
4.403 kelime · ~22 dk okuma
Prenses Pelip hocası. Nasılsın? Umuyorum daha iyisindir. Şahsen ben daha iyiyim. Son zamanlarda böyle yoğun akademik yükü olan, ayrıca da yoğun emosyonal yükü olan konular konuştuk. Çok düşündük, çok tartıştık, çok hava patlattık. Diyorum ki, bu bölüm biraz daha sohbet edelim, paylaşalım, daha çok anılardan konuşalım. Çünkü neden biliyor musun? Ben podcast aşığım, biliyorsunuz. Ve uyumadan önce 15 dakika güzel bir sohbet podcastı açıyorum. 15 dakika zamanlayıcı ayarlıyorum. Bir bakıyorum, uykuya dalmışım. Her gece böyle uyuyorum. Nöbette olduğum günler hariç. Ve istiyorum ki siz de bu sefer böyle bırakın her şeyi, düşünmeyin, sadece sohbet edelim.
Geçen instagram story'ımda böyle ekstrem yerleri gezdiğim bir story sekansı paylaşmıştım. İşte Masai Mara'da kabileler dans ederken ya da Vali Ram'da böyle Şaban var ya onun Sabuha'sını remake yaparken böyle çölde yukarı tırmanmaya çalışırken ben Sabuha böyle yazdınız ki abla Korkmuyor musun? Korkmadın mı? Nasıl gittin oralara? Tek başına mı gittin? Turla mı gittin? Ne yaptın, ne ettin? Madem bu kadar merak ediliyor, o zaman bunları konuşalım. Ne yani? Solo female traveler. Tek başına, kadın başına dünyayı gezmek konumuz bu. Sohbetimiz başlıyor. Hazır mısınız? I'll be back soon. Dr. Gileç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back, Queen Zerina.
Şimdi öncelikle Prenses Peri bacası, korkmak, korkmamak, korkmanın gerekliliği, nereden gideceğini bilmek, nereden başlamak, kuturlamak, gitmek, tek başına mı gitmek, orada yalnız kalmak, hangi ülkeye gitmek, bunların hepsi ayrı bir konu. Oradaki anılarım ayrı bir konu. Eğer tek bir podcast ile sığacaksa hepsini beraber yapacağım. Sığmazsa da bu gezide yaşadığım anıları, gezilerde daha doğrusu, hepsini farklı bir podcast ile anlatacağım. Başlayalım. Yol bizi nereye götürürse, devamında hep beraber ilerleriz. Ben belki biliyorsunuzdur, anlattım çünkü daha önce, 30'dan fazla ülke gezdim. Ve bunlarda interrail yok. Yani buradan çıkıp 1-2 gün boyunca Avrupa'nın bir kesini, sonra diğer iki günün bir kesini gezmedim. Çünkü ben bu şekilde gezmeyi çok gezmekle sevmiyorum. Tabii ki hiç görmemekten iyidir ama bir ülkenin sadece
şehrini koklamak da yetmiyor. Lokallerle birleşip bir yerleri gezmek, ülkenin tarihini anlamak, insanların yaşayış şeklini anlamak, oradaki bir insan, oradaki mesela bir barista nasıl yaşıyor, hangi şartlarda, kadın olarak neye uğruyor, hangi ortamda, hangi durumlara göğüs geriyor, bunu anlamak bence gezmek. O yüzden de ekstrem bölgeleri gezmek bana çok daha az veriyordu. Mesela Kolombiya, Panama, Peru, İran, İzlanda, İskoçcan'ın köyleri ya da toplama kampları ya da işte Afrika. Bu tarz ülkelerde biraz daha uzun süre kalmak benim için gezdim demek için yetiyor. Genel olarak bu podcast'da imkanları falan biraz daha konuşmuyor olacağız. Çünkü gerçekten gezmek için her zaman imkan gerekmiyor olsa da, bazen zaman bile yaratamadığımız imkanlardan bir tanesi olabiliyor. Çünkü ben gezerken uzun süre kalmayı çok seviyorum bir ülkede.
Mesela şu an gezmiyorum, gitmiyorum bir yere. Çünkü 2-3 gün Paris'e gitmek benim için gezmek sayılmıyor. Oranın ünlü bir restoranına gitmek benim için gezmek sayılmıyor. Bundan çok haz almıyorum. Çünkü Fransız yemeği yemek istiyorsam Türkiye'de de güzelini yiyebilirdim herhangi bir Michelin restoranına gittiğimde. O yüzden ben gittiğimde gerçekten oralı birinin gerçek bir lokal biriyle tanışıp onunla beraber gezmeyi gezmek sayıyorum. Bu yüzden de bekliyorum ve tekrar o eski gezdiğim günlerime dönmek için gerçekten gün sayıyorum. Çünkü farklı tatları tatmak, farklı kokları koklamak, farklı dokulara dokunmak, o ülkenin mimarisini görmek, insanların yaşayışını görmek, sorulduklarını sorgulamak benim hayatıma öyle güzel anlamlar katıyor ki, öyle güzel pencereler açıyor ki, yaşamama çok daha anlam katıyor.
