
4.551 kelime · ~23 dk okuma
Merhaba. Uzun bir aradan sonra geri geldim ve gerçekten psikopatikayı çok özledim. Öncelikle neden uzun süredir yokum dersen, bir YouTube kanalı kurdum. Oradan da yayınlar yapıyorum. Çok güzel, çok keyifli geçiyor ve eğitimlerim de devam ediyor.
O yüzden hani her şeyi bir arada yapmak mümkün olmadığı için ve hiçbir şeyi de böyle hani yarım yamalak yapmak istemediğim için hem kısa süreli, kısa demeyeyim, sanırım 2-3 ay kadar bir ara verdim burada ama şimdi devam ediyorum. Eğitimlerim tam anlamıyla Ocak'ta bitiyor bu arada. O zamana kadar böyle ara ara bölümler yayınlayacağım. Bazen de konuklu söyleşilerim olacak artık burada. Onlar da bazı haftalarda onları yayınlayacağım. Yani bundan sonra yine ara ara beraber olacağız.
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Dönüş konum olarak neyi anlatmak istedim bugün? Bence hepimizin hayatında çok önemli bir yeri olan bir konuya dönmek istedim. Çünkü hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve çocukluk aslında bizi tam anlamıyla şekillendiren şeylerin en başında geliyor. O yüzden de bugün, çocukluk döneminde yaşadığımız duygusal ihmalleri aşmak üzerine konuşmak istiyorum. Hiç kavanozdaki pirinçler diye bir deney duydun mu? Aslında bilindiktir ama dürüst olmam gerekirse ben hiç denemedim. Ama çok ilgimi çekmişti aslında. Çünkü şöyle özetleyeyim, 3 tane kap alıyorsun ve her birine eşit miktarda pişmiş beyaz pirinç koyuyorsun. Sonra da her kabın üzerine bir etiket yapıştırıyorsun. Birinin üstünde sevgi yazıyor, birinde nefret. Sonuncu etiket de boş bırakılıyor. Sonra her gün o sevgi pirincine çok nazik, sevgi dolu sözler söylüyorsun. Nefret pirinciyle böyle eleştirer, olumsuz bir dille konuşuyorsun. Etiketsiz pirinçle de hiç diyaloğa girmiyorsun. Ve şöyle bir şey oluyor. Bir ay sonra sevgi pirinci deneyin başındaki gibi gözüküyor aynen.
Nefret pirinci lapalaşıyor ve kararıyor. Gözü ardı edilende yani bir anlamda ghost ettiğimiz pirinç de küflenmeye ve çürümeye başlıyor. Bu tabi bilimsel bir deney değil ve bildiğim kadarıyla bir laboratuvarda test edilmiş bir şey de değil. Ama bence bu hikayede önemli olan mesaj, kelimeler önemlidir. Duygular önemlidir. Bir şeye nasıl davrandığımız çok önemlidir. Ve bu deney bence işte nefret pirinci üzerinden duygusal istismarın ve görmezden gelinen pirinç üzerinden de duygusal ihmalin aslında etkilerini görebildiğimiz çok dokunaklı bir şekilde tasvir eden bir deney.
Ve dediğim gibi bu konumuzda çocuklukta yaşanan ihmallerin bizim hayatımızda bıraktığı izler. Şöyle bir şey var, fiziksel istismar. Fiziksel izler bırakır ve kendini hemen belli eder. Yani çoğunlukla hızlıca tespit edebiliriz bunu. Duygusal istismar da psikolojik derin izler bırakır. Yani o da kendini gösterir. Belki fiziksel kadar bariz olmasa da yine de fark edilir bir noktada.
Ama mesela duygusal ihmal dediğimizde yani çocukken biz her şey görünürde çok yolunda gidiyor olabilir. Annem babam beni seviyordur. İşte baktığında normal bir aile dinamiği vardır gözükende. Ama içten bir duygusal desteğin yokluğu aslında çocuğa diğer travmalar kadar zarar vericide olabilir. Bir de tabii bu gibi durumlarda yani neyin ne olduğunu da tam saptamamız zor. Yani her şeyi çok iyi gibi sandığımız için bunların üstesinden gelmek daha da zordur farkında olmadığımızdan.
O yüzden burada ilk olarak ihmal dediğim şeyin ne olduğunu anlatmak istiyorum biraz. Yani aslında aklına istismar kelimesini getiriyor olabilir ama istismarla aynı şey değildir bu. Çünkü ihmal istismarın aksine aslında kasıtlı yapılan bir şey değildir bize. Yani istismar etmek, işte birinin iyi niyetini, işte sana karşı olan o açık tutumunu kötüye kullanmak demek. Mesela işte bir düşünceyi kötüye kullanıp zarar vermek. Ya da karşındakinin rızası olmadan, işte iradesini dikkate almadan sömürmek gibi şeyler.
Ama ihmal, dikkat gerektiren bir konuda özensiz davranmak da olabilir. Yani dikkat etmemek de olabilir sadece. Bizim çocuklukta yaşadığımız bu ihmal de anne babalarımızın gerekli hassasiyeti göstermemesiyle ilgili bir durum. Yani yaşadığımız olaylar karşısında ihtiyaç duyduğumuz ilginin bazen bize verilmemesi de çok büyük bir ihmal mesela. Onaylanmamamız, şefkat görmememiz.
