Podcast

69 - Her Şey Darmadağın Olduğunda... Budizm Felsefesinden Zor Zamanlar İçin 5 Öğüt

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Belirsizlik, acı, yalnızlık… İnsan gerçeğinin en temel ve değiştirilemez yanları modern psikolojinin olduğu kadar kadim bir felsefe olan Budizm’in de konusu. Bu bölümde Budizm felsefesi ile psikoloji arasındaki paralellikleri inceliyorum. Zor zamanlarda bu felsefeden nasıl yardım alabileceğimizi anlatıyorum.



Tüm bölümler ve daha fazlası için !



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.277 kelime · ~16 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba, biraz ara verdim podcastlara son zamanlarda. Farkındaysan hem yaz dönemi haftalardır, neredeyse 67 haftadaki ara vermeden devam ettiğim bu podcast serisine ufak bir ara vermek, hem nefes almak için hem kitabımı yazıyorum. Bu tamamen burada konuştuğum psikolojik konular üzerine. Biraz da ona odaklanmak için bir süredir birkaç haftada bir yapıyorum.

Bu minik aradan sonra bugün Lugano'dan, İsviçre'den bildiriyorum. Birkaç hafta burada olacağım. Konuşmak için seçtiğim konu aslında bu hafta bir psikoloji kavramı ya da bir bozukluk değil. Ya da hepimizin her gün karşılaştığı modern hayat zorlanmalarımızdan da bahsetmeyeceğim. Bugünkü patikada biraz Budizm'i ve psikoloji bilimiyle kesiştiği yerleri anlatmak istiyorum. Ben üniversitede uzmanlık yüksek lisansımı yaparken Buddhist Psychology diye

Transkriptin tamamını oku

Budist psikolojisi üstüne yani bir ders almıştım. Zaten bilgisayar davranışçı terapide Budist psikolojisinden referanslara çok sık rastlarsınız. Benim de grup terapilerinde sık sık kullandığım bir alandı bu. Çünkü temelde her ikisi de gerçek mutluluğumuzun kendimizi anlamaktan, farkındalık sahibi olmaktan ve anda kalabilmekten geçtiğini söylüyor.

Hatta benim çok sevdiğim Eric Fromm'un Psikanaliz ve Zen Budizmi diye bir kitabı var. Fromm da psikoloji ve Budizm'in ortak yönlerine dikkat çekiyor burada. İkisinin de temel amacının insanı esenliğe, well being dediğimiz şeye yani iyi bir hale ulaştırmayı amaçladığını söylüyor. Ki bu gerçekten de doğru aslında. Şimdi ufak Budizm'den bahsedeyim. Sonra hangi noktaların biz terapistlerin kullandığı bilissel terapi süreçleriyle örtüştüğünü biraz daha açarım. Budizm bildiğin gibi bir din. Bugün dünya üzerinde yaklaşık 500 milyonu aşkın inananı bulunuyor. İlk önce Hindistan'da ortaya çıkmış. Daha sonra zaman içinde Güneydoğu ve Doğu Asya'da da yayılmış bir felsefe bu. Daha doğrusu şöyle diyeyim, farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olarak tanımlanıyor.

Budizm'in hedefi hayattaki acı, ızdırap, tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bizlere bunların gidermenin yollarını göstermek. Budizm'deki öğretilerin ana çatısında bazı kavramlar oluşturuyor. Mesela son yıllarda bilimin de çokça üzerine eğildiği, sonuçlarını araştırdığı meditasyon gibi içe bakış yöntemleri önemli Budizm'de. Reenkarnasyon denilen doğum ölüm döngüsünü tekrardan da duymuşsundur. Ve reenkarnasyondan bahsederken herkes geçmiş hayatında prenses, soylu yani üstün yetenekli bir sanatçı falandır genelde biliyorsun. Kimse işçi değildir, daha standart bir geçmişe sahip değildir ne hikmetse.

