
3.467 kelime · ~17 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Hoş geldiniz sevgili bibliyoterapi dinleyicileri. Bu hafta yalnız olacağım çünkü sevgili Tuna Kiremetçi geçen hafta biraz rahatsızlandı. O yüzden çekememiştik. Bu haftaya bıraktık belki becerebiliriz diye ama şu an hala kendisi iyileşmeye çalışıyor. Hatta biraz önce buradaki arkadaşlar sordular, ne oldu, gribal bir durum mu, veritik bir durum mu diye. Ben de dedim ki, hayır, yaşla alakalı bir durum. Artık herhalde bir yaştan sonra, yani 50 yaşından sonra ara ara bizi bir şeyler bekleyecektir. Dikkatli olmamız gerekiyor. Kendisinin esprilerini çok özleyeceğim ama ve aynı zamanda tabii ki katkılarını bugün benimle idare etmenizi rica edeceğim.
Bir de işin enteresan tarafı şöyle bir şey var. Bu konuyu Tuna çok çalışmak istemişti. Çok da güzel çalışmıştı. Hatta kitapların hepsini o seçti. Ben hiçbirini, bir tanesi bile ben seçmedim. Hepsini o seçti çünkü ilgi alanına giren bir konuydu. Şimdi e-mail'i okumaya başlıyorum. Merhaba Aslı Hanım ve Tuna Bey. Sizi dinlemeyi çok seviyorum ve sonunda kendi sorumu sormaya da karar verdim.
İçimde sürekli eleştiren, aşağılayan ve kırıcı bir ses duyuyorum. Bunun elbette ki en önemli sebebi, bütün bunları çocukluğumda duymuş olmam. Uzun burnumun durmadan bana hatırlatılmasını, çok zayıf bir çocuk olduğum için ayaklarımın çarpıklığını ya da kıbarık saçlarımın ne kadar kötü göründüğünü ve çirkin olduğumu en çok annemden duydum. Büyüdüğümde de benimle kalan bu sesi iyileştirmek, hatta mümkünse söküp atmak istiyorum. Profesyonel yardım almış olsam da bu durumu halen aşabilmiş değilim. Çünkü insan en çok ve en başta sevilmesi gereken kişi tarafından sevilmeyince kendisini sevmesi de bir o kadar zor oluyor.
Onca zorluk içine geçen çocukluğumdan en çok kitaplar ve birkaç iyi insan sayesinde sağ çıkabildim. Şimdi de onlarla şifa bulmak istiyorum. Bana bu konuda yardımcı olmanızı günülden istiyorum. Zeynep. Gerçekten beni üzdü bu e-mail. Anladım da doğrusu.
Yani içselleştirdim diyemem. Çünkü böyle bir anneyle büyümedim. Böyle bir şeye maruz kalmadım. Böyle bir istismara maruz kalmadım. Ama fazlasıyla aslında çok yakınımda başkaları, kendi çevremden, çok yakınlarımdan görmüş olduğum bir şey. Tuna zaten konunun bilir kişisi diyebiliriz. O kadar söyleyeyim. Kendisi burada olmadığı için çok da bir şey diyemeyeceğim. Tuna'nın ilk seçtiği kitap, bunun için Borderline Anneyi Anlamak.
Çocukların Gergin, Öngörülemez ve Dengesiz İlişkiyi Aşmasını Sağlamak adlı kitap. Yazarı Christine N. Lawson. Ben kitabı bilmiyordum. Tuna söyledikten sonra edindim, okudum. Ve gerçekten okurken sevgili Zeynep, dehşete düştüm. Şimdi şöyle tabii her şeyden önce şunu söyleyelim. Anneniz bu tanıyı biz koyamayız böyle oturduğumuz yerden bir tek bu e-maili. Bu tanıyı tabii ki ben koyamam. Belki işte anneniz gidecek olsa bir psikoloğa, psikiyatriste belki bu tanıyı onlar koyabilirler. Fakat kitap şu bakımdan faydalı ki illa yani bir anne hani sınırda kişilik bozukluğu sahip, bozukluğuna sahip bir anne böyle eziyet etmeyebilir. Bu bozukluğa sahip olmayan bir anne de belki cehaletinden, belki başka bir kişilik bozukluğundan dolayı bunları yapmış olabilir. Ama bu kitapta okuduklarınız size yardımcı olacaktır.
