
2.929 kelime · ~15 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Onlar uyumsuz, kibirli, duyarsız, hatta zalim. Peki neden bu kadar ilgimizi çekiyorlar? Kimlerden bahsediyorum bu batikada? Çağdaş Edebiyat, tiyatro, sinema dünyasında çok sık karşımıza çıkan ve kayıtsız kalınamayacak kadar renkli bir karakter tipinden.
Yani anti-kahramandan. Bir düşünsene okuduğun ya da izlediğin eserler arasında en çok aklında kalan kurgusal karakterler hangileri olmuştu? Listenin içinde mutlaka birkaç çürük yumurta olacağına eminim. Burada çürük yumurtadan kastım şu. Mesela kendi çıkarları uğruna genel geçer ahlak kurallarının çiğnemeyi göze alanlar, yalan söyleyenler, tehlikeli karanlık yollara sapanlar, uyumsuzlar, özgür ruhlular, ortalığı ateşe verip kaos yaratanlar.
Mesela Batman'i sevmek kolaydır. Batman kurtarıcıdır. İnsanları, kentleri kötülüklerden arındırmaya çalışır. Peki ya Joker? Joker'i sevmek sence o kadar kolay mı? Özellikle 2019 yapımı Joker'dan, yakin Phoenix'in Joker olarak başrolü oynadığı filmden bahsediyorum. Şaklabanlığın psikopatlığa vardığı bir noktada hareket eden, etrafındakilere zarar veren, cinayet işleyen ve bundan zevk alan bir karakter Joker. Ama bu filmde ilk kez bu karakterin geçmişine böyle derinlemesine iniyoruz.
Travmalarla dolu, oldukça zorlu bir çocukluk geçirmiş olduğunu öğreniyoruz böylelikle. Çocukluğundan itibaren yaşadıkları onun iyi biri olmasına, normlara ayak uydurmasına izin vermemiş. Toplumun dışına itilmiş hep. Bunun yanında filmin bir noktasında yaşlı ve evden çıkamayan annesine karşı ne kadar sabırlı ve özverili davrantını da görüyoruz.
Ve filmin şüphesiz en büyük kozu ya Kim Phoenix. Nasıl büyük bir oyuncu, o değişen mimikleriyle bile kötülük kadar iyiliğe de meyilli olan bu dengesiz karakteri nasıl da güzel canlandırıyor. Muazzam bir performans gerçekten. Joker deyince korkunç bir geçmişi olan, palyaço kılığına girip hüzünlü yüzüne kocaman bir gülümseme çizen bir adam düşünüyoruz. Bu anlamda biz izleyicide sevgi değilse bile merak uyandıran bir karakter.
Joker'i düşünmek, Joker'i çözümlemek bizim için Batman'den muhtemelen daha zevkli olacaktır hatta. Onun geçmiş yaralarını, travmalarını görmek, nasıl canavarlaştığını anlamak merakımızı cezbediyor. Edebiyattan bildiğimiz anti-kahramanlar da yine aynı şekilde. Böyle pamuk gibi insanların haleti ruhiyesini anlamaya çalışmak yerine mesela Dostoyevski'nin yer altından notlarındaki isimsiz antikahramanın iç çatışmalarını okumak daha cezvedici geliyor bize. Kendisiyle çelişkiler yaşayan, hayata tutunamayan ağır çöküntü içinde bir karakter merkezde burada. Dostoyevski hayal ürünü olarak nitelendirdiği bu antikahramanlığa hem kendini hem de zamanının insanlarını sorguluyor.
Veya işte Kafka'nın böceğe dönüşen Gregor Samsası veya davadaki Josef K. veya benim çok sevdiğim Catherine de Ryan Holden Caulfield'ı. Onunla bazı konularda kendimi özdeşleştirdiğimi hatırlıyorum bir ergenken ilk kez okuduğumda. Bu arada Türkçe'de iki adı var romanın. Bazıları Çavdar Tarlası'nda çocuklar, bazıları da günülçelen olarak çeviriyor bu kitabı. Etrafındaki kalabalığın yapay olduğunu, sahte insanlarla çevrili olduğunu, tüm arzuların, hedeflerin, isteklerin yapmacık, yapay bir sistem üzerine kurulduğunu düşünen, biraz bıkkınlık hisseden her ergen için mükemmel bir kitap bence. Kitabın anti-kahramanı Holding Caulfield'la da özdeşleşmeniz bence çok mümkün okuduktan sonra. Özellikle hayatınızın böyle sorguladığınız bir dönemindeyseniz.
