Podcast

67 - Kendime Acımaktan Nasıl Vazgeçerim?

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsanı git gide aşağı çeken zehirli bir duygu: Kendine acıma. Bu bölümde neden kendimize acıma döngüleri içine girdiğimizi ve bundan nasıl kurtulabileceğimizi anlatıyorum.



Tüm bölümler ve daha fazlası için !



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.010 kelime · ~15 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba. Bu hafta sonu yurt dışındaydım. Ben Pulya'ya gitmiştim. Böyle tamamen plansız, programsız bir seyahatte. Kalacağımız yere bile karar verememiştik günlerine kadar hatta. Çok keyifli geçti. İşte Kiraz Festivali'ne denk geldik. İtalya zaten buram buram tarih kokan bir yer. Yine çok şey öğrendim, gördüm. Pulyalıların kültürü hakkında öğrenmiş oldum. O yüzden çok güzeldi.

Ama tüm bu güzelliklerin yanında tabii birkaç günlük yokluğumla işler çok birikti. İşte çocukları yanımıza almamıştık. O yüzden şimdi döner dönmez bütün zamanımı onlarla geçirmek istedim. Ve onlardan arda kalan zamanda da yapılacak işler öyle bir dağ oluşturdu ki, böyle baktığım zaman o yapılacak listesine, özellikle bu önümüzdeki 14 gün içindeyim, böyle nefes almadan, Bir an için böyle fenalık geliyordu o listeden. O yüzden de şimdi bu podcast benim en sevdiğim işlerimden biri. Zaten psikopatika her zaman için. Ama bu podcast'ı kaydetmek için o gereken vakti yaratana kadar zihnimden geçen bazı düşünceleri paylaşmak istiyorum. İşte dedim ki hiçbir şeye yetişemiyorum. İşte podcast son dakikaya kaldı.

Transkriptin tamamını oku

işte ben şimdi böyle sıkışıyorum üstüme daha fazla iş aldım gelecek dönem daha da zor işte hep bunu yapıyorum neden bu kadar çok görev alıyorum üstüme falan falan hep böyle kendimle ilgili düşünceler arada yüzeye çıkıyor yani onları yakalıyorum farkına varıyorum ve kendime şefkat göstermeye çalışıyorum ama tabii ki ben de bir insan olduğum için hepimiz insan olduğumuz için böyle düşünceler ara ara böyle kendimi yargıladığım kendime kızdığım düşünceler ortaya çıkıyor Mesela bu düşünceler kulağına nasıl geldi? Yani sence bu cümlelerin ortak özelliği ya da hepsinin barındırdığı ortak duygu nedir? Yani bence hepsi söylenme, şikayet etme, mızıldama cümlesi. Ama aslında bir duygu var hepsinin çekirdeğinde. O da kendini acıma. Bu bölümün konusu çok zehirli bir duygu olan kendini acıma.

Hepimizde anlık olarak ortaya çıkabiliyor. Ve eğer bir farkındalığımız yoksa, zihnimizdeki seslere, düşüncelere inanıp gidiyorsa, o bizi yiyip bitiren bir durum oluyor. İnsana acı değil, kendine acımak bitirir, der Dostoyevski'de zaten. Peki nedir kendine acıma? Önce şunun altını çizeyim. Kendine acıma tıbbi bir terim ya da resmi bir psikolojik tanım değil. Çünkü bu aslında bir davranış bozukluğu, fobi ya da takıntı gibi bir durum değil. Bu bir düşünme şekli.

Kendini acımak demek, yaşam koşullarımızla ya da başımıza gelenlerle ilgili üzüntü, umutsuzluk, adaletsiz duyguları yoğun olarak yaşamak demek. Bu nasıl olur? Mesela geçmişte yaşadığım ya da şu anda yaşamakta olduğum zorluklar üzerinde çok dururum. Hatta o zorluklara saplanır kalırım. Kendime üzülürüm ve bu üzüntü sürekli olarak kendini yenileyen, gitgide beni dibe çeken bir hissese dönüşür.