Hani bazen konuşurken yüzümüze dikkatlice ve gülümseyerek bakmamak bile yani ufak da olsa bir ihmal yaratabilir. Aslında özetle ihmal yapılan ya da olan şeylerden çok yapılmamış, olmayan, hatırlanmayan şeyleri içerir biraz. Şimdi burada çok önemli bir şey söylemek istiyorum. Yani bu acı ama gerçek. Hiçbir ebeveyn, hiçbir anne baba, bir çocuğun tüm ruhsal ihtiyaçlarını %100 takip edip, fark edip, ona anında yanıt veremez. Yani bu insanüstü bir beklenti olur. Annen baban seni çok sevmiş, ellerinden geleni en iyisini yapmaya çalışmış olabilirler. Fiziksel ihtiyaçların tam olarak karşılanmıştır mesela. Yani beslenme düzenin, uyku düzenin, okulun, sosyal faaliyetlerin, doktorun, bakımın,
Her şeyin eksiksiz düşünülmüş olabilir. Ama tüm bunlara rağmen duygusal ihtiyaçların yine de ihmal edilmiş olabilir. Hayatta çok korkunç şeyler var. Birçok insanın yaşadığı, demin bahsettiğim gibi istismar gibi. Ve tabii ki birçok insana göre daha şanslı bir çocukluğun olmuş olabilir.
Ama bu yine de sende hiçbir yere açılmadığı anlamına gelmez büyürken. Ve bundan da suçluluk hissetmene gerek yok. Mesela çok ufak şeylerden aslında sana zarar verdiğini bilmediğin şeylerden bile olabilir bunlar. Bir çocuk için yani onunla göz göze gelip onu dinlemek. Hiç ilgimizi çekmeyen bir şey anlattığında onu anlamaya çalışmak. Bütün işler, güçler, oyunlar bittikten sonra sessizce yanında olup onunla zaman geçirmek gerekiyor. Hatta oyun oynamak gerekiyor. Birçok anne baba çocuklarıyla oyun oynamaktan sıkılır, biliyorum. Bu çok normal bir şey. Ama aslında bir çocuğun dünyasına girmenin, onunla var olmanın en kilit noktalarından biri de budur. Ben mesela, bilmiyorum, ben hiç benimle oyun oynandığını hatırlamıyorum. Hatta tek başına oyun oynamayı çok seven bir çocuktum ben. Ama yani dünya iyisi bir annem vardı, Melek'ti gerçekten. Ve bence elinden geleni her zaman en iyisini yaptı. Bu demek değil ki arada yanlış bir şey yapmadı. Bugünün dünyasına baktığımda pedagojik olarak düşündüğümde yanlış yaptı diyebileceğim birçok şey var tabii ki. Ama bu onun kötü bir insan olduğunu ya da ilgisiz bir insan olduğunu göstermez.
Sadece bazen bilmeden yaptığımız ufak ihmaller olabiliyor bunlar. Dediğim gibi biz baş etmeyi öğreniyoruz hepsiyle bir şekilde. Yani hayat devam ediyor. Çünkü mükemmel ebeveynlik diye bir şey yok zaten. Bu bir ütopya. Ve bu anne babaların da üstüne çok büyük yük yüklüyor. Bizim açımızdan da yani bütün sorumluluğu anne babamıza yıkmamıza da sebep olabiliyor.
Sonuçta belli bir yaşa geldiğimizde evet birçok şey onlar yüzünden şekillenmiş, onlar sayesinde şekillenmiş olabiliyor. Ama bir yerde de sorumluluk alıp artık hayatımızı değiştirmeye çalışmak da bizim elimizde oluyor. Yani günün sonuna baktığımızda evet herkes hatalar yapıyor. Biz de, çocuğunuz varsa yani. Biz de yapacağız.
Bize karşı da yapıldı. Ama günün sonunda bir çocuk için en önemli şey... ...yani güçlü ve zayıf yönlerini bilmesi, neleri sevdiğini öğrenmesi... ...kendisi hakkında olumlu düşünceleri olması için... ...onun anne babasının ona yeterince duygusal ilgiyi kabul, anlayış göstermesi. En önemlisi bu. Yani sevmek, onay vermek. Çünkü eğer mesela annemiz bize karşı duyarlı değilse... bizim hayatımıza dair hiçbir farkındalığı yoksa, ilgisi yoksa, o zaman biz de kendimizi tanıyamayız. Hatta şöyle söyleyeyim, duygusal olarak hayatta kalmamız için, gelişmemiz için gerekli becerilerimiz hiçbir zaman oluşmamış olur.
Peki, neden bir anne ya da baba çocukları duygusal açıdan ihmal eder? Aslında bunun birçok sebebi olabilir. Dediğim gibi fiziksel, sosyal yüklendikleri tamamen yerine getiriyor olabilir anne babalar. Ve aslında çocuğunun yaralandığının hiç farkında olmayabilir bile. Bir de bugünümüzde, sosyal medya mesela, ben de aktif olarak kullanıyorum. Ve dikkat etmeye çalışıyorum çocukların yanında bana bir şey derlerken, hani telefonla oynuyor olmayayım diye.