Ve ben bunu bu zamana kadar hep tek başıma yaptım. Tek başıma yapmak çok zevkli olsa da, sizin sorularınızla beraber ben de o soruları sorduğumda çok daha anlamlı bir şekilde, güzel bir gezi yaşayacağıma inanıyorum. O yüzden çok istiyorum bazı süreçler bitsin. ve hep beraber özellikle lonceviti anlamında da yani uzun ve sağlıklı yaşam anlamında da böyle sorgulayabileceğimiz, insanları anlayabileceğimiz felsefik anlamda da bu soruya kendimi çok şey katmaya çalışıyorum ki o günler geldiğinde felsefik olarak da sorgulayabilelim istiyorum. Beraber gezmeyi çok arzuluyorum. Bunu bil istiyorum.
Ve gelelim benim gezme serüvenime. Nasıl başladı? İlk podcastımda anlatmıştım aslında. Şu mükemmel olmayan podcast bölümünde bazılarının mükemmel olmayan derken bile mükemmelliyetçi olduğumu vurguları olabilir tabii ki. Ben de bunu sorguluyorum bazen. Hani mükemmel olmadığı için mükemmel olmayan podcast yazdığım, mükemmeli arayışta olduğumu düşünenler var. Olabilir, olabilir. Ben de düşünüyorum.
Her neyse, nasıl başladı bu iş? Şöyle başladım. Ben 15 yaşındaydım. İşte bir gün bir yerde pankart gördüm. Ne diyordu pankartta? İspanya'ya gidecek, lise öğrencileri arıyoruz. İşte kendilerine güvenen, sorgulamayı seven, sinirlisi, güçlü, altmetli söylüyorum. Biz karşınızda her şeyi diyorlar. Avrupa'ya göndereceğiz. Bir proje için liseleri tanıtacağız. Liselerdeki okuma farklılıkları, eğitim farklılıkları anlayabileceğimiz bir proje olacak. Anneme gösterdim. Dedim böyle böyle. Ve yürüyorduk sokakta. Üsküdar'daydı bu pankart.
Velhasıl ben bir yola baş koydum. Gitmek istiyorum. Gördüm ya o pankartı. Ne arıyorlar işte? Hani lisede olabilecek CBE'yi arıyorlar. Benim de vardı o zamanlar Uluslararası Gençlik Ödülleri, UGU dediğimiz. Hani yaşlılara gidip yaşlı bakım evlerinde yemek dağıtmak olsun, çocuklara bir şey öğretmek olsun böyle. Puan topluyordunuz Uluslararası Gençlik Ödülleri'nde. Ya da hobilerinizi yazıyordunuz oraya gittiğiniz kurslara. O zamanlar gitar falan çalıyordum. Yaşlılara yardım ediyordum. Böyle çeşitli STK'lara katılıyordum.
Bunlar da sizin o gençlik ödüllerinde puan almanızı sağlıyor. Farklı farklı dil bilmek olsun ya da okul puanınız da hepsine katkı sağlıyor. Bu şekilde CV'mi güçlendiriyordum lisede. Ben bu gördüğüm pankartın seçmelerine katıldım. İspanya'ya gidecektim ve orada bir ay gibi bir sürede diğer İspanyollarla liselerdeki eğitimle ilgili bir proje yapacaktık. Ve sonunda seçildim. Azimle çabaladım. Tamam mı? Sonra gittim İspanya'ya. Ve ben her ülkeye gitmeden önce açıp bakıyorum. Tamam, İspanyolca zaten aşina olduğum ve sevdiğim bir dilde. Fakat bunu daha sonrasında isterse Peru'ya gittiğimde, ister Japonya'ya gittiğimde yapmaya başladım. Çünkü bence bir ülkeye gittiğinizde oranın diliyle insanlara selam vermek bile çok şey değiştiriyor. Hem onların size dönüşü açısından, hem sizin de kültüre adapte olmanız açısından çok mühim bence.
Gittim İspanya'ya ve orada bir ay boyunca oradaki İspanyollarla çok güzel bir şekilde anlaştım. Ülkeyi anlamaya çalıştım. Ne oluyor? Dünya nasıl bir yer? Türkiye'den gördüğümüz gibi mi acaba diye sorgulamaya başladım. Ve fark ettim ki hem bir dili anlamaya çalışmak, hem bir ülkeyi anlamaya çalışmak... ...insana o kadar güzel pencereler açıyor ki, resmen anlıyorsun yani farklı bir gerçeklikte var ve mümkün. Benim her fırsattan, her bulduğum imkanda farklı bir ülkeye gitme arzum böyle oluştu 15 yaşında. Sonra... Döndüm. Ne oldu? Almanya'ya gittim sonrasında öğrenci değişimiyle lisede tekrar. Orada yine böyle Almanca hocamız vardı. Çok severdim. Ayhan Hocam rahmetli oldu. Bana çok şirkattı. Hem Almanca öğrenme açısından hem oradaki o exchange değişim dönemindeki öğrencilerle karşılaşma açısından. Hamburg'a gitmiştik o zaman da öğrenci değişimiyle.