Neden ben? Neden benim başıma geliyor böyle şeyler? Neden hiçbir işle dikiş tutturamıyorum? Neden bir ilişkim olmuyor? Başıma gelenleri hak ediyorum. Kimse beni umursamıyor. Gibi gibi. Bu kalıplar genelde kendine acıma dediğimiz durumu karakterize eden şeyler.

Hayatın zorlukları karşısında üzgün veya kırgın hissetmek tabii ki normal. Bazen tabii ki o karanlık tarafa odaklanmak, zorluklara odaklanmak çok daha kolay. Kolay olan bu işin aslı. Ve hiçbir acı, üzüntüyü yok saymıyorum ya da küçümsemiyorum, yanlış anlama. Hayatımda çok zorlu zamanlar yaşadığım oldu.

Ailemdeki hastalıklar olduğunda kendi anne babama ergenliğinden beri abutmam gereken bir rol üstlenmem gerekti. Çok maddi zorluklar, hecizler yaşadık. Evde tek sandalye kaldığını hatırlıyorum. Ben annemi babamı çok zorluklar yaşadığını hatırlıyorum. Şimdi bana sorsan çok mu mutluydum o zaman? Tabii ki değildim.

Ya da işte bir hastalığım var, benim yıllar yıllar önce hastalanmıştım, bir şey yoğun bakımda yattım. O zaman tabii ki sağlık en önemli şey. Yani ilk bu olay olduğunda ne kadar şükredebilir insan? Ama mesela o bir tutum diyorum ya bence zamanla biraz mizac da var bu işin içinde ya da mesela ben kendi örneğimden çok küçük yaştan itibaren anne babayı mutlu etme rolünü üstlendiğim için belki ebeveynlik yapma rolünü üstlendiğim için çok böyle hani yıkıldım çok kötüyüm diyebilen bir insan olmadım yani hep böyle savaşması gereken çünkü başka bir yolu yok diye düşünen bir insan oldum. Ama mesela bu hastalıkta bile şeyi hatırlıyorum. Bunlar ufak örnekler. Ben kişisel örnekler üzerine ilerlemeyi de seviyorum arada bence. Çünkü belki sen de kendinden bir şeyler yakalayabilirsin hayatında yaşadığın. Mesela eve gelmiştik biz benim hastalığımdan sonra hastaneden çıktığımda. Ve normalde böyle hastalıklardan sonra insanlar çok ağır depresyona da girebiliyor, zorlu dönemler yaşayabiliyor. Ve şeyi hatırlıyorum, gazeteyi açtım ve yeni hayatıma adapte olmaya çalışıyorum ama gazeteyi açtığımda çok kötü bir hastalıkla ilgili bir haber vardı. Şimdi adını anmayayım, birinde olur demek istemiyorum ama ölümcül ve çok korkunç bir hastalık hakkında bir koca sayfa haber yapmışlar.

Ve şey dediğimi hatırlıyorum. Çok şükür. Bu yaşanacak bir şey. Yaşamımı zorlaştıracak ama beni öldürmeyecek bir şey. Ben her zorluğa katlanabilirim. Hep bu kafa yapısıyla ilerlemeye çalıştım. Çünkü bence aksi halde bütün bunları bu şekilde atlatamazdım diye düşünüyorum. Bir kafa yapısı dediğim gibi. Bir düşünme şekli bu. Bir tanı değil yani. Kendine acımak ya da acımamak. Ya da ben savaşırım. Bunların üstesinden gelirim diye. O kafa yapısında olmak sürekli olarak.

Çünkü düşününce ben hayatı tüm zorlukları, tüm acımasızlığına rağmen çok seviyorum. En kötü günlerde de çok sevdim ve hep yaşamak için verdim bu savaşı. O yataktan en kötü haberleri aldığımda da çıktım. Çünkü biliyorum ki kendine acıma döngüsüne kapılırsam, onsuz düşünce ve davranışların içinde kaybolduğum bir kısır döngünün içine girmiş olacağım.

