Podcast

Temassız Var Mıydı?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ağzımız Instagram’da tadına bakamadığımız yemekler ile sulanıyor. Burnumuz asla koklayamadığımız şeylerle sızlıyor. Arkadaş diye nitelediğimiz insanların neredeyse tamamı sosyal medya algoritmalarının ekranımıza layık bulduğu kullanıcılar. Şarkılarımıza, kitaplarımıza, fotoğraflarımıza, arkadaşlarımıza, oyuncaklarımıza, koleksiyonlarımıza dokunamadığımız bir dünya... Dahası ne? Haddini Aşan Yaşam Rehber bu bölümünde temas ve temassızlık ile ilgileniyor.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.716 kelime · ~14 dk okuma

Biraz zamanınız var mı başlıklı iki bölümlük serimizde çocukluk, gençlik ve yaşlılık döneminde zamanın neden farklı aktığından söz etmiştik? Dinlemeyenler ya da unutanlar için hatırlatayım. Yaş ilerledikçe zamanın daha hızlı geçiyormuş hissi yaratmasının sebebi Sürekli aynı şeyleri yaşar hale gelişimiz. Uyanma saatimizden gideceğimiz yere, yapacağımız şeyden göreceğimiz kişilere kadar neredeyse bir öncekinin giderek soluklaşan kopyası haline gelen günlük rutinimiz zamanı da bir çırpıda geçmiş gibi gösteriyor bize. Oysa çocukluk öyle mi? Her gün. Her an bir keşif. Yeni arkadaşları edinmek. Yeni sözcükler öğrenmek. Yeni lezzetler tatmak. Yeni oyuncaklarla oynamak. Yeni yerler görmek. Bu yüzden işte çocukluk hatıralarımız hep parlak, hep ışıltılı. Sonrakilerin hepsi birbirinden soluk. Hatırlamakta bile zorlanıyoruz.

Çocukluk yıllarımın heyecanlarını düşünürken aklıma birbirinden ilginç şeyler geldi. Şeyler yani ilk kol saatim, ilk futbol topum, oyuncaklarım, ayakkabılarım, mızıkam, çizgi romanlarım, radyolu pikabımızın üstünde yazan şehir ve ülke isimleri, misafir odasının, evimizin kalan her yerine yabancı, kendine has o kokusu, ayakkabı kutularımızdaki fotoğraflar ve daha yüzlerce şey. Geçen ay yaptıklarıma dair neredeyse hiçbir şeyi hatırlamazken, bunca şeyi nasıl aklımda tuttuğumu düşünürken, etrafımdaki herkesin aşağı yukarı benzer durumda olmasını hatırlayıp kendi kendimi avuttum. Kitnesel ve çok yavaş ilerleyen küresel bir Alzheimer sürecinde gibiyiz sanki.

Bunları düşünürken hafızamda yer eden hemen her şeyin dokunulabilir, tadılabilir, koklanabilir şeyler olduğunu fark ettim. Oyuncaklarım, ayakkabılarım, romanlarım ya da işte radyomuz, plağın çıtırtısı hepsi duyumsalabilir şeylerdi. Bugünün tam da aksine. Dijital çağda artık neredeyse hiçbir şeyle gerçek anlamda etkileşime giremiyoruz. Oysa mesela etkileşim sözcüğünü ne kadar sık kullanıyoruz değil mi? Her an kulağımıza çalınıyor ama dijital dünyada gerçek anlamda bir etkileşim yok. Onları gerçekte göremiyoruz, duyamıyoruz, dokunamıyoruz. Her şey akıllı cihazlarımızın dikdörtgen camlarının ardında. Onları gerçeğin bir sureti olarak kabul ettik ama yapay zeka çağında artık sahiden varlar mı? Ondan dahi emin olmak imkansız. Bir arkadaşımız çoktan aramızdan ayrılmış ve bir yapay zeka algoritması ile hala varlığını sanal da dijital de sentetik de olsa devam ettiriyor olabilir pekala.

