nefes Havaya Karışmadan. Son Nefes Havaya Karışmadan'ı Peyk şarkıları dinleyerek okursak iki kat anlamlı olacaktır. Anlamını buldu hayatta ve hani şöyle düşünebiliriz. Bu bize yazan dinleyicimizin kuzeni anlamını bulduğunu ya da ona bu kadarının yettiğini düşünmüş olmalı ki böyle bir karar verdi. Tabii canım eline karışır. Yani o yüzden bence güzel. Yani bir de düşünsene her şeyi de ayarlamış. Filmleri, gitarını kuzenine bırakmış. Ne yaptığını biliyormuş. Böyle tamamen bir çılgınlık anında yapmamış yani bunu. Evet. Hani bir anda öyle... Koy götüne dünyanın deyip gitmemiş. Öyle öyle yapmamış. Bir şey düşünmüş, planlamış. Demek ki bunun arkasında bir şey vardı, bir anlam vardı onun için. Bu birinci kitaptı. Evet geçelim ikincimizi o zaman.

İkincimize geçelim. Zaten başka da kitabımız olmayacak. Bu bana daha da iyi gelen bir kitap oldu. Birincisi benim son, sen şimdi anlayacaksın, son aylarda üzerine çok düşündüğüm bir konu. Sağlık Salgını, kitabın adı. Evet. Ben, sevgili dinleyiciler, bunu yakın çevremde söyleyerek herkesi şok ettiğim gibi, şimdi burada da söylemek isterim, biraz fazla uzun yaşamaya başladık, yetmez mi? Yani ölmeyi bilmemiz lazım, ölmeyi öğrenmemiz lazım. Ben buna katılıyorum, evet.

Yani biraz suyunu çıkartıyoruz gibi. Yani 75 yaşında hala mamograma gitmeyelim yani. Kazık kazık çakmak dedikleri eskilerin yani. Kazık çakmaya gelmedik kazık arkadaş biz bu dünyaya. Zaten devletleri de batıracağız. Kimsenin bize bakacak parası kalmayacak. Bundan önce de söylemiştim. 40 yıl emekli maaşı alınır mı? 60 yıl emekli maaşı alan akrabam var benim. Bunlar saçma. Bir de yaşayacağında ne olacak o kadar? Hani sanki böyle şey mi yapacaksın? Mars'a gidecek roketi mi bulacaksın o yaşama sürecinde? Evet, o yüzden böyle anneme... 9. Senfoni mi yazacaksın, Hamlet mi yazacaksın? Ne yapacaksın yani? Oturup boş boş suya bakacaksın. Anneme bunu söylediğimde, tabii annem bayağı bir teyzeme söylediğimde... Söylemeseydin keşke. Teyzem direkt beni masadan bir daha men etmekle tehdit etti. Annem tabii alındı. Yahu sen Allah Allah bu Aslı da ne biçim şeyler söylüyor falan dedi.

Erol Evgin'in öyle bir tane skeci var ya... Kızım dedi. Sen söyle tamam mı? Sen söyle ben soracağım. 20'li yaşlarda Avrupa'ya giderdik, dönüşte derdik, abi adamlarda bir kızlar var derdik. 40'lı yaşlarda giderdik dönüşte, abi adamlarda bir lokantalar var demeye başladık. 50'lerde dönüşte, abi adamlarda bir hastaneler var demeye başladık. Sonra çok ileri yaşta bir arkadaşı gitmiş dönmüş, demiş ki abi adamlarda bir mezarlık var.

Yani şimdi şöyle hani annem bana dedi ki haklı olarak ve çok da asla takdir ediyorum onu bu yönden. Kızım dedi ben dedi çok uzun yaşamaya çalışmıyorum. Yaşadığım ömrü sağlıklı yaşamaya çalışıyorum. Kaliteli yaşamak istiyorum. Çok güzel. Fakat çok sağlıklı yaşamak demek zaten çok uzun yaşamak demek oluyor çoğunlukla. Yani çünkü artık her şeyini her dakika kontrol ettiriyorsun, değerlerini ölçtürüyorsun, eksiklerini tamamlıyorsun. Diyorum ya yani annem onlardan biri değil ama 75 yaşında artık mamograma gitme, artık mamograma gitme 75 yaşında. Varsa var.