Bu da bizim önemli olduğumuzu bilme isteğimiz, değerli olma arzumuzdan geçiyor biraz. Neyse, bu ayrı bir konu. Bir de mesela karma denilen neden-sonuç ilişkisi de bugün günlük dilimize yerleşmiş bir kavram. Bilinçli davranışlarımızın, işte davranışlarımızın ardındaki niyetlerimizin ışığında hak ettiklerimizin başımıza gelmesi yani. ...karmayla yaptıklarımız dönüp dolaşıp bizi buluyor bir şekilde. İşte bu kavramlar ana çatısı oluyor Budizme. Budizm kelimesi de Sanskritçe ve Pali dillerinde uyanmış kişi... ...ya da farkında olan kişi gibi anlamlara geliyor. Yani o Buda kelimesinden türetiliyor. Budizmin kurucusu olarak kabul edilen din adamı Sitartha... ...ilk Budalı olarak kabul ediliyor. Bu arada Hermann Hesse'nin bir kitabı var Sitartha diye çok tavsiye ederim. Okursan iyi geleceğini düşünüyorum.

Siddhartha M.Ö. 6. veya 5. yüzyılda Hindistan'da yaşıyor diye tahmin ediliyor. O hayattaki acıların kaynağını açıklamak için uzun çalışmalar yapıyor. Böylece de ızdırabı sona erdirecek bir manevi anlayışa ulaştığı varsayılıyor Budizm inanışında. Yani Budalığa eriştiği kabul ediliyor. Buda en yüksek mevkii oluyor zaten. Budizm ilk Buda Siddhartha'nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hint Yarımadası'nda sonra da Asya ve dünyanın geri kalanında yayılmaya başlıyor.

ve etkisi de günümüze kadar devam ediyor. Şimdi burada daha derinlere inip Budizm'in tarihine, kutsal metinlere girmeyeyim. Onun yerine modern psikolojinin ilgi alanına giren yanlarını anlatacağım biraz. Budist düşünce sisteminin temelini oluşturan dört yüce gerçek diye bir öğreti var. Buna Türkçe kaynaklarda dört yüce hakikat ya da işte dört soylu gerçek olarak da rastlayabilirsin. Farklı çevirmenler, farklı yorumları var kitaplarda. Şimdi bu şöyle diyor. Birinci gerçek, duka.

Acı hayatın ve varoluşun kaçınılmaz bir parçasıdır. İkinci gerçek Samudaya İnsanın acılarının kaynağı arzu ve istekleridir. Üçüncü gerçek Niroda İstek ve arzular bırakılırsa acılar sona erdirilebilir. Dördüncü gerçek Maga Acıların sona erdirilmesinin yolu 8 aşamadan geçer. Bunlar doğru kavrama, doğru düşünce, doğru söz, doğru eylem, namuslu kazanç, doğru çaba, uyanıklık ve doğru konsantrasyondur.

Dördüncü gerçekte bahsedilen sekiz aşama zaten senin de fark edeceğin gibi yeryüzüne gelmiş tüm insanların hepimizin bir anlamda ödevi oluyor. Yani iyi insan olmak, kendimize ve başkalarına saygılı olmak, bu hayatı doğru yaşamak için yapabileceğimiz şeyler anlamına geliyor daha doğrusu. Benim Budizm ile ilgimi çeken bir nokta da geçicilik. Sanskritçe anlamıyla Anika kavramı. Budist görüşe göre tüm olgular değişken ve geçicidir. Her şey devamlı bir devinim içindedir. Dolayısıyla koşullar ve bu koşulların odağındaki nesne ya da kişinin kendisi de değişiyordur sürekli.

Nesneler durmaksızın var olup ardından yok olurlar. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Bunu aslında biliyoruz. Teoride biliyoruz ama pratikte çoğu zaman unutuyoruz. Yani bir acının içindeyken bu da geçecek demek gerçekten çok zor geliyor. Sanki hiçbir zaman geçmeyecekmiş gibi geliyor acılar. Mesela depresyonda olduğumuzda o karanlık bulut her zaman var olacakmış gibi geliyor.