Başka bir örnek daha vereyim hatta bu konu üzerinden. Bence bunu yani kitabı okumadıysam bile dizisinden kesin biliyorsundur konuyu zaten. Biraz da aşkı memnunun bihterini konuşalım. Halit Ziya Uşaklıgil'in yarattığı bihter karakterini bir düşün. Kendisinden yaşça büyük Adnan Bey'le bir mantık evliliği yapmış.
Ama bir noktada Adnan Bey'in genç ve yakışıklı yeğeni Behlül'e aşık oluyor ve onunla bir ilişki yaşıyor. Tutkunun esiri olmuş halde, kocası başta olmak üzere etrafındaki herkese yalan söylüyor ve kendini istemeden de olsa karmaşık bir duruma sokuyor Bihter. Açıkçası Bihter tabii ki masum diyebileceğimiz biri değil. Hatta kimine göre düpedüz günahkar, kimine göre kalbinin sesini dinleyen, ona engel olamayan bir aşık. Ama ne düşünürsek düşünelim, çekici olduğu kesin. Şimdi düşününce Türk televizyonu tarihine damga vurdu dizi olarak Aşkı Memnu. Ben Türkiye'ye yeni dönmüştüm hatta böyle son finaline yakındı dizinin ben temelli olarak Türkiye'ye döndüğümde.
Hatırlıyorum, Perşembe akşamlarıydı sanırım. İnsanlar diziyi izlemek için evlerine dönüyorlardı o saatlerde. Bayağı ses getirmişti. Bir taraf Behlülcü, bir taraf Annanbeyciler. Ama kim ne düşünürse düşünsün, kimi haklı görse görsün. Sence de Bihter'i anlamaya çalışmak, onun psikolojisi üzerine konuşmak standart, ahlak normları çerçevesinde yaşayan birine göre çok daha ilgi çekici değil miydi? İşte Bihter'de olan da tam bir anti-kahraman çekiciliğiydi zaten.
Zihninde bir şeyleri canlandırmak için birbirinden çok farklı ama hikaye örgüsü içinde belki ortak yanlarına bulabileceğimiz örnekler verdim. Antikahraman örnekleri üzerine ilerledim burada. Peki o zaman şimdi şunu sorayım. Kim bu antikahraman? Nasıl biri?
Onu anlamak için önce kahramanın tanımını yapalım. Kahraman, Türk dirkumu sözlüğünde savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlılık gösteren kimse olarak tanımlanıyor. Sanatta ise roman, hikaye, tiyatro gibi edebiyat türlerinde en önemli kişi olarak geçiyor. Cambridge sözlüğü daha geniş bir açıdan yaklaşmış ve şöyle demiş, ''Büyük bir güç veya yetenekle donatılmış, çoğu zaman ilahi kökenli, mitolojik veya efsane bir figür.
Hem Türkçe hem de yabancı dil tanımlamalarından da anlayabileceğin üzere kahraman dendiğinde ilk akla gelen yiğitlik, cesaret, iyilik gibi özellikler. Antikahramanla ilgili şunu açıklığa kavuşturalım. Başında anti olması işleri biraz karıştırabilir. Antikahraman kahraman olmayan kişi ya da kahramanın tam tersi olan kişi demek değil. Yani sadece hikayenin kötü adamı değildir o. Aksine hikayelerin başkişisidir. Olay örgüsünün kalbinde yer alır. Hikayenin çizdiği yolu yürüyen ya da gerçekleştiren kişidir antikahraman.
Oxford sözlüğü antik kahramanı şöyle tanımlamış. Bir hikayenin merkezinde yer alan, tipik bir kahramanın niteliklerine sahip olmayan veya sıradan bir insana benzeyen ya da ahlaki açıdan kötü olan ona karakter. Böyle bir kişinin sanat tarihinin bir noktasına kadar baş karakter olma ihtimali yok. Geleneksel kalıplar dışında yönelimleri bulunan karakterler o zamana kadar asla kabul edilmiyorlar.
