
2.959 kelime · ~15 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, nasılsın? Kendinle mücadelen, varoluşlu asancılarınla benzeri hayat yolculuğuna nasıl gidiyor? Çağımız ruhsal sorunları keşfetme, ele alma, kendini daha iyi bir versiyona ulaşmak için yöntemler arama çağı. Bazılarımız terapiye gidiyoruz, bazılarımız daha spirtüel yollar seçiyor.
Hepimizin niyeti içimizdeki düğümleri çözmek ve ailelerimizden bize aktarılan davranış kalıplarından sıyrılmak. Bu çok güzel, belki de bu yolları böyle bir hevesle yürümeye kalkışan, üstelik bunu açık açık konuşan ilk jenerasyon bizleriz. Ama bu farkındalıklar bazen günlük yaşamda dilimize yerleşen kalıplara sebep oluyor. Yaşadığımız sıkıntıyı veya zorlamayı tek bir kelimeyle, hatta bazen bir tanıya indirgemeye meyilli olabiliyoruz. Farkındasındır. Hatta bunun parodisi dönüyordu Instagram'da bir ara. Herkes psikolojik tespitler yapıyor, karşısındaki insanlara narsist, borderline, kaçıngan bağlanan gibi tanılar koyuyor. Bazıları doğru tabii bunların. Ama birçoğu da büyük bir genelleme. Birkaç bölüm önce de sözünü etmiştim. Hatta hatırlarsın belki dikkate kolay dağılan herkes aynı zamanda kendine bende ADHD var demeye başladı. Ama mesela ADHD çok ciddi bir davranış bozukluğu. İnsanın kendi kendine koyabileceği bir tanı değil.
Buna bir örnek de travma kelimesi. Sık sık duyuyorum bunu bu ara. Çevremdeki birçok insanın ağzından bu benim travmam gibi kalıp cümleler çıkıyor. Neredeyse artık istemsizce bu oluyor bence. Birçoğumuz içine düştüğümüz irili ufaklı her stres durumunda travma kelimesini kullanmaya başladık. Peki biliyor musun aslında ne demek travma? Psikoloji jargonunda ne anlama geliyor? Nasıl oluşuyor? Nasıl dinamikler içeriyor?
İşte bu bölümde konumuz travma. Tam olarak bunları konuşacağız. Bence işe travmanın tanımını yaparak başlayalım. Travma nedir? Travma kelimesinin kökeni Antik Yunanca. Antik Yunanca'da 17. yüzyılda ortaya çıkan ve yara bere anlamına gelen travma sözcüğünden günümüze ulaşmış.
Psikoloji jargonuna girişi ise 1800'lerin sonuna denk geliyor. Psikolojik travmayı şöyle özetleyebilirim. Bir kişinin duygusal olarak sindirme kapasitesini zorlayan bir olaydan kaynaklanan deneyin, beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, kaygı, panik yaratan, kişinin güvenlik duygusunu kaybetmesine yol açan ve bunlar olurken kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olaylara travmatik olaylar deniyor. Biz terapistlerin kullandığı DSM-5'te yani Amerikan Psikiyatri Birliği'nin ruhsal bozuklukların tanısal ve sayımsal el kitabı adlı sözlüğünde travma şöyle tanımlanıyor. Fiziksel ya da psikolojik bütünlüğümüze bir tehdit verecek olay, bir yaralanmaya yol açacak olay, cinsel saldırı. Yani bu üç gruba travmatik olay olarak isim veriliyor. Travma kavramı aynı zamanda uzun yıllardan beri psikanaliz alanı içinde süregelen köklü bir geçmişe sahip.
Freud'un hocalığını yapmış ve psikanaliz üzerine ona ilham vermiş Fransız nörobilimci Jean-Martin Charcot bu alanda çalışmış ilk isim. Charcot 1800'lülerin ortalarında histeri rahatsızlığı olan hastalarla bir takım çalışmalar yapıyor. Ama Charcot'dan önce histerik hastaların belirtileri isteyerek yaptıkları ya da doğaüstü bir gücün belirtilere sebep olduğu kabul ediliyordu. Hani insanların o psikolojik travmalarının farkına varılmıyordu aslında bir anlamda.