Sonrasında liseden beri, üniversiteye geçişimden sonra, ne zaman fırsat bulduysam, maddi ve manevi imkan ne zaman bulduysam, ben her şekilde kendimi yurt dışına attım. Bir süre sonra ne yapmaya başladım biliyor musunuz? Tabloyu açıyordum, haritayı daha doğrusu. Nereye gitmek istiyorsam ve kaç günüm varsa, hatta yani şuna başladım, gerçekten o kadar zevkli ki bu. işaret parmağımı alıyordum, gözümü kapatıyordum, haritaya böyle bir yere konduruyordum. Bakıyordum sonra oraya gidebilir miyim? Gidebiliyorsam eğer, ne türlü, yani ne yapabiliyorsam yapıp oraya gidiyordum. Ben bu şekilde çok farklı ülke gezdim. Yine söylüyorum, burada ben ailemin imkanlarını kullandım. Ailemin imkanlarını maksimum şekilde değerlendirdim. Hani o yüzden şunu demeyeceğim asla. Her üniversite öğrencisi bunları yapabilir. Yapın, yapmıyorsanız siz eksiktiriz demeyeceğim. Ben sadece mesela Ankara'da okurken ailemin bana kattığı her imkanı biriktirip,
Dışına gidiyordum. Ankara'da evimde, zaten Ankara'da yapacak bir şey bulamıyordum. Bence Ankara o anlamda beni tatmin etmeyecekti ve etmiyordu da. Bir köpeğim vardı çok sevdiğim, Mishon. Siyah Labrador'du, sahiplenmiştim onu böyle. Birisi de bağlamıştı ve direkt bağlanırken bir Facebook profilinde görmüştüm. Gidip onu kurtarıp sahiplenmiştim. Çok seviyordum köpeğimi. Hala çok seviyorum ve şu an çok mutlu. Ne olduğunu, ne ettiğini bir gün anlatırım size. Onun süreçlerine, muayene podcast'ın konusu. Onu çok seviyorum. Görmeye de gittim. Çok da mutlu.
Şimdi ben ne yapıyordum? Elimle rastgele seçtiğim bir yer buluyordum ve sonra oraya bilet arıyordum. Bilet ararken de esnek günler seçtiğinizde yani bir ayda esnek bir gün belirliyorsunuz aralık ve o size o aydaki en uygun fiyatları söylüyor. O zamanlarda ben bu şekilde gerçekten çok uygun fiyatlı biletler bulabiliyordum. Bilet bulduktan sonra ne yapıyordum?
ikinci aşamaya geçiyordum. Orada ne yenir, ne yapılır, neydi Google'dan değil de, bence şu an TikTok bunun için mükemmel bir araç. Çünkü TikTok'ta sadece neresi yenilir, neresi de bir şeyler yapılır değil de, oradan ne alınır, gerçekten lokal gibi nasıl yaşanılır, her şey bulunabiliyor. Benim zamanımda TikTok yoktu. Ben de bunları formlardan okuyup öğreniyordum. Ve hep tek başıma gittiğim için de böyle uçaktan indiğim andan itibaren insanların enerjisine karşı açık oluyordum. Inviting ve welcoming diyebiliriz. Yani insanların enerjisini çekebiliyorum. Çünkü etrafıma bakıyorum. Telefonuma değil, yanımdaki arkadaşımla Türkçe konuşmuyorum. Bakıyorum.
Ve her tanıştığım insandan bir şeyler kapmaya çalışıyordum. Her böyle orada lokal gördüğümde diyordum ki ben şimdi nereye gideyim, ne yapayım? Hatta arkadaşlar ben o kadar cesurdum ki ve aslında umursamazdım ki ve o kadar dünyaya ve kendime güveniyordum ki ben ne oranın parasını biliyordum, ne oranın parasını çeviriyordum. Araştırmıyordum daha çünkü... Gerçekten bazen kendinizi böyle kadere demeyeyim de nasıl sorayım evrene kaptırdığınızda başınıza gelen çok güzel şeylere böyle şükredenecek hale geliyorsunuz. Gidiyordum mesela burada para neymiş? Bu frank miymiş? İsviçre franki mi? O muymuş? Bu muymuş? Tamam orada değiştiririm. Ne olabilir ki? Maksimum ne olacak diye gidiyordum ve gerçekten de hep güvende kaldım. Ama şu anki aklımda olsa yapmayacağım, daha temkinli olacağım, bazen de korkmam gereken davranışları
yaptım, yapmazdım şu anki aklımda. Size bunları bu podcastta da bahsedeceğim. Çünkü böyle pervasız bir cesaret gerçekten her zaman güzel, sonuçlanmayabilir. Benim öyle anılarım oldu ki, ailemi korkarak aradığım, ailemi konsoloslukla iletişime geçmeye çalıştığı, iletişime geçtiği, beni kurtardığı falan. Bunları da anlatacağım. Çünkü bazen ne kadar istesek de insanlara medeniyeti biz öğretmek zorunda kalabiliyoruz ki. Medeniyet elçisi değiliz. Öğretemiyoruz da. O yüzden böyle durumlarda en iyisi
kendimizi korumak oluyor. Mesela bir gün yine böyle STK damarı kabarmış. Ben ne yapsam, ne etsem dedim ki İran'a gideyim böyle. Dördüncü sınıfta mıyım, neyim? Tıp okuyorum. O zaman da aralığımız var. Bir ay. Dedim ben İran'a gideyim. Buradaki evsiz, kimsesiz çocuklara biraz ders anlatayım. Biyoloji, matematik, işte biraz tıp falan. Böyle bir proje buldum. Gideceğiz. Tamam mı? Ablamı da yanıma aldım. Çok güzel. O zaman da yine böyle pervasızım birazcık. Ve umursamıyorum oranın parası neymiş falan filan.