Ama geçicilik aslında hayatın temeli yani hayatın en temelinde yer alan olgulardan biri. Ve işin doğrusu da bu anika yani geçicilik, Buda'nın öğretilerinde varoluşun üç halinden biri. Ama belki de biz modern insanlar için de kabul etmesi en zor olan gerçeklik. Bizler bu hayata geldiğimiz andan itibaren bir şeyleri tutma, kavrama, bir şeylere ait olma, sahip olma gibi dürtülere sahibiz. Bilirsin mesela yeni doğan bebekler elleriyle uzanıp bir şeyleri tutmak isterler.

Annesinin parmağını ya da memesini tutar bebekler. Bu bir güven duygusudur. Büyürken de devam eder bu. Uyumak için bir oyuncak, emzik, büyüdükçe saçını tutmak gibi davranışları olur. Yaşımız kaç olursa olsun tutma eğilimi bize güven. Bırakmaksa endişe verir. Elinde sürekli bir kahve bardağı ya da içiyorsan mesela sigara tutarkenki hallerini düşün.

Şimdi bir de düşüncelerini düşün. Düşüncelerine tutunurken, onları savunurkenki halini hatırla. Duygularına sımsıkı sarılıp bırakmak istemediğin zamanları anımsa. Bizler korkularımıza, neşemize tutunuyoruz. İşimizi, ailemizi, gittiğimiz tatilimizi, güzel ya da acı zamanlarımızı, kısacası hiçbir şeyi bırakmak istemiyoruz. İnsan sahip olduğunu sandığı her şeye tutunma yatkınlığına sahip. Hatta zamana bile. Aslında hiçbir şeye sahip olmadığımızı kabul etmek, bizi geçicilik yasasını algılamaya, anlamaya yakınlaştırıyor.

Bu da hayatımızdaki ızdırapı hafifletmek için önemli bir adım. En azından Budizm'in önerisi bu ki ben de katılıyorum buna. Ama işte maalesef her şeye tutunabileceğimizi sanan bir zihnimiz var. Her şeyin sürekli devam edeceği algısıyla yetişiyoruz ve kodlanıyoruz. Her şeyin aynı olmasının güvenli olduğu inancına sahibiz. Bırakmak hakkındaki bu düşünce kalıbına tutunduğumuz sürece geçicilik yasasıyla barışmamız güç bir deneyime dönüyor.

Aslında buraya kadar anlattıklarım belki psikoloji kuramlarında well-being dediğimiz ruhsal esenliği hedefleyen her pratikte karşılığı olan, anlam bulan, farklı üsluplarda da olsa sık sık dile getirdiğimiz konular. Şimdi de gelelim benim bu bölümü kaydetmeme sebep olan kişiye ve kitaba. Pema Chodron, Amerikalı bir Budist rahibe ve yazar. Budist rahibe şu demek, Budizm felsefesinde öğretilerini kullanarak hayatını hiçbir şeye zarar vermeden tüm canına rehberlik etmeye adayacağına dair budistatva yemini etmiş. Pema Chodron, yani gerçek adıyla Deirdre Brown, 1963 yılında New York'ta dünyaya gelmiş

bir yaşa kadar gayet olağan, hepimizin anlayacağı tanımla normal bir yaşam sürmüş. Okullara gitmiş, üniversitede okumuş, evlenmiş, iki çocuk sahibi olmuş, boşanmış, bir daha evlenmiş, bir daha boşanmış. İkinci boşanmasının ardından kendi deyimiyle kimlik ve güvenlik duygusu paramparça olmuş ve kendini kaybolmuş hissetmiş. Acısını iyileştirmek için yollar ararken Tibetli Budist rahiplerin kitaplarını okumaya başlamış. Budizmin acı, şefkat ve bilgelik üzerine öğretilerinden derinden etkilenip bu yolu şahsen araştırmaya karar vermiş. Budist rahip ve meditasyon öğretmenlerinin eğitimlerine katılmış, uzun çalışmalar yapmış,