19. yüzyıl sonuna kadar da bu inanış hep geçerliliğini korudu. Bu kabule göre hislerinin mistik bir olay olduğu ve yalnızca kadınlarda görüldüğü düşünülüyordu. Ama işte gel geleli Fransa'da 19. yüzyıl sonunda cumhuriyetçi ve kilise karşı bir siyasal hareket başladı.
Burada da tabii bir düşünce özgürlüğü geldi ve o dönemin hekimleri daha rahat çalışma olanağı buldu. İşte bu dönemde Şarko'nun histeri ve sinir krizi gibi belirtilerin nedenlerini araması, o dönem peşinde açıklamaya çalışması, travmanın psikiyatriye ilk ele alınışı olarak kabul ediliyor. Şarko, histerik belirtiler gösteren hastaların şiddet, tecavüz veya işkence gibi travmatik deneyimler yaşamış olduklarını anladı ve bu deneyimlerle histerik tepkiler arasında bir bağ kurmuş oldu. Sonrasında zaten bildiğimiz gibi Freud geliyor. O da travmanın psikolojik etkilerini anlamak için bilinç dışının rolüne odaklanıyor her şeyde olduğu gibi. Yani travmacik bir olay, bireyin zihinsel yapısında derin izler bırakır ve bu izler bilinç dışında yer alır dedi Freud kısaca.
ve psikanalitik yaklaşıma göre bu izler bilinç düzeyinde ortaya çıkmayabilir ama bilinç dışında etkilerini sürdürürler. Peki, gel gelelim günümüzdeki travma kavramına. Bu modern psikolojideki yükselişte, dünya savaşlarından sonra askerlerin yaşadığı belirtiler ve bu süreçlerin ruhsağlı uzmanlarının radarına girmesiyle oluyor. Özellikle filmlerde falan çok görmüşsündür bence. Çok popülerdi o travmalar, askerlerin yaşadığı travmaların gösterilmesi. Özellikle Vietnam Savaşı'nın ardında Amerika'nın askeri olarak kayıplarıyla yüzleşmesi sürecinde bir patoloji olarak ortaya çıktı aslında travma kavramı.
Şimdi psikoloji programları için de çok dağılmak istemiyorum. O yüzden konuya geri dönüyorum. Kişinin duygusal, sosyal, fiziksel açıdan işlevsizleşmesine yol açan, fiziksel ve duygusal açıdan tehdit edici, tehlikeli ve zararlı olarak algıldığı olaylara travma diyoruz biz kısaca psikolojide. Travma, benim eski güvenlik halimi kaybetmem, eskisi kadar güvende hissetmemem demek. Yani dünyayı artık güvenli bir yer olarak görmemem demek. Benliğimin gelişimini bozan ve yavaşlatan eylemler de buna sebep veren şeyler. Bu bahsettiğim şey tek seferlik bir olay da olabilir. Ya da kendime veya sevdiklerime ciddi şekilde zarar veren veya hayatımı tehdit eden bir dizi olay da olabilir. İnsanlar deneyimleri farklı şekilde işler bu arada. Yani herkes her olaya aynı tepkiyi vermez tahmin edebileceğin gibi.
Bir kişinin travma olarak deneyimlediği şey, bir başkası için sıkıntıya neden olmayabilir. Bu, o kişinin geçmiş deneyimleriyle, mizacıyla, yatkınlığıyla, ihtiyaçlarıyla, birçok şeyle şekillenen bir konu. Şimdi, travmatik deneyimler insanı savunmasız bırakır, dünyadaki güvenlik hissini zayıflatır, her an bir felaketle karşılaşabileceği hissini yaratır, dedim. Bu yüzden trauma insanı regresyona zorlar. Yaşadığım sarsıcı olaydan dolayı kazanmış olduğum yaşamsal sosyal becerileri istenmiş olarak kaybetmeye başlarım yani. Ve yaşamımda regresa olmaya, daha basit bir deyişle çocuklaşmaya başlarım.