Transkriptin tamamını oku

Temas edemediğimiz bir dünyada hakikatin gerçekçi bir temsiliyle avunmamız gerekiyor. En azından bizden beklenen bu. Tam olarak hiçbir şeye sahip ya da ait olamıyoruz. Ne dinlediğimiz şarkılar sahiden bizim ne de podcastler. Ne oyuncaklarımız var gerçekte ne de fotoğraflarımız. Dahası var olduklarını sandığımız her şey her an tamamen yok olma ihtimaliyle yüz yüze.

Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nde bu hafta temassız hayatımızın düşündürücü hallerine bakıyoruz. Gelelim kavramlarımıza, bölüm sözlüğümüze. Bu program aslında Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin kendi tarihçesi içerisinde bir ilk şu anlamda bilenleriniz vardır. Gerçi arada sokaklarda, metrolarda, otobüslerde insanlarla karşılaşıyorum. İşte podcastleriniz sayesinde sizi keşfettim, dinliyorum diyorlar. Demek ki Haddini Aşan Yaşam Rehberi'yle ilk defa tanıştığımız insanlar da var. Hani o gruptakiler için bir

Bilgi vereyim. Benim asıl işim, uzmanlığım teknoloji. Dolayısıyla aslında en iyi bildiğim, hakkında en rahat, bolca özgüven içerisinde konuşabileceğim konu şüphesiz teknoloji. Ama haddini aşan Yaşam Rehberi'nde bu konuya hiç girmedik ve mümkünse hiç de girmeyeceğim. Fakat teknolojinin bazı yan etkilerinden bahsettiğimiz durumlarda mesela

bizzat bu bölümde olduğu gibi temas edemediğimiz hayatla ilgili mevzularda ister istemez teknolojiye birazcık atıf yapacağız. Bu bölüm birazcık öyle olacak. Mümkün olunca kendimi dizginlemeye çalışacağım. Yani niyetim aslında teknolojiyi anlatmak, bir şeye taraf olmak ya da karşısında durmak falan değil. Bunu da bir en başta altını çizerek paylaşmış olayım.

Gelelim kavramlara. Hani birazdan dilimden sıkça dökülecek bazı sözcüklere bakalım dedim. Şimdi en başta ne dedik? Çok kullandık. Bölümümüzün isminde de yer alıyor. Temas. Temas Arapça bir sözcük. Bedenen birbirine değme ve ilişme anlamına geliyor.

mesela sporda, özellikle futbolda çok kullanılır ya bu temas, futbolda çok kullanılmasının sebebi bizim futbola olan düşkünlüğümüzden de olmalı şüphesiz ama gündelik dilimizde ilginç, önemli, dikkate değer bir ayrıntı olarak soyut kavramlar ve eylemler için daha fazla kullanıyoruz. Yani temas dediğimizde aslında böyle bedenen, vücudumuzun birbirine temasından çok işte fikirlerimizin birbirine temas etmesi ya da birbirimize tesadüf etme gibi şeylerden de bahsediyoruz ağırlıklı olarak. Bir diğer kavram, temasın mecburi, kaçınılmaz yan etkilerinden biri de etki. Etki, öz Türkçe bir tabir. Etten geliyor, yani etmek kökünden geliyor. Bir de etkileşim var az önce andığım, ondan da bahsetmeden geçmiş olmayalım. Etkileşim de bildiğiniz gibi bu işim içeren, işteşlik yani beraberlik tanımlayan bir kavram. Karşılıklı olarak birbirini etkileme anlamına geliyor. Etkileşim, başkalaşım,

yönetişim gibi kavramlarda olduğu gibi birbirimizi etkileme hali. Ve son olarak da bütün bu temassızlık ekseninde çok değineceğim konulardan biri de sahiplik. Dolayısıyla şu sahip kavramından da bahsedelim. O da Arapça bir söz.

