Podcast

427: Gizli Açılım Süreci ve Kürt Sorunu

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde Bahçeli’nin son çıkışlarının ardından ortaya çıkan durumu anlatmaya çalışacağız, ardından da Kürt Sorunu nedir sorusuna yanıt arayacağız.
Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.096 kelime · ~20 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 29 Ekim 2024'te alıyoruz. Güzel tarih değil mi? Türk milletinin sırtına çöreklenmiş taşlıları silkeleyip attığı tarihtir 29 Ekim. Bu haliyle 29 Ekim'i anlamak, monarşiye karşı her bir ferdi eşit bir ulus yaratmayı anlamaktır. 29 Ekim 1923'te, mecliste Anayasa Komisyonu Başkanı Yunus Nadir'in konuşması da bu minvaldedir.

Arkadaşlar, yaptığımız yürürlükte olan rejimin adını koymak... ...ve anayasanın ruhunu açıklamaktan ibarettir. Yeni Türkiye Devleti, milletin ruhundan doğmuş bir devlettir. Bundan böyle milletin kendisi hem hakim hem de efendisidir. Türk milleti bundan sonra başında bir taşı kabul etmez... ...ve hiçbir ferdin esiri olmaz.

Yunus Nader'in taçlılar ifadesi, cumhuriyetçilerin evrensel bakış açısına işarettir. Şah değil, padişah değil, taçlılar deniyorsa bu ifade Fransa'dan Rusya'ya, başındaki taçlıları atabilen tüm Ruslara bir selamdır. Bir ulus için başındaki taçlıları göndermek gurur duyulacak bir iştir. Ama hukuk tekniği açısından ele alınırsa 29 Ekim 1923'te yaşanan 1921 anayasasındaki bir değişiklikten ibarettir. Bu tarih itibariyle anayasamıza eklenen şu ifade yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunu tespit eder.

Transkriptin tamamını oku

İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bil fiil idare etmesi esasına müsteniktir. Türkiye devletinin şekli hükümeti, cumhuriyettir. Ne diyor? İdare usulü, halkın mukadderatını yani kaderini bizzat ve bil fiil idare etmesi esasına dayanır. Bizzat ve bil fiil yani ulusun kendisi, eylem halinde kendisini idare eder. Bu ulusun fertleri arasında bir eşitsizlik bulunmaz. Ulus, kendi kaderinin kontrolüne yine kendisi sahiptir.

İşte cumhuriyet bu nedenle kutlanacak bir şeydir. Kaderini bir taçlının kararına bırakan bir tebaanın bir ulusa dönüşme çabasıdır cumhuriyet. Fertleri birbiriyle eşit ve özgür bir ulus yaratma vizyonu. Fakat bu vizyon tarih sahnesine 29 Ekim 1923'te değil, yaklaşık bir yıl önce 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla ortaya çıkmıştı.

9 Eylül 1922'den itibaren düşman yurttan kovulmuş ve yeni devletin idaresi tartışma konusu haline gelmişti. Vahdettin iktidarına kavuşmak istiyordu da millet meclisi ona iktidarını verecek miydi? Üstelik emperyalistler hem Vahdettin hükümetini hem de TBMM'yi Lozan'a çağırarak Türkiye devletinin masaya bölünerek oturmasını arzuluyordu. İşte bu koşullar altında, saltanatın kaldırılması bir mecburiyete dönüştü. Ancak kaldırılmaya çalışılan az değil, Osmanlı hanedanının 600 küsür yıllık iktidarıydı. Üstelik bu iktidar 400 küsür yıldır bünyesinde hilafeti de barındırıyordu.

Saltanatın kaldırılmasının dinen caiz olup olmadığı da meclisin şerriye komisyonunda tartışma konusu yapılmıştı. Şerriye komisyonundaki tartışmaların uzaması üzerine Mustafa Kemal'in ulusal egemenliğe ilişkin şu konuşması devrimciliğinin gereğiydi. Efendiler, içinde bulunduğumuz şartlara rağmen sapsatayla, mugalatayla, nazariyatla vakit geçirdiğimizi görüyorum. Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşayla verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle zorla alınır. Türk milleti de hakimiyet ve saltanatı isyan ederek bir fiil kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir durumdur. Artık söz konusu olan millete hakimiyetini ve saltanatı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir.

Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmekten ibarettir. Bu herhalde ve mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi böyle görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.

Türk milleti öyle ya da böyle hakimiyet ve saltanatını kendi eline almıştır da bugün hakimiyet ve saltanat Türk milletinin elinde midir? Cumhuriyetin uluslaşma vizyonu 100 yılın sonunda ne ölçüde başarılabilmiştir? 100 yıl önceki tortular bugüne neler bırakmıştır? Bugün konuşacağımız konu bu soruya cevap arayacak. Bahçeli'nin son çıkışlarının ardından ortaya çıkan durumu anlatmaya ve anlamaya çalışacağız. Ardından da, Kürt sorunu nedir sorusuna yanıt arayacağız. O halde sizi daha fazla bekletmeyelim. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Herkesin aklında tek bir soru var. Neden? Neden daha birkaç ay önce dem kapatılsın, demliler tutuklansın, dem partiyi kapatmayan AYM kapatılsın diyen Devlet Bahçeli, Ekim ayında 180 derece dönmüştür. 1 Ekim'de dem partilerinin elini sıkmış, 23 Ekim'de de Öcalan'a özgürlük vaat etmiştir.