Çünkü aynı yerlerde dolaşıyor. Ben dehşete kapıldım kitabı okurken... ...çünkü çok çok iyi tanıdığım iki genç insanın anneleri, çok yakından tanıdığım iki genç insanın annelerinde... ...sınırda bozukluk kişiliği olduğundan yıllardır şüpheleniyorum, eminim. Yani önce şüpheleniyordum, sonra emin oldum psikoloji okuyunca, öyle söyleyeyim. Ve o iki genç insanın yaşadıklarını birebir bu kitapta okumak beni gerçekten üzdü. Çünkü nasıl bir cehennemin içinde yaşadıklarını anladım. Netekim Tuna'yla da bu konuyu konuşurken o da bunu bir cehennem olarak tanımlamıştı. Sizi gerçekten çok çok iyi anladığımı hissediyorum.
Şimdi anne ve kız aynı cinsiyetten olduklarından... ...kadınların kendi kimliklerini anneliklerinden ayırmak özellikle zor oluyor. Yani annenizin size söylediği her şey... ...sizde onun kimliğinden ayrışamadığımız için... ...aslında bir şekilde ve annelerimiz hep içimize yaşadığı için... ...size daha çok yara açılmasına sebep oluyor. Şimdi genelde sınırda kişilik bozukluğu olan anneler de böyle bir aşağılama eğilimi... Ne eğilimi aslında? Eğilim falan değil. Yani direkt aşağılıyorlar çocuklarını. Yani şöyle bir anda çok tepeye çıkartıyorlar. Çok iyi bir anlarında çok öv edebilirler. Çok böyle tanrı gibi sizi görebilirler. Öyle davranabilirler. Sonra alıp resmen aşağıya atıp parçalıyorlar.
Sürekli sizin öz güveninizle oynuyorlar ve bunu yapma sebepleri var aslında. Kendi korkuları. Sizi asla bırakmak istemiyorlar. Gitmenizi istemiyorlar. Sizi orada hapsetmek istiyorlar. Onlarla kalın istiyorlar. Bir nevi aslında sizin gardiyanınız oluyorlar. Ve tabii ki bu çocuğu küçüklüğünden itibaren çok çok yoran bir şey. Çünkü bu anneler kargaşanın kraliçeleri oluyorlar.
bir kargaşa çıkartıyorlar, bir akıl karışıklığı. Çocuk hiçbir zaman bir sonra gelecek olandan emin olamıyor. Güvenli bir yerde olamıyor. Yani çok iyi şeyler mi olacak, çok kötü şeyler mi olacak? Başına çok kötü şeyler mi gelecek? Bundan emin olamıyorlar. Çünkü bu anneler maalesef öngörülemezler ve dengesizler. Dediğim gibi çocuklarını bir gün meylek gibi görürken bir gün öfke yahut alaylarıyla ruhlarını paramparça edebilirler diye not almışım. Bu kitaptan direkt alıntı. Yine kitaptan aldığım bir alıntı, bu anneler öteki rollerde olağanüstü işlev gösterebilen insanlar olabiliyorlar. Yani şöyle başka bir iş alanı diyelim ki, bu iş alanında çok iyi olabilirler, mükemmel çalışanlar olabilirler. Fakat onların gözünü korkutan tek iş anneliktir. Bu yüzden de burada yıpratıcı insanlara dönüşüyorlar. Çocuk duygusal açıdan oraya dediğim gibi hapsedilmiştir, tutuludur. Hayatta kalmak için anneden kopması gerektiğini, ayrılması gerektiğini bilmektedir. Ama şöyle düşünür, ben ayrılırsam annem ölecek.