Hani hep diyoruz ya düşüncelerimiz bir süre sonra gerçekliğimiz oluyor, gerçekliğimizi altyapı hazırlıyor diye. İşte bu mağdur zihniyeti ya da başka bir tanımla, kurban modu, bir zaman sonra hayatımızda pozitif olan şeyleri de görmemizi engelliyor. Buna bir de izolasyon ve yalnızlık hissi ekleniyor tabii. Kısacası gizli gizli insanın tüm hayat becerilerini eline geçiren bir kemirgene dönüşü veriyor kendini acıma. Peki madem zehirli ve kemirgen bir duygu, biz buna neden teslim oluyoruz? Neden kendimize acıyoruz yani?

Biz şehirlerde yaşayan, çalışan, oradan oraya giden, kendine vakit ayıran, sosyalleşen, tırnak içerisinde modern insanlar Hepimizin iç içe geçmiş başarılı doyum-huzur formülleri ve dengeleri var. Bu formüllerin her birinin her gün en ideal dengede var olması mümkün mü? Yani biz bitmeyen bir doyum içinde var olabilir miyiz? Hayır tabii ki. Ama belirsizliğe tahammül zor olduğu için biz yine de yaşamlarımızın akışı ve ihtiyaçlarımızın karşılanması konusunda belli bir öngörülebilirlik isteriz. Hepimiz bilinçli ya da bilinçsiz olarak beklentilerimizi ve ihtiyaçlarımızı yeterince karşılayan bir yaşam inşa etmek için çabalar dururuz.

Böylece işler mantıklı ilerler ve çoğu zaman en azından iyi hissederiz. Ama birden başımıza hesaba katmadığımız acı verici hatta belki yıkıcı bir şey gelir. Kontrol edemediğimiz, engelleyemediğimiz ya da öngöremediğimiz bir şey. Bir anda içinde olduğumuz tüm koşullar istediğimiz ve ihtiyaç duyduğumuz şeyi elde etmemize engel oluyor gibi görünür. Bu da ister fiziksel ister duygusal olsun acı ve sıkıntılarımızı tetikler.

derken devreye zihin girer. Bildiğin gibi bizim zihinlerimiz kusursuz birer hikaye anlatma ve anlam yaratma makinesi. Her şeyin yanlış gittiğisine kapıldığımızda bilimsel beyin devreye girer ve bize her ne olduysa haksız ve adaletsiz olduğunu söyler. Bununla kalmaz bizi aşan güçlerin, belki de tüm dünyanın hatta kaderin kendisinin bize karşı izahlandığına inandırır bizi.

O anlarda bunu durduracak gücümüz maalesef yoktur. Ve kimse bize yardım edemez ya da bizi anlayamaz. İşte kendini acıma çarkının işleyişi bu şekilde. Bu çok yalnız bir duygu. O anda kendi içinde ya da dışında hiçbir kaynağın yokmuş gibi hissedersin. Bizler anlam yaratıcıları olduğumuz için kendimize durmadan şu soruyu sorarız. İşler neden bu kadar ters gitti?

Yanıp bilinçli ya da bilinçsiz olarak dışarıda bir yerde bir şey beni gerçekten sevmiyor ya da bu dünyaya uyum sağlayamıyorum, bu dünyaya ait değilim şeklinde ortaya çıkıyor. Mağdur zihniyetine kapıldığımızda durumlar üzerinde hiçbir kontrolümüzün olmadığını hissederiz. Ne yaparsak yapalım başımıza kötü şeyler geleceğini düşünürüz. Arkadaşlarımız, ailemiz, partnerimiz, iş çevremiz herkesin bize karşı olduğunu düşünürüz. Durumları düzeltmek için yapabileceğimiz bir şeyler olsa bile sorumluluk almamayı seçeriz çoğunlukla.

Bir de kendimize yönelik olmasa bile olayları kişisel algılarız genelde. Böyle kalıp düşüncelerimizin, kendine acıma döngülerimizin kökeninde çoğunlukla başımıza gelmiş travmatik tecrübelerimiz ya da uzun sürmüş kötü bir dönemimiz yatar. Başımıza kötü bir şeyler geldi ama muhtemelen o sırada hiçbir başa çıkma stratejimiz yoktu ve bu mağdur zihniyeti içimize tomurcuklanmaya başladı. Kendine acıma duygusu öyle birden kendi kendine oluşmaz bir travmatik deneyim ya da uzun süren sıkıntılı bir dönemle başlar dedim. Ama kimi zaman çocukluktan da başlayabilir.