Şayet terörist başının tecidi kaldırılırsa Gelsin Dem parti grup toplantısında Konuşsun! Terörün tamamen bittiğini Ve örgütün laf edildiğini Haykırsın! Hodri meydan! Buna varız! Peki neden? Ne olmuştu da Bahçeli böyle bir açıklama yapmıştı? Neden şimdiydi? Onu savunduğu konumundan bu kadar uzaklaştıran neydi? Herkesin tutarlı hikayeleri var ama tutarlı hikayeler hakikat değildir. Hele ki elimizdeki bilgiler hakikati yakalamak için yeteri kadar açık değilse, tutarlı hikayelerin sayısı da artar.

Neden sorusuna türlü türlü cevaplar verilebilir akla, mantığa uygun. Ama hangisi hakikattir? Kimi zaman bu tutarlı hikayelere kendimizi fazlasıyla kaptırır ve zihnimizde yarattığımız hikayeleri hakikatmiş gibi kavrarız. Bu tehlikeye dikkat çekelim, zira elimizdeki bilgiler bizi hakikate götüremiyor.

Yani bahçenin bu konuşmasının arka planını şeffaflık içinde çözebilecek bilgiler elimizde yok. O halde sizlere hakikat yerine tutarlı hikayeler mi anlatalım? Bunu da ben sevmiyorum. Yetersiz bilgilerle bence böyle oluyor ya demek sorumsuzca geliyor açıkçası. Tüm hakikat buzlu bir camın ardında gösteriyor kendisini. Yani şeffaf değil, belli belirsiz bir vücut buzlu bir camın arkasında hareket ediyor da tam göremiyoruz neyin ne olduğunu.

Öyleyse sizlere, buzlu bir camın ardında da olsa bildiklerimi gördüklerimi anlatayım. Evvela bu konuştuğumuz şeyin adını koyalım. Ne diyelim bu sürece? Açılım süreci mi? Ya da daha önceki isimlendirmeler gibi milli birlik ve kardeşlik süreci mi? Yoksa çözüm süreci mi? Açıkçası CHP lideri Özgür Özel'in sürece koyduğu ismi beğendim. Gizli Açılım diyor Özgür Özel. Güzel isim. Gizli Açılım.

Yapılan teklif görünüşte dayın Bahçeli'nin teklifidir. Cumhur İttifakı'nın gizli açılımının ayan beyan sözcüsü dayın Bahçeli'dir. Ancak sayın Erdoğan'ın hala iki kelam etme cesareti gösteremediğini gözlerimizin önünde hayretle izliyoruz. Gizli açılım ifadesi doğru, zira biz an itibariyle sürecin başını değil, ortasını ya da sonunu gözlüyoruz. Ya da daha metaforik bir anlatımla ifade edelim. 2013'te başlayıp, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından sona eren çözüm süreci, gözümüzün önünde hazırlanan ve ağır ateşte pişirilen bir yemek gibiydi. Böyle ağır ağır pişti ve gözümüzün önünde yaşandı.

Şu anda biz yemeğin hazırlanma ve pişirilme aşamalarını hiç görmediğimiz bir sürecin içindeyiz. O yüzden gizli açılım ifadesini beğendim. Zira bu yemek gizli hazırlandı ve bize yemeği artık servis ediyorlar. Yani biz hazırlık sürecinde falan sürece şahit olmadık.

Biz hatta acayip PKK ile mücadele ediliyor, Öcalan'a tecrit devam ediyor, Demirtaş da hapiste diye böyle coşkulu coşkulu gaza getirilirken meğer arka planda Öcalan'la görüşülüyormuş. Yani yemek ısıtılıyormuş zaten. Zira bu yemek gizli hazırlandı ve bize yemeği artık servis ediyorlar. Yemek hazır yani.

Peki bizim Ekim ayında kokusunu almaya başladığımız 23 Ekim'deki MHP grup toplantısında da servis edilmeye başlanan bu yemek ne zaman hazırlanmaya başladı? Elimizdeki bilgilere göre Öcalan'a dönük 4 yıldır süren tecrit kısmen Nisan ayında deliniyor. Yani 31 Mart 2024 seçimlerin hemen ardından. Öcalan ve Kandil bu tarih itibariyle görüştürülmeye başlanıyor.