Çok da uzatmadan toparlayayım. Zaman içinde Budizm felsefesinde bilgeleşmiş, pratikler yapmış, meditasyon hocası olmuş, inzivalarda öğrencilere rehberlik etmiş, dünyevi bağlardan vazgeçmeye ve kendini tamamen başkalarına hizmete adamaya karar vermiş ve 1974 yılında tüm varlıkların aydınlanma yarışmasına yardım etme arzusunu ifade eden Bodhisattva'yı minnetmiş ve raibe olup Pema Chödron ismini almış. Şimdi, Türkçe'ye çevrilmiş birçok kitabı var. Bu kitaplar ne tam olarak kişisel gelişim, ne tam olarak psikoloji krasmanına giriyor bence. Kitaplarındaki üslup çok basit, çok sade. Öyle naif bir dille anlatıyor ki yer yer sarsıcı oluyor aslında. Mesela Her Şey Darmadağın Olduğunda diye bir kitabı var. O işte Budizm'in psikolojiyle ne kadar yakın durduğunu çok güzel gösteriyor. Kitabın orijinal ismi When Things Fall Apart. Yaşamın acı çekmekle el ele iç içe olduğunu, üzüntünün kaçınlamayan

Çok doğal bir duygu olduğunu savunuyor burada ki insanın psikolojisinin üstünde çalışan insanların anlatmaya çalıştığı şey de bu aslında. Children aynı zamanda işte o hayatın bize getirdiği tüm acıları kendi kişisel uyanmamız, kendi farkındalığımız için nasıl kullanabileceğimizi anlatıyor bize. Acılı durumlara yumuşak ve dostça yaklaşmayı, her yaşanını iyiye dönüştürmeyi öğretiyor bir anlamda. Daha doğrusu öğretiyor demeyeyim de öneriler sunuyor diyeyim. Kitabın altında birçok farklı başlık var. Çocuğun hem manastırda yaşadıklarını, aydınlanmaya giden yolda tecrübe ettiklerini paylaşıyor. Hem de okura yani bizlere kalpten öğütler veriyor. Bilge bir anneanne gibi elimizi tutuyor diyeyim. Ben kitaptan bu bölüm için değerli bulduğum beş öğüt seçtim. Şimdi biraz onları anlatmak istiyorum. 1. Dediğim gibi hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ve değişimin daim olduğunu kabul et.

Pema Çödrön diyor ki, geçicilik bir uyum ilkesidir. Buna karşı mücadele etmediğimiz zaman gerçeklikle uyum içerisinde oluruz. Yani yaşadığımız gerçekliğin daha huzurlu ve uyumlu bir yaşam alanına dönebilmesi için geçiciliği kabul etmemiz gerektiğini söylüyor. Ama biz kendimizi o kadar ciddiye alıyoruz, zihinlerimizde kendimizi o kadar önemsiyoruz ki, karşımıza çıkan her şey bizi sinirlendiriyor.

Her şeye söyleniyoruz, beğenmiyoruz, eleştirebiliyoruz. Bu bizim dünyamızı daraltıyor, küçültüyor, ufaltıyor. Kendimizden sıkılmamıza, dünyadan sıkılmamıza neden oluyor. Tatmin olmuyoruz bir şekilde, olamıyoruz. Tabii ki şartlar da önemli burada. Şimdi çok zorlu şartlar altında her şeyden tatmin olmamız gerekiyor demek çok zor. Zaten bu bir ermişlik seviyesi. Bu ayrı bir şeyden konuşuyoruz. Tabii ki bazen bazı şeylerden rahatsız olacağız ama genel olarak sürekli bu döngünün içinde olmak hiçbir şekilde bize fayda sağlamıyor. Bizi daha da sıkışmış hissettiriyor. Aslında özünde onu demeye çalıştığı şey zihnimizdeki tüm düşünceler.

Günler, geceler, durumlar, hayatın halleri, başarılar, başarısızlıklar hepsi geçici. Hatta bu dünya gezegen de geçici. En nihayetinde koskoca bir evrende toz kadar bir nokta dünyamız. Bak şöyle düşün, sırf samanyolu galaksisinin içinde dünyamız gibi ne soğuk ne sıcak canlıların var olabileceği, güneş gibi bir yıldız etrafında dönen milyarlarca gezegen olabildiği düşünülüyor.