O yüzden de oradan bir türlü çıkamaz. Bu çocuklar dolayısıyla ilerleyen yıllarda kronik kaygı bozukluğu yaşarlar. Bir türlü yani sürekli bir şeylerin kötü gideceğinden neredeyse emin olurlar. Şunu çok iyi biliyorum. Tuna'nın anlattıklarından biri de tuhaf bir şekilde kendi o karanlık yeri de ev olduğu için annenin kucağı o kadar karanlık ki onların ilerleyen hayatlarında da o karanlık yer
Anne kucuğu onlar için bir yandan da bildikleri bir yer ve rahat ettikleri bir yer ya. Bu çok tabii çapraşık, birbiriyle çatışan bir ruh hali. O karanlığa da bazen çekilmek isterler. Şöyle bir alıntı okumak istiyorum, neden önemli bulduğumu sonra söyleyeceğim. Çocuklukta kronik gerginliğe maruz kalan insanların omurilik sıvılarında stresle ilişkili bir hormon ve nörotransmiter olan spatastatin yüksek düzeydedir.
Bunu yazdım çünkü böyle bedensel, fiziksel etkileri de olabiliyor bu davranışlara maruz kalmanın. Dolayısıyla biz şimdi bunları bilmediğimiz için yani bizim fiziksel olarak bize bıraktığı etkiyi bilmediğimiz için kendimizi hasta da zannediyor olabiliriz. Halbuki bu omrolikteki bir sıvıdan kaynaklanıyor olabilir. Buna da ben size baktırmanızı öneririm.
Şimdi bu birinci kitabımızı bunu gerçekten kesinlikle öneriyorum. Annenin sınırda kişilik bozukluğuna sahip olsun olmasın. Bu tanının kriterlerine aslında uyduğu için sizin söylediğiniz üç beş şeyden bu anlaşılıyor. Yine de faydası olacağını düşünüyorum. Bunun dışında bu dertten muzdarip kişilere de kesinlikle öneriyorum. İkinci kitaba şöyle geçeyim, buna bağlayarak geçeceğim. Daha önce bahsetmiş olabiliriz bu kitaptan, emin değilim. Benim çünkü çok sevdiğim bir kitaptır, Perihan Maden'in Biz Kimden Kaçıyorduk? Anne adlı kitabı. Sanki bir yerde daha önce bahsettiğim gibi düşünüyorum ama olsun, önemli değil. Şimdi buradaki anne kız ilişkisi de yine bu kitabı okuduğumda da çok çarpıldığımı hatırlıyorum. Hatta şeydeydim Foça'da sahil kenarında okudum. İnsanlar sahil kenarında sadece romantik ve eğlenceli kitaplar okunacağını düşünürler ama böyle tokat gibi çarpan... Mesela Şebnemiş'i Güzel'in çöplük kitabını da sahilde okumuştum ve o da çok sert bir kitaptır. Bu kitabı orada okuduğumu ve çok yine duvara çarptığımı hatırlıyorum okurken. Sürekli birilerinden kaçan bir anne kızın ilişkisi. Romanın merkezinde anne ile kız arasındaki simbiyotik sağlıksız ilişkiye yer alıyor. Anne sürekli bir kaçış halinde ve kızı üzerinde aşırı bir kontrol uygulayarak onu toplumsal hayattan soyutluyor. Bir yerde kalmadıkları için o kızı sadece kendine ayırıyor diyebiliriz. O kızı kendine saklıyor diyebiliriz.
Bu ilişki, bağımlılık, aşırı koruma ve bireysel kimliklerin silikleşmesi gibi konuları bize yansıtıyor. Bunları işliyor. Sağlıksız ebeveyn çocuk bağlarının bireyin psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkilerini gösteriyor. Ve muhtemelen bu kitaptaki, bu romandaki anne sınırda kişilik bozukluğuna sahip. Yani biraz önceki kitabı anne okumuş olsaydı ya da kız okumuş olsaydı aslında iyileşebilme ihtimali vardı.