Tanımını yaptım ama travmanın ne olduğuna dair biraz da gerçek örnekler üzerinden ilerleyeyim. Mesela çocuklukta ebeveyn kaybı, ölümcül trafik kazaları, büyük yaralanmalar, fiziksel şiddete ya da cinsel saldırıya maruz kalmak, sevilen birinin beklenmedik kaybı, askeri deneyimler ya da savaş deneyimleri, doğal afetler... Bunların hepsi travma sebebi. Bunları yaşayan insan genellikle o anları zihninde tekrar tekrar canlandırır.
ve sürekli tam olarak ne olduğunu düşünür, anlamlandıramaz. Yaşadığı olumsuz deneyim, beyin fonksiyonlarında tehditlere karşı aşırı duyarlılıkla işaretlenen değişikliklere yol açar. Yetişkinler gibi çocuklarda travmaya karşı çok hassas bu arada. Zaten travmayı anında verilen tepki çocuklarda da yetişkinlerde de aynı. Şok, korku, öfke, üzüntü, konsantrasyon güçü ve çaresizlik gibi hisler eşlik ediyor bu duruma. Çocuklar aniden davranış sorunları geliştirebilir böyle bir durumda veya mesela yapışkanlık sergileyebilir.
Ama tabii şu da var, bu etkiler genellikle zamanla azalıyor ve insanların büyük çoğunluğu travmayı atlatabiliyorlar. O yüzden mesela böyle bir durumda bizim olaylarla başa çıkma becerilerimiz ya da etrafımızdaki insanların bize karşı desteği bizim semptomlarımızın hafiflemesine sebep oluyor. Ve bu da tabii travmanın ruh sağlığımız üzerinde uzun vadeli etkili olması için çok önemli. Yani onun önlenmesi için daha doğrusu çok önemli. İşin özü şu, travmatik bir deneyim yaşayan kişilerin
sadece %3'ü ile %10'unun travma sonrası stres bozukluğu oluyor. Yani o kadar kişi de gerçekten kalıcı anlamda böyle fonksiyonları bozan bir şey oluşmuş oluyor. Bir de hazır bundan bahsetmişken travma hakkında yanlış bilinen birkaç şey daha değinmek istiyorum. Çünkü onun hakkında çok mit var. Şimdi son zamanlarda tüm çocuklukların travmatik olduğuna dair popüler bir varsayım duyuyoruz bence.
Bu da insanların çocuklukta yaşadıkları o sıradan zorlukları ya da sıkıntıları gerçek travma sanmalarının nedeni oluyor. Ve sıradan çocukluk deneyimlerini travma örnekleri olarak görmek, deneyimin doğasının yanlış yorumlanmasına da sebep oluyor. Tabii ki her birimiz yeri geldi, çok üzüldük, yeri geldi, zorluklar çektik. Bazenlar hafızamıza kazındı ve algımızı sonsuza dek değiştirdi. Ama her şeyin travma olduğunu düşünmek de doğru değil. Bunlar insan olmanın getirileri, yani hayat yolculuğunda yaşayacağımız zorluklar.
Böyle bir düşünce aynı zamanda çoğu insanın sahip olduğu dayanıklılık kapasitesini de yanlış değerlendirmesine yol açıyor. Yapılan araştırmalar bize gösteriyor ki insanın çocukluğuna dair hafızasına taşıdığı her olumsuz ana travma değil. Bu dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım bence. Bir de şunu unutmamak gerek. Dediğim gibi bir kişi için travma etkisi yaratan bir şey bir başkası için aynı etkiye sahip olmayabiliyor. Bir olayın travmatik kabul edilmesi için o olayı yaşayan kişi tarafından öyle algılanması gerekiyor.