bir şeyin üstünde mülkiyeti olan kişiyi tanımlıyor. Yani malik dediğimiz şey. Hani bu adalet, mülkün temelindeki o mülk kavramının da aslında temelinde olan maliklik. Yani tabii ki başka bir anlamı da var. Sahipliğin dostluk, arkadaşlık anlamına da geliyor. Mesela sahabe bu kökenden, sohbet de mesela o kökenden geliyor. Bir de suret var. Hadi ondan da bahsedeyim. Çünkü ondan da bahsedeceğim notlarıma eklemiştim. Suret de Arapça görünüm, çehre demek ama nasıl bir çehre? Duyum sanabilir. Yani bu beş duyumuzla algılayabileceğimiz tarzda özellikle görebildiğimiz, dokunabildiğimiz suretsiz. Ve hani bu bölümle hiç alakası yok da malumat furuştuk adına paylaşmış olalım. Hani bu özellikle teoloji İslam felsefesinde hani suret gördüğümüz, bir de siret var. Siret de ahlak, karakter yani soyut kavramlar. Sureti gözümüzde görebiliyoruz, sireti algılayabiliyoruz. Buna da bir bilmiş olalım. Oğlum, birazdan duyacağınız sözcüklerin anlamları böyleydi. Duyduğunuzda ne demek istiyor bu beyefendi diye düşünmeyin dedik ve sözcük kısmımızı bitirdik. Gelin bakalım şu temassız hayatımızın ayrıntılarına.

İlk kol saatim dijital bir kadrana ve melodili alarma sahipti. Hala da çekmecemde duruyor. Pil taktığımda çalışıyor ve beni bir anda yıllar öncesine ışınlıyor. Oysa ki biliyorum birkaç sene önce sahip olduğum akıllı saatimin pili birkaç yüz, birkaç bin şarj sonra artık bitecek. Sonra onu bir servise götüreceğim ve karşıma korkunç bir fatura çıkaracak ve o akıllı saat bütün o aklıyla elektronik çöplüklerimi oluşturan çekmecemin sonsuzluğunda çürümeye terk edilecek. Muhtemelen ömrü benden çok daha uzun olacak ama. Dansını taklit ederek eşlik ettiğim Cem Karaca'nın namus belası 45'liği de hala duruyor plak arşivimin içerisinde.

Arka yüzünde gurbet şarkısı var. Arada pick-up'ıma yerleştirip hala dinliyorum. Mesela Moğolları o albüm sayesinde tanıdım. O zamanlar ne olduğunu bilmiyordum ben. Cem Karaca Moğollar, Cem Karaca'nın soyadı gibi bir şeydi. Hani göbek adı ve soyadı gibi. Meğerse başka bir grupmuş ama hani işte o Moğollar grubunun o dönemki üyelerine sima olarak o kapak sayesinde aşinayım.

Arada doğum günümü kutladığım yıllara ait fotoğraflara bakıyorum. Eski böyle güzel ama pırıl pırıl fotoğraflar. Arkasına notlar tutulmuş, tarihler atılmış. Fotoğraflar duruyor ama o arkadaşlarımın hiçbiri hayatımda yok artık kim bilir nerelerdeler, hayattalar mı, ne yapmaktalar.

Yenilerine ulaşmak hiç kolay değil ama aksine. Yani bundan 30-40 sene önceki doğum günlerimin fotoğraflarına tık diye ulaşabiliyorum. Hatta hafızamda yeri bile var. Ama bir 10 sene öncekine dijital albümümün içerisinden nasıl ulaşacağım hiç fikrim yok. Üstelik her aklıma geldiğinde biraz daha üşeniyorum.

Neyse ki yapay zeka destekli albümler çıktı da böyle kelime sözcüklerle aramak birazcık kolaylaştı. Sahip olduğum ilk CD'yi düşündüm, o da hala duruyor. Public Enemy'nin CD'si, Apocalypse 91, The Enemy Strikes Black albümü. Üstelik bütün şarkılarının sözleri hala da ezberimde. Yani böyle biraz taktım dinledim, hala eşlik edebiliyorum.