Anne kızının hayatını tamamen kontrol altında tutuyor ve onu dış dünyadan dediğim gibi soyutluyor. Kendi korkularını da dış dünyaya dair kendi korkularını da onun üzerine yansıtıyor. Şimdi burada tabii annenin bu korku, kontrol ihtiyacı kendi korkularından ve bir travmasının sonucu olarak ortaya çıkıyor ama bu maalesef ilişkideki diğer kişinin yani çocuğun özgürlüğünü kısıtlıyor ve bir duygusal istismara dönüşüyor. Bu yüzden kabul edilebilir bir yanı yok. Yani biz annemizin bu durumda doktoru değiliz, bağışlayıcısı değiliz, affedeni değiliz. Yani gitsin kendini bir şekilde kurtarsın ama biz önce ne yapacağız? Kendimizi kurtaracağız. Bu kitabın gerçekten bu ilişkiyi görme, böyle bir dinamiği görmek bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.
Ya o kız, oradaki o kız ne kadar suçsuzsa aslında baktığınızda siz de kendinize bakacaksınız ve diyeceksiniz ki ben de bu kadar suçsuzum. Tunacığım da yok. Ezberinde var mı? Bakayım. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını alanlar ve ne için? Bir şey için. Biblioterapi devam ediyor.
Geldik üçüncü kitabımıza. Bunu da yine Tuna seçti. İlk seçtiği anda da yani ben gerçekten hemen kavrayamadım. Sonra çok güzel tek cümleyi de tak diye anlattı. Sireno de berjerak dedi. Ben de dedim ki burundan mı yola çıktık? O an çok yüzeysel olacağını tutmuş. Tuna da dedi ki mesajlaşıyoruz bu arada bunlara çünkü hep söylüyoruz ya. Aslında öncesinde çok oturup konuştuğumuz konular değiller. Mesajlarla kitapları belirliyoruz. O bana gönderdi. Ben de burundan dolayı mı diyorsun dedim. O da dedi ki hayır. kendi bütün güzel sahip olduğu özelliklerini bir tek burnuna feda etmesi yüzünden söylüyorum dedi. Ben orada eridim, utandım da. Şimdi Edmund Rostand'ın oyunu çok aslında tabii hepimizin bildiği bir oyun. Sadece oyun olarak değil, film olarak da bildik. Gerard Depardieu oynadı, Serena de Bergerac'ı güzel de oynadı. Şimdi Cyrano Roxane'e aşık fakat çok çirkin olduğunu düşünüyor. Hiçbir şekilde cesareti yok. Çok böyle uzun hatırlarsınız bir burnu var ama onun dışında da yani hani yakışıklı bir adam kontenjanından değil. Bu yüzden de onun Roxane'e şeyi yönlendiriyor. Gene kendi kuzeniydi gibi hatırlıyorum. Genç Christian var. Christian'ı yönlendiriyor. İşte Christian Roxane'e çok güzel sözler söylüyor, şiirler yazıyor.
Çok yakışıklı bir genç adam. Fakat aslında o sözleri eden, Roxane'in çok kıymet verdiği, aşık olduğu sözleri eden, o şiirleri okuyan Christian değil, Cyrano. Şimdi buradaki çok önemli bir şey, yani gerçekten aslında çok evrensel bir mücadeleyi sembolize etmiş Edmund Rostand. O da şu, yani Cyrano'nun büyük burnuyla ilgili güvensizlikleri, o beden imajı ve kendine kabullenmeyle ilgili mücadelesi çok tabii şey evrensel ve Sizin durumunuzda da tamamen bunu sembolize ediyor diye düşünüyorum. Olağanüstü yeteneklerine rağmen, işte şairliğine, zekasına, bir de çok cesur bir adam olmasına rağmen... ...fiziksel görünüşünün onu aşka layık kılmadığına inandırıyor. Şöyle, kitap, oyun daha doğrusu...