Trauma ile ilgili bir başka yaygın yanlış kanı da, traumanın hayatımızı sonsuza dek mahvedeceği. Trauma yaşayan bazı insanlar kurban kimliğine bürünmeyi seviyorlar, bu doğru aslında. Ortada hiçbir haksızlık yokken, kendilerini mütemadiyen mağdur ilan edebiliyorlar. Ya da ortada haksızlık da olabilir çünkü herkese yönelik haksızlıklar var hayatta. Ama hep o mağdur kimliğine bürünmek de o insanların zorluklarla mücadele ederek büyüme kapasitelerini göz ardı eden bir durum. Ve yarardan çok zarar veren bir kurban kültürü oluşturuyor sürekli böyle davranmak aslında. Oysa kurban etiketini bırakmak, insanın kendisini bir hayatta kalan yani işte survivor olarak görmesini sağlıyor. Ve büyümesine ve geleceğe iyimser bir pencereden bakmasına olanak tanıyor böylelikle. Yani bakış açısı çok önemli burada aslında.
Bir de tabii şu var, genelde olumsuz duygular ve sarsıcı deneyimler hakkında açık açık konuşmanın, yani içini dökmenin, anlatmanın iyileşmeye yol açtığı varsayılıyor. Bu tabii ki kısmen doğru, zaten psikoterapi dediğimiz şey de teknik olarak bu. Ama travmatik olayların uzman olmayan insanlarla konuşulması, travmatisi olmuş kişiyi daha kötü de etkileyebiliyor. Özellikle de böyle işte binlerce insanı etkileyen büyük ölçekte felaketlerde veya savaşlarda veriler bize acı verici anıların tekrarlanmasının tehlikeli olabileceğini gösteriyor. İşin doğrusu şu ki herkesin travma yolculuğu farklı ve bu yolculuğa en iyi bir uzman eşlik edebiliyor.
Peki, travma ne kadar yaygın dersen? Dünya Ruh Sağlığı Araştırması Konsorsiyumu 24 ülkede yaklaşık 69 bin yetişkin üzerinde bir anket yapıyor. Ve sonuç olarak yetişkinlerin %70'inin hayatlarında en az bir travma deneyimi yaşadığını tespit ediyorlar. Burada travmaya maruz kalma vakalarının yarısından fazlasını oluşturan 5 olay saptanıyor.
Bir, ölüme ya da ciddi yaralanmaya tanıklık etmek. İki, sevilen birinin beklenmedik ölümünü yaşamak. Bu arada fiziksel olarak hayatta olabilir bu kişiler ama beyin kanaması, felçle, benliğin kayboluşu, demans gibi kayıplar daha bile travmatik sonuçlanabiliyor. Sonuçta o kişi artık bildiğiniz anlamda orada olmamış oluyor. O yüzden o da sayılıyor. Üç, saldırıya uğramak. Dört, hayati tehlikeye içiren bir otomobil ya da yol kazası geçirme.
5. Hayati tehlike arz eden bir hastalık ya da yaralanma yaşamak. Ama dediğim gibi tekrar yineliyorum. Travma özner bir durum. İnsanlar aynı olayı yaşayabilir ama bu olayın travmatik olup olmadığı insanların başa çıkma kaynaklarına bağlı oluyor.
Şimdi gelelim farklı travma türlerine. Aslında birkaç tür var bunun içinde. İlki çok bildiğimiz akut travma. Bu tek sefere mahsus olsa da ağır travmatik tepkilere yol açılabilen bir durum. Mesela işte ölümle yüzleşmek, ölüme şahit olmak, cinsel taciz veya saldırı, yıkıcı doğal afetler, işkence, çok sevilen birinin ani ölümü ya da uzun süreli ağır hastalıklar gibi gibi birçok sebeple olabiliyor.
Bazen o anla sınırlı kalıyor bu. Bazen de travma sonrası stres bozukluğuna dönüşüyor ve bütün hayatımızı etkileyebiliyor. Bir de kronik travma var. Burada tekrarlanan olaylar oluyor aslında ve uzun süreli şeyler oluyor. Mesela kişiler arası çatışmalar, yakın ilişkilerimizde şiddet, sadakatsizlik, istismar. Burada istismar dediğim şey duygusal, fiziksel ya da cinsel olabilir tabii. Ama bunların içinde de tekrarlanan doğası ve kaçınılmazlığı sebebiyle kronik travma bayağı ruh sağlığı açısından kötü bir şey yani. Bütün travmalar öyle ama bayağı etkileyici bir şey. Çok ciddi ruh sağlığı sonuçları oluşabiliyor bu kronik travma sonucunda da.