Arada mesela evde bir şeyler ararken depo olarak kullandığım küçük bir oda var. Oraya giriyorum, kutuları eşeliyorum, disketler çıkıyor karşıma. Eski bilgisayarlarımın disketleri. İçinde samplerim var, oyunlarım var. Hala da erişebilir durumdayım. Emülatörde de oynayabilirim tabii bütün bu oyunları ama o kadar da keyif vermiyor nedense. Deneyenler bilir, katılır zannediyorum.

Kişisel listem tabii böyle uzayıp gider. Meselem aslında kişisel hatıralarımla sizleri meşgul etmek değil. Üstelik benim kuşağım için öyle pek şaşırtıcı, sıra dışı da sayılmaz zannediyorum. Peki mesela sizin için öyle mi? Hiç düşündünüz mü bu bahsettiğim şeyleri? Mesela ilk müzik albümünüz hala erişilebilir durumda mı? Eminim dinlenebilir durumdadır. Ona bir şüphe yok artık. Bir şeye dijital olarak erişememe halimiz kalmadı ama ona dokunabiliyor musunuz?

Tutabiliyor musunuz mesela? İçine eklediğiniz notu görebiliyor musunuz? Yanındaki kıvrımlara, kırışıklıklara bakıp o günleri hatırlayabiliyor musunuz? Kapağını açarken yırttığınız o gün yaşadığınız o böyle tedirginliği, o kızgınlığı, siniri...

Dijital kavramı bize hep ölümsüzlüğü hatırlatıyor. Öyle ya, insan fâni, dijital her şey sonsuza kadar hayatta kalacak gibi. Ama bizi buna nasıl ikna ettiler bilemiyorum. Belki de 21. yüzyılın en büyük, en yaygın yalanı bu. Ben bu yalın ifşa etme adına kendi payıma düşeceğini ilk günden bu yana fazlasıyla yerine getirdiğimi düşünüyorum. Bu açıdan içim, vicdanım rahat. Ama hani düşünüldüğünde dijitalin ne kadar kırılgan, ne kadar kolay yok olası olduğunu bizden gizliyorlar. Belki bir zaman, bir vesileyle buna ayrıca değiniriz. Benim şahsen dijital nimetlerle yolumun kesişmesi çoğunuzdan çok daha eskiye dayanıyor olmalı. Böyle bir düşünce içerisindeyim ve hiçbirini de reddetmedim. Büyük bir iştahla kullandım bütün ürünlerini, nimetlerini. Fakat bizi sevdiklerimizden koparan, bir şeye gerçekte sahip olmamıza asla izin vermeyen, bunlar yetmez gibi inanılmaz derecede hassas ve kırılgan hallerine bir türlü ısınamadım. Şimdi mülkiyet işin sadece bir kısmı. Tam olarak bu bölümün konusu da değil ki, mülkiyet kavramını ileride ayrıca bakacağız bir bölümden. Ama madem andık, biraz da detay vereyim. Mesela elektronik kitaplarınızın, şarkılarınızın, film arşivinizin sizin olduğu hissine hiç kapıldınız mı? Yani evet bu benim dijital film koleksiyonum, bu benim şarkı playlistim, bu benim uzun yol tatile giderken dinlediğim playlistim falan gibi küçük küçük şımarıklıklarımız oluyor. Aman yapmayın. Çünkü hiçbiri sizin değil. Okumadan onayladığınız kullanım sözleşmeleri gereği

sadece üyeliğiniz boyunca sadece kullanım hakkına sahipsiniz. Buna sadece abone olduklarınız değil, satın aldıklarınız da dahil. Üyeliğiniz bittiği anda onlara ait bütün haklarınız da ortadan kalkıyor. Üstelik hemen hepsi kişisel hesabınıza bağlı ve ödünç verebileceğiniz ya da miras bırakabileceğiniz türden değil. Oysa mesela benim kitap ve plak arşivimin bir kısmı bu dünyadan çoktan göçüp gitmiş kişilere ait. Bir kısmı hediye, bir kısmını ben satın aldım. Üstelik bunları devredebilirim istediğim kişiye ya da çöpe atabilirim ya da yakabilirim de üzülerek, seyrederek. CD'lere kaydettiğim fotoğraflar var mesela.