Bu bilgiyi hem ben de hem partili kaynaklardan edindiğim izlenimden çıkartıyorum, hem de 27 Ekim'de YPG lideri Mazlum Kobani ile Al Monitor'da röportajı yayınlanan Amber'in zamanını anlattıklarından anlıyorum. Amber'in zaman, Mazlum Kobani röportajından ardından Medyascope'da Ruhşen Çakır'ın konuğu olmuş. Zaman devrimine gelince benim tespit edebildiğim ilk temas, Kandil ve Öcalan arasında nefrikete tam olarak yapıldığını da bilirdim. Bilmiyorum ama Nisan ayındaydı. Devlet ve APO zaten sürekli konuşuyor. Bunu biliyoruz. Seçim öncesi, sonrası bir temas zaten var. Ama tırnak içerisinde çözüme yönelik bir iradenin son aylarda özellikle de yerel seçimlerden sonra oluştuğu anlaşılıyor. Yani 2023'ün mayısından itibaren öcalanla görüşmeler hız kazanmış. 2024'ün nisan ayı itibariyle de yani yerel seçimlerden sonra da çözüme dönük olarak öcalanla kan dil görüştürülmeye başlanmış. İddia odur ki taraflar görüntülü telefonda iletişim sağlamış.

İşte tüm bu gelişmeler belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra Bahçeli gitmiş, mecliste Dem partilerinin elini sıkarak yemeğin servisine başlanmış. 1 Ekim'de meclisin açılışında Bahçeli'nin Dem partilerinin elini sıkmasıyla yemeğin sunumuna geçiliyor yani. Biz de hayırdır inşallah neler oluyor acaba demeye başlıyoruz o tariflerde. Peki ne zaman sorusuna 3 aşağı 5 yukarı cevaplar bulabildik? Yani Nisan ayından bu yana

Ekim'e kadar yemek hazırlanıyor, Ekim itibariyle servise başlanıyor. Da neden sorusuna cevap bulamadık? Neden? Niye? Önceki çözüm sürecinde bu soruya demokratikleşme, AB'ye uyum vs. gibi cevaplar verebiliyorduk.

Fakat an itibariyle Türkiye'nin demokratikleşmesi, AB'ye uyum gibi stratejik hedefleri bulunmuyor. Üstelik devlet bir Kürt sorununun varlığını da kabul etmiyor. Yani bir Kürt açılımı demek de doğru değil. Çünkü Kürt sorunu yoktur, böyle söyleniyor.

Bu seferki gizli açılım sürecinin gerekçeleri demokrasiye ve özgürlüğe ilişkin değil, güvenliğe ilişkin. Ya da en azından bu zamana dek kurulan dil böyle olduğunu gösteriyor bize. Bunun için aynı gün, yani 1 Ekim 2024 günü Erdoğan'ın meclislik konuşmasına gitmek gerekir. Antarkya ile Gazze arası, Ankara ile Aydın arası kadardır. Yani işgal, terör, saldırganlık hemen

yanı başımızdadır. Vaat edilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin tamamen dini bir fanatizmiyle Filistin ve Lübnan'dan sonra gözünü dikeceği yer açık söylüyorum. Bizim vatan topraklarımız olacaktır. Bu konuşmayı anti-Erdoğan'cı bir vasatlığa hapsolup, şöyle demek mümkün, Erdoğan uyduruyor İsrail falan filan. Ama Erdoğan'ın siyasal iletişimine ilişkin uzun süre gözlem yaptığınızda, onun dilinden çıkan ele, aslında kastettiği arasında fark olduğunu da görürsünüz.

İsrail elbette topuyla, tüfeğiyle Türkiye'sinden ara dayanmayacaktır. Erdoğan bunu kendi tabanını uyarabilmek için kendi tabanının anlayacağı bir dille anlatıyor. Yoksa İsrail'in Türkiye'ye saldırmayacağını o da biliyor. Peki burada işaret edilen ne? İşaret edilen aslında şu, yurt dışından, Orta Doğu'dan kaynaklı bir milli güvenlik krizi yaşayacağız. Bu krizi aşmak için belli açılımlar yapabiliriz.

Siz de vaziyet alın, hazır olun. Yani o İsrail ifadesi, sadece tırnak içinde İsrail. Temel sorun, Kuzey Doğu Suriye'de fiilen bir devlet gücü haline gelmiş ve ABD tarafından koruyup kullanan YPG'dir. Ve ABD tarafından koruyup kullanan bu fiili güç, İsrail tarafından da kullanılmaya namzettir.

Bakın, Hizbullah'ın bile İsrail'in başına nasıl bir dert açtığı ortada ki, Hizbullah'ın elindeki silahlar son derece eski ve İran malı silahlar. Buna rağmen İsrail'le nasıl kore kore mücadele edebildiğini görüyorsunuz. YPG ise ABD tarafından eğitilen ve donatılan on binlerce silahla mensubu bulunan bir güç. Ellerinde son teknoloji ABD silahları bulunan devlet gücüne ulaşmış on binlerce kişilik bir ordudan bahsediyoruz.

bir gerilla gücü değil, düzenli orduları var artık. Bu gücün Türkiye düşmanı haline gelmesi, Türkiye'nin Suriye sınırını tümüyle istikrarsızlaştırabilir. Üstelik bu güç, yani YPG, kendi bölgesinde vergi toplayan, memurları olan, egemenlik gücüne aiz bir tür devlettir, otonomdur. Bunu kabul edin veya etmeyin fiili durum budur. Yani bu bizim hoşumuza veya zorumuza gitsin, ben hakikatten bahsediyorum, bir yorum değil bu.