Bir de karışık travma var. Burada da aslında bir nevi kapana kısılma hissi var. Bunun en net özelliği bu travmanın. İşte mesela tekrarlanan çocuk istismarı gibi hiçbir kaçış olmayan durumlarda olabiliyor. Ve burada da yine diğer travma türleri gibi dünyaya karşı güvenlik hissimiz zayıflıyor.
Sürekli aşırı tetikte oluyoruz. Sürekli çevreden gelecek tehlikelere karşı alarm halinde oluyoruz bu durumda. Bu da tabii tahmin edersin ki çok yorucu, yıpratıcı bir şey. Ve diğer fonksiyonlarımız da baltalıyor bu haldeyken. Bir de hani çocukluk dönemi hep çok önemli diyorum ya bütün hayatımızı şekillendirmede. Çocuklukta yaşanan karmaşık travmada travma sonrası stres bozukluğuna da sonuç verebiliyor ama bunun yanı sıra borderline kişilik bozukluğunun gelişimiyle de ilişkili aslında. Gelelim ikinci il veya üstlenilmiş travmaya.
Burada da başkalarının acılarına maruz kalmaktan kaynaklanan bir çağma var. Mesela işte doktorlar, ilk müdahale ekipleri, kolluk kuvvetleri, yani yaralama ve kargaşaya müdahale eden birçok meslekte etkilenebiliyorlar, ikincil travma yaşayabiliyorlar. Ve zamanla da bu kişiler bir nevi merhamet yorgunu yaşıyorlar. Ve kendilerini bu sıkıntı yaşamaktan korumak amacıyla diğer insanlardan uzaklaşabiliyorlar, onlara duygusal olarak yakınlaşmaktan kaçınmaya başlıyorlar.
Bu arada burada bir parantez açmak istiyorum. Biz de maalesef toplum olarak bu başımıza gelen afetler ve tabii o afetlerin bir türlü önlemlenemeyişiyle ilgili, yani yaralarımız doğru sarılamadığında sürekli bir üstlenilmiş travma halindeyiz. Yani yakın geçmişten iki örnekle açıklayabilirim bunu. 2021 yazında yaşadığımız o Muğla ve Antalya yetkisi altına alan, günlerce kontrol edilemeden yanan ormanlarımız, O yangınları hatırlıyorsan oturduğumuz yerden izlemek hepimizi travmatize ediyordu. Ve daha geçen sene yaşadığımız 6 Şubat deprimi yani korkunçtu, korkunç günlerdi gerçekten. Deprimin etkilediği bölgeyi hepimiz izledik. Sonraki dönemde gelemeyen yardımlara, yardım bekleyen insanların hallerine şahit olduk. Kimimiz uzaktan ekranlardan izledi, bazılarımız bölgeye indi yardım edebilme umuduyla. Yani bu olay bizim yakın tarihimizden toplumsal olarak çok ciddi bir travma. Yani bir üstlenilmiş travma örneği. Peki, o zaman gelelim travmaların etkileri neler üzerimizde? Travmaya verilen ilk tepki genelde şok ve ne yapacağını bilememe hali. Travma karşısında hayatta kalabilmek için sinir sistemimiz mücadele vermeye başlıyor. Bu mekanizma aktif olduğunda da bedenimizde bazı fizyolojik belirtiler görüyoruz.
Mesela kalp atışlarımız hızlanıyor. Titreme ve terleme yaşıyoruz. Başımız dönüyor. Bayılacakmış gibi hissedebiliyoruz. Göz bebeklerimiz genişliyor. Salgı bezlerimizdeki salgı üretimi azalıyor. Mide sinirim işlevlerimizin çoğu durma noktasına geliyor. Hani stresle de hemen mideye vurur ya, yani mide aslında çok ilginç bir organımız. Hakikaten her streste, üzüntüde, işte travmada ilk etkilenen yerlerimizden biri oluyor.