Sana ne ya? Allah Allah. Olur mu öyle şey? Biraz önce ölüme saygıdan bahsettim. Birden bire ben de ne oluyor dedim. Haklısın. Ama şimdi şöyle. Barbara Ehrenreich. Herhalde diyeyim. Sağlık salgınının yazarı. Sağlık salgınının yazarı. Benim yaşlanmış halim. Tamam mı? Tam olarak benim gibi düşünüyor. Benim bu söylediklerimi... Kaç yaşında acaba? Çok merak ettim. 41 doğumlu. Bayağı bir yaşamış ama sağ olsun. Evet. Zaten o da bundan şikayet ediyor.

Son 10 yıldır falan galiba hiç doktora gitmiyormuş. Demişler ki kemik erimesi var. Abla gelmiş 85 yaşına ve insanları uzun yaşamakla mı eleştiriyor? Gel, yürü git, gel. Hayır, diyor ki, bakın diyor, bizi diyor, deli ettiler diyor. Bizi hastalık hastası ettiler. Bizi diyor, işte ve bu arada da 2000'de meme kanseri olmuş. Ve ameliyat olmuş, kemoterapi olmuş. Ondan sonra yaşamaya devam etmiş. Yani meme kanseri olduğunda 60, demek ki 63 yaşında, öyle bir şey. Ondan sonra yaşamaya devam etmiş. Ama zaten o yaştan sonra işte hücreler daha yavaş ürüyor, o yüzden... Kanser yavaşlıyor. Kanser yavaşlıyor, vesaire vesaire. Benim yaşlanmış halim benim ettiğim lafları ediyor diyor ki hala diyor peşimizden koşuyorlar diyor şey tıpçılar diyor çünkü bu bir endüstri diyor yani önce diyor bizi diyor bizdeki arızayı buluyorlar diyor sen mesela kendini çok iyi hissediyorsun hiçbir şeyin yok diyor ama sana diyorlar ki yıllık check-up yap diyorlar bunu da diyor 1920'de başladı Amerika diyor yıllık check-up yap diyorlar diyor sen yıllık check-up'a gidiyorsun bir şey buluyorlar zaten diyor. Sonra diyor, o buldukları şeyi tedavi ediyorlar, tamir ediyorlar diyor. Ve talep yaratıyorlar işte yani. Önce talep yaratıyorlar. Her sektörün yaptığı şey. Aynen, sonra arz yaratıyorlar diyor. Ve hani bizi de diyor, artık diyor şey haline getirdiler. Hastalık hastası olduk, ha bile oramda o mu var, buramda bu mu var. Bazen de diyor, olsun işte buna demişler ki, kemik erimen var. Bu da demiş ki, erisin. Ama demişler, sonra demişler, kırarsın, düşersin. Huzur evinde seni yatırmak zorunda kalırız.

Orada bir kafasını karıştırmışlar bunun, huzur evine de yatmak istemiyor. Kemik erimesi için ilaç kullanmaya başlamış ama sonra ortaya çıkmış ki o ilaç meğerse, şimdi hakikaten öyle bir şey var, tam tersi kemik erimesi hatta kemik kırılmalarına sebebiyet veriyor. Ya bunun bir adı var biliyorsun, Munchausen Proxy Sendromu diye bir şey var. Yani bir kişiyi sana bağımlı hale getirmek için sağlığını bozmak.

Tıp sektörünün insanların yaptığı şey Munchausen Proxy Sendromu o zaman. Sürekli bizi kendilerine bağlı şekilde yaşatıyorlar. Ama tabii Allah başımızdan eksik etmesin her ihtimale karşı da diyoruz. Şimdi bu bölümü dinleyip de sonra bize hastaneye düştüğümüz zaman o bölüm yönden diyecek bir tane beyaz önlüklü insanlarla da karşılaşmak istemiyorum yani burada.

Fakat sonuçta şey, bir de şimdi insanların uzun yaşamaktan ne hissettikleri de önemli. Şimdi İrfan Alış'tan bahsediyorsak tekrar, bence bu bölümümüzün diğer iki kitabı yerine de İrfan Alış şarkılarını tavsiye edelim. İrfan Alış'ın şarkı sözlerini şiir gibi okuyarak ayrıca dinleyicimize de pek dinlemesini tavsiye edelim. Çünkü pek çok sorusunu dinliyordur büyük bir ihtimalle de bir daha bu gözde, kendi meyline göz önünde bulundurarak dinlemesini söyleyelim. Bir de bazı hassas kalpler için hayat fazla yorucu be. Yani şimdi o kadar hassas kalpli bir insanın da 94 yaşına kadar yaşaması biraz ona eziyet bence. O da var. Zaten dünyada bu kadar çok şey hisseden ki bizim kuzen de öyleymiş anlattım Kandil Bey dinleyicimizin. Bu kadar çok farkındalığı olan, insanların dertleriyle dertlenen, düşünen, eden insanlar için de hakikaten çok uzun yaşamak da bir çileye dönüşebilir yani. Joe Biden gibi bir sığır değiliz ki sonuçta 100 yaşına kadar yaşayalım. Bir şey söyleyeceğim, uzun yaşamak zaten çile değil mi? Bir yerden sonra zaten içine, yani tamam yaşıyorsun ama sağlığın yok, yiyemiyorsun, şeklin yok, giyemiyorsun, halin yok, gezemiyorsun. Yani zaten aslında bir eziyet. Muhtaç olmasan bile durduğun yerde duruyorsun. Hani bekliyorsun ki birileri gelsin senin hayatını şenlendirsin. Ama bak mesela bu kadın bir yandan da bunu söylüyor ama bir şey katmaya, topluma devam ediyor. Bak çok enteresan.