Gittik öyle. Yanımda kart var ve Amerikan doları var. Hani her yerde dolar geçer. Gittik oraya. Havalimanında dolar geçmiyor, bir şey geçmiyor. Biz kalacağımız yere bile gidemiyoruz. Ben gittim tabii birilerine direkt dedim ki hani bizim kartımız var, dolarımız var ama geçmiyor. Zaten öyle bir yer ki Tehran Havalimanı. Exchange odası da yok. Gidip para değiştiremiyorsun. Döviz bürosu yok yani. Hani kaldık öyle. Sadece ATM'ler var küçük. Orada da İran kartı geçiyor. Zaten hani visa, maske kart falan geçmiyor. Reklam değil.
Her neyse, sonra birbirlerini buldum genç, bizi aramayacak, İngilizce anlayan. Ondan yardım ettiler, bizi bıraktılar otele. Ama böyle durumlar da olabiliyor. Düşünsenize o insanın güvensiz olduğunu. Gerçekten şu aklımda olsa biraz daha araştırırım, giderim ki öyle yaptım. Yani 25 yaşından sonra biraz daha akıllandıktan sonra bu işi daha deretimli bir şekilde yapmaya başladım. Her neyse, diyeceğim şu ki, gittik biz İran'a. Çok güzel her şey.
Ertesi sabah taksiye binmemiz gerekti. Ablamla taksiye bindik. Öncesinde konuşuyorsunuz tabii ki. Bazı ülkelerde bazı şeyleri önceden konuşmanız gerekiyor. Tamam mı? Taksiciyle anlaştık. Bindik taksiye gidiyoruz. Her şey okey yine. Sonra bir anda bizim inmemiz gereken zamanda taksici fiyatı arttırdı. Biz de böyle olmamız gerektiğini konuştuğumuzu söyledik. Sonra kapıları kilitledi. Biz taksiden çıkamıyoruz.
Çünkü parayı verdik çıkmamız gerek artık. Bırak bizi çıkalım gidelim yani. Geldiğimiz yere gelmişiz. Hayır çıkamazsınız kapıları kilitleyince biz de ne yapacağız baktık ablamla. Ablam hemen böyle manuel bir şekilde indirdi kapıyı açsın diye. Manuel indirince dışarıdan açınca kapı açıldı. Biz kaçtık.
O günden sonra anladık ki bazı ülkelerde bazı şeylere dikkat edilmesi gerekiyor. Özellikle Orta Doğu'da. Ben bugünkü aklımla, size daha sonra anlatacağım bazı anlarından sonra, biliyorum ki evet ben çok özgür bir kadınım, okey ben her yeri gezerim, ederim. Fakat Orta Doğu'ya tek başıma gitmem arkadaşlar. Bazı ülkelerin bazı kuralları var. Bence bu böyle. Ne kadar böyle farklı yerleri, ne kadar ekstrem yerleri, ne kadar dark turizmini sevsem de, bazen gittiğiniz bazı ülkelerde öyle bakışlara maruz kalıyorsunuz ki, Ben de diyordum ki şu an keşke kadın olmasam ve bu insanlar bana böyle bakmıyor olsa. Ya midem bulanıyordu bazen. Ama buraya tabii ki gezmenin ne kadar kötü olduğunu söylemeye gelmedim. Ben şu an ki ben olduysam, şu an ki Tuğba olduysam gezdiklerim ve gördüklerim sayesinde. O kadar güzeldi ki, mesela İskoçya'da böyle 21 gün boyunca karavanda kalmak, o aileye yardım etmek, oradaki atları tımarlamak, sıradan hiç daha önce görmediğim sebzeleri kesmek, böyle çeşitlendirmek, bölmek, onlara isim vermek. Ya bilmiyorum, o böyle bir Scottish cattle diye bir hayvan var, böyle uzun, saçları çok güzel. Ya da İzlanda'da ya man-made ya da doğal, o kaplıcalara girmek, o soğuk havada, O kadar güzeldi ki. Hele Afrika'da yaşadıklarım, o hani gideceğim yere, o çocukların kimsesiz olduğu eve, yere gidecekken, doktorluk yapacağım yere ilk gittim, tamam mı? Ağlıyorum, dışarı dışarı, taksiten indim böyle. Babamın elimde beni almaya gelecek kişi gelmiş. Bana diyor ki, alışırsın. Her gelen buraya başta ağlıyor, sonra alışıyor.
Ben, bu bana dedikleri öyle koydu ki... Ama doğru söylüyor, alışıyorsun. Benim bir storylerim var, yakın arkadaşla paylaşmıştım. O zaman 200 takipçim vardı Instagram'da. Gerçekten susuz kaldım. Öyle ağladım ki, öyle ağladım ki ya boğazım kurudu ama su bulamıyorum. Niye biliyor musunuz? Çünkü dışarıda dış fırçalamak için ya da duş almak için içilen su kazanı yani bidon, bidonun içine su koymuşlar.