Hatta o kadar ki kendi okulları olan, kendi müfvedatı olan çocuklara Abdullah Öcalan'ı ulu önder olarak öğreten bir devlettir. Evet doğrudur kitapları var, kitapların başında Abdullah Öcalan resmi var, resmi müfvedatları var. Evet bir tür PKK devletinden bahsetmek mümkün ve bu devleti yok etmek için girişilebilecek bir savaş son derece kanlı ve maliyette olacaktır. Bu da yorum değil, hakikattir.

Yani yaklaşık 70 bin donanmış ve eğitilmiş ve mekanize hale getirmiş bir ordudan bahsediyoruz. Çok büyük bir şey. Dağlarda saklanan, elinde tüfeğinden başka bir şeyi olmayan ve gerilla savaşı veren bir örgüt, son birkaç yılda ABD eliyle neredeyse devlet gücüne dönüştürülmüştü. Tankı, helikopteri, hatta hava savunma sistemi olan bir devlet gücü bu.

Amerika, Suriye'nin kuzeydoğusunda bebek katillerine koruma kalkanı olmaya devam ediyor. Türkiye'nin sözde müttefiki, DAEŞ'le mücadele bahanesiyle bölgeye yine askeri takviye yaptı. 40 araçlık konvoy, terör örgütü PKK-YPG'nin denetimindeki Haseke Üssü'ne gitti. Araçlar, mühimmat, prefabrik odalar ve Avenger hava savunma sistemi silahlarıyla yüklüydü. Bu güç elbette Türk silahlı kuvvetlerinden daha büyük değildir ama bu güçle girişilecek bir savaş bedeli büyük, kanlı ve yüksek maliyetli olacaktır, kabul edersiniz. Hamas'ın ve Hizbullah'ın İsrail'e dönük füze saldırılarını demir kubbenin nasıl engellediğini gördük.

YPG, Hamas'tan ve Hizbullah'tan daha donanımlı bir güce dönüştürüldü son 4-5 yılda. Kuzey Suriye'den Türkiye'ye dönük bir füze saldırılısı mesele Allah korusun. Durdurulabilir mi? Çok basit bir şey bu. Artık günümüz teknolojisiyle çok basit yani. YPG'nin ABD eliyle bir devlet gücüne dönüştürülmesi bir hakikat yani.

Aralık ayında ABD seçimlerinin sonucu bu devletin geleceğini de belirleyecek. Eğer Trump kazanırsa ABD bölgeden çekilecek. Bu durumda YPG Türkiye ve Suriye arasında kalacak. Bu durumda YPG de Türkiye Cumhuriyeti de ya savaşmayı ya da barışmayı seçecek. Savaşmak her iki taraf için de oldukça maliyetli bir süreç. Barış daha az maliyetli.

Aslında Kürt siyasal hareketi içinde bu anlayışa en yakın bakış açısını dillendiren isim Ahmet Türktü. Kürtlerin Türkiye ile stratejik bir ittifak kurması, böylece Türkiye'nin bölgedeki etki gücünün arttırılması, ama bunun karşılığında Kürtlerin Kuzey Suriye ve Irak'ta kuracağı yarı özel devletlere de izin verilmesi. Bu devletlerle Türkiye Cumhuriyeti'nin ittifak halinde olması. İşte Ahmet Türk'ün bakış açısı. Zaten Kuzey Irak'ta bir Kürdistan bölgesel yönetimi var. Şimdi bir de onun Kuzey Suriye'de olması isteniyor ama Kuzey Irak'taki Barzani kuvvetidir, Kuzey Suriye'deki PKK gücü. Kendisini 9 ay önce Mezopotamya Ajansı'nda verdiği demeçlerden izleyelim. Türkiye aslında yanlış bir politika izliyor. Kürtleri kucaklayacak bir politika yürütselerdi, bugün Türkiye çok farklı bir noktada olurdu. Yani gerçekten Orta Doğu'da belki dünyanın bir önemli gücü haline gelirdi. Ve Kürtler her zaman kendilerini Araplardan çok, Farslardan çok Türk halkına yakın görmüşlerdir. Yani tarihi ilişkiler var, şeyler var.