Yararlı olmak güzel bir şey. Evet işte o güzel yani faydalı olmaya hala devam ediyor. Mesela şöyle bir şey var, araştırmacı gazeteci. Bu kadın, soruyorum, okuduğu şeyleri kimya, fizik, biyoloji, en son geldiği nokta hücre biyolojisi, hücre biyologisi, doktorası, bunun üzerine. Şuraya geçebilir miyim müsaadenle? Tabii geç. İdiyokrasi diye bir tane film vardı, hatırlar mısın? Kitabı da vardır bunun. Senin bahsettiğin gibi, şu demin bahsettiğin gibi insanların ya da İrfan Alış gibi rahmetli insanların ya da bu meyli bize yazan düzeydeki gibi insanların az yüremelerinden dolayı dünyanın zekâ düzeyinin hızla düşmesinden bahsediyor.

Ve gelecekte bundan 50 yıl sonra işte IQ ortalaması 48'e falan düşmüş dünyanın. Artık böyle hani tamamen moronlardan kurulu bir dünyada yaşanılıyor. Bir takım insanların da yaşamasına fayda olabilir. Şimdi kendimizi avutuyoruz kalbi hasasta falan diye ama bir İrfan 10 yıl daha yaşamalıydı bence. Bu ablanın da yaşamış olmasında bence hiçbir mahsur yok. İşte ben de aynısını söylüyorum. Yani bir sürü gereksiz insanın hani 100 yaşına kadar yaşaması sorun olabilir. Tam olarak bunu söylüyorum aslında. Yani aşırı politikli, uncorrect bir laf ettiğimin farkındayım ama... Ben de farkındayım. Ben de farkındayım ama bunu artık ben anneme, babama, yüzlerime ve teyzeme söyleyebilirsem... Annene, babana söylemesen iyiymiş. Onlara söyledikten sonra herkese söylerim diye düşünüyorum. Anneye, babaya söylenmez öyle şey.

Taş yapar Allah. Ama diyorum ki onları söylesem herkesi söylerim yani eğer bir saatten sonra bir faydan yoksa da hiçbir şey sadece dünyada var oluyorsan o zaman ama mesela İrfan zaten 53 yaşında bir 20 yıl yaşasaydı ya. Şimdi şöyle Barbara Ehrenreich aynı zamanda araştırmacı, gazeteci. Merak ettiği bütün konuları dibine kadar araştırıp yazan da bir kadın. Ve mesela bir dönem Amerika'daki fakir hayatın nasıl devam ettiğini anlamak, anlamak değil, biliyor da göstermek için...

Her şeyi bırakıyor, gidiyor. Bir şey gibi işçi sınıfından biri bir hafta ne kadar para kazanırsa haftada o parayı kazanabileceği bir iş arıyor, kinlik değiştiriyor. Mesela hani böyle de bir kadın hala bunları da yazmaya devam ediyor. Ama bu kitabadan önce kılırsak sağlık salgını diyor ki şimdi imün sistemimiz diye bir şey var diyor. Bu diyor imün sistemi diyor çok önemli diyor.

Ama diyor, biz zannediyoruz ki bizi her şeyden koruyor bu imün sistemimiz, bağışıklık sistemimiz. Yani onu sağlam tutmamız lazım diyor. Ama diyor aslında kendi kendine saldıran bir şey diyor bu bağışıklık sistemimiz bizim diyor. Mesela kanserli hücreleri kendisi yaptığı gibi üstüne üstüne çoğaltıyor. Hızlandıran da yine o diyor. O zaman diyor mesela diyor bağışıklık sistemimizi diyor yavaşlatmamız daha doğru olmaz mı zaman zaman diyor. Yani kanserin varsa o zaman bağışıklık sistemini yavaşlat. Hatta diyor biraz negatif düşün bağışıklığın düşsün ki o hızlı çalışan bağışıklık sistemin senin kanserli hücrelerin çoğaltmasın gibi. Bize mi söylüyor? Biz ne yapabiliriz ki? Bunu kitapta söylüyor yani. İnsanlığa hitaben söylüyor yani. Evet.