Daha içinde tabi sadece fotoğraflar değil bir sürü dosyalar, bilgisayar yedekleri, kaydedilebilir CD'lerin en fazla 10 yıl ömrü olduğunu unutmaya çalışıyorum. Belki çoğu çoktan artık erişilmez hale geldiler bile. Denemeye bile korkuyorum. Esas meseleye dönelim isterseniz. Sevdiğimiz hiçbir şeye ve hiç kimseye artık dokunamıyoruz. Sahip olmadığımız şarkıları dinliyoruz. Pazarlayan platformlar bizi milyonlarca seçenekle avutmaya çalışıyor. Milyonlarcası olan her şey gibi kıymetsizleşiyorlar. Sözlerini ezbere bildiğiniz kaç şarkı var mesela bir düşünün bakalım. Filmlerde de durum aynı. Mesela baktığınızda aynı şeyleri görüyoruz. Aynı olayları yaşıyoruz. Mesela Netflix'te böyle çok nadir dizi seyredebiliyorum vakitsizlikten. İzleme fırsatına geçtiğim ve çok beğendiğim biri Left Behind'tı. Umarım adını yanlış hatırlamıyorum ama neyi anlatıyordu? Dijital bir kıyametin ardından işte dünyada yaşananları anlatıyordu. ve ilginç ayrıntılardan biri filmdeki karakterlerden biri, bir küçük kız Friends dizisini izliyordu ve izleyip izleyip son bölümüne kadar geliyordu ve tam son bölümü izleyecekken bütün dijital olan her şey işlemez hale geliyordu. Dolayısıyla Netflix'iymiş, o suymuş, bu suymuş hepsi birden buhar oluyordu.

Ve sonrasında bir sığınağın içerisinde bir DVD ve VHS video kaset arşivi bulup oradan seyredip son bölümünü bitiriyordu. Hani hayat aslında birazcık böyle bir şey. Dijital olarak sahip olduğumuzu düşündüğümüz hiçbir şeye aslında sahip değiliz. Yani babanızın kitap, film ya da şarkı koleksiyonunu devralıp okuyabilirsiniz, izleyebilirsiniz, dinleyebilirsiniz. Sizin dijital arşiviniz ne olacak? Mesela sizden sonrakileri için hiç mi bir şey ifade etmeyecek yoksa? O kadar anlamsız, o kadar müstakil mi bu yaşadığınız hayat? Sadece sizden mi ibaret kalacak? Herkes bir Instagram hikayesi ya da snap gibi akıp gidecek mi bu dünyadan? Belki de öyle. Siz bütün bunları düşünürken bu dokunma hissinizi değil ama duyma hissinizi biraz daha farklı çalıştırabilme adına kısa bir mola verelim ve ardından insanların nesneler ve suretleriyle olan ilişkilerine bakalım.

İnsanlar ve nesneler dedik. Şimdi bu ikisi de suretleriyle de anlamlı olabilir fakat aslıyla karşılaştırabileceğimiz türden asla değil. Bunu somutlaştırmak için nasıl bir örnek verebilirim diye düşündüğümde aklıma yönetmen Nuri Bilge Ceylan'ın olduğunu düşündüğümde Yani olmayabilir de ama ben notuma öyle eklemişim. Bir sözü geldi. Şöyle diyor, biri ölür üzülmezsiniz. Sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz. O hırkanın duruşu kalbinize oturur. Ben olsam daha başka bir şekilde, daha güzel bir üslupla anlatabilirdim diye düşündüm ama eminim o benden çok daha iyi görselleştirirdi bu sahneyi.

