
2.629 kelime · ~13 dk okuma
Hayata yönelik sonsuz hayallerimiz var. Hepsinin gerçekleşmeyeceğini biliyoruz ancak yine de ummak güzel. Hangi diliminde olursanız olun şöyle bir geçmişe baktığınızda yaşamınızdaki çoğu gelişmenin esasen hiç de beklemediğiniz, ummadığınız, planlamadığınız, hayal etmediğiniz şekilde ilerlediğini göreceksiniz. Yaşamayı heyecanlı ve anlamlı kılan ayrıntı bizzat bu belirsizlik. Gel gelelim yine de belirsizlik insanın en ortak hoşnutsuzluğu. Her şeyin tam istediğimiz anda, tam istediğimiz şekilde, tam istediğimiz kadar olmasını bekliyoruz. Muğlaklığa tahammülümüz yok. İyi de kontrol edemediğimiz bunca değişkenin ortasında ve sürprizlerin barındırdığı güzelliklerin farkında olarak bu derece keskinlik beklememizin gerekçesi ne dersiniz?
haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde belirsizlik meselesini ele atıyoruz. Evet, 41. bölümümüzden hepinize merhaba. 41 kere maşallah diyerek başlıyoruz. 40'ı çıktı programımızın yani öyle böyle ya nasıl yaparım, nasıl ederim diye endişelere, evhamlara kapılırken şakamaka 41. bölüme geldik. Ne mutlu nicelerine diyelim ve her bölümde olduğu gibi bölümümüzün sözlüğünü oluşturalım. Bu bölümde nelerden bahsedeceğiz, ne derken, neyi kastedeceğiz.
Belirsizlik deyince hani bunun kökeni ne olabilir? Belir midir, bel midir falan diye bir meraka kapıldım açıkçası. Hiç de bakmamıştım. Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne başvurayım dedim. Şöyle diyor. Belirsiz olma durumu, belgisizlik, vargele, gayrimuayyenlik, müpemmlik, müpemmiyet ve vuzuhsuzluk. Pek de duyduğunuzu sanmadığım bunca terimi içeriyor bu belirsizlik kavramı. Peki bunların birazcık altını eşeleyelim. Şimdi belgi tahmin edeceğiniz üzere Öztürkçe. Öztürkçe kendini çok kolay belli ediyor. Üstelik ilginç bir şekilde hep de genelde en yabancısı olduğumuz kavramları barındırıyor. Belgiymiş esas kökü bu belirsizliğin.
Ve belge ne demek? Bir şeyi benzerlerinden ayıran özellik demekmiş. Bu da aklımızda olsun belge. Hani belge de bunu acaba niteleyen bir kavram mıdır bilemiyorum. Diğerlerinin hepsi yine sesinden, tınısından anlayacağınız üzere Arapça kökenli. Mesela gayrimuayyenlik. Gayri, olumsuz anlamını, negatif anlamını taşıyor malum. Gayrimuayyenliğin kökünde muayyenlik var. Ne demek gayrimuayyenlik? Belirli, belirlenmiş, bilinen demek. Yani muayyen. Bu demek belirli, belirlenmiş, bilinen. Gayrimuayyende belirlenmemiş, belirsiz, bilinmeyen anlamına geliyor. Bir başka sözcük olan müphem ise yine Arapça. O da belirsiz, açık olmayan, örtülü demek. Vuzuh da vardı. Vuzuhsuzluk hani terimi de o da açık olmama. Bir de arada varagele vardı. O da aslında Türkçe bir kavram ama tam olarak aslında belirsizliği içermiyor. Onun için onun çok ayrıntılarına girmiyorum ama böyle bir sözcüğümüz de var varagele.
Aklınızın, zihninizin bir kenarında bulunsun. Belirsizlikten bahsedeceğiz. Hayatımızın her anını kapsayan, tam olarak ne içerdiğini bilmediğimiz meselelerin sürprizlerini ve endişelerini barındıran belirsizlik kavramına bakacağız. Kavramlarımız böyleydi. Şimdi gelin işin ayrıntılarına bakalım.