Bir de bu tabi anlık tepkileri söyledim travma yaşandığında. Bu deneyimlerin sonucunda orta-uzun vadede de sonuçlar çıkıyor. Ne gibi? Mesela uykusuzluk, kabus ya da karabasanlar görmek, kendinden ve çevreden uzaklaşma, hissizleşme, dikkat dağınıklığı, keyifsizlik, hayattan hiçbir keyif alamama, aşırı uyarılma, sürekli tetikte olma hali, öfke kontrol problemleri. Bunlar hepsi travmanın yan etkileri oluyor. Uzun vadedeki etkileri oluyor.
Biz böyle etkilendiğimiz, şok olduğumuz olaylar karşısında kısa süreli korku, endişe, öfke ya da saldırganlık gibi tepkiler verebiliriz. Bunlar travmaya verilen normal tepkiler. Bu tür olumsuz duygular kriz azaldıkça, deneyim hafızadan yavaş yavaş silindikçe dağılır aslında. Ama bazı insanlar için sıkıntı verici duygular devam edebilir ve onların günlük yaşamını etkileyebilir. Uzun süreli travma mağdurları, aşırı kaygı, öfke, üzüntü, hatta hayatta kaldıkları için suçluluk duygusu, zevk alamama anhedoni diyoruz buna veya travma sonra stres bozukluğu gibi birçok duygusal rahatsızlık geliştirebiliyorlar. Buradaki sistem şu aslında, beynimizde amigdala hiperaktif hale gelebiliyor bu durumda ve küçük tedirginliklere verdiği aşırı tepki, stres hormonlarımızın salgılanmasına yol açıyor.
Ve savunma modunda yaşadığımızda, sürekli tehdit olasılığına karşı tetikte olduğumuzda, uyku veya fiziksel ağrıyla ilgili sürekli sorunlar da yaşamaya başlıyoruz. Ve haliyle tabii bütün bunların sonucunda muhtemelen kişisel ve profesyonel ilişkilerimize de çalkantılar başlıyor bunun sonucunda. Özel duygumuz da azalıyor gitgide. Peki, travma tedavisi nasıl oluyor? Şunu söylemek lazım, aslında çoğu insan travmatik bir deneyime eşlik eden sıkıntı duygularından kurtulabiliyor. Belirtiler zamanla azalıyor. Bazıları için bu günler olabilir, bazıları için haftalar, bazıları için aylar hatta yıllar bile sürebilir.
Ve iyileşmeyi teşvik eden en önemli unsurların ikisi, bir, güvenlik duygusunun oluşması. Bu çok önemli. İki, sosyal desteğin sağlanması. Yani bağlar, insan bağlarımız, burada ne konuşursam konuşayım zaten karşımıza çıkan bir konu. İnsanlarla bağlarımız bizi bu tarz durumlarda da bize çok iyi gelen bir şey.
Buna ek olarak bu arada yaşam tarzı faktörleri de iyileşmeyi destekleyebiliyor. Ne gibi? Mesela sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak, yeterince uyumak, sevdiklerini düzenli olarak görmek dediğim gibi bağlarımız. Ve kişisel bakımımıza ilgilenmek de aslında trauma semptomlarımızı hafifletmeye yardımcı olabiliyor. Bu saydıklarım da aslında her alanda yani psikolojik olarak neyle ilgili zorluk çekersek çekelim. Hayatımızı düzenlemeye yardımcı, bizi iyi hissetmeye yönlendiren hareketler davranışlar.