Fakat hani düşündüğünüzde siz hiç böyle umursamadığınız biri bile hayatınızdan çıktığında ona ait bir şeye denk geldiğinizde, bütün o hatıralarınızı tetiklediğinde bir anda bütün dünyanız, algınız, düşünceleriniz de değişir değil mi? Sahiden de öyledir. Yani sandalyede asıl o hırka sizi milyonlarca şey hatırlatır. Sözcüklere dökemeyeceğiniz hisler bırakır, milyonlarca, milyarlarca. Nuri Bilge Ceylan deyince aklıma çok sevdiğim güncel filmlerinden biri geldi, Ahlat Ağacı. İzleyenler eminim hemen kafasında canlandıracaktır, izlemeyenlerin de aklında bu kısmı bulunsun, izlerken düşünsün. Sinan karakteri, yani Doğu Demirkol'un canlandırdığı Sinan karakteri, babası İdris Karasu'yu ve kendisinin onun hayatındaki yerini ancak ta üniversiteyi bitirip askerden dönüp bir vesileyle babasının cüzdanını karıştırdığında anlar.

Çok ilginç bir andır. Cüzdanının arasından çıkan gazete kupüreyle, oğlu yani Sinan'la ilgili çıkmış yerel bir gazetedeki küçük, belki de hiç önemsiz bir gazete haberinin kesitiyle, o kağıt parçasının anlattığını bir babanın evladına sözcüklerle anlatabilmesi mümkün müdür acaba? Çekmeceden çıkan bir kağıt parçası dahi yani bazen bize çok şey anlatır. Şeyler önemlidir, şeyler. Çizgisiyle, kokusuyla, solan renkleriyle. Eskiden yabancı müzik dergilerinde albüm art diye bir şeyden bahsedilirdi, garipserdim. Bizde bir karşılığı yoktu çünkü ama onlar çok önemsiyordu. İşte kim tasarlamış, kim çizmiş, ne anlatmak istemiş, içine ne gizli semboller yerleştirmiş, bir sürü şey.

Bizdeki albümler hep söyleyenin böyle pürüzsüz, bol, rötuşlu, pırıl pırıl suratlı bir fotoğrafıyla çıktığı için bizim gündemimizde onun adı albüm kapağıydı. Sahiden öyleydi. Hiçbirimiz bakma ihtiyacı bile duymazdık. En fazla hani bilmem kimin albümü hangisiydi diye isimlerini okurduk. Dijital aboneliklerin yayılmasıyla önce albüm kapakları yok.

Sonra albümler, bilmiyorum dikkatinizi çekti mi? Mesela tekli diye güzel bir karşılık bulan single'lar, artık sektörün tartışmasız efendisi. Her tekliye tabii bir albüm art, bir albüm sanatı eseri ortaya koymak olacak iş değil. Ama esas mesele şu ki, artık albüm kapağındaki sanatı görme ihtimalimiz de kalmadı gibi. Çünkü küçücük ekranlarda sonsuz bir kaydırma seansında

dikkat çekecek türden olmalı hepsi yani bizleri hedeflemiyorlar tam olarak algoritmaları hedefliyorlar kimin yaptığı ne anlattı artık kimsenin umurunda değil en son ne zaman bir albüm kapağı üzerine düşündünüz ya da merak ettiniz büyük bir görselini açtınız baktınız ettiniz bilmiyorum ama eskiden bunlar Baya bir şeydi. Hatta ve hatta bazı plaklar iki tane alınırdı. Bunlardan bir tanesinin kapağı çerçeveletip asılırdı. Poster olanları vardı. Bunların hiçbiri kalmadı. Neden? Çünkü dijitalleşme ile birlikte hepsi küçücük artık şeylere döndü. Bu thumbnail dediğimiz küçük görsellere dönüştü. Bu yakınmaları dijital karşıtı bir duruş gibi lütfen algılamayın sakın. Ben hayatımı biraz önce dediğim gibi dijital dünya sayesinde kazanıyorum ama bu temassızlık hali sizi de rahatsız etmiyor mu sahiden ya? Bir şeylere fiziken bağlanma arzusu duyuluyor musunuz?

