Podcast

Köksüzlük

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yeni şeyler tecrübe etmenin; ya da yeni tabirle “deneyimlemenin” kutsandığı, değişmeyenin küçümsenip kınandığı, “trend” adı verilen akımların dahi ömrünün ancak birkaç gün sürebildiği bir dönemde bellek ya da kültür oluşturmak mümkün mü?

Böylesi bir köksüzlükte insanın kendini bir yere, kişiye ya da fikre ait hissetmesi düşünülebilir mi? Hiçbir referans noktamız kalmadığında yaşamın yaşanılabilirliğinden söz edebilir miyiz?



Bölümde Bahsi Geçenler:

Beş Şehir / Ahmet Hamdi Tanpınar.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört / George Orwell.

Istanbul Echoes (İstanbul’un Sesleri / Belgesel).

Ekümenopolis (Ucu Olmayan Şehir / Belgesel).

Faruk (film): IMDB, Beyazperde.

11’e 10 kala (film): IMDB, Beyazperde.

Yüzyıllık Markalar Derneği.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.555 kelime · ~13 dk okuma

Pek çok şeyden bahsetmek istediğim bu bölüme Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1960 yılında Beşşehir adlı eserinin ikinci baskısı için yazdığı ön sözden bir kesitle başlayacağım. biraz daha anlaşılabilir olması adına bazı sözcükleri tam da bu bölümün ismine yaraşır şekilde günümüz Türkçesi ile değiştirdim. Şöyle diyor Tanpınar, Beşşehir'in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen özlemdir. Gideceğimiz yolu hepimiz biliyoruz fakat yol uzadıkça ayrıldığımız alem bizi her günden biraz daha meşgul ediyor.

Şimdi onu kimliğimizde gittikçe büyüyen bir boşluk gibi duyuyoruz. Biraz sonra bir köşede bırakıvermek için sabırsızlandığımız ağır bir yük oluyor. İrademizin en sağlam olduğu anlarda bile içimizde hiç olmazsa bir sızı ve bazen de bir vicdan azabı gibi konuşuyor. Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz. Her düşünen insanımız gibi ben de hayatımızın değişmesi için sabırsızım. Fakat canlı hayata, yaşayan ve duyan insana cansız madde karşısındaki bir mühendis gibi değil, bir kalp adamı olarak yaklaşmayı isterim. Zaten başka türlüsü de elimden gelmez.

Sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle beraber yaşarlar. Tam Pınar'ın o meşhur dil ve zihin kıvraklığıyla zamanı, mekanı ve değişimi anlattığı satırlardı bunlar. Peki bunları aklıma getiren ne oldu dersiniz? Geçen hafta yoğunluktan dolayı epeydir ziyaret edemediğim anne ve babama uğradım. Geç vakte denk gelen ziyaretin öncesinde sokakların tenhalarında fırsat bilip biraz çevreyi turladım. Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği mahallenin sokaklarında, binalarında bir şeyler bulmak istedim ve her niyetlendiğimde içine düştüğüm o hüzün çukuruna yeniden yuvarlandım.

Transkriptin tamamını oku

Değişmesi mümkün olan her şey değişmek adına yarışmış ve hepsi de bu yarışta galip gelmişti. Bir vakitler adı Ayastafanos olan bu mahallenin adı 1930'da yazar Halit Ziya Uşaklıgil'in tavsiyesiyle Yeşilköy adını almış. Büyükada'dan usanıp buraya taşınan isim babasının köşkü hala duruyor. Ama o günden bugüne kalan başka bir şey yok denecek kadar az.

1933'te kurulduğu ismi değiştirip 1972'de emektar müdürünün ismini alan o mahalledeki ilkokulum artık yok. Büyüdüğüm apartman hala duruyor ama sebebi başka çünkü katmalikleri kentsel dönüşüm konusunda bir türlü uzlaşamıyor. Mahallemizde bulunan ve düğünümüze ev sahipliği yapan otel 1950'lerin sonunda Türkiye'nin ilk 5 yıldızlı oteli olarak kapılarını açmış. Çoğumuz o Hilton otelini biliriz ama değildir. Hatta bu otel Bilderberg toplantılarından birine dahi ev sahipliği yapmış. Ama artık yok. Birileri satın almış, kapatmış, boşaltmış. Bir hayalet kasabanın binası gibi yıkıma hazırlanıyor şimdi.