Yani sırf bu spesifik bölgede, bu spesifik özelliklere sahip olan sayı bu diyorum. Öyle düşün. Carl Sagan'ın Soluk Mavi Noktası vardır. Daha önce de bahsettim burada. Çok severim. O kadar güzel bir bölüm ki o çünkü. Benim adıma çok yatıştırıcı ve bana çok iyi gelen bir şeydi. O yüzden yine her fırsatta olduğu gibi ufak da olsa hatırlatayım. Çünkü bize gerçekten bu evrenin içinde ne kadar minik olduğumuzu, ne kadar geçici olduğumuzu hatırlatıyor. Ortasından başlayayım hepsini okumamak adına. Şöyle diyeyim.

O, burası, o evimiz, o biziz. Üzerinde sevdiğiniz herkes, bildiğiniz herkes, duyduğunuz herkes yaşıyor. Var olmuş tüm insanlar yaşamlarını orada geçirdiler. Keyif ve acının bir toplamı. Türümüzün tarihindeki kendinden emin binlerce din, ideoloji, ekonomik dokçin, her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, medeniyetin her yaratıcısı ve yıkıcısı, Her kral ve köle, her aşık çift, her anne ve baba, umutlu çocuk, mucit ve kaşif, her ahlaki öğretmen, yozlaşmış her politikacı. Her süperstar, her yüce lider, türümüzün tarihindeki her aziz ve her günahkar orada yaşadı. Güneş ışığında gömülmüş bir toz zerresinde, dünya uçsuz bucaksız kozmik halenin içindeki ufak bir sahnedir. O generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün. Tüm bu kanlar, bu kişiler bir anlığına, bir noktanın ufacık bir zerresinin şan ve zafer içindeki efendileri olabilsin diye aktı.

Duruşumuza, hayal ettiğimiz şahsi önemimize, evren içerisindeki ayrıcalıklı bir konumda olduğumuz yanılgısına bu soluk ışık noktası tarafından meydan okunuyor. Gezegenimiz onu sarmalayan kozmik karanlık içindeki yalnız bir nokta. Ne kadar güzel anlatıyor burada değil mi? Her şeyin önemsizliğini ve geçiciliğini. Dediğim gibi yani bu beni çok yatıştırmıştı. Bazılarına daha korkutucu gelebiliyor böyle bir düşünce.

Ama günün sonunda her insanın yaptığı her egolu davranış, her bencillik, her acı verici karşı tarafa acı veren düşüncesiz davranış aslında bir anlık o parlama için, bir anlık orada ayrıcalıklı olduğumuza dair bir yanılgı sunabilmek için aslında. Günün sonunda bunu düşündüğümüzde her şey geliyor geçiyor ve gerçekten o zaman belki neyin daha önemli olduğunu da anlayabiliyoruz. Şimdi mesela bunu kendi kişisel hayatlarımız üzerinden düşündüğümüzde, kendimizle ilgili herhangi bir sabit fikre kapılıp tuttuğumuz zaman bu bize zarar veriyor. Özellikle bizi mutsuz eden olaylar karşısında her zaman her şeyin geçici olduğunu kendimize hatırlatarak kendimizi hayatın akışına teslim etmeliyiz. Birkaç hafta önce mindfulness ve bilinçli farkındalık hakkındaki bölümde de bahsetmiştim. Normalde insanın ilk tepkisi zihninden geçen düşüncelere ve o düşüncelerinin yarattığı duygulara yapışmak oluyor. Bir anda baştan aşağıya kaygıya dönüşüyoruz. Oysa durup içine girdiğimiz duyguları, düşünceleri uzaktan bir bakışla incelemek, yargılamadan farkına varmak, şimdiki anla temas içinde olabilmeyi sağlıyor. Gelelim ikiye. Topraksızlığı ve belirsizliği kucakla.