İnsanların genellikle algılanan tek bir kusurun güçlü yanlarını gölgelemesine nasıl izin verdiklerini yansıtıyor. Psikolojide bu beden imajı bozuklukları ve olumsuz benlik algılarının genel benlik saygısını nasıl aşındırabildiği ile ilgili. Terapistler Sirono gibi danışanların öz değerlerinin dış görünüşleriyle nasıl iç içe geçtiğini keşfetmelerine yardımcı olabiliyorlar bu metni örnek olarak kullanarak ve kimliklerin daha geniş, daha şefkatli bir yerden bakmalarına neden oluyor bunu okumak. Şüphesiz ki yani günümüz dünyasında, tabi şimdi Tuna olsa şöyle diyecekti, günümüz dünyasında gerçekten herkesin neredeyse artık canavarlaştığı bir çağdayız. Estetik ameliyatlarla artık normal bir insan kalmadı gibi, herkes birbirinin aynısı gibi. Ben geçen gün bir kuzenimi tanıyamadım. Yani bir video çekmiş, bir arkadaşıyla beraber, kendisi miydi, yanındaki kız mı, oydu, ikisi birbirinin aynısı olmuş, ikiz gibi olmuşlar, tanıyamadım. Gerçekten çok tuhaf. Hatta bununla ilgili bir film var şu günlerde Vizyon'da, Demi Moore'un çok konuşulan şey Cevher diye galiba oynuyor, Türkçesi Cevher, Substance. Bu filmi kesinlikle tavsiye ediyorum. Böyle dövmüş yönetmen, Fransız kadın yönetmen resmen izleyiciyi dövüyor. Hatta şöyle bir şey var, filmden sonra da şöyle konuştuk yine Tuna'yla, şöyle bir yorumda bulunduk.
Yani bittiği bir yer var filmin. Hani anladığımız artık yani kafamıza dank ettiği. Arkadaşlar gerçekten yani bu dış güzellik meselesinde varılabilecek en uç noktaya vardığınızda bile bu yeterli gelmeyecektir. Bir tatminsizlik duygunuz olacaktır. Gördüğümüz an var artık. Filmin sonu orası aslında. Tamamız yani. Ve çok da güzel bir sonu olurdu. Hayır yönetmen diyor ki hayır siz o kadar gerizekalsınız ki ki doğru. Yani evet güzellik söz konusu o kadar gerizekalı olabiliyoruz.
Diyor ki, o kadar gerizekalsın ki bir dakika ben sizi kan revanın içinde bırakacağım, çok fena döveceğim diyor. Yani neredeyse gerçekten şeyden fırlayacak, eline sopa alacak artık çünkü Demi Moore falan da kalmıyor orada yani. Bir yaratık var artık ekranda, bir canavar var. Sürekli kendinden yeni meme doğuran bir kadın figürü var.
Neredeyse eline sopayı alacak, fırlayacak şeyden ve gelecek kafamıza kafamıza vuracak. Böyle bir çağda özellikle çok iyi anlıyorum o iç sessizi sürekli yıpratıyor olabilir fakat burada dönüp varoluşsal terapiye geçmemiz gerekecek ki birazdan ona geçeceğim. Burada kendi değerlerimizle bunu fark etmemiz gerekiyor. Önceliklerimizle bunu fark etmemiz gerekiyor. O annenin sesini kısmak zorundayız. O onun değerleriydi. O çarpık bacak onun değerleriydi. Onun yüzeyselliğiydi. O bizi ilgilendirmez.
Gitsin kendi derdine yansın. Gerçekten. Ya ben şu an mesela biraz böyle yemek falan fazladan yemeye başladım. Bir kilo alma isteğim var çünkü yeter, yeter. Herkes diyetten bahsediyor olamaz. Herkes sürekli botokstan bahsediyor olamaz. Herkes sürekli estetik ameliyattan bahsediyor olamaz. Bir yerleri toparlatmaktan bahsediyor olamaz. Yani değerlerimizi yerli yerine koymamız gerekiyor. Cyrano gibi esas vurgulamamız gereken şey bizim içsel derinliğimiz. Bu kitabı o yüzden öneriyorum. Çok önemli olduğunda düşünüyorum, Tuna'ya hak veriyorum. O yokken ona daha iyi davranıyorum galiba. Olsaydı şimdi çoktan birbirimize girdiydik.