Hemen karşı sokağında yer alan evlendiğimizde oturduğumuza Fatman çoktan yıkılıp yenilenmiş. Otelin hemen yanında çocuklarımızın doğduğu hastane büyük bir zincir hastane tarafından satın alınıp başka bir isimle hizmet vermeye başlamış. Çocukluk arkadaşlarımdan bir iz bile kalmamış. Hepsi bir yerlere dağılıp gitmişler. Hatta bazı sokakların isimleri dahi değişmiş. Benim çocukluğumdaki isimlere sahip değil hiçbiri.

Yeni şeyler tecrübe etmenin ya da yeni tabirle deneyimlemenin kutsandığı, değişmeyenin küçümsenip kınandığı, trend adı verilen akımların ancak birkaç gün sürebildiği bir dönemde bellek ya da kültür oluşturmak mümkün mü? Böylesi bir köksüzlükte insanın kendini bir yere, kişiye ya da fikre ayeti hissetmesi düşünülebilir mi? Hiçbir referans noktamız kalmadığında yaşamın yaşanılabildiğinden söz edebilir miyiz? Haddini aşan yaşam rehberinde yine böylesi çetrefil soruların peşine takılıyoruz. Yani Tan Pınar'ın dediği gibi sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirken hayatımızın bir zenginliği mi oluyor yoksa hayatımızdan bir şeyleri mi koparıp gidiyor bunlara göz atacağız.

ve elbette canlı hayata, yaşayan ve duyan insana aynen Tanpınar gibi cansız madde karşısındaki bir mühendis gibi değil, bir kalp adamı olarak yaklaşmaya çalışarak. Zaten başka türlüsü de elimden gelmez. Adetleri bozmayarak bölümümüzün sözlüğünü oluşturalım. Kavramlar başlıyor adı altında. Şimdi çok anacağımız bazı sözcükler var. Onlarla bir helalleşelim. Bellek mesela. Öztürkçe bir kavram. Yaşananları ve öğrenilenleri zihinde saklama kabiliyetini ifade ediyor ve aynı zamanda bizzat bu saklananları da ifade ediyor. Yani bellek dediğimiz şey hem o hatıraları saklama kabiliyetimiz hem de bizzat hatıraların kendisi.

Bir de dağarcık diye bir şey var, o da eski Türkçe. İlginç, ben hani yine bellekle ilintili bir kavram olduğunu düşünüyordum ama sonra sözlüğe baktım böyle çuval, çömlek, kap, küp gibi anlamlara geliyor. Hani hafızamızın dağarcığı, hafızamızın çuvalı, çömleği, küpü saklayabildiklerini temsil ettiği için herhalde bu sözcük oturmuş dilimize. Tabii hem soyut hem de somut karşılıkları var bu bellek, hafıza, hatıra, anı dediğimiz şeylerin.

Bu kimi zaman bir bina oluyor, kimi zaman bir renk oluyor, kimi zaman bir obje oluyor, hatta kimi zaman koku oluyor. Hani girdiğiniz bir ortamda burnunuza çalan bir koku, bir şeyle özdeşleştirdiğiniz koku, bir parfüm, bir yemek kokusu, bir insanın kokusu gibi pek çok şey de hatıralarımızı oluşturabiliyor. Bir de mekan kavramı var, yine sıkça anacağımız, bu girişte de epeyce andım sanıyorum. O Arapça bir kavram, var olunan, bulunan yeri tarif ediyor. Yani konum dediğimiz, lokasyon dediğimiz şeyi de ifade ediyor bir anlamda. Bir de muhafaza var, bölümümüzün sonuna doğru değineceğim. O da Arapça tahmin edeceğiniz gibi muhafaza, muhafız gibi bir sürü türevleri de var. O da koruma, saklama anlamına geliyor muhafaza. Bir de muhafazakarlık var, ona da bölümümüzün sonuna doğru değineceğim. Vaktimiz kalırsa orada kastettiğimiz şey de korumacılık esasında. Bugün çok başka anlamlarla zihnimizde canlanıyor ama özünde bir koruma arzusu.