Ama bazen öyle olmuyor tabii. Çok önemli bir şey oluyor. Bir şeye cevap vermem gerekiyor. Acil. Ve o sırada bir bakıyorum. Çocuğum bana bir şey söylemiş. Diyip böyle yazmaya devam etmiş. O an yetiştirmem gereken bir şey için. Sonra bir anda duruyorum, farkına varıyorum. Ve diyorum ki şu an ilgilenmiyorum. Ve ilgilenmediğimi anlıyor aslında. Farkındalık o yüzden önemli. Bunlara dikkat edebilmemiz için.
Ama bunun tek sebebi tabii bu çalın uygulamaları da değil. Mesela işte biz kendi anne babamız tarafından... ...duygusal olarak ihmal edilmiş olduğumuzda... ...yani kendimiz hiç duygularımızı tanımayı... ...ya da göstermeyi öğrenmemiş olduğumuzda... ...bazen o anne babalarımızın hatalarından... ...yani onlar gibi olmaktan... ...o kadar korkar kaçarız ki... ...bir bakarız sonunda tamamen onlara dönüşmüşüz. İşte demin dediğim gibi yani... ...benim annem dünya naifi, melek bir kadındı. Ama o naifliği yüzünden mesela çok... Yani insanlar onu hep zor durumda bıraktı. İşte kırılgan biri olduğu için, belki hakkını aramadığı için... İşte daha kullanıldığı... Hep o yani narin yüreği için o hep fazla geldi. O yüzden ben de hep derim ki işte ben annem gibi olmayacağım. Ben daha fazla kendimi düşüneceğim. İşte ben diğer insanlara o kadar öncelik vermeyeceğim annemin hayatında yaptığı gibi. Ya da kızıyorsam söyleyeceğim. İşte hani hep böyle şeyler söyledim ama... İnan kendi terapi seansımdan geçerken ki bence her terapistin kendi terapisti olmalı.
Terapistimle bir gün konuşurken dedi ki, sen fark ediyor musun ne kadar annene benzediğini? Böyle durdum. Atmam gereken adımlardı ama karşı taraf üzülür. Mesela bir iş yürümüyor, o kişiyle bunun hakkında konuşmam lazım. Onu gözetiyorum, çalışmadan kaçınıyorum.
Hep böyle insanları kırmak istemiyorum. Ama o zaman mesela belki benim iş yüküm katlanarak artıyor. Ama işte ben anlayışlı olacağım diye bir baktım anneme dönüşmüşüm. Yani aslında bu da bize çok olan bir şey. Yani biz işte onlar gibi olmayacağız derken. Bir bakıyoruz içimize yerleşmiş şeyler oluyor. Ve günün sonunda biz de onu çocuklarımıza yansıtıyoruz. Ve bu bizim anne babamız için de aynı şey geçerli. Yani onlar da zamanında böyle büyümüş olabilirler ki çok olası. Çünkü o zamanlar çok daha katı bir ebeveynlik vardı. Kendi anne babalarından duygularını saklamayı öğrenmiş olabilirler. İşte duygularına hiçbir zaman izin verilmemiş olabilir. Onlar da bize böyle davranmış olabilirler sonrasında.
Yani aslında bu döngüyü kırmanın yolu şimdi bunu anlayıp bizim de çocuklarımıza bunu aktarmamamızdan geçiyor. Böyle şeyler bu arada sırf bundan da kaynaklı olmuyor. Mesela ailede bir hastalık da olabilir. Ve bu da çok anlaşılır bir durum. Mesela benim çocukluğumda da babam hastalanmıştı. Biliyorsun burayı takip eden insanlar bilir zaten. Kendi hikayemi anlattım daha önceki bölümlerde de.
Ve çok anlaşılır bir şekilde o zaman tabii bizdeki o ilgi ortadan kayboldu. Yani kendi kendime, kendi yolumu bulacak bir hale geldim. Çünkü tabii ki evde hasta biri vardı ve bütün ilgi onun üstünde olması gerekiyordu. Bazen işte ebeveynlerimiz o kadar büyük acılar yaşar ki hayatta. İşte bunun gibi, kayıp gibi. Ölüm, boşanma, işte hastalık gibi. Onlar da kırılgan varlıklar ve kendi hayatlarına düşebiliyorlar o zaman. Ve ister istemez çocuğun da o kadar acı çektiğinin farkında olmayabiliyorlar. O yüzden böyle büyük şeyler yaşandığında bazen orada duygusal ihmal gerçekleşmiş olabiliyor. Yani kimse farkında olmasa bile. Ya da mesela bunların hiçbiri olmasa bile. Dedim ya hani bir çocuğun diğer ihtiyaçlarını karşıladığında her şeyin karşılandığını düşünebiliyoruz.