Anne babanın ya da bakım verenin bazı tutumları sürekli bir şekilde çok baskınsa çocuk da kendine acıma duygusu başlayabiliyor. Nedir bu tutumlar? Mesela ailesi çocuğun kendi hatalarının sorumluluğunu almasına izin vermiyorsa, çocuğun başına gelen her olayda suçu başka çocuklarda ya da başka insanlarda arıyorsa, çocuk da kendini küçük ve güçsüz hissetmeye başlar. Veya bir örnek, mesela çocuğa sürekli dur sen yapamazsın bırak ben yapayım gibi şeyler söyleyen aileler.

Bunlar aslında temeli iyi niyetli ama çocuğu pasivize eden söylemler. Yani çocuğun kendi gücünün, iradesinin, kendine yeterliliğinin hiçbir zaman farkına varmasına izin vermemek anlamına geliyor. Ya da başka bir örnek, ailesi tarafından sevilmediğini, yetersiz olduğunu hisseden, ihmal edilen, yalnız bırakılan çocuklar. O zaman bu çocuklar büyüdükçe hayata tutunmak için kendilerine bir savunma mekanizması geliştirip kurban moduna girebilirler. Çocuğun ihtiyaçlarının görülmemesi, onaylanmaması, büyürken gelişimsel olarak baş edemeyeceği olaylar karşısında yalnız bırakılması,

Onun kurban psikolojisine girmesine zemin hazırlayabilir. Kurban psikolojisi özünde üç karakteristik düşünce kalıbıyla kendini gösteriyor. İlk olarak, geçmişte kötü şeyler yaşandı. Kötü şeyler yaşanmaya devam edecek düşüncesi. Sonra, tüm talihsizliklerim başka insanlardan kaynaklanıyor. Başka insanlar suçlanabilir konumda.

ve bir değişiklik yapmaya çalışmamın anlamı yok çünkü işe yaramayacak. İşte biz o an bu kafa yapısındaysak, çaba sarf edip buradan, bu kafa yapısından çıkmaktansa buraya yerleşmeyi daha kolay buluyoruz. Kulağına belki başlığı biraz tuhaf gelecek ama mağdur zihniyetinin insanı iyi hissettiği, konforlu, sinsi bir yanı da var aslında. Çünkü mağdur psikolojisindeki insan başına gelenlerden dolayı her zaman spot açıklarının altında. Etrafındakiler ona üzülür, onu rahatlatmaya çalışır. Her zaman için çok geçerli bir bahanesi vardır. Çünkü mağdurdur o. Geç kalabilir, yanlışlık yapabilir, bazı şeyleri aklında tutmayabilir. Ama mağdur olduğu için önemli değildir. İlgiye ve şefkate ihtiyacı vardır her zaman. Kendine acımayı sever mağdur zihniyeti.

Kimse işi gücü yolunda hali vakti yerinde dört dörtlük bir yaşam süren birine şefkat göstermez. Tek başına başarılı ve mutlu karakterlerin yanında kimse durmaz diye bir zihniyete sahiptir. Yani bunlar işte kurban zihniyetine yerleşmiş bir insanın aklındaki basma kalıp düşüncelerdir. Bu zihniyetin bir diğer yaygın belirtilerinden biri de sürekli kendini sabote etmek.

Evet, bu zihniyete sahip insan bir zamanlar gerçekten de sarsıcı deneyimler yaşadı. Zor zamanlardan geçti. Bu yüzden içinde bulunduğu bu pesimist ve atıl ruh haline büründü. Ama hiç kimse hayatını bir kurban modunda yaşamak zorunda değil. Ve böyle yaşadığımız sürece işler her zaman daha kötüleşecek. Evet, hayatta her şey kötü gidiyor olabilir. Bazı konularda gerçekten çok şanssız olabiliriz. Ama sürekli bunu vurgulayıp tüm sorumluluğu bırakmamızın bize hiçbir faydası yok.