Ve tabii ki bu bölümü hazırlarken şöyle bir arşivimi taradım. Ne kadar çok belgesel izlemişim, film izlemişim bununla ilgili. Bunu da bölüm notlarımıza ekliyorum. Bir kısmının bilgilerini, bir kısmı izlenebilir halde YouTube'da. Onların bağlantılarını sizlerle paylaşıyorum.

Filmler var çok yakın zamanda izlediğim, mesela Faruk diye bir film var belki izlemişsinizdir. Tam da bugün bahsedeceğim, özellikle girizgâhta bahsedeceğim konuları anlatıyor. Bir de yine çok sevdiğim, defalarca izlediğim 11'e 10 kala diye bir başka muhteşem yapıt var. Onu da tavsiye ederim. Bu bölümle heyecanlanan herkese onların hepsini bölüm notlarında bulabilirsiniz. İşte ne demek istediğimizi konumuzu anlattık. Şimdi kavramları da yerli yerine oturttuğumuza göre gelin bakalım bu köksüzlükle ilgili neler var heybemizde.

Bazen Instagram'da çocukluk fotoğraflarımı paylaşıyorum. Hiç değişmediğimi söylüyorlar yorumlarda. Tuhaf bir keyif verse de esasen hayatı öyle ya da böyle kendimizi geliştirmek ve nihayetinde değiştirmek için yaşıyoruz. Yine de bu yolculuk sürecinde tutarlı kalabilen şeyler bizi alelade, kaotik bir gelişimin eseri gibi değil de sanki kökü takip ederek bir kökün devamı olarak evrimleşmiş gibi gösterdiği için hoşumuza gidiyor. Yani insanın yaşam içindeki pişme arzusu bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi türünden bir beklenti değil. Daha yumuşak, daha homojen, daha birbirini takip eden bir gelişim, değişim bekliyoruz, istiyoruz, hayal ediyoruz. Köklere ihtiyacımız var. Bu yüzden köklerimizi salabileceğimiz insanlara, mekanlara, nesnelere ve huylara sığınıyoruz. Çocukluğumuzun ya da gençliğimizin ünlü simalarının ölüm haberi bu yüzden içimizi burkuyor. Kapatıyoruz tabelasına denk geldiğimiz mekanlar bu yüzden hüzün veriyor. Seneler sonra ziyaret ettiğimiz bir yerdeki tanıdık bir ayrıntı bunun için bizi mutlu ediyor.

Lewis Manford var, Manford desek daha doğru olur belki de, çok sevdiğim bir yazar, birkaç eseri de Türkçe'ye çok güzel çevirilerle kazandırıldığı bir kitabında şöyle diyor, ''Bir şehir sadece taş ve tuğlaların bir araya gelmesi değildir, o geçmişin yankılarından oluşur.'' diyor. Italo Calvino daha da güzel bir şekilde anlatıyor aynı temayı. Diyor ki, bir şehir onu tanıyanların hatıraları olmadan sadece taş ve tuğladır. Ve kesinlikle katılıyorum, kesinlikle böyledir. Bir şehir onu bilenlerin, yaşayanların hatıralarıyla yaşamını sürdürür.

sürekli, hiç durmadan bir şeyleri takip edip uyum sağlamanın modern yaşamın mecburi bir koşulu olduğunu sanıyoruz. Böyle düşünmemizi istiyorlar. Oysa yaşam alanlarına bakarsanız örnek alınan modernitenin şehirleri neredeyse zamana meydan okuyor. Yani modernite adına özendiğimiz örneğin şehirler, mahalleler, sokaklar, ülkeler neredeyse hiç değişmiyor. Ama modernleşme çabasındaki ülkeler, şehirler, sokaklar, hatıralar sürekli sürekli yıkılıp yeniden inşa ediliyor. Sürekli silinip yeniden yazılıyor. Sürekli isim değiştiriyor, şekil değiştiriyor, işlev değiştiriyor.