Yani mesela büyüyünce bir çocuğumuz için her ne kadar bu koşullar değişse de aslında çocuklukta en önemli şey maddiyat değildir. Yani bir çocuk ailesiyle geçirdiği mutlu bir öğleden sonrayı hiç unutmayabilir, o hafızasına kazınabilir o an. Ama mesela her gün hediye alınan bir çocuk, ...hiçbirini hatırlamaz ileride. Çünkü hiçbir özelliği kalmamış olur o hediyelerin. Ya da mesela bir çocuk her türlü maddi olanakla... ...sevgi dolu bir aile ortamında büyüse bile... ...okul ortamında yaşadığı zorbalığa karşı annesi kayıtsız kalıyorsa... ...bu da çocuk için duygusal ihmal oluşturabilir. Yani aslında en önemli şey orada bir çocuk için... ...o güven duygusunu oluşturabilmek için... ...o an neye ihtiyacı olduğunu anlayıp... ...onun yanında olmaya çalışmak. O ihtiyacı karşılanmaya çalışmak.
Ve işte mükemmel ebeveynlik diye bir şey olmadığı için anlayacağın yani bu öyle bir konu ki hepimiz bundan bir parça mağdur olduk. Yani her anne baba çocuğunun ihtiyaçlarını bir noktada ihmal etti. Bu durumdan muaf büyümüş bir kişi bile yok. Biz de dediğim gibi kendi çocuklarımızı ara ara mağdur ediyoruz. Mesela şu cümleleri hatırlarsın bence. Ağlama artık yeter. Abartıyorsun. Uzattın ama bu kadar uzatacak bir şey yok. Hadi kalk bir şeyin yok. Canın acımadı. İşte bu kadar üzülmeye değmez. Biz bunu hala... Hani ara ara biz insanlar yani arkadaşlarımıza hala söylüyoruz ki bu çok yanlış bir şey. Üzülmeye değmez gibi cümleler ama... Yani diyeceğim şu, bu cümlelerin bir kısmını ya da en azından bir tanesini işitmemiş bence bir insan yavrusu bile yoktur. Ve gerçekten kötü niyetli de değil bunların çoğu, bilmemekten. Ama işte bu cümleler bizi sürekli kurulduğunda bizim o çocuk dünyamızda onun tercümesi ne oluyor? Anne babam benim duygularımı fark etmiyor. Duygularıma değer vermiyor. Ağlamam onlara bir şey ifade etmiyor.
Bu hissettiklerimde bir sorun var. Çünkü düşününce şimdi bir çocuk ağlarken, öfkelenirken ya da basitinden yani daha zor bir yerden geçerken bu cümleleri duyduğunda onun için hiçbir şey çözülmüyor. Hatta tam tersi bende bir sorun var diyor içten gelen bir ses o zaman ve buna inanmaya başlıyor. Çünkü onun hayattaki olan tek pusulası anne ve babası. Biz insanlar mantık bütünlüğümüzü korumak isteriz. Yani ne demek bu? O zaman dünyayı güvenli bir yer olarak görmek için, işte hayattaki belirsizliklerle başa çıkabilmek için anne babamızı o işte her şeyi bilen, mükemmel varlıklar olarak idealize ederiz aslında. Yani bu bizim hayatta kalmamız, duygusal anlamda güvende hissetmemiz için psikolojik bir gerekliliktir. O yüzden bizi eleştirer ya da ilgisiz, tutarsız davranıldığında
Genelde bunu kendi yetersizliğimizin bir yansıması olarak içselleştiririz. Yani şimdi işte annemizin mesela mükemmel olduğuna dair inancımızı korumak istiyoruz. Onu zorunda hissediyoruz bu konuda işte. O zaman genelde sorunun kendimizde olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Yani onun kusurunu mesela kabul etmek o kadar sarsıcı ki kendimizi suçlamak daha kolay geliyor. O yüzden de böyle bir şey olduğunda işte öfkeyi, üzüntüyü kabul edilemez, kabul görmez olarak kodlamaya başlıyoruz.
Bunun sonucunda da tabii işte başa çıkabilmek için böyle hissettiğimizde yeni yollar geliştiriyoruz. En çok rastlananı da bence bunlardan duyguları gömmek. Yani duygularımızı bastırmak oluyor. Düşün mesela duygusunu bastırmayan, özellikle erkek çocuklarda duygusunu bastırmayan insan çok çok azdır bizim toplumumuzda. Çünkü neden? İşte erkekler ağlamaz diye büyütülürler. Erkekler güçlüdür denir. O yüzden hiç kırılgan yanlarını göstermek istemezler. Halbuki onlar da insan. E ne oluyor o zaman? Daha güçlü erkekler çıkmıyor ortaya. İşte duygularını bastıran, öfkeli, başka tarafa yansıtan insanlar çıkıyor. Yani bu aslında toplumsal kodlarımız da zarar verebiliyor bize. Duyguları bastırmak gerçekten kendimiz adına yapabileceğimiz en kötü şeylerden biri.
Hatta ben oğlumun odasına bir duygu posteri asmıştım. İşte okuldan böyle bir poster gönderilmişti. Ve çok hoşuma gitmişti. Çünkü karikatürize figürler vardı. Ve hepsi böyle bir duyguyu temsil ediyordu. Ve mesela duygularını hiç tanımayı öğrenmemiş bir çocuk için... ...oraya bakıp, şu an ne hissediyorum demeyi öğrenmek o kadar önemli ki. Çünkü işte şimdi bu duyguları öğrenmediğimizde... ...ya da mesela çocukken sürekli eleştiriyle ya da ilgisiz bırakılarak büyüdüğümüzde...