Ama oradan su alsam ben zehirlenirim ve her iki gün zehirli bir şekilde hastalanırım. Çünkü o su bana uygun değil. Onlar içebiliyor, ben içemiyorum. Tamam mı? Ve dişimi bile fırçalasam sıkıntı oluyor. Zaten asla boğazımdan geçmemesi gerekiyor. Su almam için de şehre inmem lazım. Şehre inemem gece kaç, iki, üç gece. Nasıl şehre ineceğim? Akşam sekizden sonra, karanlıktan sonra inemem şehre. Hele beyaz olarak hiç inemem. Tehlikeli. Sus kalıyorsun. Ne yapacaksın? Alacağın bir yer yok. Zaten internette öyle app'ler falan yok. Gelecek uygulamalar. Kaldım susuz. Sabaha kadar. Tamam mı? Ama yani hani o kadar kötü ki, o an hatırlıyorum, boğazımdan su geçsin ne olur diyorum. Sonra anladım susuzluk neymiş, gerçekten yokluk neymiş o gün anladım. Ve bunları yaşayınca alışıyorsun. Benim oralarda en kötü anım mesela kötülüğü, yokluğu görmek... ...ve böyle bazen de gönüllünün dark tarafını görmek. Hatta dark side of volunteerism deniyor buna.
Mesela o orfanıcıda kalan, işte kimsesizler, çocuklar evinde kalan diyelim ki... ...yüz tane çocuk var değil mi? Onların hepsinin öğle yemeği toplumu diyelim beş dolar. Onu karşılayacağım diyorsun, karşılıyorsun ve o gün o yemek geliyor oraya. Hepsini dağıtıyorsun falan ve her günün sonunda mutlaka birkaç tane çocuk aç kalıyor. Ve onlar aç kalırken bu tüm organizasyonu ayarlayan birileri yemek yemek zorunda. Onlar yemek yok çünkü açık oluyor. Bunu gözlerine görüyorsun. Sen kendi yemeğini biliyorsun ama yine biri aç kalıyor.
Ya da bir tanesi az karakter. Bunları gözle görmek insanı o kadar yıpratıyor ki. Aynı ne gibi biliyor musunuz? Ben mesela Boyabat'tan köpek beslemeye gidiyordum, biliyorsunuz pazarları, bir şey barınağı. Ve o barınakta bir tane köpek kurtardım. Çok uğraştım, o köpek öldü. Yaşatamadı bunu, işte Samsun'a hastaneye götürdüm falan filan. Gidemiyorum, bana travma oluyor. Ama gitmem gerekiyor, biliyorum. Gideceğim yine. Çünkü hastaneden bir tane köpeği aldılar, götürdüler oraya. Ve ben o köpeği kurtarmak istiyorum. Çünkü o köpek orada, biliyorum. Gittim, sordum, araştırdım. Yok, dediler burada. Tekrar gideceğim. Ama her gittiğimde bana travma oluyor. İşte yurt dışı da böyle bir şey. Bazı ülkeler, tabii ki her ülke değil. Benim gittiğim çolukla böyle. O kötülüğü görüyorsun. Gerçekleri görüyorsun ama görmen gerekiyor. Bir şey yapabiliyorsan yapman gerekiyor falan. Tabii ki Paris'i, Londra'yı gezmek böyle bir şey değil. Gezmenin biraz da güzel yerlerini anlatmak istiyorum. Gezmek asla kötü değil. İnsanı insan yapan, başka gerçeklerin de olduğunu gösteren bir eylem, bir hareket. Biraz da güzelliklerden bahsedelim istiyorum. Ne zaman? Siz biraz bir şeyleri dinleyin. Ben geliyorum. I'll be back soon.
Hoş geldin Taner, welcome back. Evet, biraz pesimist girmiş olabilirim ama güzelliklerinden bahsedeyim. Benim için bir ülkeyi gezmeye başlamanın en güzel, yollayabiliyor musun? Yemekleri. Ben her mutfağı aç, tüm tatları aç, ağzımdaki böyle umami tadın böyle artmasına aç, bir gastrofil, bir gurman bir insanım. Yani gurme değilim, gurmanın ne? Güzel yemek yemeyi seven biriyim.
Ve araştırmıyorum arkadaşlar. Çünkü bence burada bir şey bilmek, ona bizi kanalize ediyor. Ne yapıyorum biliyor musunuz? Gidiyorum hangi ülkeye? Mesela şu an bana eseniz geldim, sabah bir yere giderim. Tamam giderim. Ne giderim? Kore'ye giderim. Giderim Kore'ye. Havalimanında bir tane Koreli bulurum. Böyle genç bir tane, tamam mı? Alırım onu, derim ki bak ben gideceğim Kore'nin şu ülkesinde ne yiyeyim? Der ki bana bunu, bunu, bunu ye. Sonra ben daha azıcık bakarım. Şöyle tamam iyiymiş, bunu da ekledim. Google'dan araştırırım, giderim direkt. Çünkü ben en güzel gez milyonunu bu buluyorum. Tek başıma gidiyorum ya, yerken tanışıyorum biriyle, o beni başka bir yere götürüyor, başka birileri tanışıyor. Hem parti, hem eğlence, hem kültür, hem gezi. Her şey öyle ve hiç planlamıyorum. Yine olsa yine öyle yaparım. Tabii ki temkinli yaparım.