Ve bunun sağlamasını yapmak için en iyi ve en basit yöntem şüphesiz filmler. Yabancı filmlerden bahsedeceğim elbette. Mesela denk geldiğiniz yabancı filmlerdeki şehirlerin eğer ziyaret etme fırsatı bulursanız bugün neredeyse tıpa tıpa aynı kaldığını görmek insanı kendini sorgulamaya itiyor bütün bu tartışmada. Aynı deney İstanbul gibi şehirlerde de insana sadece üzüntü veriyor. Bir yaşam alanının bu kadar kısa bir sürede nasıl bu kadar değişebildiğini anlamak, bizzat o dönemi yaşayanlar için bile fazlasıyla zor. Eski Türk filmlerini izlerken mutlaka yaşarsınız. Hani bu mevzunun İstanbul'la ilgili ilintili bir tarafı yok. Yani salt İstanbul'la ilgili bir mesele değil bu mevzu.

Aksine birçok büyük şehrin ne kadar büyük değişimlere sahne olduğunu, üstelik ne kadar kısa zamanda bütün bunları yaşayıp hazmedip sindirmek zorunda kaldığını o filmler sayesinde görebilirsiniz. Cumhurbaşkanlığının bir forsu var mesela Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı'nın üstünde bir sürü yıldız var değil mi? Kaç tane var biliyor musunuz? Bilmiyorum biliyor musunuz? Bir düşünün bakalım. O yıldızlar neyi ifade ediyor biliyor musunuz? Bilmiyorum ama bilmeyenler için söyleyeyim. Şimdiye kadar kurulan Türk devletlerini temsil ediyor. Peki kaç tanesini sayabiliriz acaba? Hani o kadar kökümüze, ecdadımıza bağlılık iddiasında iken özellikle böyle bir zamanın ruhunu taşırken kaçını hatırlıyoruz? Bilmiyorum.

Yüzyıllık Markalar Derneği adlı bir sivil toplum kuruluşumuz var. Arada giriyorum sitesini inceliyorum. Üye sayısı kaç biliyor musunuz? 43. Bir kısmı çok uluslu devletlerin iştiraklerine dönüşmüş. Yani kuran aileler tarafından sürdürülmüyor. Çok küçük bir kısmı hala aynı ailelerin işletmesi altında.

Ve çoğunun kurulduğu döneme ait doğru dürüst bir belgesi, tek bir kare fotoğrafı dahi yok. Hani 100 yıllığın yok da 40 yıllığın var mı? Hayır, 40 yıllığın da yok. İşte işin garibi. Neden? Çünkü bu köksüzlük hissinden, bir kök salamama halinden, bir süreklilik arayışı içinde olmamaktan.

Köksüzlükten bahsetmişken enteresan da bir ayrıntıyı paylaşayım sizinle. Bölümlerimizin arasında reklamlar dinliyorsunuz. O reklamların da kökü yok biliyor musunuz? Çünkü bugün dinlediğiniz reklamlar yarın bambaşka oluyor. Bir ay önceki bölümünde dinlediğiniz reklam o bölümü bir ay sonra izlediğinizde daha güncel olanıyla yer değiştiriyor. Hazır bu kadar anmışken bakalım köksüz reklamlarımızda bu bölümde bizi ne bekliyor?

George Orwell'in 1949 yılında yayınladığı meşhur romanı 1984 ki Türkiye'nin her dönem neredeyse en çok satanlar listesinde dolayısıyla bu yayını dinleyenlerin çoğunun da okuduğu ya da işte filmini izlediği ya da çizgi romanını okuduğunu düşünüyorum. Hepsi de birbirinden güzel özellikle artık hani telif hakkı koruması altında da olmadığından aşağı yukarı her yayın evinde kendine has bir çeviriyi de yer alıyor. 1984'te en büyük suçlardan biri, yazılı bir belge bulundurmak. Okunan ya da bulunan her kağıt parçası, şehrin yaşam alanlarının her yerinde bulunan bellek deliği adlı vakumlu bir boruya atılıp yok ediliyor.

Yani şöyle düşünün, sokaklarda, evlerde küçük delikler var. Bir kağıt bulduğunuzda ya da elinize bir kağıt parçası geçtiğinde, bir gazete kupürü geçtiğinde veya bir gazete, her neyse bir broşür, afiş mafiş hemen o deliklere atıyorsunuz. Neden? Ortada bir belge bulunmasın diye. Çünkü her belge bir bellek oluşturur ve ileride hesabının sorulabileceği bir sorumluluğa, yükümlülüğe dönüşür.