İki sevdiğim söz aklıma geldi notlarımı hazırlarken. Birincisinin kökeni hakkında bir türlü içimi rahatlatan bir kaynağa ulaşamadım çünkü birçok kişiye atfediliyor ama eminim hepinizin çeşitli vesilelerle duyduğu bir kalıp. Şöyle, hayat sen planlar yaparken başına gelenlerdir. Doğru değil mi? Hani nihayetinde hepimiz her şeyi planlamaya çalışıyoruz, her şeyi öngörmeye çalışıyoruz, her şeyin bizim istediğimiz şekilde olması için gayret ediyoruz ama bu nadiren başımıza gelen bir durum oluyor. Genellikle bizim planlarımızın yanı sıra dünyada bizim gibi en azından şu an
8 milyara yakın insan plan yapıyor, 8 milyar insanın 8 milyar planı içerisindeki sonsuz kombinasyonda elbette şans ve kader her zaman bizden yana olmuyor. Dolayısıyla hayat dediğimiz şey en başta kabullenelim ki biz planlar yaparken başımıza gelen şeylerden ibaret. Dolayısıyla tabii ki öyle akışına bırakmayalım, sonbaharda uçuşan kuru yapraklar gibi rüzgara savrulmayalım ama Yine de bilelim ki her şeyin bizim istediğimiz gibi olma ihtimali sandığımız ya da umduğumuz, istediğimiz, dilediğimiz kadar değil. Bir diğer sevdiğim söz, hani düşünürken, hafızamı tararken umulmadık birinden geldi. Ünlü dünya ağırsıklet boks şampiyonu Mike Tyson'ın sözü, onu da çok severim diyor ki,
Yumruğumu çenesine yiyinceye kadar herkesin bir planı vardır. Nasıl? Harika değil mi? Yani tabii o kendi maçlarıyla ilgili söylüyor. Karşımdaki rakibim benim önceki maçlarıma bakıp çalışır, açıklarımı bulmaya çalışır, işte yumruklarımı öğrenir falan filan. Sonra ringe çıkar ve benimle karşılaştığında birkaç saniye içerisinde
ne derler o ringin muşambasıyla tanışır. Hayatta birazcık böyle işte çenemize yumruğu yiyinceye kadar hepimizin kendine epey bir güveni var, hepimizin planı var ve hepimizin sonsuz umudu var. Peki böyle mi acaba? Değil tabii ki ama neden değil mi? Bu belirsizlik dediğimiz kavram madem hayatın bu kadar ayrılmaz bir parçası bizi neden bu kadar huzursuz ediyor?
Onun için dilerseniz sizi birazcık geçmişe, hani birazcık dediğim birkaç milyon yıl öncesine götüreyim ve kökenlerimize bakalım. Şimdi bundan yaklaşık 2,5 milyon yıl öncesinden M.Ö. 10 bin yılına kadar süren dönemde insanlar avcı toplayıcı olarak yaşamış. O döneme ait çalışmalara göre bu insanlar günde ortalama sadece 3 saat çalışarak günlük yiyecek ihtiyaçlarının tamamını karşılayabiliyormuş. Kalan zamanları ise dinlenme ve günlük ritüellerini ayırıyorlarmış. Yani başka bir değişte baktığımızda günde sadece 3 saatlik bir çalışma süresiyle hayatta kalabilmiş ve bütün arzuları için vakit yaratabilmişler. Bugünkü çalışma saatlerimize ve koşullarımıza bakınca çok özenilesi gibi görünen bu yaşam tarzı bir başka açıdan baktığımızda ürpertici derecede belirsizlikler içeriyor.
Kendi türüne kıyasla çok daha üstün birçok canlının arasında son derece ilkel araçlarla yürütülen yaşamda karnını doyurmak için her gün yola çıkıp bir şeyler avlamak ya da beslenecek bir şeyler toplamak herhalde böyle kulağa geldiği kadar kolay olmasa gerek. Üstelik hiçbir garantisi de yok. Yani dışarı çıktınız, avınızın, ekmeğinizin peşindesiniz. Bulacağınıza dair hiçbir garanti yok. İşin ucunda ölüm de var çünkü doğanın en zayıf canlısısınız nihayetinde.