Chodron, tam anlamıyla insan ve canlı olmak tamamen yuvanın dışında olmaktır diyor. Bu alıntıdan anladığım, insanın olmanın temelinin çoğu zaman hiçbir şeyden emin olmamak ve tamamen kırılgan, savunmasız olmaya dayandığı. Ve tabii ki bunun da okey olmaya dayandığı diyeyim. Children eğer çok rahatsak, her şey bize çok kesin ve net geliyorsa tam olarak yaşamadığımızı söylüyor. Hayatın bir parçası da belirsizliklerle yüzleşmek, belirsizlikleri kontrol etme ya da yenme konusunda hiçbir şansımızın olmadığını kabul etmek. Bu belki ayağımızın altından toprak çekiliyormuş gibi hissettirecek.

Ama burada rahatlamak, bunu pozitif bir kafaya çevirmek de mümkün. Soru şu, olanı olduğu haliyle kabul edip olanların içinde nasıl bir pozisyon alabiliriz? İşte bu soruyu araştırmak, buna cevap aramak ve bu şekilde yaşamak da mümkün diyor. 3. Acı çekmek normaldir ve bu bir sorun değildir. Bir şeylerin yanlış olduğu anlamına gelmez.

Acının varlığının doğal olmadığını, bizde veya dünyada bir şeylerin yanlış gittiğine işaret ettiğine inanırız biz genelde. Bu nedenle duygusal rahatsızlıktan ve acıdan kaçarız. Onları düzeltmeye ya da yok etmeye çalışırız. En bunaltıcı, en acı verici duygularımız korku, utanç, kıskançlık, öfke, yalnızlık ve karşımızdakini suçlama ihtiyacı gibi pek çok farklı şekil ve boyutta ortaya çıkabiliyor. Onlar bizim tırnak içinde kişisel şeytanlarımızmış gibi hissederiz biz aslında.

Ama Chodron bizi bu konuda telkin ediyor. Budist öğretisine göre acı çekmenin yaşamın doğuştan gelen bir parçası olduğunu söylüyor. Gezegendeki tüm canlıların acı, kayıp, kafa karışıklığı, hastalık ve ödülünü deneyimlediğini açıklıyor ki bunlar bizim özünde bildiğimiz şeyler ama aslında özellikle sosyal medya devrinde sanki diğer insanların hiç acısı yokmuş, onlar için hayat çok kolaymış, tüm zorluklar bizim hayatımıza toplanmış gibi hissedebiliyoruz. Acının herkes için baki olduğunu unutuyoruz çünkü herkes hayatlarının olumlu tarafını sunuyor tabii ki. Genel olarak insanlar ağlarken bir şey paylaşmıyorlar. Dolayısıyla sanki herkesin hayatı muhteşemmiş, her şey onun için kolaymış, bizim için zormuş yanılgısına düşebiliyoruz. Oysa herkesle bulunduğuna göre duygusal rahatsızlık ve acı doğal ve kaçınılmazdır ve herhangi bir şeyin yanlış gittiğinin de işareti değildir.

Ama bizler maalesef acı ve zor duyguları gerçekliğin doğal bir parçası olarak kabul etmemiz öğretilmediği için acıya direnmek, ondan kaçmak, onu inkar etmek, onu düzeltmeye çalışmak için muazzam bir çaba sarf ederiz. Bunu yaparken de hayatın güzelliğini ve neşesini de kaçırırız. İşte zor zamanlarımızı daha az acı çekerek atlatmanın anahtarı acı ve belirsizliğe bir çare olduğu fikrinden vazgeçmek aslında. Bu inanca tutunmamak yani.

