
2.335 kelime · ~12 dk okuma
Geride bıraktığımız 10 Kasım'da, her 10 Kasım'da olduğu gibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatını anan birçok paylaşıma denk geldim. Sosyal medya reklamları, videoları, paylaşımları, mesajları. Bunlardan bir tanesi NOW TV'nin hazırladığı 10 Kasım 1938'e atfen bir canlandırmayı içeren videosu ki açıklamalarda da bağlantısını izlemek isteyenler için paylaştım çünkü burada sözlü olarak anlatmak zor. İzlemenizde fayda olduğunu düşünüyorum. Ondan aldığım ilhamla boğazımıza düğümlenen şeylere bakalım istedim bu bölümde. Yani bir türlü dillendiremediğimiz, kimselere diyemediğimiz, bazen kendimizden dahi sakındığımız sözcüklere dönüşemeyen arzulara, hayallere, hüsranlara, özürlere, teşekkürlere, hasretlere, dertlere ve daha nicelerine bakalım istedim bu vesileyle.
Şimdi bazısı dinlendirildiğinde büyüsü kaçacağından, bazısı hakikate dönüşeceğinden, bazen duyacak kişinin vereceği tepkinin endişesinden, bazen söyleyen kişi olmanın yüklediği sorumluluktan dolayı yutkunuyoruz. Cümleler ağzımızdan çıkmıyor, kursağımızdan dökülemiyor. İşte bu bölümde dokuz boğumlu boğazımızda her geçen gün biraz daha biriken yükleri eşeleyeceğiz. Yayınımızın geleneksel bölümlerinden birini de tamamlayalım, kavramlara bakalım. Şimdi çok anacağımız sözcüklerden birisi Boğaz. Ama Boğaz biliyorsunuz hani birazcık şeye benziyor anlatımdaki karşılığında. Eski çağlardaki bu beyin ve kalp gibi yani akıl ve yürekteki ayrıma benziyor. Eski çağın düşünürleri, filozofları hep kalbe yönelmişler. Her şeyin kalpten olduğunu çünkü işte kalp atıyor, işte kan pompalıyor falan filan. beyin pek akla gelmemiş, aklın, vicdanın tam olarak nereye denk geleceği bilinememiş. Bizim de boğaz derken hani burada bedenimizin boğazından bahsediyoruz elbette, kastettiğimiz şey o geleneksel anlamıyla boğaz değil yani boğazımıza düğümlenme kavramındaki anlatmak istediğimiz şey ne? üzüntü, keder, korku ya da heyecandan konuşamayacak hale gelmekten söz ediyoruz. Yani bir derdini anlatamama halinden söz ediyoruz ve bu bölüm boyunca elimden geldiği kadar tempolu bir şekilde bu boğazımıza düğümlenen şeyler niye bir türlü bizden özgürlüğünü ilan edemiyor? Neden o kadar zor bu bazı şeyleri ifade etmek, teraffuz etmek? Bunların ayrıntılarına bakacağız. Hazırsanız başlıyoruz.
İletişim, canlılar arasında sadece insana bahşedilmiş bir yetenek değil. Hemen her canlı türünün en azından kendi türüyle iletişim kurmak için yöntemleri var. Kedinin, köpeğin, solucanın, salyangozun. Fakat lisan dediğimiz şey, sahip olduğu her imkanla sadece insan türüne has. Gel gelelim, görünen o ki, karşımızdakine iletmek istediğimiz şeyler için zihnimizde belirenleri sözcüklere dökebilmek herkesin harcıda değil.
Yer, zaman, üslup, beden dili, ses tonu gibi bir dizi bileşenle şekillenen iletişim bu çağın sorunlarının pek çoğundaki en büyük gerekçe bizatihi. En basit, en yalın konuları dahi anlatmakta zorlandığımız bu dönemde konular ve sorunlar biraz daha karmaşıklaştığı anda neredeyse dilimiz tutuluyor, sözlerimiz boğazımıza düğümlerini veriyor. Bebeklik çağında öğrendiğimiz varsayılan konuşma yeteneği çoğumuzun en büyük kabusu. Nasıl söyleyeceğimizi bilmediğimiz için içimizde birikenler kimi zaman psikolojik, kimi zaman fiziki marazlara yol açıyor. Hani hastalıkların psikolojik kökenleri gibi başlığa sahip bir kitap okumuştum, bunu anlatıyordu. İfade edemediklerinizin
İçinizde halledemediğiniz meselelerin fiziki yansımalarına yönelik. Yani sadece ruhsal olarak bizi derbeder etmiyor bu içimizde birikenler. Kimi zaman bu fiziki uzantılarla da kendini gösteriyor. Peki nedir bu yükü bize taşıtan? İçimizde gayet basit, net ve anlaşılabilir gibi görünen meseleler karşı tarafa aktarırken niye böylesi dişli bir soruna dönüşüyor?