Şimdilerde ise gündelik hayatımızda pek çok şey gayet belirli. Ne yiyeceğimiz, nereden bulacağımız, kaça mal olacağı, saat kaçta ne yapmamız gerektiği, oraya nasıl ulaşacağımız, ne tür bir emek vereceğimiz ve karşılığında ne bekleyeceğimiz, geceyi nerede geçireceğimiz gibi hemen her ayrıntımız neredeyse kesin. Bilme ihtiyacımız öylesine baskın ki tatil ya da keşif için İlk defa gideceğimiz mekanları dahi internetten araştırıyoruz. Nasıl gidilir? Nerede kalınır? Neyi görmeli? Neler yemeli? Hatta kimileri giderken yanında ne götürmesi gerektiğini dahi araştırma bilme ihtiyacı duyuyor. Öyle ya, bavula gereksiz bir şey girmesin, gerekli bir şey bavulda eksik kalmasın. Nihayetinde gittiğimiz yer hani Uranüs, Neptün, Pluton
Oralarda market bulmak, bakkal, çakkal bulmak kolay olmasa gerek. Ve bu bilme hali öyle boyutlara varıyor ki keşfedilecek neredeyse hiçbir şey kalmıyor geride. Tecrübe adına çıktığımız yollar yapılacaklar listemizde tik atmaktan ibaret hale geliyor. Bu bilme arzusunun elbette mantıklı açıklamaları, gerekçeleri var ama istisnansız hepsindeki memnuniyetimizi belirleyen esas ayrıntı oralarda karşımıza çıkan hiç ummadığımız şeyler yani sürprizler oluyor.
Belirsizliklerden hoşlanmama ile garantici olma arasında çok ince bir çizgi var ve genellikle her ince ayrıntı, her ince çizgi gibi çoğunlukla gözden kaçıyor. Belirleme talebi artık neredeyse doğumdan önce başlıyor. Henüz cenin halindeyken cinsiyetimiz öğreniliyor, adımız konuluyor. eşyalarımız, kıyafetlerimiz, oyuncaklarımız alınıyor, odamız hazırlanıyor. Kimileri çocuğunun cinsiyetini belirleyebilmek için bunu garantileyen ülkelere gidip seçim yapıyor. Sahip olacağı burcu hesaplayarak hamile kalmaya çalışanları garipsemeyi bırakalı çok oldu en azından ben epey önce bıraktım bunu. İşte ocakta becerirsek bilmem ne burcu olur, aman bilmem ne burcu olmasın falan filan çok anladığım meseleler değil ama anlayanlar için çok belirleyici olduğu kesin.
Onunla bitiyor mu? Elbette hayır. Daha işler yeni başlıyor. Daha doğacağız. Ardından okulumuz seçiliyor. Daha doğrusu seçilen okullar, yani biz önce okullarımızı seçiyoruz. Sonra okullar bizi seçiyor. Sınavlara, mülakatlara sokuyor. Yeniden bir seçime maruz bırakıyor. Tabii bunun karşılığı da var. Okullardan beklentilerimiz var. Yerleştirme sınavlarındaki başarı oranları, öğretmenler hakkındaki yorumlar, öğrenilecek konular, diller, hepsini bilmemiz lazım. Dersler dahi beklentiler üzerine kurulu.
Beyaz ve mavi yakalı insan ihtiyacına göre oluşan müfredat çoktan seçmeli sorular şeklinde üstümüze yağıyor. Eğitim kurumlarının öğrettikleri sınavlarda çıkacak sorulardaki ağırlıklara bağlı. Sınavda çıkmayacaksa öğrenmemize de gerek yok değil mi? Ne gereği var? Hocam bu sınavda çıkacak mı bu konu? Hep o klasik sorular.
Hala var mıdır bilmiyorum, bütün öğrencilik yıllarım bunlarla geçti. Bu yüzden işte hiçbir eğitim kurumunda gerçekten bir eğitim alamadan hayata savruluyor ve devamında okur senin, bu sertifika benim, atölyeden seminere, podcastten YouTube videolarına koşturup duruyoruz. İş hayatımız belirginlikler üzerine kurulu. Mülakatta sorulan klişe sorular, klişe yanıtlar, yersiz ve densiz beklentiler, orantısız istekler, mesela kaç gün ve kaç saat çalışacağımız, sağlık sigortamızın limiti, maaşımız ve yemek kartı bedelimiz hep belli ama hiçbir mülakatta hiçbir taraf mesela insana yaraşır bir ortamda insanca çalışacak mıyız konusunu açmıyor. En bilmemiz gereken ayrıntılar hep bu belirsizliğin sisleri arasında kalıyor. Yani bir şeyleri belirlemeye yönelik çabamız esasında en belirlememiz, en bilmemiz konulara da hizmet etmeyebiliyor. İlişkilerimizi de bilmek istiyoruz. Kimdir? Necidir? Kimlerdendir? Ne iş yapar? Kaç parası var? Evi, arabası var mıdır? Bunları bilmemiz gerek değil mi?