Bunlar yaşamın sürekli ve her zaman var olan parçaları. Sürekli değişim yaşayacağız. O yüzden tam anlamıyla yaşamak için her şeyi kalıcı olarak ideal hale getirmeye çalışmayı bırakmalıyız. İstikrarsızlığı ve hayatta olmanın temel belirsizliğini kabul etmeyi öğrenmeliyiz. Çocuğun dediği gibi ayrıca olumsuz deneyimleri büyüme fırsatlarına da dönüştürebiliriz. Bunu yapmak daha fazla iç huzur geliştirmemize yardımcı olabilir. Bu da bize, etrafımızdakilere, herkese iyi gelir sonunda.

yararsız inançlarımızı bırakabiliriz, daha rahatlayabiliriz bu konularda, şimdiki anda kalmayı öğrenip kaosun ortasında biraz daha sakin durabiliriz. Budist felsefeye göre ki bizim de kullandığımız bazı terapi teknikleri bununla örtüşüyor, bizler şimdiki anda kim olduğumuz, bize neler olduğu ve dünya hakkında neyin doğru olduğu hakkında kendimize mütemadiyen acı verici, yararsız hikayeler anlatıyoruz. Ama aslında farkındalıkla zihnimizdeki bu eleştirel, yargılayıcı sese kapılmamak mümkün. Ve sürekli zevk arayışında olmayınca da acıdan kaçınmak ve acıyı ortadan kaldırmak için çabalamadan daha dolu yaşayabiliriz. Ve daha önce de konuştuğumuz gibi bu arada, şimdiki zamanda kalma becerisini geliştirebilmek için en güzel yol meditasyon ve farkınalık pratikleri yapmak. Bu başka bir bölümün konusu.

Ama bu da mümkün derken yani pratikle mümkün aslında. Gelelim dörde. Temelde yalnızsın ve bu bir sorun değil. Çoğumuz hayatımız boyunca yalnızlığımızı, içimizdeki boşluğu dolduracak romantik bir partnerin peşinden koşarız. Aynı şey arkadaşlar için de geçerli birçoğumuz için.

Ve bu çok doğal, çok insani. Bizler sosyal canlılarız. Kaliteli ilişkiler kurmak, sevdiğimiz, sevildiğimiz bir ortamda var olmak bizler için çok elzemli. Kendimize dair düşüncelerimizin, inançlarımızın çoğu dahi başkaları üzerinden belirleniyor aslında. Yani özellikle çocukluk yılları çok önemli yıllar bu bağlamda. Hele yalnızlık çok acı verici bir şey. Peki ama o zaman yalnız olmak bu kadar acı vericiyse nasıl oluyor da sorun olmuyor diyor bize.

Pema Çödrü bu konuda yalnızlıkla tehditkar olmayan bir ilişki geliştirmenin gerekliliğini anlatıyor kitabında. Şimdi ortasından bir bölüm okuyacağım. Yalnız kalıp bunu kabullendiğimizde durumu şu şekilde anlatıyor. Yalnızlığımızdan kaçabilmenin bize kalıcı bir mutluluk, neşe, esenlik duygusu, cesaret ya da güç getireceğine inanmaktan vazgeçeriz. Genellikle bu inançtan milyarlarca kez vacit geçmemiz gerekir. Tekrar tekrar ürkekliğimizle ve korkumuzla arkadaş oluruz.

Aynı eski şeyi milyarlarca kez farkındalıkla yaparız. Sonra biz farkına bile varmadan bir şeyler değişmeye başlar. Alternatifsiz bir şekilde yalnız kalabilir. Tam da burada olan bitenin ruh hali ve dokusuyla birlikte olmaktan memnun olabiliriz. Ve şöyle devam ediyor çöldüren. Temelde yalnızız ve hiçbir yerde tutunacak hiçbir şeyimiz yok. Üstelik bu bir sorun da değil. Aslında bakılırsa yalnızlık, varoluşun tamamen doğal bir halini keşfetmemizi sağlar. Alışılmış varsayımlarımız ve fikirlerimiz,

herhangi bir şeyi taze, açık bir şekilde görmemizi engeller. Nihayetinde hiçbir şey bilmiyoruz. Hiçbir şey hakkında kesinlik yok. Bu temel gerçek canımızı yakar ve ondan kaçmak isteriz. Ancak geri dönmek ve yalnızlık kadar tanıdık bir şeyle rahatlamak, hayatlarımızın çözülmemiş anların derinliğini fark etmek için iyi bir disiplindir. Yalnızlığın belirsizliğinden kaçtığımızda kendimizi kandırmış oluruz.