O zaman içimize o kalıcı bir değersizlik hissi yerleşebiliyor. Sürekli başkalarından gelecek onaya, sevgi kırıntısına muhtaç hale geliyoruz. Bütün ilişkilerimizde ister işte romantik olsun, ister arkadaşlık olsun hiç kendimize değer vermeyi öğrenemiyoruz. Hep ötekini önde tutuyoruz. Çemberin en uç noktasında da sonunda yani şu oluyor.
Gün geliyor içimizdeki bu karmaşa bizi bunaltıyor. Yani hayattan bunalıyoruz, yorulmuş hissediyoruz. Neyin eksik olduğunu, neden eksik olduğunu bir türlü anlamlandıramıyoruz ama o içimizdeki kaybolmuşluk hissi de asla geçmiyor. Bir de tabii çocuğu olması da insanın hayatında çok önemli bir dönüm noktası. O da bu durumu daha da karmaşıklaştırıyor.
Araştırmalara göre hatta şöyle bir şey var. Terapiye başlayan, ruh sağlığı alanında profesyonelden destek alan insanların çoğu bunu çocuk sahibi olduktan sonra yapıyorlar. Yani işin özü şu gençlik ve yetişkinlik boyunca o insanı boğan, doğru kararlar almasını engelleyen, o içini kavuran karmaşa ebeveyn olduğumuzdan sonra artık iyice baş edilemez bir hal alıyor. Peki neden daha önce yardım alayım ya da bu konuda bir değişiklik yapayım demiyoruz? Çünkü aslında duygusal olarak ihmal edildiğimizde biz de neyin eksik olduğunu tam olarak anlamıyoruz. Yani bende ne iz bıraktı da bugün böyleyim? Ona dair bir hafızam olmuyor. Böyle olunca da kaçınılmaz olarak bunun üstesinden gelmekte çok zorlanıyorum. Kendimi suçluyorum çünkü.
Hani bu arabada kör nokta vardır ya, aynada çok korkarım ben de kullanırken hep böyle bir şey görmeyeceğim diye. İşte aynen böyle arabanın kör noktası gibi. O zaman arkamızı, geçmişi görmekte çok zorlanıyoruz. Ve tabii tüm ilişkilerimiz de bundan etkilenebiliyor sonrasında. İşte arkadaşımızla, sevgilimizle, eşimizle, hatta çocuğumuzla olan bile. Peki nedir bu kadar bahsettiğim o karmaşa? Önce bir onu konuşalım bence. Yani çocukluk döneminde yaşanan ihmaller bizde neler yaratıyor?
Başkalarına güvenmekten korkuyorum. Biri yardım etmek istediğinde onu yanıma pek yanaştırmak, yardım almak, destek almak istemiyorum. Neyi sevip neyi sevmediğim konusunda kafam karışık. Bir hedef belirleyemiyorum hayatta. Kendime karşı çok katıyım. Eleştirelim, sertim. Şefkat ve anlayış gösteremiyorum bir türlü. Ve hep kendimi suçluyorum. Öfkem hep kendime. Duygularımı da bastırdığım için onlarla ilgili suçluluk ve utanç hissetmeye başlıyorum bir yandan da.
Bu da tabii şöyle bir his yaratıyor. Sanki uyuşmuşum, duygularımdan kopmuş gibiyim. O kadar kopmuşum ki farkında değilim, adlandıramıyorum bile onların neler olduğunu. O yüzden tüm bunlar da her şeyden kolayca bunalmama ve pes etmeme sebep oluyor. Bir de tabii dipte, derinde bir yerlerde kusurlu olduğuma, bende yanlış bir şeyler olduğuna inanıyorum.
O yüzden de reddedilmeye karşı çok hassasım. Çünkü bunu kişisel algılıyorum. Aslında işte burada bu saydıklarımın hepsi duygularımı bastırmamla, tanımlayamamla, kendimi duygularımdan izole etmemle ilgili şeyler. Şunu düşün, çocukluk... Bizim öğrendiğimiz, büyüdüğümüz, çevremizdeki her şeyi özümsediğimiz dönem. Ama işte içinde büyüdüğümüz çevre, aile bu duygulara yer açmıyorsa işte ağlama, sus, bağırma, öfkelenme gibi şeyler söylüyorsa sürekli ya da mesela kendi anne babamız daha duygularını bile tanımıyorsa o zaman ne oluyor? Dediğim gibi başa çıkabilmek için duygularımı bastırmayı öğreniyorum. Ve bugün bu tarif ettiğim duruma gelmiş oluyorum.
Peki, o zaman sonunda ne oluyor? Yani bütün bunların dışa vurumu, patlaması nasıl oluyor? Er ya da geç, bastırılmış duygularımdan biri o duygularla aramı ördüğüm duvardan dışarı fırlıyor. Yani aşık oluyorum ya da aşık olduğum kişi tarafından reddediliyorum. Ya da iş hayatında hiç beklemediğim bir olumsuzluk oluyor. Ya da işten çıkartılıyorum. Bir kayıp, bir ölüm olabilir. Böyle gayet olağan bir hayat olayında o duvar birden yıkılıyor.