Belgesi, ispatı olmayan hiçbir şey sorgulanamaz. Sorgulanmak istemeyen iktidarlar da tam bu yüzden bütün belgeleri yok eder. Kitapta bu durumu anlatan bölümü okuyayım isterseniz sizlere belki daha iyi anlaşılır. Şöyle diyor Orwell kitabında bu ideolojiyi anlatırken. Geçmişi denetim altında tutan geleceği de denetim altında tutar. Şimdiyi denetim altında tutan geçmişi de denetim altında tutar.

Üstelik geçmiş doğası gereği değiştirilebilir olmasına karşın hiçbir zaman değiştirilmemişti. Şimdi gerçek olan sonsuza dek gerçekti. Çok basitti. Tek gereken kendi belleğinize karşı sonu gelmeyen zaferler kazanmanızdı. Gerçeklik denetimi diyorlardı buna. Bir başka deyişle çift düşün.

Roma'nın geçtiği hayali Okyanusya ülkesinin ağabey kodlu bir lideri vardır. Bu kitabın orijinalinde Big Brother olarak geçen. Bizde niyeyse birebir çevirelim diye büyük birader diye anlatırlar da Türkçe'de böyle bir tabir yok biliyorsunuz. Büyük birader. Bizde çok güzel bir karşılığı var mı? Ağabey. Ağabey ya da daha gündelik diliyle.

İşte bu Okyanusya ülkesinin abikodunu lideri sürekli fikir ve strateji değiştirir. Bir gün öyle der, bir gün böyle der. Bir gün onu dost beller, bir gün bunu dost beller. Böyle bir durumda arşiv sorumluları hemen resmi kaynaklardaki eski belgelerin hepsini imha eder ve eski haberlerin hepsini liderin yeni söylemine uygun şekilde yeniden yazar. günceller, eski dost düşman olur ve bütün eski haberlerde abinin eski dostunu övdüğü bütün cümleler silinir, yerine onu yerden yere vurduğu cümleler yerleştirilir. Ortada başka hiçbir belge olmadığında herhangi bir tutarsızlık da kalmaz. Derseniz ki, ya bu daha geçen gün dostu ne zaman düşman oldu? Olur mu derler arşivden gazeteleri çıkarırlar ve gösterirlerse, bak her zaman bunu yerdi, yerden yere vurdu, eleştirdi, kınadı derler size.

Dolayısıyla şimdiyi denetim altında tutan böylece geçmişi de denetim altında tutar. Dili ve sözcükleri yöneten iktidar zamanla zihinleri de yönetebilmeye başlar. Tehlikeli sözcükler yasaklanıp unutuldukça tehlikeli fikirlerin yeşerme imkanı da kalmaz. Tüm aykırı sesler bastırılır ve hakikat yerini iktidarın söylemine bırakır.

Nazi Almanyası'nın propaganda bakanı meşhur Joseph Goebbels bu taktiği daha da sistematik bir hale getirmiştir. Eminim kulağınıza çalınmış bir isimdir, taktiklerini de pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Ona göre bir yalan ne kadar büyük olursa ve o yalan ne kadar sık tekrarlanırsa halkın inanması o kadar kolaylaşır. Bu sistemin ihtiyacı olan tek şey nedir? Köklerinden kopartılmış bir toplum. Köksüzlük. Her yere savrulabilme ihtimalini getirir ve bu her zaman güç odakları için son derece kullanışlı bir zaaf olmuştur. Bugün zihnimizde daha çok dini referanslarla belirlenen muhafazakarlık aslen 1789 Fransız Devrimi ile ortaya çıkıyor. Edmund Burke 1790'da Fransız Devrimi üzerine düşünceler attı kitabında toplumun yavaş

Yani bu kadar hızlı değişmemesini, daha yavaş bir evrimle gelişmesini ve köklü devrimlerden kaçınılmasını salık verir. Geleneklerin bilgelik taşıdığı, hiyerarşinin toplumsal düzeni koruduğunu ve ani ve köklü değişimlerin toplumlarda travmalar yaratacağını öne sürer ki hani düşünüldüğünde haksız da diyemeyiz. Böyledir. Devrimlerin nüfuz etmesi topluma zordur, travmatiktir her zaman. Sebebi de biraz budur. İşte Burke diyor ki, Fransız devrimi üzerine düşüncelerde yani bu bu kadar hızlı, bu kadar aldırıldır olmamalı diyor. 19. yüzyılda endüstri devrimiyle kapitalizme karşı direnen muhafazakarlık 20. yüzyılda kültürel bir harekete dönüşüyor ve