O yüzden bunları da aslında her zaman uygulamak lazım hayatımızda yapabildiğimiz kadar, elimizden geldiği kadar. Peki, o zaman ne zaman profesyonel yardım almak akıllıca olur? Şöyle diyeceğim, evet bu durumlar düzelebilir ama bazı durumlar uzman desteği ya da psikolojik müdahale almadan düzelmiyor aslında. Mesela yaşadığı travmatik deneyimin üzerinden birkaç ay geçmiş olmasına rağmen stres semptomları azalma belirtisi göstermeyen biri diyelim ve bu belirtiler günlük işlevlerini engelleyecek hale gelmiş yani o kadar şiddetliler. O zaman gerçekten bir uzman desteği almak gerekiyor. Psikoterapi çok değerli bir şey. Bence yani bir travma yaşamayan birinin de bir uzman desteği almasında fayda var. Herkes için terapi çok faydalı. Kendimizi keşfetmek için her şeyden önce şemalarımızı öğrenmek, algımızın çarpıklığının farkına varmak için çok önemli. Ama bu durumda da aynı zamanda bu travma yaşayan kişinin dayanıklılık kazanmasına, başa çıkma becerilerini geliştirmesine, işte o sıkışıp kaldığı yerden o çözülmemiş duyguları ele almasına da yardımcı olabiliyor.
Peki diyelim ki hayatımızda biri var, travma yaşayan ya da travma demeyeyim de travmatik bir tecrübe yaşayan bir yakınım var. Ona nasıl destek olabilirim? Şimdi şöyle ben bu konuyu çok önemsiyorum. Çünkü bazen yakınlarımıza yardımcı olmak istememize rağmen konuların ağırlığı ya da başka korkular bizim elimizi kolumuzu bağlayabiliyor. Yardımcı olalım derken yani daha kötü etkileyebiliyoruz o insanı aslında.
Çağun'la yaşamış birini desteklemenin en iyi yollarından biri kesinlikle ondan uzak durmak değil, onun yerine onunla vakit geçirmek. Çünkü arkadaşlığın kayıtsız şartsız iyileştirici bir gücü var. İşte insan ilişkileri tekrar tekrar önümüze çıkıyor bu konuda. Ama şunları da asla aklımızdan çıkarmamak gerek. Şimdi nasıl davranmalıyız ona dersek, olayı ve olaya verdiği tepkileri kabul etmemiz gerek. Yani bu konuda bizle konuşmak isterse, ayrıntıları defalarca tekrarlamak istese bile onu yargılamadan, sessiz bir kabulle dinlemeliyiz. Ama tabii onu bu konuda konuşmaya asla zorlamayacağız.
Bunun duygularını da yargılamadan kabul edeceğiz. Ve tabii onu bir daha hayata döndürmek ve yeniden keyif almasını sağlamak için ama eğlenceli faaliyetlerde, güzel günlerde sana katılması için teşvik edebilirsin. Tabii ki hiç zorlamadan. Ama bir konser olur, belki çok kalabalığa çıkmak istemiyorsa daha sakin programlar olur, dışarıda yemeğe gitmek olur. Öyle aktiviteler için de çağırabilirsin. Peki böyle biriyle neyi asla yapmayacağız?
Onu asla konuşmaya zorlamayacağız. Müdahaleci sorular sormayacağız. Nedenle başlayan sorular sormaktan hep kaçınacağız. Çünkü bunlar mağduru suçlayıcı görünebilirler ve yaralayıcı olabilirler. Özellikle sorulmadıkça asla tavsiye vermeyeceğiz. Bence bu hayat için bir hayat dersi olmalı. Kimse sorulmadıkça birbirine tavsiye vermemeli bence. Her şeyin bir sebebi vardır veya işte nasıl hissettiğini biliyorum gibi böyle önemsizleştirici klişelere asla başvurmayacağız.
Peki, bölümün sonuna gelmişken, tarifi zor olan bir kavramı anlatmaya çalıştım bugün. Türü ne olursa olsun, travma zorlayıcı bir deneyim. Tepkilerin aylarca devam etmesi çok normal. Travmanın iyileşmesi, travmatik anıyı unutmakla değil, travmanın eskisi kadar rahatsız etmemesiyle mümkün olabilen bir şey.
Biz sosyal varlıklarız ve bağlanma bizler için çok önemli. Hayatta kalmak için diğer insanların sevgisi, desteği bizler için aslında çok elzemli. O yüzden zor günler geçiren bizsek yakınlarımızdan destek alacağız. Veya bir sevdiğimizse biz ona destek vereceğiz. Bir sonraki patikada beraber yürüyene dek sevgi, anlayış, dayanışma ve paylaşım dolu günler dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.