İçinde bulunduğu dönemin toplumsal değerleriyle uyuşmayan tiplerin sonu fena oluyor. Ama tarihte bir noktada bu kurallar kırılıyor ve insanlık daha çok antikahraman öyküleri anlatmaya ve duymaya başlıyor. Elbette çağımız yüce emelleri olan, hedefi uğruna büyük fedakarlıklar yapan kahramanları bir kenara itmiyor. Salt iyiliğe her zaman ihtiyaç var. Ama modern ve postmodern akımların etkisiyle daha derinlikli, daha karmaşık, daha gerçekçi antikahraman hikayeleri gitgide yükseliyor. Bence günlük hayatta ünlü klasmanına sokabileceğimiz insanlar için bile geçerli bu artık. Yani artık kusursuz, hatasız, göz alıcı insanlardan ziyade acılarını, çatlaklarını, komplekslerini, kırılganlıklarını gösterebilen, dillendirebilen insanlar istiyoruz. O 90'ların, 2000'lerin erişilmez, mükemmel figürleri artık bitti. İnandırıcı ya da çekici gelmiyorlar. Tiyatro için de bu geçerli. Mesela Antik Yunan tiyatrosunda soylu kahramanlar cesaretle, erdemle, ahlaki doğruluka donanmıştı.
Bazı yanlış karar aldıklarındaysa trajik sonuçlara maruz kalıyorlardı. Ama şimdi antikahraman modern tiyatroda da yükseliyor ve sosyal normlara meydan okuyor. Kusurlu, şiddet ve suçlu iç içe geçmiş, ahlaki açıdan muğlak karakterler olarak geleneksel kahraman metinden uzak bir yerde konuşlanıyorlar. Peki onlara nereden geldiler? Sanat tarihinde hangi noktada antikahramanlar ortaya çıktı?
Buna 20. yüzyıl diyebilirim çünkü 20. yüzyıl iletişimin, ulaşımın, bilginin yayılmasını mümkün kılan yeni icatların çağı oldu. Ve sanat üreten ve tüketen tarafları bambaşka ihtiyaçlara itti. Savaşlar, dünya düzenindeki adaletsizlik, toplumsal hayal kırıklıkları, dünya gelinliğinde tüm otoritelerin sorgulanması,
yeni bir karakter tipinin oluşumuna yol açtı. Antik kahramanın hikayedeki konumu önemsiz figürlerden bir iken modern anlatılarda genişleyerek ana karakterin yerini aldı. Aslında 20. yüzyıla yayılacak olan bu trendin ayak sesleri çok öncelerden başladı. Edebiyat tarihçileri antik kahramanların ilk örneklerini Homeros'un İlyada ya da Odisea destanlarına kadar götürüyor.
Homeros, Hector ve Achilleus karakterleriyle insanın kişilik yarılmalarını, hırs, nefsine hakim olamama gibi olumsuz özelliklerini işlemişti. Antikahraman temsilinin en açık şekilde gördüğü ilk eser ise aynı zamanda modern romanın öncüsü olarak kabul edilen Cervantes'in muhteşem Don Quixote'u. 1600'lü yılların başında yazılan Don Quixote o dönemin şövalye romanlarına bir kontrast getiriyor. geleneksel edebiyatı yeriyor. Don Kişot karakteri yaşadığı topluma ve çağa aykırı. Yaşlı, sıska atı, beceriksiz saf uşağı ve atıldığı serüvenlerle unutulmaz bu karakter deli midir, dahi midir? Roman boyunca okur olarak kendini bu ikilemden kurtaramıyorsun. Bu da Servantes'in dehası.
Bunun sonrasında da böyle çok örnek var zaten. Modern, ardından postmodern dönemde anti-kahraman, çağdaş toplumun karmaşıklığına ve belirsizliğe bir yanıt olarak gitgide daha da önem kazanıyor. 1950'lerden itibaren antik kahramanın kurmaca yapıtlarda yer alışının sürekli olarak arttığını, özellikle de 20. yüzyıl sanatına damga vuran sinemayla birlikte bu artışın büyük bir inme kazandığını görebiliyoruz. Yaptıklarıyla kimi zaman yok artık istedirseler de insan olmayı ve hayatta kalma mücadelesinin tüm gerçekliğiyle sunan antik kahramanlar bize fantastik derecede mükemmel davranan baş karakterlerden daha yakınlar aslında. Ya da bana göre öyleler diyeyim.