aile değerlerini, gelenekleri ve dini temel alıyor. Yani en başta Fransız Devrimi'nin A'dan Z'ye değiştirdiği binlerce unsura yönelik bir direnç, daha sonra Sanayi Devrimi'nde kapitalizmle birlikte sermaye sınıfının ortaya çıkıp sınırsallığın ve tabii ki bütün o mücadelenin ortaya çıkışıyla birlikte farklı bir şekle bürünüyor 20. yüzyılda. Bugün izlerini hala 21. yüzyıla taşıyan şekilde kültürel bir olgu olarak

daha çok ananeler, gelenekler, görenekler, dinleri temel alıyor. Değişim ve istikrar arasındaki dengeyi bulmaya çalışan muhafazakarlık genellikle olumsuz algılansa da yaşamın bir anında hepimizin bir gerekçeyle sessizce de olsa sığındığı bir limana dönüşür. Dolayısıyla modernitenin muhafazakarlığı dışlaması gayet anlaşılabilir gerekçelere dayanır. Ama filozof, antik filozof Paracelsus'un da sözlerini hatırlayacak olursak, her şey zehirdir. Mühim olan dozdur. Yani bizi iyileştiren ilacın biraz daha fazla dozu bizi öldüren bir şeye dönüşebilir.

Gel gelelim bu çağa aşağı yukarı her bölümde de değindiğimiz gibi uçların, kutupların çağı. Ya siyah olacağız ya beyaz. Kimsenin aratonlara tahammülü, istisnalarla meşgul olacak vakti yok bu dönemde. Ve bu haldır huldurluğun en doğal mağduru da ne yazık ki bizzat yaşamın ta kendisi oluyor.

Doğduğumuz evi çocuklarımıza gösteremiyoruz. Çok sevdiğimiz o kafe 3 senesini çıkaramıyor. Osmanlı'nın meşhur nar taneli pilavını ya da kavun dolmasını yapan bir lokanta bulamıyoruz. Moda olduğu için aldığımız kıyafetler bir sezon sonra mahcubiyete dönüşüyor. Sosyal medya hesaplarında paylaştığımız fotoğraflar yerini 24 saat içinde buhar olan hikayelere bırakıyor.

Öngörülebilirlik, istikrar ve sürdürülebilirlik gibi tanımların her yerden üstümüze yağdığı bir dönemde bu köksüzlük gayretini anlamak epey zor. Yeni gelenin yarattığı coşkuyla gözden kaçırdığımız kayıpların içimizde yarattığı sızı hiç de boşa değil. Mekanlardan markalara, sözcüklerden fikirlere kadar her şeyin üstünün bu kadar kolay çizilebildiği, her şeyden bu kadar kolay kopulabildiği bir düzende bizim de böylesi kolay gözden çıkarılabilir olduğumuzu düşünmekte fayda var. Sanki hiç gitmemiş hep var gibi, koparmadan çiçek koklar gibi, hiç bozulmamış yasaklar gibi. Aklınızda olsun hepsi. Belki bir şarkının her sesinde

Belki bir sahil meyhanesinde Belki de içtiğim sigaranın dumanısın Bir yıldız gökte kayıp giderken Islak bir yolda yalnız yürürken Bambaşka bir şeyi düşünürken aklımdasın Geçmiş değil bugün gibi yaşıyorum hala seni Sen hep benim yanımdasın Gündüzümde gecemdesin çalınmasın söylenmesin Sen benim şarkılarımsın Geçmiş değil, bugün gibi Yaşıyorum hala seni Sen hep benim yanımdasın Gündüzümde, gecemdesin Çalınmasın, söylenmesin Sen benim şarkılarımsın Minnettarım bütün aziz dinleyicilerime Bahtiyarım bu anı yaşadığıma Sanki hiç gitmemiş var gibi Bir sırrı herkesten saklar gibi Sen hep benim şarkılarımsın İşte bu mısralarla Döktüğüm içimi kıymetli dinleyeceğim senin Bahtiyar olalım, hoşçakalalım

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)