Ama mesela ayakları kokar mı? Uyurken horlar mı? Klozetin kapağına işer mi? Yemek yerken ağzını şapırdatır mı? Diş macununun ortasından sıkar mı? Ya da ne bileyim kapağını açık bırakır mı? Sinirlendiğinde bağırıp çağırıp hakaretler eder mi? Merhametli midir? Dürüst müdür? Bilmiyoruz. esas meselelerin böyle şeyler olduğunu bilmemize rağmen esas ilişkileri bitirenlerin böyle küçük ama önemli ayrıntılar olduğunu bal gibi duymamıza, bilmemize, tecrübe etmemize rağmen. Yediklerimizi bilmek istiyoruz mesela değil mi? İçinde ne var? Kaç kaloridir? Üretim tarihi ne? Kaç kalori aldık? Kaçını harcadık? Giydiklerimizin içindeki malzeme, evimizin depreme dayanıklılığı, depomuzdaki yakıtın bizi kaç kilometre daha götüreceği, şarjımızın yüzde kaç kaldığı, odamızın sıcaklığı, trafiğin yoğunluğu, havanın durumu, her şeyi bilmemiz gerekiyor. Sağlık durumumuzdan haberdar olmak istiyoruz. Bunun için mesela akıllı saatler takıyoruz değil mi? Hepsi son derece popüler. Kaç adım attık, nabzımız kaç, kaç saat uyuduk. Mesela bir arkadaşım koluna kanındaki insülin seviyesini raporlayan bir bant yapıştırdı. Gün boyunca telefonundan insülin derecesine bakıp duruyor. Kanındaki şeker hayatının merkezine dönüştü. Her lokması bir hesaba bağlandı. Bu iyi bir şey mi oldu, kötü bir şey mi oldu hâlâ emin olamıyorum.
Öğrendiğimiz her şeyin bizde yarattığı evhamı bal gibi bilmemize rağmen farkındalık illeti yakamızı bir türlü bırakmıyor değil mi? Bunları düşünürken aklıma blogumdaki bağlantısını bölüm notlarına eklediğim bir yazım geldi. İstanbul Zekeriyaköy mezarlığında ailemize ait bir alan var. Şimdilik 3 üyemiz ev sahipliği yapıyor. Üstündeki kocaman taşta mürekkebi yağmura karıştığı için iyice soluklaşmış bir şekilde Kuzuloğlu ailesi yazıyor. Aklıma geldiğinde, vaktim olduğunda gidip bakıyorum. Fikirlerine çok
Kıymet verdiğim bir arkadaşıma bunu anlattığımda beni hayretle karşıladı. Ben de ona yaşadığımız tecrübelerden yola çıkarak İstanbul'da mezar yeri bulmanın zorluklarından bahsettim ve bu tırnak içerisinde yatırımı mazur gösterecek bahaneler bulmaya çalıştım ama yine de zihnime bir şüphe tohumu ekmedi desem yalan olur. Yani düşünsenize insanın öldükten sonra gömüleceği yeri dahi belirlemesinden daha öte ne olabilir bu hayatta? Oysa olasılıklar, ihtimaller ve sonuçları üzerine epey kafa yormuş ve çok meşhur bugünlere kadar gelen bir teorisiyle ölümsüzleşmiş Charles Darwin'in çok sevdiğim bir sözü var, onu da notlarım arasında buldum. Diyor ki, ''Her şeyin net olduğu bir dünyada cesarete yer kalmaz.'' Belki de yaşama, geleceğe yönelik o bütün endişemiz, tedirginliğimiz, geleceğin o belirsizliğine yönelik korkularımızdan, endişelerimizden kaynaklanıyor. Bilinmezlik, mümpemlik bizi onun karanlığıyla birlikte tedirgin ediyor. Bilebileceğimiz şeyleri bilmemek bizi endişelendiriyor. Belki de en basit tanımı bu. Yani bir şeyi eğer bilme ihtimalimiz varsa öncesinden bilmek istiyoruz. Bilebileceğimiz şeyleri bilmeme hali bizi tedirgin ediyor. Ama aynı zamanda hayatınızı, yaşadıklarınızı, tecrübelerinizi bir gözünüzün önünden geçirin. Çoğu zaman bilmenin daha endişe verici olduğunu tecrübe ediyoruz. Mesela yazar Scott Fitzgerald diyor ki, kesinliğin olmadığı yerde umut vardır. Sahiden öyle. Yani bilmediğimiz bir geleceğin içerisindeki olumsuzlukları düşünmek yerine
onun içerdiği sürprizleri, fırsatları hani güzel şeyleri düşünmememiz nedendir? Karamsarlığımızdan mı? Bilemiyorum açıkçası. Her şeye rağmen araştırmalar insanların kesinlikle kötü sonuçlar alacaklarını bilmenin belirsizliğe kıyasla daha az stres yarattığını gösteriyor. Yani çoğu zaman neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmek iyi ya da kötü olsun hiç fark etmez rahatlatıcı bir unsur oluyor.