Önce bu sorunun kaynağına, ardından boğazımıza düğümlenenlerin sebeplerine ve en sonunda içimizi döküp rahatlamamıza yardımcı olacak bazı tavsiyelere bakalım. Şimdi bu iletişim dediğimiz meseleyle aramızdaki mesafeyi oluşturan, o aramızdaki daha doğrusu uçurumu yaratan birkaç başlığa değineceğim. Birincisi, bizatihi iletişimin olmaman hali. Yani iletişimin yokluğu. Şimdi birkaç gün önce YouTube'da eğitimde edebiyat semineri başlıklı bir etkinlikte yazar Murat Hanmunga'nı izledim. Çok hoş bir konuşmaydı.
Gerçi yazılı bir metinden tamamen kağıda bakarak okudu ama bir yazarın kağıda yazdıkları yeterince besleyici olduğundan hiçbir sorun yaratmadı. Konuşmasının bir yerinde Türkiye'nin kendi ana dilinde okuduklarının anlama konusundaki yetersizliğini belgeleyen o meşhur uluslararası araştırmaya değindi. Eminim sizin de kulağınıza çalınmıştır ama ben yine de bir hatırlatmış olayım. Türkiye dahil 38 üyesi bulunan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü var. Bizim daha yaygın duyduğumuz ismi de OECD. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü. Şimdi onun her yıl düzenlediği bir rapor var ve bu raporun en güncelinin verilerine göre
Nüfusumuzun, Türkiye nüfusunun %40'ı kendi dilinde okuduğunu anlayamıyor. Türkiye nüfusunun %40'ı kendi ana dilinde okuduğunu anlayamıyor. Bu %40'ı mesela 80 milyonluk ülkeye çarpıp böldüğümüzde 30 milyonun üzerinde bir nüfus ediyor bu bahsettiğimiz kesim. Ve aynı raporun yine mahcubiyet verici diğer verilerinde gündeme sıkça gelen başka bir ölçüm sistemi de pizza. Bu pizza, yemek olarak yediğimiz pizzanın S ile yazılanı. Ki bunların bağlantılarını hep bölüm açıklamalarına ekliyorum. Oradan da tıklayıp bakabilirsiniz, inceleyebilirsiniz. Bu PİSA'nın araştırmasına göre Türkiye'nin öğrencileri okuma ve okuduğunu anlama becerilerinde 2018 yılına kıyasla 10 basamak gerileyerek 30. sıraya inmiş durumda. Yani Türkiye'de insanların %40'ı kendi dilinde Türkçe okuduğunu anlamıyor. Öğrencilerin okuduğunu anlama becerisi ülkeler arası sıralamada 30. Tabii durum öğrencilerde böyleyken yetişkinlerde de farklı değil. Mesela iş yerinde problem çözme becerilerinde yetişkinler aynı listenin son sırasında yer alıyor. Düşünebiliyor musunuz? OECD ülkeleri arasında, 38 ülke arasında. Tabi bunları duymuştum hani Mungan'dan duymadım ama o kadar güzel bir noktaya bağladı ki burada da anmak istedim. Aynı sebepten ötürü Türkiye'de insanlar giderek okumaktan ve yazılı iletişimden de kopuyor. Mungan buna dikkat çekti. Yani derdini yazarak anlatmak yerine konuşmayı tercih ediyor insanlar ve bunu pratiklik kılıfına sokarak kendini rahatlatıyor.
İşin bahanesi de o oluyor. Konuşmak daha pratik. Dur bir telefon açayım da işi halledeyim. Kim yazacak şimdi iki saat gibisinden bahanelerle geçiştiriyoruz bu yöntemi. Oysa kişisel gözlemlerim anlayamamak derdinin sadece okuduklarımızda kısıtlı olmadığını gösteriyor. Konuşulanlarda da durum çok farklı değil. Hayatını konuşarak ve yazarak kazanan benim gibiler için ne kadar büyük bir sınav olduğunu hayal edin lütfen bu durumun. Yani Mungan yine şanssız, çünkü Murathan Mungan'ın okuru kitabını eline alıyor, dünyadan kopuyor, başka her şeyi bırakıp onu takip ediyor. Siz kim bilir şu anda, tam şu anda beni dinlemekten başka kaç şeyle birden meşgulsünüz? Bir hayal edin lütfen ve bu vesileyle lütfen bana odaklanın. Hakikatler yerine yapay suretlerle bezeli bıçağın iletişimin her türünde yaşadığı sorun esasen iletişimin hiç olmaması. İletimden ibaret bir hayatta yaşıyoruz. Fransız yönetmen Guy Debord'un çok meşhur bir sözü var diyor ki artık iletişim yok sadece iletişim araçları var diyor ki sahiden de böyle
İletişimin merkezine dönüşen sosyal ağalar her şeyi birkaç klişe ikona dönüştürmüş durumda. Beğenimizi kalp ile, eğlencemizi gözümüzden yaşlar getiren surat emojisiyle ifade ediyoruz mesela. Daha doğrusu ettiğimizi zannediyoruz. Oysa çok sevdiğim ressam şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun şiirinde de hatırlattığı gibi, ''Ana dilin, elin kadar senin, ana sütü gibi tatlı, ana sütü gibi bedava.''