Ve o işte yoğun duygularla başa çıkmayı bilmediğimde, çünkü çocuklukta hiç öğrenememişim bunu, o zaman onlar yüzeye çıktığında ne yapacağımı bilemiyorum. Mesela endişe bile böyledir biliyor musun? Yani çok endişeli biriysek mesela günlük çok ufak şeyler hakkında endişelenir dururuz. Ama aslında çok yoğun kaygı ve duygu dalgalanması yaşatan şeylerden de kaçmış oluruz böylelikle.
Nasıl diyeyim? Yani ufacık, saçma sapan şeyler için endişelenince başka duygulara yer kalmaz çünkü. Yani onları uzaklaştırmış olurum. Endişem o kadar yoğundur ki her şey hakkında korktuğum duygularla yüzleşmek zorunda kalmam. Ya da mesela özünde çok daha derin olan korkuları da düşünmek zorunda kalmam. İşte ölüm gibi, kayıp gibi çok büyük olan, belki baş etmekte çok zorlanacağım duyguları da bir anlamda, korkuları da daha doğrusu bastırmış olurum.
Bunun üzerinden mesela basit bir hayat örneği vereyim. Senin kardeşin olabilir, olmayabilir. Tek çocuk olabilirsin. Hayata bunu yaşamamış olabilirsin. Ama bu veya bunun benzeri şeyleri hepimiz yaşıyoruz. O yüzden bunu Ali üzerinden anlatayım. Ali olsun bugünkü isim seçimimiz. Ali 6-7 yaşında bir çocuk. Ondan çok da az küçük. Bir yaş küçük falan da. Bir kardeşi var. Ahmet olsun o da. Ve o çok daha gürültücü, baskın, şamatacı bir tip.
Ve o yüzden de gelip Ali'yi sürekli ağlatmak için dürtüyor, işte çimdikliyor. Sonra işte bir gün Ahmet yine abisi Ali sessizce oynarken ona yaklaşıyor. Ve sertçe dürtüyor onu karnından. Yani Ali'nin de canı yanıyor ve bağırıyor. O sırada da işte anneleri mutfakta yemek yapıyor olsun, babaları da işte. Annesi de Ali'nin bağırdığını duyuyor ve bağırıyor. İşte o da her zaman gibi işte Ali işte kardeşini rahat bırak diyor.
O tabii Ali haksızlığa uğradığını düşünerek koşuyor burada. Onu yapanın kardeşi olduğunu söylemek için işte annesinin yanına gidiyor. Annesi de çok ilgilenmiyor durumdan. Meşgulüm Ali işte kardeşinle aranda hallet bunu diyor.
Şimdi bu senaryoda, bu çok tanıdık bir senaryo bu arada, Ali'nin annesi kötü niyetli biri değil. Kötü bir şey de yapmıyor. Bu durum muhtemelen dünyanın herhangi bir evinde tipik günlük bir olay aslında. Gerçekten de bir sürü evde yaşanır bu. Genelde de gerçek bir zarar vermez böyle bir şey. Şimdi her şeyden korkmayalım. Ben sadece ufak şeylerin de aslında karakterimizi geliştirmekte, duygularımızı basmamıza etkili olduğunu anlamaya çalışıyorum. Neyse, sonuçta Ali'nin şimdi annesi, bu anne örneği üzerinden veriyorum, birebir aynı örneklerin hepsi baba da olabilir. İşte Ali'nin annesi olan biten her şeyi bu şekilde ele alıyorsa, işte şimdi Ali burada güçlü bir mesaj almış oluyor yavaş yavaş. Yani yeterince bu yaşanırsa, her seferinde bunlar yaşanırsa, bir yerden sonra işte o duygusal ihmal baş göstermeye başlıyor. Yani şimdi görünüşte çok sıradan olan bu olayda neler olduğuna bir bakalım mesela.
Şimdi küçük kardeş sataşıyor. Bizim evde de çok yaşanan şeyler bunlar bu arada ama yani sataşma kardeşler arası sataşma en üniversal en çok olan şeylerden biri kardeşi olanlar bilir. İşte küçük kardeş burada Ali'ye sataşıyor ve tabii Ali de çaresiz ve öfkeli hissediyor. Ama anne orada çok fark etmiyor Ali'nin ne hissettiğini ona zaman ayırmıyor. O yüzden de aslında onun o derin kişisel bir parçası olan duygusunun geçerli ve önemli olmadığını söylemiş oluyor bir anlamda mesaj olarak. Yani buradaki gizli mesaj benim için sen geçerli ya da önemli değilsin oluyor aslında. Bir de tabii Ali'nin annesi saldırgan olanın küçük kardeş yani Ahmet değil de Ali olduğunu varsayıyor. Bu da aslında Ali'nin gerçek doğasını tam görmediğini gösteriyor. Çünkü Ali aslında nazik ve hassas biri belki yani saldırgan biri değil. O zaman burada da aldığı mesaj ben senin kim olduğunu tam olarak göremiyorum aslında oluyor. Ya da işte Ali'ye meşgulüm kendin hallet dediğinde de
Aslında orada başa çıkamadığı bir durumda onu yalnız bırakmış oluyor. Yani buradaki mesajı da sen yalnızsın, sorunlarının, duygularının burada bir önemi yok olmuş oluyor. Sonunda da ne oluyor? Ali o hissettiği duyguların içinde yanlış anlaşılmış, göz ağırdedilmiş, yalnız, geçersiz, görünmez hissetmeye başlıyor. Bu dediğim gibi hepimiz yapıyoruzdur, hepimiz olmuştur bir iki kere... ...ama hayat boyu bu yolda böyle yürürsek bir noktada bunları öğrenmeye başlıyoruz.