Bir de şu var. Mutsuzluk ve mağduriyet konforuna alışan insanlar, mutsuz olduğu ilişkilerini bitirmezler. İşlerinde ilerleme sağlayacak fırsatların oluşmasına izin vermezler. Mutlaka bir kaos yaratırlar. Hayatlarında onlara yeni pencereler açacak insanlar, fırsatlar her ne gelirse geri teperler. Bir şekilde bunun olmasını sağlarlar. Açıktan reddetmeseler bile bir kaos yaratırlar ve ihtimalleri söndürürler mesela. Peki, bu döngüden nasıl sıyrılabiliriz?

Nietzsche'nin çok sevdiğim bir sözü var. Canavarlarla savaşan kişi dikkat etmelidir ki kendisi de canavara dönüşmesin. Çünkü uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar diye. İyi'nin ve kötü'nün ötesinde kitabında geçiyor bu. Nietzsche'nin tüm sözlerinde olduğu gibi bunun da farklı anlamları çıkarılıyor farklı insanlar tarafından. Zaten Nietzsche'nin bence özelliği biraz bu. Biraz kişisel algı üzerinden tüm söylemleri.

Ben bu sözü bir paradoks olarak algılıyorum. Kimlerle savaşıyorsak, kimlerle ve nelerle bir aradaysak, onlar gibi oluyoruz. Onlara dönüşüyoruz bir süre sonra. Bu düşüncelerimiz için de geçerli aslında. Sadece kendi düşüncelerimizin ve duygularımızın farkında olarak savaştığımız şeye dönüştüğümüzü fark edebiliriz aslında.

Sürekli olarak kötüyü düşünmek, kötü şeyler hayal etmek bir zaman sonra senin davranış ve tutumlarını da kötü yapar. Geçmişte yaşanılan kötü tecrübelere ya da gelecekte olabilecek kötü durumlara takılıp kalmamak işte bu yüzden çok gerekli. Çünkü uçurum insanı içine çeker. Peki o zaman, kendine acıma döngüsünden sıyrılmak için yapılması gereken bir numaralı şey nedir? Zihne hayatındaki olumlu unsurları görme yeteneğini kazandırmak.

Şunu zihne hatırlatmak lazım. Hiç kimse tamamen mutlu ya da mutsuz değil. Hiçbir hayat tamamen baş aşağı ya da tamamen zirveye doğru gitmiyor. Herkesin şanslı şanssız olduğu noktalar var. Ve o yüzden hayatımızdaki olumlu unsurlara sarılmakla başlamalıyız işe. Çünkü eğer zihin sadece olumsuzlara odaklanırsa, bir süre sonra olumluları da kaydetmemeye başlıyor. İyi haberler, güzel gelişmeler hiçbiri etki etmemeye, beyne ve ruha nüfuz etmemeye başlıyor.

Hatta bir gün güzel bir fırsat ya da şans kapını çaldığında zilin sesini tanımaz hale geliyorsun. Bu tabii ki söylemekte olan bir şey değil. Bu da bir spor gibi yani. Zihne buna alıştırmak gerekiyor. İnsanın hem mizacı hani bazen daha karanlıktır, bazen daha olumsuzdur ama hem de geliştirilebilen bir eğilim. Gelelim ikinciye, duygularında yüzleşmek. Duyguları gömmek ve onlar yokmuş gibi davranmak doğal bir savunma mekanizması. Ama içimizdeki iyi ve kötüyü kucaklamak, radikal bir şekilde kendimizi kabul etmemizden geçiyor. Kendine çok fazla acıyan insanlar, kötü duygularıyla barışamayan insanlar. Korku, utanç, hayal kırıklığı, üzüntü, Tüm bunlar insan hayatının, insan psikolojisinin gerçeği olan, herkesin yaşayabildiği doğal duygular. Ama sen bu duygulara izin vermediğinde, bu duygularla yüzleşmediğin zaman ortadan kaybolmuş olmuyorlar. Ama işte kabul etmek, o duygularla barışmak anlamına geliyor. Korktun mu? Kabul et, o duyguyu içine al ve bak.