Çünkü çok harika şeyler düşünüyor olmasına rağmen, mükemmel bir fikir silsilesine sahip olmasına rağmen bazen ağzından tam tersi bir şey çıkabiliyor ve ben o anda aynen o filmden çıkacak yaratık gibi elimde odunla onu dönmek istiyorum. Evet, bu bir gerçek. Doğru. Şimdi gelelim dördüncü kitabımıza. Biraz önce cesaretten bahsettik. Yani Cyrano çok cesur bir karakter aslında. Ama aşkta cesaret yok. Şimdi bahsedeceğimiz kitap Rollo Main Yaratmanın Cesareti adlı kitabı. Ve ne kadar önemli bir şey olduğunu, şeyin cesareti, bu kitapta şimdi göreceğiz.
Yine bunu da Tuna önerdi, yaratma cesareti. Ben dedim ki, yaratma cesaretinin bütün bu konuyla ne alakası var acaba? Kitabı okumaya başladım, okumamıştım. Rollo May, halbuki sevdiğim bir, sadece terapist, psikoterapist değil, bir filozof.
Şimdi dolayısıyla kitabı okumaya başladım ve okumaya başladıktan sonra tamam ne demek istediğini anlıyorum dedim. Şimdi şöyle Rolomay bir çocuğu biçimlendiren deneyimlerinin yani şimdi biz doğduktan sonra bize format atılıyor ya aslında ebeveynlerimizin elinde. Çok tabii burası sıkışık bir yer. Ben mesela bu konuyu çok düşünüyorum ve bazen çok içim çalkalanıyor kendi çocuğumla ilgili. Ne kadar doğru annelik yaptığımı, ne kadar iyi bir ebeveynlik yaptığımı yapmadığımı bilmiyorum ve bu çocuk benim elimdeki aslında, biz kimden kaçıyorduk annedeki çocuk gibi aslında benim elimde bir tutsak. Ben ona öyle davranmamaya çalışıyorum ama ben ne dersem onu yapıyor ve bu ne kadar doğru ne kadar değil bilmiyorum. Yani ben ona ne kadar doğru şeyler veriyorum ondan emin değilim.
Şimdi bir çocuğu biçimlendiren deneyimlerinin bağımsızlık duygusunu önemli ölçüde etkilediğini söylüyor Rolla May. Yani kötü muamele gören bir çocuk güçsüzlük ve korku duygularıyla mücadele edebiliyor ve bu da yetişkinlikte kişisel özgürlük ve seçim duygusunun kısıtlanmasına yol açabiliyor. Siz dolayısıyla bir çocuğa kötü muamele ettiğinizde o çocuk yarın öbür gün, e zaten hani kopmamasını istiyor ya anne biraz da o yüzden, bu çocuk kişisel özgürlüğünden vazgeçebiliyor. Kötü muamele görmüş bir çocuğun seçim yapmak kapasitesi içselleştirilmiş korku ve travma nedeniyle engellenebiliyor. Şimdi istismar veya kötü muamele bir çocuğu hayatta kalmak veya onay almak için
özgün olmayan davranışlar benimsemeye zorlayabiliyor ve gerçek benliğinden kopmasına neden olabiliyor. Bir insanın, bir insanın ve bakın Erwin Yalom'un bütün bütün bütün kitaplarında bu geçer. Hepsini okuyun aynı konuya değinir. Bir insanın gerçek benliğinden kopması, özgün olamaması demek mutsuzluk demek. Terapist kapısına gitmek demek. Çünkü kendini gerçekleştiremiyor. Yaşamak istediği bir hayat var ama onu yaşayamıyor. Çünkü kötü muamele gördü ve korkuyor. Evet, bu özgünlük kazanmamız şart rolamaya göre. İyileşmenin merkezinde bu yer alıyor. Bunun için ne yapmamız gerekiyor? Cesaret göstermemiz gerekiyor. Şimdi cesaret konusuna bakacak olursak, main değişik bir tanımını görüyoruz. Çok önemli olduğunu düşünüyorum. Toplumumuzda cesaretin karşıtı korkaklık değil, uyumluluktur diyor. Cesaretin karşıtı korkaklık değil, Uyumluluktur. Kötü muamele gören bir çocuk daha fazla zarar görmemek için bireyselliğini feda ederek uyum sağlayabilir. Ve uyumluluk bir insanı her koşula her duruma kendi benliğinden ödün vererek uyum göstermek
Bir insanın yine kendini aslında içten içten yıpratması demek. Çünkü kendimiz biliyoruz kendi gerçekliğimizi yaşamadığımızı, özgün halimiz olmadığımızı biliyoruz. Sürekli kendimizden ödün verdiğimizi biliyoruz. Ve bu yine bizi aslında ruhsal olarak tabii ki hasta ediyor.