Sen her şeyi bana sorma. Çalışmadım ya bu hafta ondan dolayı. Çalışmış olsam sana sormazdım. Kendimi bilirdim zaten. Sonuç itibariyle Barbara'nın yaklaşımı da benim hoşuma gitti. Yani tamam hayattan alabileceğimiz var, hayata verebileceğimiz var. Bunun bir yaşı var. Belli bir noktada bırakmak iyi olabilir. Eskiden, zaten eskiden 53 yaşında ölen adama biz genç demiyorduk. Biz eskiden 53 yaşında ölen adama, benim dedem 57 yaşında ölmüştü. Hiç kimse de genç falan dememişti yani. Ben hatta herkes, bütün babalar 57 yaşında ölüyor zannediyordum.

Tabii 57 yaşında ölen birine genç dendiği zaman, ne genci olur mu öyle şey diyordu çocukken. Deniliyordu. Şimdi tamam işte, bu da zaten konularımız amca. Yaş gitgide uzuyor. Şimdi artık 70'e genç deniliyor. Yaş gitgide uzamıyor canım. Sen 50'li yaşlara geldiğin için kabul etmek istemiyorsun. Hayır, ömür uzadı canım. Yani ben bir bilimsel gerçekten bahsediyorum. Yani eskiden yaş ortalaması 65-70 iken, şimdi artık 95-100 ya. Tamam, ne kızıyorsun? Yani hayır, sanki ben böyle kafama göre uyduruyormuşum gibi bakıyorsun. Kızma bana.

Kızma bana. Tamam, peki. Şimdi şöyle, bu kitabın çok güzel bir yanını söylüyorum. Kitapta çok notlarını da yazmış Barbara Ehrenreich. Yani bütün kaynakçılarını paylaşmış. Bu kaynakçıların içerisinde çok fazla gazete makalesi var.

İngilizce bilenler için özellikle mükemmel bir kaynak. Atıyorum Wall Street Journal'da şey yayınlanmış, tiroid, her tiroidi neden kontrol edilmemelidir? Her tiroiddeki tümöre neden bakılmamalı ve neden alınmamalıdır konusunda bir makale var. Çok aydınlatıcı makaleler var. Hani bunlara da girilip bakılabilir. Bir kitap okuduğunu zannediyorsun ama bir hayli büyük bir şey sana sunuyor, kaynakça sunuyor. Sağlık salgını. Evet, sağlık salgını. Çok faydalı buldum o yüzden. Tavsiye ediyorum. O zaman künyelere geçelim istersen. Künyelere geçelim. Sağlık salgını. Barbara Ehrenreich. Çevren Didem Kizen. Bu kitapla ilgili tek sorunum Mundi yayın evinden çıkmış olması. Mundi'nin genel yayını yönetmeni hatırlarsan bana iki yıl önce hakaret etmişti. Hiçbir zaman çok okunamayacağını bildiğin için. Olur öyle. Çok hırçın bir insansın falan gibi. Baya böyle kusma emojili falan bir şeyler yapmıştı.

Olur öyle barışırsınız yerine bir gün. Yok zaten kitap güzel olunca yayın evine küsmüyorum ama insanlarla çok işim yok zaten. Diğer kitabımız Son Nefes Havaya Karışmadan Paul Kalaniti, Berna Gülpınar çevireni. Bunun şeyini yazmamışım, şimdi doğrusu yayın evini yazmamışım kusuruma bakmayın. Onu da mı sevmiyorsun? Ona bakarsınız. Yok öyle bir sorunum yoktu. Bir şarkı daha çalayım ama önce sen şeyimizi oku. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi bu haftalık ne yapıyor? Bitiyor efendim. İrfan Alış'a saygıyla. Benim

en sevdiğim şarkı. Denizdeyim, sakin güzel. Ellerim kum, gökyüzü mavi. Annem genç, bir kız, babam da cünf. Fotomuz yok, paramız yok.

Ben çocuğum salıncaklarda. Her yer yeşil, her yer... Oynuyoruz abim babam Keyfimiz çok, endişe yok...

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)