Antikahramanlara vazgeçilmez yapan, iyiliği yücelten karakterleriyle dünyayı daha güzel bir hale getiriyor olmaları değil. Tam tersine toplum tarafından olumsuz kabul edilen kişilik özelliklerine rağmen kendilerini bize sevdirmeyi başarabilmeleri. O zaman sıra geldi ana soruma. Antikahramanlar neden hayranlık uyandırır?
Aslında bunun bana göre çok basit iki yanıtı var. Bir, onlarda kendimizi görürüz. İki, bizim asla yapacağımızı düşünmediğimiz şeyleri yapabilirler. Biraz detaylandırayım bunu. Öncelikle onlarda kendimizi görmemizi anlatayım. Antik kahramanlar genelde doğuştan kötü karakterler değiller. İçine doğdukları, içinde büyüdükleri koşulların kurbanı olmuşlar.
Birçok eserdeki anti kahraman figürü dış çatışmalardan iç mücadelelere doğru gelişen bir odak kaymasını yansıtıyor. Yani dışarıda bir şeyler oluyor, başlarına bir şey geliyor ya da travmatik bir hayatları oluyor ve bunun sonunda da kendi içsel çatışmaları ve duygusal yüklerini altında boğuluyorlar. Bu da bize izleyici ya da okur olarak kendi kusurlarımızı ve ikilemlerimizi hatırlatıyor. Onların mücadeleleriyle empati kurabiliyoruz. Aramızda daha derin bir duygusal bağ oluşuyor böylelikle.
Analitik psikolojinin kurucusu ve burada ismini sıklıkla andığım Carl Gustav Jung herkesin içinde karanlık bir yan olduğunu söyler. Bastırılmış fikirlerden, içgüdülerden, dürtülerden, arzu ve isteklerden, toplumda kabul görmeyecek eğilimlerden, utanç verici korkulardan oluşan karanlık bir yan bu. Buna gölge arketipi ismini veriyor. Gölge insan doğasının vahşi, karmaşık ve bilinmeyen karanlık yüzü. Jung'a göre bu karanlık tarafımızla yüz yüze gelmek, yani gölgemizle karşılaşmak, kendimize reddettiğimiz yönlerin farkına varmak anlamına geliyor. Ama biz bu karşılaşmadan çoğu zaman kaçınırız. Çünkü içimizdeki özensiz, korkak, bencil, nankör, tembel, açgözlü yanlar ne yapacağımızı bilemeyiz. Dahası bu olumsuz özellikleri kendimize de yakıştıramayız.
Başkalarında bizi rahatsız eden her şey kendimizi tanımamızı sağlar, der hatta Jung. Yani bir yerde birinin bazı özellikleri bizi çok rahatsız ediyor ve sürekli bunları eleştirirken buluyorsam kendimizi, orada bir durup düşünmek gerek. Bundan neden bu kadar rahatsız oluyorum? Neden bu kadar takılıyorum? Kendimle ilgili neyi anlatıyor bu bana? İşte bu duruma yansıtma deniyor. Yani aslında bu hepimizin genelde farkında olmadan yaptığımız bir şey. Kendimizde görmek istemediğimiz, varlığını inkar ettiğimiz bir özelliğimizi bir başkasında kolaylıkla seçebiliyoruz. Ve bundan da çok rahatsız oluyoruz. Ve bu aşırı tetiklenmeler bizim kendi gölgemizde bastırdığımız yanları gösterebilir bize eğer doğru analiz etmeyi bilirsek.
Bu arada gölge sadece ayıplanacak yanları içermez. Normal içgüdüler, doğru tepkiler, sezgiler, yaratıcı içgörüler gibi birçok nitelikte barındırır içinde. Ama karanlık yanların varlığı bu pozitif alana ulaşmamıza da mani olur. Çok özetle, gölge insanın toplumsal yaşama ayağı kuydurmak adına en dibe, en derine attığı yanlarını ifade ediyor.