Fakat gitmeden önce kesinlikle araştırdığım şey ne biliyor musunuz? Dilleri. O dil hangi aileye ait? Dildeki en çok kullanılan kelimeler, dilin özellikleri, özellikle vurguları. Gitmeden mutlaka birkaç tane oranın en ünlü YouTuber'ı falan dinliyorum. Ülkenin dizilerine bakıyorum. Çünkü ben lingüistik bir insanım. Gidince o dilleri kapabiliyorum. Ve o yüzden de Japonya'ya gitmeden önce Japonca bir şey öğreniyorum. Ve biliyor musunuz? Japonya'ya gidiyorsun, o dilden birkaç tane kelime konuşuyorsun. O insana o kadar mutlu oluyor ki.
Merhaba. Teşekkürler. Merhaba. Tek başımayım yine. Akşam yemeğine gitmişim. O makase. Yani şefim, bana ne veriyorsan ver yemeği. Gidiyorsun, şef o gün hangi balık güzelsin, sana neyi uygun gördü işte, sana böyle bakıyor falan, seni süzüyor, değerlendiriyor, sana onun yemek veriyor. Hani kebapçının seninle bir diyaloğu olduğunu düşün. Torepatik bir diyaloğu. Neyse işte, o makaseye gitmişim. Yanımdaki böyle iki çift var. Bana böyle yemek ısmarlıyor. Sürekli diyor ki, bunu ye, şunu ye.
Orta yandan biri diyor ki, al bunu da ye. Çünkü ben o kültüre ilgiliyim ya, sefe hemen Google'dan bulup, bir şeyler bir şeyler söylüyorum. Diyorum ki, mataşıba şu, şu, bu falan. Mataşıba değil de işte, neyse. Sonra diyorum ki, arigatou gozaimashita. Ve herkes bir şeker alıyor. Sonra diyorum ki, teşekkür ederim, çok sağ olun, çok sevdim, bunu beğendim. Böyle yapınca kültüre adapte olabiliyorsunuz. Ve gerçekten bir kültürü anlamanın en güzel yolu, o insanların içerisine karışmak, o kokuları koklamak, o dokuları dokunmak. Çok seviyorum gezmeyi, çok özledim.
Kötüsüyle, iyisiyle, her şeyiyle. Çok ilginç bir şey söyleyeceğim. Böyle, Afrika'dayken özellikle saçlarım böyle sapsarıydı, platin sarıydı. Daha da onlara ilginç geliyor çocuklara. Ne diyorlar biliyor musunuz? Benim damarlarım çok belli. Tenim de böyle birazcık şeffaf. Diyorlar ki, ooo diyorlar, zombie poison, zombie poison, muziko, muziko. Yani şey, Zombi zehriymiş benim kanlarım yeşil yeşil olduğu için. Böyle şok olmuştum. Çocuklar saçlarımı falan örmeye çalışıyordu. Yani bunlar gerçekten çok güzel nüanslar hayatta. Sonra mesela İzlanda'ya gittiğimde böyle köpek balığı çorbası falan yiyordum ve her şeyde açım. Bana yeter ki denet, bana yeter ki farklı bir kültür öner. Düşünüyorum, oralara tek başıma gitmesem acaba? Yanımda biri olsaydı her şey farklı olur muydu? Evet. Çünkü diyorum ya, tek başınıza olduğunuzda o tek başınalık enerjisini yayıyorsunuz ve insanlar yanınıza geliyor ve kültürü öğrenebiliyoruz. Çok daha güzel bir şey ortaya çıkıyor. Ben herhangi bir ülkede hazırlık yapmadan gittiğimde hiç pişman olmadım. Günün sonunda geldiğimde hiç tahmin edemeyeceğim şeyler yaşadım. Eğer korkuyorsanız, bir şeylerin bilinmezliğinden çekiniyorsanız hiç çekinmeyin. Gidin, emin olun ki döndüğünüzde iyi ki böyle yapmışım diyeceksiniz. Yani o kadar güzel anlar yaşanıyor ki. Gökyüzü ayrı güzel oluyor. Yaşadığın oradaki anılar ayrı güzel oluyor. Tanıştığın insanlar. Hele oraya gelen başka bir turist varsa oradaki aşıklar efsane oluyor. Çünkü hayat sizi oraya birleştirmiş anlıyorsun. Evren yani. Başka türlü orada aynı anda karşılaşamazdınız. Ve hani sebebi, nedeni falan sonrası yok ya, o an anı yaşıyorsun. Muhteşem bir şey, muhteşem bir flört. Aşırı zevkli. Mutlaka bunu deneyin. Yurt dışında anlık flört.
Avrupa'yı da gezdim tabii ki. Hem o zaman daha önceden bir erkek arkadaşım vardı. Onunla da gittim Roma'ya falan. Onu da yaşadım. Güzel miydi? Güzeldi. Ama yani meh diyeceğim. Ben bir daha gitmek istiyorum. Başka bir milörtüm yok. Onu istemiyorum tamam mı? Ama çok sevmiyordum bence. Neyse ailemle de gezdim. Ailem özellikle...