Peki, tüm bunları öğreniyoruz da sonra ne oluyor? Ali büyüdüğünde ne oluyor? Nasıl bir insan oluyor? Ali, 30 yaşına geldiğinde hala sempatik bir insan. Çok nazik bir duası var. O yüzden herkes de bunun farkına varıyor. Ama aslında Ali çok farkında olmuyor. Herkes seviyor onu ama Ali gerçek benliğini tam da tanımamış oluyor. Bazen insanların onu neden bu kadar sevdiğini bile o kadar anlayamamaya başlıyor. Mesela dışarıdan bakıldığında çok başarılı biri.
Ama içten içe hani böyle imposter syndrome vardır ya böyle hani aslında hak etmediği bir değeri gördüğüne inanmaya başlıyor. Ya da işte neden bu kadar görülmeye ya da tanımaya değer olduğunu pek emin olmuyor. Yani sanki insanları kandırıyormuş gibi yani insanlar onu neden bu kadar seviyor özünde pek anlayamıyor. İşte evliyse muhtemelen işte karısı ve çocuklarıyla ilgilenen yani onların sevdiği bir insan oluyor.
Ve onların kendisini sevdiğini bilmesine rağmen... ...onu da hissedemiyor. Yani ne kadar sevgi görürse görsün insanlardan... ...içinde bir kopukluk ve yalnızlık olmaya başlıyor. Ve tabii çocukluktan öğrenilen bir durum olarak da... ...çoğu zaman o duygularını uzağa itiyor, bastırıyor. Yani birine kıssa ya da alınsa bile... ...böyle sanki öyle hissetmesi yanlışmış gibi düşünmeye başlıyor. Hiçbir yere kök salamıyor, oraya ait hissedemiyor. Hani kopuk hissediyor kendini ama neden olduğunu da tam bilemiyor.
Çünkü aslında çocukluğunda yaşadığı bu duygusal ihmal motifinin farkında değil. Yani onun bütün hayatını etkilediğini bilmiyor. Ama o zaman bundan nasıl kurtulabilirdi Ali? İşte ne hissettiğini, neden hissettiğini bilse belki, o zaman belki daha iyileşebileceği bir yola girebilirdi. Yani duygularının da önemli olduğunu fark edebilirdi. Kendisinin gerçekten özünde, hani tanınmaya, sevilmeye değer olduğunu da anlardı o zaman. Peki. Diyelim, artık biz bu noktaya geldik. Bunları yaşadık. Ne yapabiliriz bu konuyla ilgili? Yani şu an içimizdeki o ihmal edilmiş, örselenmiş, duygularını bastırmayı öğrenmiş çocuk için biz ne yapabiliriz? Öncelikle, yani ilk adım korkmadan duygularının var olmasına izin vermek. Şimdi sen duygusal olarak, ihmal edilerek büyüdün. Ve ne pahasına olursa olsun duygularından kaçmayı öğrendin. Ama işte en başta aslında o büyük duvarı yaratan şey de buydu.
O yüzden kendine şunu sorabilirsin. Şu anda ne hissediyorum? Belki kırgınsın, üzgünsün, görünmez hissediyorsun. Çok korkunç bir dönemden geçiyor da olabilirsin. Ama bunu da kabul et. Herkesin hayatında dönem dönem oluyor bunlar çünkü. Yani bunun için üzgünüm ve...
Bu normal bir insanlık hali diyebilirsin. Ve öfke, üzüntü, korku, hayal kırıklığı gibi duyguları... ...bastırmaya ve inkar etmeye çalışırsan eğer... ...genelde çok daha büyük bir içsel çatışma çıkar ortaya sonunda. Yani bir patlama çıkar aslında.
Bunun için de çok önemli bir adım işte şefkat, şefkat, şefkat. Yani bizim kendimize en az gösterdiğimiz şey bu bence. Kendine hep nazik olmaya çalış. Yani suçlamak ya da eleştirmek yerine bir arkadaşının nasıl destek olurduğunu böyle bir durumda onu düşün. Ve aynı şefkati kendine de göstermeye çalış. İşte demin dediğim gibi yani bu duyguyu yaşamak zor diyebilirsin. Ama bu benim bir insan olduğumu gösteriyor. Ve benim bu duyguya hakkım var demek aslında her şeyden önce en önemlisi.