Arkadaşımızın dibi tutan pilavına da hakkın rahmetine kavuşan babasına da aynı tepkiyi verdiğimiz bir ortamda iletişim sadece bir zan ya da sanrıdan ibaret kalıyor haliyle. Ve bu acemiliğin kaçınılmaz sonucu da ne? İletişimsizlik. Yani boğazımıza düğümlenenlerin en büyük sebebi söylemekten çekinmek değil, nasıl söyleyeceğini bilememek. Sözcükleri bulamamak, onları sıralayamamak, bir türlü anlatamamak.
Dolayısıyla ilk engelimiz iletişimin yokluğu. Gelelim ikincisine. Nedir o? Telaş. Boğazımızın düğümünü çözsek dahi lafı ağzımıza tıkan bir engel daha var. Her şey biraz daha acil, zaman hep biraz daha az bu dönemde ve ne bizim uzun uzadıya anlatacak ne de karşımızdakinin bizi dinleyecek sabrı var. Her şeyin özet geçilmesi beklenirken sözcüklerin bereketinden nasiplenmek imkansız gibi bir şey.
Her konu bir hap ya da fitil şekline bürünmeli, kolayca yutulmalı, hızla etkisini göstermeli, kolayca hazmedilmeli. Zira hız, bıçağın her kapıyı açtığına inanılan altın anahtarı. Teknoloji girişimcilerinin dilinde yer eden bir tabir var pek çoğu gibi Amerikanca. Elevator pitch deniyor. Pitch tabii birçok anlama sahip İngilizce'de ama buradaki kullanımında işborta tezgahını temsil ediyor. Yani asansörde açtığınız tezgah da denilebilir. Girişiminizi, hayata geçirdiğiniz girişiminizi asansörde denk geldiğiniz bir yatırımcıyı anlatabilmenizi temsil ediyor aşağı yukarı. Yani 20 saniye olarak kabul etmişler ortalama asansör seyahat süresini.
Diyor ki, 20 saniyelik bu zaman diliminde işini sattabildiysen sattın, yoksa iş bitti. Yoksa asansör yatırımcının katına geldi ve arkasından bakakaldınız uzaklaşıp giderken kendi ofisine doğru. Geçmişinizin tüm birikiminden beslenen ve tüm geleceğinizi bağladığınız bir fikir için bile hepi topu 20 saniyemiz var. Düşünün bir.
Kaderimiz bize en fazla 20 saniyesini layık gören insanlara bağlı. Üstelik bu durum sadece girişim-yatırım dünyasına da as değil. Okuldaki öğretmeniniz, iş yerindeki yöneticiniz için de şartlar aşağı yukarı böyle. Kim size zaman ayırıyor bu devirde? Bir düşünün hele. Ve böylesi bir telaş içinde her şey bütün hikayesinden, gerekçelerinden, ihtimallerinden ve açıklamalarından mahrum bir şekilde mecburi bir sakilliğe mahkum kalıyor. Ve böylece ikinci derdimiz ne? Telaş.
Boğazımıza düğümlenenlerin üçüncü gerekçesine gelelim. Bu bölümü hazırlarken hatıralarında boğazıma düğümlenen konuları, olayları düşündüm. İlginç bir şekilde çoğu kendimle ilgili bir kusuru anlatmak için değil, karşımdakinin bana yönelik kabahatini anlatmaktan sebep çıktı. Yani sandığımızın aksine esas soru olan kendi üzüntümüzü, kırgınlığımızı ya da hayal kırıklığımızı aktarabilmek.