Ama kampına gittim. O benim için çok ayrı bir deneyimdi. Viktor Frankl'ı okudum. Viktor Frankl'dan sonra gittim, oraları gördüm. Bir insan burada nasıl bir kitabı yazar falan dedim. Çok ayrı bir deneyimdi ve bende yeri çok ayrı. Varoluşumu anlam katmadan. Ailemle gitmem de çok güzel oldu. Ve tekrar istiyorum yani ailemle böyle özellikle Asya'yı...
İşte Vietnam'a, Tayland'a, o taraflara. Onlar da görsün istiyorum. Hatta böyle Faberana, Brezilya'ya sonra annemlerle gitmek istiyorum. Çünkü ben varken çok daha cüretkâr olabiliyor ailem bir haliyle. Hadi gelin, hadi, hadi şuraya gidelim. Hadi, hadi falan böyle zorluyorum ablamı, annemi, babamı. O yüzden bilmiyorum, gezmek benim hayatımda gerçekten çok önemli bir yer kaplıyor. Ve iki yıldır bunu yapamıyorum. Sıkışmış hissetmiyorum. Çünkü her şeyin zamanı var. Dediğim gibi üç, beş gün gidip gelmek de istemiyorum. Biraz kalmak istiyorum. Çünkü o interior ya da her yere 2-3 gün gitmek ve sadece binaları görmek benim için gezmek değil. Ben dokuyu, kokuyu anlamadan hiçbir şey anlayacağım, düşünmüyorum. Diyeceğim o ki yani benim için gezmek aynen şöyle. Bakıyorum haritaya, sonra bir yer seçiyorum. Daha önce gittim mi? Gitmedim. Tamam, okey. Sonra alıyorum bileti, bu kadar. Bir de otel. O da ne biliyor musunuz? Dönüş bileti de almıyorum, oteli de 2-3 günlük alıyorum. Çünkü sonra başka şehre geçebilirim.
Biriyle tanışıyorum. Bana diyor ki burada çok güzel bir yer var diyor. Şöyle bir şey var, böyle insanlar var diyor. Mesela şöyle düşün. İstanbul'a birileri geliyor. Ne derler? İşte Ayasofya'ya git oraya. Tam geldi Ayasofya'ya sonra. Ya Türkiye'de ne kadar güzel farklı yer var. Bunlar Google'da biliniyorum arkadaşlar. Biliyorlar mı buraları? Bilmiyorlar.
Ne sanıyor? İşte isim yapar. Ha, isim yapar. Gel ben sana göstereyim Türkiye'nin neresi. O yüzden ben de aynı şekilde gidiyorum yurt dışında, tanışıyorum birileri, bana öğretiyorlar, gösteriyorlar. Oralara gidiyorum. Dönüşte hangi şehirden döneceğim belli olmadığı için dönüş bileti almıyorum haliyle. Ve çok mutluyum böyle yaptığım için de. Bence bunu deneyebilirsiniz. Biraz cesur olmak, biraz özgür olmak güzel. Ama belli bir yere kadar.
Gelelim kiret mevzusuna. Aslında bu konu nereden açıldı biliyor musunuz? Benim dünya mutfağına merakımın başlamasıyla. Nasıl başladı dünya mutfağına merakım? Önce İspanyol mutfağıyla. Benim şu mutfaklar içerisinde, tüm dünya mutfakları içerisinde en sevdiğim üç mutfak var. Bir tanesi Japonya, diğeri İspanya. Diğeri Türkiye, sonra Peru, sonra devam ediyor Kore, sonra devam ediyor Vietnam dermişim, Balut. Yok, Vietnam değil de çok seviyorum Asya mutfağını tabii ki ama İtalyan mutfağı da çok güzel, Türk mutfağı da, Japon mutfağı da. Şimdi ben dünyayı gezerken her türlü yemeğini yemeye çalıştım ve sordum, içinde ne var, nasıl yapılıyor falan baktım.
Çok gezen, çok okuyan mı? Gezerken okuyan. Bunu artık tabii yedik, yuttuk, bittik, bu iş geçti. Bugün çok populist bir söyleme oldu fakat gerçekten öyle. Ben gördüğüm her şeyi artık Google Images'dan çeviriyorsun, çıkıyor. Yazmasına bile gerek yok. Neyse ne işte orada. Alfabesi farklı olsa bile gösteriyor. Her şeyi böyle araştırıyor, araştırıyor. İşte Japonya'ya gittim, orada böcek möcek, tamam Tayland. Orada satılıyor sonuçta. Onları da yedim. Başka mutfağa gidip bunları da araştırdım. Mesela Londra'da özellikle çok zenginim bu anlamda. Çünkü peri mutfağısı, peri mutfağını diyordun. En güzel peri mutfağı. Çok seviyorum peri mutfağını.
Çok da güzel, çok da lezzetli. Hele İspanyol notu, o tapasları falan, Allah'ım o kalem var ya, çok özlüyorum. O yüzden benim için dünyayı kezmenin diğer bir yanından gastronomi. Benim ya tutkum ya, anlatabiliyor muyum? O ağzıma o giriyor ya, o mavi taht, o böyle acısı, ekşisi böyle. Gerçekten diyorum ki yüce Rabbim iyi ki varsın.