Yani toplumsal baskıların ve öne çıkma korkusunun bireyleri nasıl kendi otantik benliklerini bastırmaya ve uyum sağlamaya yönelttiği... ...böylece kişisel gelişim ve cesareti nasıl engellediği konusundaki endişesini anlatıyor. Bu kitabında bu da var. Sık sık iyileştirici bir güç olarak sevginin gücünden bahsediyor.
Kötü muamele gören bir çocuk için sevginin yokluğu derin yaralar bırakabiliyor. Ancak May, yaşamın ilerleyen dönemlerinde gerçek bir ilgi ve bağlantı deneyimlemenin güvenlik ve değer duygusunu geri getirebileceğini söylüyor. Yani hiçbir şey için geç değil. Her şey bitmiş değil. Siz bize bir zamanlar sevgi görmediniz diye bu bir daha hiç olmayacak değil. Bunu önce kendiniz tabii anlamanız gerekiyor.
Yine Irvin Yalom'a burada gideceğim. Çünkü neden? Rollo May zaten Irvin Yalom'un hocasıdır. Hatta Irvin Yalom, Rollo May'den terapiye almıştır ve çok önemser. Şu çok çok önemli, bir terapiye gittiğinizde terapistinizle sizin aranızda kurulan o arkadaşlık ilişkisi, eğer varoluşçu terapiye gidiyorsanız, O arkadaşlık ilişkisi sizin dışarıda kurduğunuz ilişki modellerini de aslında belirliyor. O yüzden o terapistle kurduğunuz ilişki çok önemli. Bulduğunuz terapist, varoluşçu terapiye inanıyor mu? Bu da çok önemli. Çünkü aslında dolaştığınız yerler buralar. Önce orada o ilişki modelini oturtacaksınız, sonra dışarıda. Ve sevgiden de vazgeçmeyeceksiniz.
Şöyle yaratma cesaretine gelecek olursak diyor ki Rolame, yaratma cesaretinin dünyada var olmanın, kendini tanımanın ve başkalarıyla ilişki içinde olmanın bir yolu olarak görüyor. Yani başkalarıyla ilişki içerisinde olmamız için, kendimizi anlamamız için de zaten yaratma cesaretine sahip olmamız gerekiyor. Kitap sanatın kadar, aslında hani böyle Tesoro Üzdün'ün çok güzel bir lafı vardır. Şimdi tam böyle hatırlayamayacağım. Daha önce söylediğime de eminim ama yani kültür bir insanlık uğraşısının üst seviyesi değil, temelidir der. Yani buna benzer bir şey söylüyor. Yani kültür sanat bizim hani böyle lüks olarak gördüğümüz şeylerdir ama hani önce bir yaşamayı becerelim de yaşamayı kurtaralım da sonra kültür sanata da vakit ayırabiliriz. Hayır, kültür sanat
kültür sanatın beraberine gelen yani o yaratıcı süreç aslında bizim temelimizde olması gerekiyor. Çünkü bizi gerçekten zihinsel olarak, bilişsel olarak geliştirip bizi çok daha iyi bir noktaya taşıyor. Şimdi diyeceklerim bu kadar. Umarım bu kitaplar size faydalı olur ama şunu söyleyeyim Zeynep Hanım, inanın okurken bana bile faydası oldu.
Kendim için değil ama dediğim gibi o çok yıkınımda olan o iki genç insan için tekrar tekrar düşünmemi sağladı. Hatta onlar için yeni doktor arayışlarına girdim. Varoluşsal terapi veren Yalom, Rolla May, onların izinden giden terapistleri aramaya giriştim vs. Size de faydası olacağını düşünüyorum. Künye'yi okuyayım.