Yani şöyle mi anlamalıyız bilmiyorum birisi gelse yolda yanımıza yaklaşsa böyle bir alaca karanlık kuşağı vardı benim çocukluğumda gizemli olayları enteresan meseleleri işleyen bir bölümler dizisiydi onun gibi bir gizemli karakter yaklaşsa biliyor musun işte bundan 12 sene bilmem kaç gün bilmem kaç saat sonra hayatını kaybedeceksin tam şu an bulunduğun noktada dese hani bu huzur verici bir bilgi midir? Bazıları için öyle olabilir yani bazıları için öleceği anı bilmek mesela hep onu düşünmüşümdür kendi kişisel zihin pratiklerimde. Acaba tam olarak ne zaman öleceğimi bilmek iyi bir şey midir? Hani bazılarına diyorlar ya eski Türk filmlerinde çok olurdu. 3 ay ömrü kaldı. Hep de böyle yuvarlak şeyler olurdu. 3 ay ömrü kaldı işte onu mutlu edin falan filan gibi. Bu bir hediye gibi gelir bana hep çünkü nihayetinde bilirsin. Benim yarını çıkarıp çıkarmayacağımın bir garantisi yok. O en azından biliyor. 3 aylık bir çerçevesi var. Hoş, onu da yarın ne olacağını bilmiyor ama en azından öyle bir marcu var. Hiç bilmemek daha mı iyi? Yani düşününce elbette daha iyi ya. İnsan sayılı günü olduğunu biliyor ama kaç tanesine sahip olduğunu bilmemesi sayesinde zaten umudunu diri tutuyor değil mi? Kafanızın... Yeteri kadar karıştığını ümit ederek gelelim bunca lakırdıdan sonra kapanışa doğru ne yapmalı konusuna.
Ne yapmalı, ne etmeli değil mi? Haddini aşan yaşam rehberi ne anlatıyor bize? Haddini aşıyor, yaşama bakıyor ama ne yapıyor aynı zamanda? Bütün bu hadsizliğiyle bir rehberlik sunuyor. Hani tamam belirsizlik hayatımızın vazgeçilmez parçası ve bizi tedirgin ediyor, endişelendiriyor, böyle vesveselere sürüklüyor. Peki bununla mücadele için? Ne yapmalı biraz da ona bakalım. Şimdi öncelikle sizlere tavsiyem. Şunu kabullenelim. Benim hatırlatmama gerek yok ama yine de anlış olalım. Her şeyi bilmek imkansız. Bu mümkün değil. Yani her şeyden haberdar olmak, her şeyi öngörebilmek, her şey hakkında bir projeksiyona sahip olmak mümkün değil. Yani öte yandan bildiğimiz her şeyin bize bir fayda sağlayacağını ummak da çok çok iyimser bir beklenti.
Bildiklerimizden duyduğumuz güveni elimizde tutup belirsizliklerin olumlu şeylere vesile olma ihtimaline odaklanmak en pratik çözüm. Yani bildiğimiz, emin olduğumuz kesin olan şeyler var. Yarın kaçta uyanacağız? Uyandıktan sonra ne yapacağız? Sonra nereye gideceğiz? Nereye döneceğiz? Bunlar hayatımızda bildiğimiz şeyler. Bunlar cepte, elde, kesede. Bilmediklerimize yönelik şeylere dair endişe yerine içinde barındırabileceği güzelliklere, fırsatlara dair umutlanmak, bunlara odaklanmak iyi bir seçenek olabilir ki genellikle de öyle olur ya. Hani hayatınızı bir tarayın. Ben bu notlarımı hazırlarken bir kendi hayatımı şöyle bir gözden geçirdim. Başıma gelen güzel şeylerin öncesindeki o umutsuzluklarıma, karamsarlıklarıma baktığım hayatımdaki pek çok şey, yani inanılmaz tesadüfler silsilesi sonucunda ve arada genellikle bakıldığında bir sürü musibetin ardından gelmiş ve düşünüyorum aradaki o musibetler olmasaydı bu güzellikler hayatımda olacak mıydı?