Ben de şunu ekleyeyim, bizler büyürken diğer insanları hayatta kalma planımızın bir parçası olarak görürüz. Olgunlaştığımızda ve daha bağımsız hale geldikçe en azından bir avuç kalıcı samimi ilişki mutluluğumuz için çok önemli hale gelir. Her şeye rağmen kendimizi bu ilişkilerle veya insanların günlük yaşamımızdaki varlıklarının eksikliğiyle tanımlamaya çalışmayı bırakabiliriz. Böylece yalnızlıkla daha rahat bir ilişki kurarız. Çünkü insanlar hayatımıza girebilir, çıkabilir. Hayatımız buna bağlıymışçasına. Sırf yalnız kalmamak için bazı ilişkilere sarılmak uzun vadede bizi daha yalnız ve çaresiz hissettirebilir. Gelelim son paylaşacağım maddeye. 5. Rahatla ve gevşe. Kendine bir mola ver.

Hayata dürüstlük ve mizahla yaklaşın diyor çadıran. Belki de çadırın tüm kitap boyunca verdiği en iyi tavsiye sakinleşmek. Her şeyi bu kadar ciddiye almayı bırakmamızı söylüyor yani. İşimiz, ilişkilerimiz, görünüşümüz, zamanında gitmemiz gereken yerler, yapılacaklar listemizden kontrol etmemiz gerekenler, Hiçbiri düşündüğümüz kadar önemli değil. Kendimize ve başkalarına duyduğumuz şefkat, zeminsizlikle, belirsizlikle kurduğumuz rahat ilişki aslında hepsinin önünde. İşler ters gittiğinde kendinize gülün diyor. Kendi aptalca düşüncelerinize gülümseyin. Her şey olması gerektiği gibi olmaya devam edeceği için rahat bir nefes alın.

Aslında bu gülme olayı benim çok yaptığım bir şeydir. Tavsiye de ettiğim bir şeydir. Şu anlamda yani ne kadar acı verici bir deneyim yaşarsak, onu mizaha çevirdiğimiz ölçüde daha baş edilebilir hale geliyor aslında. Bu bir baş etme stratejisi aynı zamanda. Bazen bazı şeyler o kadar acı olabiliyor ki... Biz onları şakalaştırıyoruz, biz onların üstünden gülüyoruz. Bu demek değil ki biz onları alaya alıyoruz. Aslında onların acısıyla, mizahla başa çıkmaya çalıştığımız daha rahatlatıcı oluyor. Hem bizim için hem de aynı olayları yaşayan başka insanlar için de aynı şekilde. Yani biz onları mizaha vurduğumuzda bunu dinleyen insanlar için de daha yatıştırıcı bir yana oluyor.

Peki, bölümün sonuna gelirken Chödr'ün dediklerini özetlemem gerekirse tüm bunları da almamız gereken fikri şöyle söylüyor. Şimdiki anla rahatlamak, mutsuzlukla rahatlamak, ölümle rahatlamak, her şeyin bittiği, her şeyin geçtiği, hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, her şeyin sürekli değiştiği gerçeğine direnmemek işte temel mesaj budur diye yazıyor. Budist öğretilerle modern psikolojinin içgörüleri arasındaki bağlantıyı keşfetmek bana her zaman keyif veriyor. Özellikle dediğim gibi psikolojide bizim sıkça başvurduğumuz bir şey bu bilişsel terapilerde. Özellikle farkındalık temelli bilişsel terapilerde. Çünkü her ikisi de gerçek mutluluğun kendimizi anlamaktan, anda kalmaktan geçtiğini öne sürüyor. Bize düşünmeyi öğretiyorlar. Hatta dengeyi dış dünyaya bağlı olmak yerine kendi içimizde bulmayı öğretiyorlar diyebilirim. O yüzden sık sık bu referansları veriyorum, kullanmaya da devam edeceğim. Peki, o zaman sona gelmişken, bir sonraki patikada görüşene dek hayatın belirsizliği, zeminsizliği, geçiciliği ve tüm duygularıyla barışık olduğun haftalar dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)