Türk Devleti'nin vereceği en önemli şey Öcalan'ın özgürlüğü ve bunun karşısında Öcalan'ın iddia ettiği üzere Kürtlerle barış ve bölgedeki güvenlik krizinin bu biçimde aşılması. Bu gizli açılım sürecinin ilk aşaması olarak görünüyor. Bunun karşılığı olarak elbette Erdoğan'ın arzu ettiği anayasa değişikliğine Dem Parti'nin destek vermesi ve önümüzdeki seçimlerde Dem'in Erdoğan lehine pozisyon takılması da Kürt tarafının vermesi beklenen ödünlerden olacak. Çok enteresan olan da budur. Kürt sorunu çerçevesinde herhangi bir ilerleme yok. Hatta MHP Kürt sorunu yoktur ve olmayacaktır demeye devam ediyor. Cumhuriyet Bayramı nedeniyle sosyal medyada yaptığı yazılı açıklamada söyledikleri şöyle Devlet Bahçeli'nin. Sosyal medyadan bir paylaşım yaptı. MHP lideri Devlet Bahçeli, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Kürt sorunu yoktur, asla da olmayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti'nin etnik veya mezhebi bir ağırlığı ve açmazı da yoktur. Var olan sorun bölücü terör sorunudur. Kaldı ki bu ihanetin kökü muhakkak surette kazanacaktır, diyor.

Yani 2013'te başlayan demokratikleşme sürecinin bir parçası olarak kodlanan çözüm sürecinden farklı bir noktadayız. Bu sefer tümüyle güvenlik gerekçesiyle her iki taraf masada. Hem devlet hem de PKK'nın kendi güvenliklerine ilişkin sorunları var. Belli ki her iki güç de askeri olarak birbirine üstün gelemiyor. Ya da daha doğrusu, Türkiye için Kuzey Suriye'deki YPG özerk bölgesini dağıtmanın çok büyük maliyetleri var. Var olmasına var da, hiçbir demokratikleşme yaşanmadan bu sorunun böylece tarihin çöp sepetine gönderilebilmesi mümkün mü? Her şey aynen devam ettirilip ÖCAN'ın serbest kalmasıyla PKK sorununun bitirilmesi mümkün mü?

Bir tarafta Kürt sorununu inkar edip, diğer taraftan silahsız biçimde PKK'nın tasfiye edilmesi mümkün mü? Herkesin dilindeki o soru, Kürt soru nedir? Hadi bunu reklamlardan sonra konuşalım. Şimdi Kürt sorunu deyince beklenen şey, buna cevap verenlerden beklenen şey, işte bir şu var, iki şu var, üç şu var, dört şu var gibi bir sorundur. Fakat sorun aslında an itibariyle büyük ölçüde toplumsaldır. Hukuki zeminini kaybetmiş toplumsal ölçekte bir sorundan bahsediyoruz.

Gelin bu sorunu anlayabilmek için Cumhuriyetimizin 101 yıl öncesine geri dönelim. Bundan 101 yıl önce Cumhuriyet kurulduğunda nüfusumuzun yaklaşık 10 milyon olduğu tahmin ediliyor. Ama elimizdeki en değerli veri 1927'deki nüfus sayımıdır. Bu sayıma göre Türkiye'nin genel nüfusu 13.648.720'dir.

Bu nüfusun da %90'ı köylerde yaşamaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki Türkiye'nin tüm kentlerinde, köy değil bakın, kentlerinde toplam nüfus 1.5 milyon dolaylarındadır. Yani kent başına 1.5 milyon demiyorum bakın yanlış anlamayın. Tüm kentli nüfus 1.5 milyon dolayındadır.

Düşünün, Ankara'nın nüfusu 75.000'dir. İzmir'in nüfusu 154.000'dir. İstanbul'un nüfusu 670.000'dir. Üç büyük kentin nüfusu toplam 1 milyon etmemektedir. Dediğim gibi nüfusun bazı bölgelerde tamamı köylerde yaşıyor. Hatta bugün kent olarak andığımız yerler aslında bir köyler topluluğu, Hakkari mesela. Nüfusu 17.000, kent diye bir şey yok aslında. Aslında 17.000'e ulaşan köyler toplamı var.

Veya Van. Van en azından biraz daha kentleşmiş ama bugün Güneydoğu'daki kentlerin çoğu 1927 tarihi itibariyle bir bölge adı sadece. İşte köylerin olduğu bir bölge. Neyse. Dediğim gibi nüfus bazı bölgelerde tamamen köylerde yaşıyor. Köylerde yaşıyor ve kentle arasında hiçbir bağlantı yok. Ne yol ne telefon. Gazete olsa okuyan yazan da yok denecek kadar az. Köylere elektrik, suyun gelmesi yarım asır sonra olacak hadisedir.

İşte bu 13.648.000 kişinin 1.184.000'i Türkçe bilmiyor. Resmi veridir yani. 1927 nüfus sayımının sonuçlarıdır. 1.184.000'i Türkçe bilmiyor. Peki bu 1.184.000 kişinin ana dili ne? E ne olacak? Kürtçe. Bu nüfusun toplam içindeki oranı %8.7. Kabaca %8.5 yani.

Fakat bu %8.5 Türkiye'ye dağılmış halde değil. Ana dilinde Kürtçenin daha yüksek olduğu 8 il bulunuyor. En yüksek oran %89'un Kürtçe konuştuğu akciherdir. Bakın bir kent düşünün, işte yani köylerden oluşan bir yer. 100 kişinin %89'u Türkçe bilmiyor, %89'un ana dili Kürtçe.