Ama Künye'ye geçmeden önce bu son Rollo May kitabıyla ilgili söylemek istediğim bir şey var. Şimdi çevirisi kitabın, ben İngilizcesini okudum. O vardı çünkü ulaşabildiğim İngilizcesi kitap olarak o vardı, onu okuyabildim. Türkçesine sonradan bakabildim.
Ve sıkıntılı dili şöyle yani bir noktaya kadar anlaması neredeyse güç olabilir. Terimler çok çok yorucu değil ama gereksiz bir kasma olduğunu düşündüm. Bunu da not olarak şu yüzden söyleyeceğim. Arkadaşlar yani sevgili çevirmenler şimdi mesela Picasso'nun bir lafı vardır. Her yaratma eylemi önce bir yok etme eylemidir der.
Bunu çevirmenimiz bu kitapta her yaratma edimi önce bir yok etme edimidir diye çevirmiş. Yanlış mı? Hayır değil. Edim, eylem demektir. Çünkü edim yapılmış, gerçekleşmiş davranış demektir. Yani evet, eylemdir. Fakat günlük kulağında hangisinin daha yaygın olduğuna bakarsak, Bu kitabı herkesin okuyacağını düşünelim lütfen. Yani sadece 500 kişinin okuyup anlayacağını düşünmeyelim. Bu kitap belki, bakın benim mesela şu an kütüphanemde bir sürü kitap var. Benim her tarafım kitap dolu ve evimde şu an Adıyaman'dan gelen işte depremden sonra tanıştığım evimde de artık ailemin bir parçası olan depremde de derya var ve benim kitaplığımdan ben ona diyorum ki al hadi şunu biraz oku. Okuduğu zaman
Anlayabiliyor olması lazım. Yani şöyle der ya hani bunu hep konuşuyoruz onunla keşke okusaydım diyor. İlkokuldan sonra okumuş bir birey değil. Okuduğunu anlayabiliyor olması lazım. Yani bizim bu kitapları çevirirken topluma sunacağımız fayda burada yatıyor. 500 kişi zaten konuyu bilen, psikoloji eğitimi almış olan, bu altyapıya sahip olan birinin biraz daha rollamayı anlaması beni alakadar etmiyor doğrusu. Bu bana isterseniz idealist deyin.
Bu kişiyi ne kadar çok kişi anlarsa o kadar iyi. Eylem kelimesini yaygın olarak kullanıyoruz. Herkes biliyor. Edim, hayır. Kaybedersin. Okuyucuyu orada kaybedersin. Ve Picasso'nun bu kadar çok kullanılan, bu kadar yaygın bir lafını biz neden anlaşılmaz hale getirmeye çalışalım bir çevirmen olarak? Ben de çeviri yapıyorum ve bu evet benim de yapabileceğim bir şey. Yapmıyorum. Çünkü gereksiz bir üstten bakmaya giriyor. Bunu da not olarak düşüyorum. Ama kitabı yine de öneriyorum. İkisi birbirinden farklı. Künye'ye geçiyorum. Borderline, anneyi anlamak, çocukların gergin, öngörülemez ve dengesiz ilişkiyi aşmasını sağlamak. Kristen N. Lawson, Sphinx kitap çeviren Esra Altınbilek. Yaratma Cesareti, Rollo May, Metis yayınları çeviren Alper Oysal. Biz Kimden Kaçıyorduk, Anne, Everest yayınları, Perihan Maden, Siranonu Beljarak, Edmund Rostand, Rostand, Remzi Kitabevi. Aa, bunun çevirenini yazmışım. Nuriye Yiğitler. Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Umarım herkese şifa olur. Ha, bu arada unutmadan Power FM'in podcastler yarışmasında... ...kültür psikoloji zannedersem dalında en iyi podcast adaylarından biri biblioterapi. Tuna bunu bana tembihledi. Galiba oylamalar devam ediyor. Bir oy atarsanız çok seviniriz. Niye olmasın? Neden biblioterapi kazanmasın? E-maillerinizi lütfen biblioterapi.media.com'a
göndermeye devam edin. Hepsini okuyoruz. Hepsinin üzerine çalışıyoruz. Ve sizlere çok teşekkür ediyoruz. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.