Geçen gün işte bana şöyle bir şey dedin bak belki onu kastetmedin ama ben şöyle algıladım böyle anladım ve bu beni çok üzdü kalbimi çok kırdı gibi basit bir şekilde anlatabileceğimiz mesele bile çoğu zaman bir yük olarak içimizde tutup büyüttüğümüz ve en münasebetsiz bir anda, en olmadık, en münasebetsiz şekilde acısını çıkartırcasına karşımızdakinin üstüne döküp saçtığımız, dolayısıyla tabii ki kaçınılmaz olarak haklıyken haksız duruma düşme sebebimiz olabiliyor. Ya da kimi zaman basitçe hayır diyerek bertaraf edebileceğimiz bir dertlere sırtlanıyoruz ve bunun yükü altında eziliyoruz. Oysa ki işin sırrı bu, hayır diyebilmek. Hayır dediğimizde çözülüverecek her şey.
Dördüncü sebebe gelelim. Özgüvensizlik. Duygu ve düşüncelerimizi içimize hapseden birçok gerekçe var. Ancak bu yayındaki kısıtlı zamanda tabii ki hepsinden bahsetmek mümkün değil ama bahsetmeden de geçmek istemediğim en önemli başlıklardan biri de özgüven eksikliği. Özgüven ya da bir başka deyişle kendine güven deyince Türkçeye de güzel bir şekilde çevrilen
Özgüven adlı kitabın yazarı Waldo Emerson'ın bir cümlesi aklıma geldi. Diyor ki, kendine güven başkalarının güvenini kazanmaktan önce gelir. Yani kendimize samimi ve hakiki bir inançla güvenemediğimiz durumda karşımızdakilerin güvenini kazanmamız da çoğu zaman imkansız hale geliyor. Her fırsatta kutsanan ve aranan mükemmellik, ifade etmek istediklerimizi içimizde biriktiren gerekçelerin başında geliyor. Bütün her şeyin kusursuz, mükemmel olmasını istiyoruz. İletişimimizin de, ifademizin de bu sebepten dolayı işte birçok şey kursağımızda kalıyor, yutkunup duruyoruz, telaffuz edemiyoruz, doğruluğundan şüphe duyuyoruz ve bir şeyi unutuyoruz ki en olmadık şekilde söylemek bile çoğu zaman hiç söylememekten daha iyidir.
kendini ifadeye yönelik samimi bir gayret ve emek mutlaka karşıya geçer diye düşünüyorum. Yani karşımızdakinin iyi niyetine güvenmek, hiç söylemesek dahi bir şekilde fark edeceğini anlayacağını sanmaktan yeğdir. İşi şansı bırakmamak gerekir, anlatacağım. Ve sonuncu maddemize gelelim. Hani bu bölümünde ilham kaynağı olan videodan yola çıkarak üzüntüden bahsedelim biraz.
Bütün bu anlattığım tanımlara bakarak bir sözün, hissin ya da fikrin boğazımıza düğümlenmesini parmağımıza batan kıymık, dişimize kaçan kılçık gibi düşünmeyin. Sakın niyetim böyle bir şey değil. Çünkü bazen bazı hisler içimize oturur, elimizi kolumuzu bağlar, dilimiz tutulur. Kimi anlar, kimi duygular. Doğası gereği böyledir. Herkesin kendi içinde, kendi anladığı ve hissettiği şekilde yaşanır. Böyle olması gerekir.
Başladı dediğim gibi 10 Kasım vesilesiyle birçok sosyal medya paylaşımına denk geldim ve bunların içerisinde işte o Now TV'nin 10 Kasım 1938 tarihi videosu beni çok etkiledi ve bu boğazımıza düğümlenenleri paylaşmak istedim. Hani henüz beni dinlemekten dolayı tıklayıp izleyememiş olanlar için şöyle bir kafanızı canlandırmaya çalışayım. Şöyle bir parçayı içeriyor. 10 Kasım 1938 tarihinde Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatını anons etmek için Ankara Radyosu'nun stüdyosunda mikrofon başına geçen bir spikeri, bir sunucuyu görüyoruz. Elinde yazılı kısa metindeki haber tabii ki o kadar onun için o an kabul edilemez gelir ki boğazı düğümlenir.