Ardından %76'nın Kürtçe konuştuğu Van geliyor. Bitlis'te bu oran %75, Siirt'te %74, Diyarbekir'de, o dönemki adı öyle, %69, Mardin'de %61, Bayezid'de, o dönemki adı öyle, yani şimdiki adıyla Ağrı'da %58, Elaziz'de, yani Elazığ'da %53. Ve tablo buyken, Türkiye, uluslaşma sürecinde öyle ya da böyle bir strateji izliyor. O stratejin adı da ''İnkar''.

Cumhuriyetin ilk yarım asrı, Kürt inkarı üzerine şekillenir. Bu bir hakikattir, yani yorum falan değildir. Yani Kürt yoktur, Kürt de aslında Türktür. Ha ama nedir, daha türküdür. Nitekim merkezi bir devlet inşa edilmektedir ve ulusun adı da Türktür. Ama tarihsel Türklük ile anayasal Türklük iççe kavranır ve Kürtlük inkar edilir.

Halbuki olmadığı söylenen insanlar nüfusun %8.5'unu oluşturur ki, onlar da belli illerde yoğunlaşmıştır fakat zaten köylerde yaşayan bir nüfustur, onların sesini duymayız, görüntülerini bilmeyiz. İşte bu Kürt inkarı Kürtlerin özellikle eğitim hizmetlerinden uzun yıllar Türkler gibi faydalanamamasına da neden olur. İki Dil Bir Bavul filmi sadece Türkçe bilmeyen öğrencilerle Kürtçe bilmeyen bir öğretmenin hikayesini anlatıyor. Filmi enteresandır zira oyuncuları gerçektir. Bölge halkıyla çekilmiş belgesel tadında bir filmdir. Filmdeki bir veli toplantısı sahnesi şöyle. Öğrencilerin okuldaki genel başarı durumları konusunda sizle konuşacağım abi.

Ya çoğu çocuk mesela deftersiz geliyor. Neydi? Ercan Çakmak. Postacının oğlu galiba. Burada yok değil mi? Yok. Ercan, sınıfa deftersiz, kalemsiz geliyor. Sınıfa geliyor, herkes, bütün öğrencile diyorum ki, ona alıştılar artık. Defterlerinizi çıkartın diyorum. Hepsi çıkarıyor. Ercan diyorum, defter var mı diyorum. Na diyor bana. Na da hayır demek galiba. Na. Türkçe de değil. Na diyor bana. Ne güzel hocam, buradan yabancı bir şey öğreniyorsun.

Türkçe pek fazla bilmiyorlar, olabilir. Ama siz onları teşvik ederseniz, yani Türkçe konusunda çok iyi olur benim için. Çünkü çocuklar ben konuşuyorum, benim dilimden anlamıyorlar. Mesela ben onlara Türkçe dersinde bir cümle söylüyorum, bunu tekrar et diyorum, tekrar bile edemiyor bana. Bugün anası da babası da Türkçe bilmeyen Kürt nüfusu yok denecek kadar azdır. Fakat cumhuriyetin ilk yüzyılının ardından başarılabilmiş bir iştir bu. Bundan 50 yıl önce böyle değildi. Haliyle Kürt nüfusunun eğitim seviyesi bu dil bariyeri nedeniyle Türkler kadar hızlı artmadı.

Bu da, sanayileşmenin hızlandığı 1960'lardan itibaren, ihtiyaç duyulan niteliksiz iş gücünün Kürtlerden, diğer iş gücünün Türklerden karşılanmasına neden olacaktı. 1960'lardan itibaren, köyden kente göç, beraberinde batıdan doğuya göçü de getirdi. Eğitimsiz Kürt'ün işi, inşaatlarda amelelik oldu. Sen, ben. Sen, ula ben. Sen, e ben.

Sen gelme ulan ayı! Ayı babaydır, itoli. Fakat batıya yönelen Kürt göçü, bir başka gelişmeyi de beraberinde getirdi. Kürt nüfus, iş gücünde özellikle inşaat ve tarımda çalışmak için batıya göç etti. Türkiye düzeninin merkezi olan batılı sanayideşmiş illerdeki Kürt görünürlüğü böylece arttı. Kürt mahalleleri oluşmaya başladı. Sadece bu da değil, mahalleleşme beraberinde esnaflığı da getirdi.

batıdaki kebap ve lahmacun salonlarını getiren yine Kürtlerdi. Yavuz Turgul'un yönettiği Şener Şen ve Uğur Yücel'in başrollerini paylaştığı Muhsin Bey filmi, Kürt göçüne ilişkin de gözlemlerini barındırır. İstanbul'a türkücü olmaya gelmiş Ali Nazik ile musiki üstadı Muhsin Bey'in birbirlerine hayallerini anlattığı sahne, Kürt göçünün batıda yarattığı değişime ilişkin de fikir verir. Çok paramız olursa Üsküdar'da bir ev alırım kız kulesini göre.

Yeter, bey oğlunun kahrını çekti. Ben bir kebapçı dükkanı kapatırım. Sırf bana kebap gelsinler. Tekrar tespih yapmaya başlarım. Eski arkadaşlar toplanıp fasıl geçeriz. İpek bir göğne kalarım. Bembe, beyaz bir elbise, altın kolye.