Yeterince tam size geçtim, bilmiyorum ama bu dünyayı kesmek gerçekten bir tutku. Yeni yer görmek çok büyük bir arzu. Geçen sene sizinle beraber Blue Zone'lardan bir tanesine gitmiştik. Yani mavi bölgelerden. Nereye gitmiştik? Okinawa. Bu, Japonya'da insanların en uzun ve anlamlı bir hayat bölgelerinden bir tanesi. Japonya'dan çok farklı. Balık falan yemiyorlar. Mesela besleniyorlar. Aslında ülkede gri falan. Hatta buna ben bir özel podcast bölümü yapmak istiyorum. Niye bu insanlar böyle yaşıyor?
İki üç gün anlam veremiyorsun. Diyorsun ki ne alaka ya? Burası insanların uzun yaşıyorsa yeşil ormanı, green alaka. Burada yürüyecek yer bile çok düzgün yok. Sonra anlıyorsun ki mevzu bu değilmiş arkadaşlar. Mevzu neymiş ya? Diyip içine dalıyorsun ve insanla tanışıyorsun, konuşuyorsun. Dünyanda yaşıyor. O yemekleri yiyorsun, onlar gibi yaşıyorsun. Çok ilginç ya. En büyük arzularımdan bir tanesi de böyle her şeyi halledeyim falan, sonra çıkalım böyle benim bir kamera çeksin. Benim o insanlarla diyaloğum, benim şu gezme şeklimi, o dalma, o lokale böyle bir anda adapte olabilme, gerçekten onlar gibi yaşama hissini tatma duyumu da kamera çeksin de size göstersin, hep beraber oraya gezelim çok istiyorum.
Çünkü böyle oraya gidip de aa bu neymiş ya falan deyip böyle hani burun kıran insanları gördükçe, o saygısızlıklarını gördükçe çok üzülüyorum. Çünkü kültürler öyle bence eleştirilmemeli. Kötü kültürdür. Bir anlamak gerekiyor. Benim de bu anlama yolculuğumda bana eşlik etmenizi o kadar isterim ki. Oralara gittiğimde en çok önem verdiğim şeyler mesela oradaki düşünürler. Türkiye geliyor
olsam tabii ki Atatürk'ümü şöyle güzelce çalışırdım. O yüzden de başka ülkelere gittiğimde onların değer verdiği kahramanlar, değer verdiği yazarlar, değer verdiği filozoflar, değer verdiği düşünürler. Bunlar kimler, ne demişler, hangi coğrafyayı görüp ne söylemişler. Bunları anlamak çok mühim bence insanın ve kendini anlama yolculuğunda. O yüzden yani iki gün Paris'e gidip, iki gün Londra'ya gidip, Harry Potter'ı gezmek. İki gün işte Paris'te galeri Lafayette'de takılmak falan. Orada alışveriş yapmak. Güzel şeyler ama bunlar gezmek değil. Gezinmek. Bunlar bakınmak. Bunlar window shopping. Bunlar shopping. Bu gezmek değil. Gezgin olmak, gezmek. Sadece sırtına sırtçantası alıp interyalı yapmak da değil. Ben hiçbir zaman sırtçantası ile gitmedim hiçbir ülkeye. Sevmiyorum gitmek. Çünkü biriyle tanıştım diyelim yurt dışında ve hoşlandım ondan. Date'e çıkacağım. Ben Street Chatter'dan bir şey bulmak istemiyorum yani. Valizim olsun, valizimden alayım. Oradaki lokal gibi gezeyim. İstanbul'da nasıl yaşarsam orada da öyle yaşayayım. Bunu seviyorum. Aksi beni böyle biraz düşündürüyor ve rahatsız ediyor. Ve zevk almıyor. O yüzden Street Chatter'sıyla böyle interview yapmıyorum. Bunu seviyorum. Bundan zevk alıyorum.
Ama nereye gidersem gideyim, günün sonunda evime gelmekten çok daha mutlu oluyorum. İnsanın evi gibisi yok. Ama evi varken de gezmek gibisi yok. Sohbet etmeyi çok özlemişim sizle. Böyle içimdekini hiçbir şey düşünmeden dışarı aktarmayı, yanlış anlaşılma anlaşılmaz mı? Burada didaktik mi oldu falan demeden, şöyle güzelce kahve içiyormuş gibi anlatmayı. Ama o kadar çok anım var ki anlatmadığım, onları da bir sonraki podcastta saklıyorum. Hani burada nasıl gezdiğimi, gezmekten ne anladığımı, gezmenin benim için ne anlama geldiğini söylemek, ifade etmek istedim. Hani daha derinle inmek isterseniz, bana soracağınız sorular olursa tabii ki bekliyorum. Bir sonraki podcastta bunları anlatıp bahsederim. Ama ülke ülke anılarımı, ellerimi, başıma gelenleri anlatmak istediğim diğer podcastlarımı dinlemek isterseniz de, onda haftaya konuşuruz. Sizi çok seviyorum. Kendinize çok iyi bakın. I love you. Söyleyeyim şimdi.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.