Ve sanki o olayı hiç dillendirmese, gerçekliği de ortadan kalkacakmış gibi bir hisse kapılır. Hakikati değiştirmese bile o gün, o stüdyoda, o anos spikerin boğazına düğümlenir, kağıdı bir kenara iter ve hıçkırıklara boğulur ve bunu anlatır. Ve bu videoyu tabii sessiz anlatmak kolay değil ama dediğim gibi bölüm notlarında bağlantısı var, oradan izleyebilirsiniz. Bana ilham veren bu filmi de bu şekilde anmış olalım. Yani demem o ki, Bazı şeyler tam da böylesine boğazımıza düğümlensin, bizi iç dünyamızla baş başa bıraksın, kabul edilmesi güç hallere karşı bizi dirençli kılsın diye yaşanır hayatta. Tavsiyelerden dem vurmaya başladığıma göre birkaç alçak gönüllü, gerçi öyle demeyelim, birkaç haddini aşan öneriyle boğazımızdaki düğümlere üflemenin dört pratik yoluna bakalım birlikte. Birincisi, Önce kendinize anlatın. Bakın bu en güzel, en zevkli ve en tehlikesiz yöntem. Çok da sık yaparım durduk yere hiçbir sebep olmasa dahi. Yani aktarmakta zorlanacağınızı düşündüğünüz konuları önce kendi içinizde yaşamaya çalışın. Önce kendi kendinize anlatın. İç sesinizde, dış sesinizde, sesli, sessiz, hayalinizde, ayna karşısında hiç fark etmez. Olayın gerçeği, yani o konuşmanın gerçeği asla sizin prova ettiğiniz gibi olmayabilir. Ama kendi kendinize konuşurken fark edeceğiniz hataları düzeltmek için sonsuz sayıda imkanınız olacak. Kıvamını buluncaya dek konuları zihninizde pişirmekte fayda var. Dolayısıyla birinci tavsiye, Boğazınıza düğümlenen bir şey varsa, ifade edemediğiniz bir his, bir duygu, düşünce, fikir, tavsiye, her neyse onu önce kendinize anlatmayı deneyin. Kendinize anlatıp kendi kendinizi kendi sözlerinizle ikna edebilirsiniz, karşı tarafa aktarmak da kolay olacak.
İkinci maddemiz ise iletişimde genellikle unutulan kısım, o da dinlemek. Durmaksızın konuşmak yerine arada karşınızdakileri de dinlemek için fırsatlar yaratın. Hani benim burada podcastte böyle bir şansım olmuyor, keşke olsa ama. Anlattığınız ile karşı tarafın anladığı arasındaki boşlukları fark edip doldurmanın en iyi yolu bizzat dinlemektir. Dinlediğiniz anda, boşluklar verdiğiniz anda, karşınızdakinin tavırlarından, tepkilerinden, cümlelerinden, ondan bundan zaten anlarsınız ne kadar aktarıp aktaramadığınızı.
Bir diğer önemli tavsiye de hani daha doğrusu vurgulamamız gereken konu da samimiyet. Şimdi samimiyet insanın en kolay aktardığı ve karşısındakinin en kolay hissettiği duygudur. Yani iyi niyetli bir anlatma çabasını fark etmemek imkansız gibi bir şeydir. Samimi bir his iyi ifade edilmese bile karşı tarafa mutlaka geçer. Kimi zaman sözcüklerle geçer, kimi zaman ifademizle, beden dilimizle ama mutlaka ve mutlaka hissedilir. Çünkü dediğim gibi samimiyeti gizlemek de zordur, samimiyeti görmemek de çok zordur. Oysa diğerlerinin hepsi kolaydır, bas bas bağırır değil mi?
Ve son olarak her şeyi ifade etmek zorunda da değiliz. Bunu lütfen unutmayın. Bir kere daha tekrarlamış olayım. Hani biraz önce de bahsettiğim gibi bazı hisler, olaylar, haller sahiden de boğazımıza düğümlenesi şeyler olabilir. Hayat bir doldur boşalt oyunu değil. Bazı şeyleri ifade edilemeyecek kadar karmaşık ya da güç olduğunu kabullenmek de bir erdem. Ve bazı şeyler kendi uygun vaktini ve koşulunu bekler. Lütfen telaş etmeyin.
Bu bölümü anatomik bir ayrıntıyı hatırlatarak sonlandıralım. Şimdi insanın iki kulağı ve bir ağzı var. Antik felsefe öğretilerinde sıkça hatırlatılan bu unsurun da bize fısıldadığı gerçek, bilgeliğin konuşmaktan çok dinlemeye dayalı olduğu. İyi bir konuşmacı özünde daha da iyi bir dinleyici olmak zorunda. İşin kuralı bu. Çünkü dinlemek bize muhataplarımızı tanıtıyor. Kendimizi konumlamamıza yardımcı oluyor. Sözcüklerimizi seçmek için yollar gösteriyor. Boğaz dokuz boğumdur diye güzel bir atasözü var. Tam da bunu anlatıyor işte. Çünkü dedikleri gibi söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir. Ağzından çıktıktan sonra ise sen onun esiri olursun.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.