Utandın mı? İşte istediğin gibi gitmedi diye düşkülüklüğüne mi uğradın? Olabilir. Bu da hayat yolunda bir dönemeç. Tabii ki geçecektir bu da. Ama şu an böyle hissediyorsundur. Negatif olarak adlandırdığımız duygularla kalabilmek insanı güçlendirir ve kendini acıma duygusuna yer bırakmaz. 3. Şükretme eylemine geçmek. Bu şükretme önerisi her bölümde bir daha bir daha gündeme geliyor bence. Çünkü her alanla bizim psikolojik iyi oluşumuzu arttıran bir şey. Ruhumuz ve beynimiz için çok şifalı.

Kadim bütün bilgiler bunu söylüyor, filozoflar bunu söylüyor, dinler bunu söylüyor. Yani şükretmek her yerde önerilen bir şey aslında. Şimdi bilim de bunu söylüyor aynı şekilde. İncelemeler sonucu, beyin üstünde yapılan incelemeler sonucunda da. Şimdi ben üstence bir yerden elindekiler için şükret demek istemiyorum. Tabii ki olumsuz bir pozisyonda bunu yapmak iyiliklere şükretmedi. Çok çok zor olabiliyor. Kolay olsa hepimiz zor koşullarda yaşayan, halkı çok fakir olan Budist halklar gibi çok daha mutlu olurduk. Onlarda bir kültürel aşılanma da var. Çocukluktan bu algıyla da büyütülüyorlar.

Ama işte algı diyorum, yani algı aslında şükretmenin önünü açıyor. Şükran duygusu beynindeki motivasyon, hafıza gibi fonksiyonlarımızdan sorumlu olan dopamin ve mutluluk, canlılık gibi hisleri sağlayan serotonin hormonlarımızda artış sağlıyor. Şükran duyan bir zihin daha az stresli olmalı ve daha olumlu duygular hissetmeni sağlıyor. Her sabah kalktığında mesela, yani nasıl geliştirebilirsin bunu dedim, yani spor, bu da bir spor aslında, beyin için bir spor. İşte dediğim gibi her sabah kalktığında al eline kağıdı kalemi,

ve hayatında olduğu için şükredeceğin birkaç şeyi yaz. Belki başta zor gelecek. Belki bulamayacaksın. Ama zorla kendini biraz. Bu bir insan olabilir. Bedenindeki sağlıklı bir parça olabilir. İşinle ilgili sevdiğin bir detay olabilir. O gün açmış çiçekler olabilir baharda. Havanın güzelliği olabilir. Ne gelirse aklına. Bu polyamacılık değil. Bu bir adım atma, bir enerji oluşturma. Şükretme işini lütfen asla küçümseme. Küçümseyenler olacaktır. Çünkü insanların kulağına geliyor bazı tanımları küçümsüyor olmak. Melankolik olmak daha iyidir, karanlık ruh daha iyidir gibi. Biliyorsun oldu mu olası. İntihar güzellemeleri bile yapılırdı sonuçta.

Ama aslında önemli olan pozitifleri yüceltmek. Yani şükretmenin gücünü asla küçümsememek. Çünkü belli bir süre her gün şükran günlüğüne eklemeler yapan insanlarda depresyon ve ansiyete düzeylerinin azalıp psikolojik iyi oluş düzeylerinin artığı biliniyor bilimsel olarak. O yüzden ne oluyor biliyor musun? Zihin kendini buna odaklıyor. Yani sen her gün çok kötü de hissetsen, olumlu bir şeyler bulmaya çalışıp onları yazma görevi verirsen kendine. Her akşam mesela. Akşam da olabilir çünkü günü bitirmiş oluyorsun ya.