buralara getirecek miydi? İnanın bilemiyorum. O aradaki bütün musibetleri çıkardığımda hayat böyle çok soluk, çok manasız ve overdose haddinden fazla dopamin, serotonin içeren bir kesitte dönüşüyor en azından benim bakış açımdan. Demek ki ilk kuralımız her şeyi bilmenin imkansızlığını kabul ederek bilinmezliklere yönelik umudumuzu diri tutmak. Bu birinci tavsiyem.
İkinci tavsiye ise, hani düşündüm düşündüm düşündüm, bir yemekte sohbet etme şansına eriştiğim bir yazar aklıma geldi. Nassim Nicholas Taleb. Muhteşem bir yazardır, eminim duymuşluğunuz vardır. Olasılıksız görünenin etkisi alt başlıklı Siyah Q adlı meşhur bir kitabı var, onu da bölüm notlarına ekliyorum. Hani alsanız bir kenarda dursa, bir boş anınızda, bir böyle geleceğe yönelik belirsizliklerin evhamıyla titrediğiniz anda sayfalarını karıştırsanız ne hoş olur. Diyor ki Talep, belirsizliklere yönelik endişelerimiz... elbette kaçınılmaz ama içerdiği potansiyelleri ve tarih boyunca vesile oldukları düşününce muhteşem bir fırsatlar silsilesi olarak karşımıza çıkıyor. Aynen kendi kitabı gibi yani siyah kuğu belirsizliklere yönelik endişelerimiz için en büyük şifa kaynaklarından biri. Neyi anlatıyor? Tarihteki birçok büyük keşfin, birçok imrendiğimiz başarının
tam da böyle belirsiz ve kaotik ortamlarda ortaya çıktığını gösteriyor bize yaşanmış örneklerle. Üstelik bunlar öyle istisnai örnekler değil, hepimizin hayatında yansımaları olan şeyler. Yani önemli olan belirsizlikleri bir engel olarak görmek yerine fırsat içeren durumlar olarak algılayabilmek. Üçüncü tavsiyeye geldiğimizde belirsizliğin kontrolsüz ortamı yerine kontrol edebildiğimiz alanlara odaklanmak da faydalı. Hani aklıma böyle bir şey geldi. Yönetebileceğimiz şeylere harcayacağınız enerji, belirleyemeyeceğiniz şeyler için duyacağınız endişeden daha anlamlı.
Yani biraz daha detaylandıralım böyle bir solukta dillendirince çok anlaşılmamış olabilir. Yani kontrol edemeyeceğimiz şeylere, karar veremeyeceğimiz, hükmedemeyeceğimiz şeylere odaklanıp enerji harcamak yerine yönetebileceğimiz şeylere odaklanalım. Cephanemizi daha mantıklı garantili şeylerde harcayalım ki diğer endişelere yönelik enerjimiz bir israfa dönüşmesin. Bir diğer madde ki dördüncü oluyor sanırım mutlaka bir B planımız hatta varsa C ve D planımız olsun hayata ve ihtimallere yönelik. Yani eğer ki bu belirsizliğin endişesi bizde artık böyle gerçekten patolojik bir ruhsal bir sıkıntıya dönüyorsa eğer B ve C ve D planlarımız olsun olayların beklediğimiz gibi gitmemesi durumunda seçenekleri bilmemiz bize her zaman güven verir çünkü. Ve nihayetinde son tavsiye olarak unutmayalım ki bir kere daha tekrar edeyim ki hayatı anlamlı kılan şey belirsizlikler içinden çıkan veya onların arasından bizzat bizim var ettiğimiz olumlu sonuçlar. Belirsizliklerle dolu bu yaşamı ne yazık ki değiştiremeyeceğiz. Yazar Paulo Coelho diyor ki yaşadığımız anın belirsizliği
Geleceği yaratma gücümüzü gösterir. Her şeye bir de bu gözle bakabilmek yaşama yönelik iyi bir yöntem olabilir. Abdülhaşan Yaşam Rehberi burada nihayetleniyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.