Ağzımız mesela Instagram'da hiç tadına bakamadığımız yemeklerle sulanıyor. Burnumuz asla koklayamadığımız şeylerle sızlıyor. Arkadaş diye nitelendirdiğimiz insanların neredeyse tamamı sosyal medya algoritmalarının ekranımıza layık bulduğu kullanıcılardan ibaret. Tam olarak yaşadıklarından dahi emin değiliz. Hani demin dediğim gibi belki çoktan öldüler de Instagram biz onun postlarıyla, paylaşımlarıyla çok ilgiliyiz diye sürekli ısıtıp ısıtıp eski paylaşımların hepsini gösteriyor. Ya da eski paylaşımlarından yola çıkarak onun yeni ne diyelim paylaşımlarını yaratıyor. Bilebilir misiniz? Aradınız mı? Sordunuz mu mesela? O sonsuz kaydırmalarda karşınıza çıkan arkadaşınız hala hayatta mı değil mi? Bilmiyoruz değil mi? Ben de bilmiyorum. Ya bu notları tutarken aklıma geldi işte bunların hepsi.

Pandeminin bize zorla ite kaka öğrettiği kavramlardan biri de mesafe oldu. Esasında temas ettiğimiz halde o ödeme şekline niye temasız dedik bilmiyorum. Aslında baya baya temas ediyoruz. Başka bir şey bulabilirdik ama neyse ki ne demek istediğimizi en azından anlıyoruz. Fakat insanlarla olan mesafemizde sınırları genişlettiği kesin. Şimdi seneler sonra bugün artık böyle lafını ettiğimizde dahi hatırası soluklaşmasına rağmen hala belleğimizde yeri taze ve sanki her an bir vesileyle geri dönebilecekmiş gibi. Şarkılarımıza, kitaplarımıza, fotoğraflarımıza, arkadaşlarımıza, oyuncaklarımıza, koleksiyonlarımıza dokunamadığımız bir dünya. Öylesine normalleşti ki sorgulamak bile yadırgatıcı geliyor kimilerine. Hani bazılarınız dinlerken canım ne var bunda diye bir sürü defa kendi kendine sormuş söylenmiş olabilir. Ne tuhaf aslında değil mi? İnsanoğlu oysa beş duyusuyla tanımlanıyor. Ne onlar? İşte görme, duyma, tatma, koklama, dokunma. Bu beş duyu bizi tanımlıyor. Böyle algılıyoruz dünyayı.

Ama sanki bugün her şey sadece görme hissine indirgenmiş gibi, her şey göze hitap etmek zorunda ve sadece gözümüzle gördüğümüz gibi sadece gözümüzle tadabiliyor, sadece gözümüzle dokunabiliyoruz. Ve dikkati binbir uyaranla darma darma olmuşların gözünde yer etmenin tek sırrı telaş. Görüntüler kaydıran parmaklardan daha hızlı olmalı, konuşmalar çarpı iki hızını almayı gerektirmeyecek kadar seri olmalı. Temassız çağda görme duyusu bile normalden farklı çalışıyor. Her

şeyin dijital suretlere dönüştüğü bir devirde fiziki zevkler tuhaf bir meşakkate, zorluğa, zahmete dönüşüyor. Ne var ki güzel demlenmiş taze bir çayın, eşya kokusuyla dolmuş bir mekanın, bir türlü yerleşemediğimiz koltukta amaçsız bir muhabbetin, hatıralarla dolu eski bir eşyanın lezzeti hala baki. Hiçbir şeyin eskisi gibi keyif vermeme halinin, hiçbir şeyle gerçekten temas edememe haliyle ilgili olabileceğini akılda tutmak gerek belki de. Olur mu bilmem ama hepinizi sımsıkı kucaklayarak bitirdiğimi varsayım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)