Akşam yatmadan baş ucundaki defterini aç, işte üç tane iyi şey yaz. Sonra bir süre sonra ne oluyor? Günü yaşarken, gün içinde zihin sana iyi şeyler bulmanı öneriyor. Yani iyi şeyler bulmana yardımcı oluyor. Çünkü sen bunu ödev bilmişsin. Bunu yapıyorsun, bunu alıştırdın zihnine. Ya bugün ne iyi oluyor acaba diyor gün içinde de. Yani sen odağını değiştirmiş oluyorsun. Ve bu bilimsel bir şey. O yüzden benim de kendi hayatımı uygulamaya çalıştığım, özellikle kötü zamanlarda çok uygulamaya çalıştığım bir yöntem bu.

Peki gelelim dörde, dikkatini dışarı çevirmek, başka insanları dinlemek. Kendine acıma A'dan Z'ye bencillik kokan bir duygu aslında. Her an, her olayın merkezinde senin duyguların ve senin mağduriyetin var. Kendi hayatının dramını izliyorsun yani. Ama dikkatini başka insanlara çevirdiğin zaman başka potansiyellere de yönelebiliyorsun. O yüzden başka insanları dinlemeye, önemsemeye çalış.

Gerçi şu var, kendine acıma döngülerine girdiğimizde her seferinde muhabbeti kendi dramımıza getirmeye çalışabiliriz. Bu çok olası bir şey. Ama işte aksi için çaba göstermeliyiz. Dinlemeliyiz. Başka dertlerin, başka hayatların da farkına varmalıyız. Gelelim beşinci maddeye. O da yine en önemlilerinden. Kendini sevmek. Kendini acımanın ilacı kendini sevmektir, diyor benim çok sevdiğim Kristin Neff. Kendisi bir eğitim psikolojisi uzmanı ve yazar. Türkçeye çevrilmiş de bir kitabı var, Öz Şefkat. O da tam bunun üzerine aslında.

Diyor ki, zor olsa da kendimiz için yapabileceğimiz en önemli şey kendimize şefkat göstermektir. Uzun vadede tükenmemek ve başkalarıyla dostça ilişkiler kurabilmek için öz şefkata ihtiyacınız vardır. Şimdi öz şefkat kulağa yapmacık geliyor olabilir yine şükretme kavramı gibi. Çokça duyuluyor çünkü.

Basit algılanıyor olabilir içine girmediğin zaman, uzaktan baktığın zaman. Öf, şefkat ve kendini sev. Ne kadar kolay bir reçete gibi. Çünkü biraz kişisel gelişim kitabı övdüğü gibi de gelebiliyor. Ama değil aslında. Hayat boyu yapmaya çalışacağımız şey olmalı bu. Ana odağımız olmalı.

Zor zamanlardan geçtiğimizde genellikle dışarıdan aldığımız ya da almaya ihtiyaç duyduğumuz şefkat, anlayış, nezaket ve desteği kendi kendimize sunabilme becerisidir öz şefkat. Tabii ki bize bunları sunan yakınlarımız, dost ağımızın olması çok çok önemli. Ama bununla birlikte her zaman ve her koşulda nereye gidersek gidelim hayatımızın sonuna kadar yanımızda olan tek bir gerçek var. O da kendi iç sesimiz ve özümüzle kurduğumuz ilişki.

Öz şefkat kendimizi yargılamadan, eleştirmeden, suçlamadan, duygularımızın farkına vararak, onları kabul ederek ve bu duyguları yaşamak için kendimize izin vererek ve bunu yaparken de kendimize merhametle yaklaşarak eyleme geçmek demek. Peki, bölümün sonuna gelirken altını çizmek istediğim önemli bir şey var. Kendin için üzülmek normaldir. Üzüntü hissetmek, kendini kötü hissetmek çok çok doğal duygular.

Ama işte bu, kişisel sorumluluk almaktan kaçınmana ve harekete geçememenin nedeni olabilir. Kendine şefkat besleyerek, bir anlamda öz bakımını nasıl uygulayacağını öğrenerek, seni besleyen ve destekleyen bir yaşam ortamı yaratabilirsin. Peki, bir sonraki patikada beraber yürüyene dek kendine şefkat duyduğun, her ne yaşarsan içinden çıkabileceğine inandığın ve yaşamın zorluklarına direnmeyi bırakmadığın bir hayat dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)