Bir de şu var, o duygunun mesajını anlamaya çalışmamız lazım. Çünkü her duygunun bir işlevi var. Örneğin, korku seni tehlikeden korumaya çalışır. Öfkeye sınırlarının aşıldığını gösterebilir. Bu duyguların senin için ne anlama geldiğini anlamaya çalış. Orada hayatını değiştirmen gereken bir durum mu var? Mesela onu sor kendine. Bu duygu sana ne söylüyor? Hangi ihtiyacın karşılanmamış olabilir orada?
Sonra mesela bir diğer yapabileceğin şey duygularını ifade etmek. Çünkü o zaman daha kolay baş edilebilir hale gelir. Yani bu birine anlatmak da olabilir, yazıya dökmek olabilir, yaratıcı bir şekilde ifade etmek bile olabilir. Mesela bir günlük tutabilirsin ya da duygularını bir sanat formüle bile yansıtabilirsin. İşte kısa hikaye denemesi yazabilirsin. Ve aslında biz fark etmeden genelde böyle şeylerde kendi duygularımızı da böyle o karaktere yükleyebiliriz mesela, onun yaşanmışlıklarına.
Ya da mesela Wuhan bütün duygularını, içinden gelen her şeyi yansıttığın bir resim de olabilir. Bunun için resme bir yeteneğin olmasına gerek yok. Ben çöpadan bile çizemiyorum ama hani çocukların resimlerinden analiz yapılır ya, onun gibi bir deneme yapabilirsin. Yani kağıda ne çizdiğine bakabilirsin. Bunu kimse de görmeyecek zaten. Kendin için yaptığın bir şey.
Ek olarak yani bunun gibi böyle kendine iyi gelecek adımlar atmak çok önemli. Yani mesela duygularını baş edemediğinde orada sevdiğin küçük bir aktivite yapabilirsin. İşte yürüyüşe çıkabilirsin, bir arkadaşınla buluşabilirsin, bir şeyler okuyabilirsin. Bu da rahatlamanı sağlar. Ve çok rica ediyorum yani eğer ihtiyacın varsa da ağla. Çünkü ağlamak güçsüzlük değildir. Yani aslında gözyaşları bedenimizin duyguları işleme ve serbest bırakma yolu. O yüzden ağlamak istiyorsan kendini tutmaya çalışma.
Ama tabii bu arada duygularını işlemek için illa ağlamak zorunda da değilsin. Bu da sende bir gariplik olduğunu göstermez eğer ağlamıyorsa. O yüzden lütfen şimdi kendine ağlamıyorum diye de baskı yapma. Nasıl hissediyorsan o an. Bir de tabii duyguların gelip geçici olduğunu lütfen unutma. Yani hiçbir duygu sonsuza dek sürmez. Zor duyguları deneyimlemek de o büyümenin, öğrenmenin bir parçası.
Bu duygu geçecek diye düşünürsem, o sana zor anlarda güç verebilir. Mesela kış aylarındayız. Bu aylar çok duyuyorum. Herkes kendini biraz daha kötü hissediyor. Mevsimsel de olabiliyor böyle. Daha melankolik bir hava var diyeceğim. Öyle hissediyorsan, şu an yataktan kalkmakta zorlanıyorsan, hayatında çok anlam bulamıyorsan... ...bunun gelip geçici olduğunu unutma.
Bu da geçecek. Yani bir gün daha iyi hissettiğin bir güne uyanacaksın. Ve bu kadar duyguları bastırmak dedik. Şu da var. Bir duyguyu ne kadar yaşamana izin verirsen, o seni o kadar az ele geçirir. O kadar az bunaltır. Yani zor duygular böyle bataklık gibi. Ne kadar savaşıp direnirsen o kadar batıyorsun içine. Bataklıktan kurtulmanın sırrı savaşmayı bırakmak ve kabul etmek. Yani bu duygular için de böyle.
Peki, bunlar güzel adımlar. Ama bunların hepsini yapınca o çocukluktan kalma iç boşluklar, karmaşalar birden geçiyor mu? Şöyle, iyileşme çoğu zaman öncesi sonrası gibi keskin çizgilerle ikiye ayrılan bir şeymiş gibi algılanıyor. Hani sanki iyi değildim, bunları yaptım ve hemen geçti gibi. Ama hiçbir iç karmaşa, iç boşluk bir anda mucizevi bir şekilde oradan kaybolmuyor. Çünkü iyileşme dediğimiz şey aslında bir süreç. Ve bu süreçte yol almak için acı verici duyguları kabul edip onlarla yaşamamız gerekiyor.
Sonrasında yavaş yavaş değişiyor bir şeyler. Yavaş yavaş kendimize, çocukluğumuza alamadığımız o şeyi vermeye çalışıyoruz. Bu hemen bir günde olacak bir şey değil. Yani oluşması için seneler gerekti çünkü. Ve bu süreçte unutmamamız gereken nokta şu. Duygularımın önemli olduğunu kabullenmem demek, kendimin önemli olduğunu kabullenmem demek. Ve bu kabuller, bu fark etmeye başlamalar, bu kendine doğru ufak adımlar o kadar değerli ki... Peki o zaman, bir sonraki bölümde görüşene dek duygularını kucakladığın, insan olduğunu hatırladığın ve kendine şefkat verdiğin günler dilerim. Görüşmek üzere!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.