Ancak kentli bir Türk olan Muhsin Bey ile köylü bir Kürt olan Ali Nazik'in bu hayallerin sonunda atışması da enteresandır. Tüm bu hayaller kurulurken Ali Nazik yoğurduğu çiğ köfteyi tamamlar. Ağabey hele bir tat bakayım. Güzele benziyor. Ne bu? Çiğ köfte. Öyle değil. Çok acı. Zehir gibi. Yok ya acıyı şöyle bir gezdirmeyeceğim. Ne bu be? Öldürecek misin beni?

Zaten güzelim İstanbul'u kebapçı salonu haline getirdiniz. Acılı Adana, acılı Urfa, acılı lahmacun. İstanbul kebap kokuyor. Ne bu be? Nerede o güzelim yemeklerimiz? Agah'ım niye öyle diyorsun ki? İstanbul'u istemezse bu salonlar acılır mı?

İstanbul istemese bu salonlar açılmaz elbette. Bu haliyle Kürt göçü İstanbul'un kültürünü de etkilemiştir. Bugün İstanbul Türkiye'nin en büyük Kürt kenti halindedir. Fakat elbette kebap salonlarından ibaret olmayan bu etkileşim bir başa gelişmeyi de beraberinde getirdi.

O da Kürtlerin artık inkar edilemeyecek kadar görünür hale gelmesiydi. 1980'lerden itibaren Kürt inkarı sona erdi. Kürtler vardı, Türk değillerdi ama onların üst kimliği Türktü, Kürt kökenli Türktü onlar. Zaten bir ulus devletinde olmazsa olmazı anayasal ulus tanımıydı ki herkes bu tanıma sahip çıkmak zorundaydı. Fransa'da Fransızlar yaşar, Almanya'da Almanlar yaşar, Türkiye'de de Türkler yaşar. Bunun tartışmaya açık bir tarafı yok. Bir üst kimlik meselesine hakimiz yani. Fakat üst kimlik ile etnik kimlik de birbirine geçmiş durumdadır. Ve biraz düşününce anlayabilirsiniz bu ikisinin birbirine nasıl geçtiğini.

Mesela iki devlet, tek millet. Ne o? Azerbaycanlılardan bahsediyoruz değil mi? Burada bu noktada Azerbaycan'la kurulan aynı duyguyu Kürtlerin de yaşaması mümkün mü? Ama enteresan bir örneği beraber analiz edelim. Erdoğan'ın birazdan dinleyeceğiniz 10 gün önceki konuşması alışageldiğimiz soydaşlarımız ifadesini barındırıyor. Hele hele şu anda Lübnan'da

Ciddi manada Türkmenler de var. Ve bu Türkmen soydaşlarımızı da bizler aynen içeriye alırız. Soydaşlık meselesi Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana Cumhurbaşkanları tarafından söylene gelir. Kürtler inkar edilirken bu ifade sırıtmazdı. Ama Kürtleri inkardan vazgeçince bu soydaş ifadesi tuhaf bir anlam kazandı.

Mesela bir cumhurbaşkanı Kuzey Irak'taki soydaşlarımız dediği vakit, Diyarbakırlı Kürt ne anlamalı? Kuzey Irak'taki soydaşlardan kastın bölgedeki Türkler olduğu açıktır. Ama Diyarbakırlı Kürt de anayasaya göre Türktür. İşte bu tip durumlarda anayasal Türk'lük ile etnik Türk'lük birbiriyle kesişiyordu. Ya da mesela Merih Demiral'ın o bozkurt işaretinin Türk'lük sembolü olmasının Kürtler'de yarattığı etkiyi düşünün. Ya Türk'lük sembolü, neden Türk'lük sembolü? Çünkü Orta Asya'daki Türkler de bozkurt yapıyor. Ama biz Türk'üz, siz Türksünüz, bozkurt yapmalısınız çünkü Türk'ün sembolü. Bu tuhaf, karmaşık bir haldir yani.

İşte tüm bunlardan hareket ederek bir Kürt sorunu tanımlanabilir. Bu bir realitedir. Adına Kürt sorunu demeyin arkadaşlar. Kürt soruna tetikleniyorsanız başka bir şey deyin. Ama ben bu realiteden bahsetmek durumundayım. Ha PKK'nın işine gelmesin diye hakikate eğip bükmek de mümkündür.

Yani, Kürt sorunu vardır deyince PKK'ya anlam kazandırmış olursunuz, doğru. Ama zihnimizi serbest bıraktığımızda görülecektir ki Kürt sorunun tarihi PKK'dan daha eskidir yani. Geldiğimiz aşamada Türkçe bilmeyen Kürt neredeyse kalmamış. Kürtlerin ana dilde eğitim sorunu eskisinden çok daha küçük bir talebe dönüşmüş. Fakat 40 yıllık çatışmalı süreç, Kürt ifadesinin tedirginlikle anılmasına neden olmuş. Kürt demek ile vatana ihanet çizgisine çekilmeniz an meselesidir. Mesela bir Kürdün batıda, ya ben de Kürt kökenliyim demesi bile zordur. Bu da Kürt meselesinin yanına bir de PKK meselesini koyuyor.

Hatta bana kalırsa bugün PKK sorunu, Kürt sorunundan daha büyük bir soruna dönüşmüş. Kandil'de konuşlanmış birkaç savaş baronu, Kürt halkının da sırtındaki kene gibi bu sorunu eme eme yaşayabiliyor. Muhtemelen dinleyicilerimiz arasında bir takım milliyetçiler de Kürt sorunu denince rahatsız oluyorlar, zira onlar da PKK'ya meşruiyet kazandırmaktan imtina ediyorlar. Yani Kürt sorunu vardır dediğiniz anda PKK'lı olmanız an meselesidir. Çünkü Kürt sorunu yoktur dediğiniz anda ancak PKK'yla askeri anlamda mücadele edebiliyorsunuz. PKK hiç olmazsa Kürt sorunu üzerine konuşmak daha kolay hale gelir. Zira artık Kürt inkarından vazgeçilmiş durumda. Kürt'ü artık inkar etmiyoruz. Kürt

inkarı olduğu müddetçe Kürt sorunu da inkar edebilirdi. Bu haliyle Kürt yoktur, Kürtçe bir Türk lehçesidir, Kürtler daha Türk'üdür. Dağda karlara basınca çıkan kartkurt seslerinden ötürü kendilerine Kürt demektedirler. Oysa ki onlar da Türktür bakış açısı daha az çelişkiliydi. Fakat bölüm boyunca anlattığım edenlerle Kürt inkarına devam etmek de artık imkansız hale gelmişti.

Fakat inkardan vazgeçip, Türkler de vardır demeye başladığımız anda çelişkilerimiz aşikar hale geliyor. Bu çelişkilerin orta yerinde duran milyonlarca Dem parti seçmeni de partilerine zorla oy vermiyorlar bakın. Gerçekten tüm bu partiler çekişmesi için de en uzak olduğumuz, tanımaktan en imtina ettiğimiz grup Dem parti seçmendir. Bu Dem partililer niye bu Dem partiye oy veriyorlar diye bu tarafa sorunca, işte PKK zoruyla oy veriyorlar, zaten onlar oy vermek zorundalar, oy vermeseler tehdit ediliyorlar vs. deniyor ama bölge gerçeği böyle değil. Bu çelişkilerin orta yerinde 7-8 milyon insandan bahsediyoruz Dem parti seçmeninden. Bunların hepsi Kürtleri mi temsil ediyordur? Hayır. Ama 7-8 milyon insan da az değildir. Bu haliyle bu kaydı dinleyen sizler, bu memleketin bir diğer kenti Diyarbakır'da, Van'da doğup büyümüş olsanız,

Muhtemelen siz de Dem Parti'ye oy vermiş olacaktınız. Alın size Kürt sorunu işte. Terörist denilen bir partiyi destekleyen 7-8 milyon insan. Bence Kürt sorunu bu. Genelde batıda yapılan sokak röportajlarını izleriz de YouTube'da Ağaçkakan TV adlı güneydoğuda da sokak röportajları yapan bir kanal var. Ben kanalın takipçisiyim, güzel programlar yapıyorlar.

Bu kanalda 31 Mart öncesinde insanlara sorulmuş hangi partiye oy vereceksiniz? Bu klasik sokak röportajı sorusu. Dem partilerin de hemen hepsi bu soruya cevap verirken tedirgin oluyor. Yani böyle kameraya karşı Dem partiye oy veriyorum demek hoşluğuna gitmiyor. Onlar da kendi partime diyerek cevap veriyorlar. E bu da enteresandır yani. 31 Mart'taki seçimlerde oyunuzu hangi partiye vereceksiniz? Kendi partinin önüne vereceğim. Hangisi daha iyi?

Hangisidir? Bilmem. Nasıl sen bilsin? Okumuşsun. Gazeteci olmuşsun. Şu kadar milletin içinden adamı tutuyorsun. Konuşma. Senin içinden ne var? Sen bilmiyorsun. Hangi şeyi çevireceksin? Hangi sayıyı? Vallahi sen biliyorsun. Tamam da bir kere söyle sen. Billahi sen biliyorsun. Tamam da hareket yapsana. Zaten bellidir, bellidir. Bellidir. Tamam da... Bellidir. Hava nerede geliyor? Nasıl oluyor? Yatan kim? Kalkan kim? Zaten bellidir.

Partisine oy veriyor ama söyleyemiyor. Karma karışık bir sorunlar yumağı. Umarım bir perspektif kazanabilmişizdir, kazandırabilmişimdir en azından konuşurken. Trento People bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme de Kürt sorunu üzerine düşünebilmenizi dilerim. Bana da yorumlarınızı yazarsanız sevinirim. Kürt sorunu sizce var mı, yok mu? Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)