Ama bu bastırış bizi güçlü ve özgün bir insan yapma potansiyeline sahip olan kişilik özelliklerimize, gerekli dürtülerimize de ulaşmamıza engel oluyor. Demin de dediğim gibi Jung en sağlıklı, en eksiksiz benliğimizi bulabilmek için hepimizin bu yasak dürtüleri içeren gölge yanlarımızla yüzleşmemiz ve onları anlamamız gerektiğini söyler. İşte bu noktada da anti-kahramanlar devreye girer. İçimizden gelse de sosyal olarak kabul edilemez olarak kodlanmış davranışları yapamayız ama kurgusal bir karakterin bunu yapmasını kenardan güvenle izlemek hoşumuza gider.
Antikahramanlar sosyal normlar tarafından kısıtlanmadan istediklerini yapabilirler. Bir antikahramanla özdeşleşmeyi bu karanlık dürtüleri kabul etmenin güvenli bir yolu olarak düşünebiliriz. Buradan da doğrudan demin bahsettiğim ikinci maddeye bağlanmış olduk. Yani istesek de ayıp, tuhaf ya da delice gözükeceği için yapamayacağımız şeylere. Şu kurulu düzene bizi ezen, üstümüze üstümüze gelen sisteme karşı biz de zaman zaman isyan ediyoruz, patlamak istiyoruz.
Ve işte antikahraman bunu bizim için yapıyor. Duvarlara tekme atıyor, camları indiriyor, ortalığı ateşe veriyor ve bizim içimiz rahatlıyor. Aslında birçok antikahraman psikolojide karanlık üçlü olarak adlandırdığımız özellikleri bünyesinde barındırıyor. Nedir bu karanlık üçlü? Karanlık üçlü, üç antisosyal kişilik özelliğinin tek insanda birleşmesi anlamına geliyor. Dark triad deniyor buna ve narsisizm, makebelizm ve psikopatiği içeriyor.
Bu üçlü kişilik özelliklerine sahip kişilerin güç ve liderlik arzuları o kadar kuvvetli ki sınır tanımıyorlar. Onlara dur bunu yapmamalısın diyecek bir vicdan ve empati barındırmıyorlar. Biraz da bu sayede kolayca yükselip zirveyi görmeleri bu kadar olağan oluyor. İlginç ama araştırmalar bu özelliklere sahip kişilerin çoğu zaman iş hayatında başarılı olduğunu gösteriyor. Onlar manipülasyona ve yalana meyillidirler, çıkarları doğrultusunda başkalarını kullanırlar. Onların davranışlarına güç arzusu yönetir. İşte bazı antikahramanların karakteri ve hikayesi bu karanlık üçlü üzerine inşa olur.
Bu karanlık üçlü için örnek gösterilen çok tipik bir karakter var, tanıyor olabilirsin bence. Beş sezonluk çok ödüllü bir dizinin baş karakteri bu, Breaking Bad'ın. Aslında ana karakter kendi halinde, içinde gücünde sıradan bir kimya öğretmeni en başta. Orta hal ile öğretmenin başına gelen bir dizi trajik olayla beraber içinde bastırtı gölge yanları açığa çıkıyor.
ve olayların gelişimi onu sadece birinci sezonun sonunda eli silahlı, kimsenin müdanası olmayan, kimsenin bulaşmak istemeyeceği bir uyuşturucu baronuna dönüştürüyor. Bu elbette bir kurmaca, sözünü ettiğim karakter gerçek değil. Çok çok başarılı bir senaryo ekibinin inceleyip sık dokuyarak yarattığı bir karakter sadece. Yung'un gölge arketip teorisini, psikolojide karanlık güçlü dediğimiz teoriyi içine alan ve tüm öykü boyunca içindeki psikopatiyi gerçekleştiren bir ganti kahramanı.
Aslında bu karakterin başlangıç motivasyonu da çok saf ve insani. Yani kanser olduğunu, çok az ömrü kaldığını öğreniyor. Ve ölmeden önce ailesine bir ömür boyu yetecek para bırakmak istiyor. Engin kimya bilgisiyle de uyuşturucu üretimine koyuluyor. E tabii uyuşturucu üretimi ve dağıtımı pek temiz bir dünya değil. Ve işte dediğim gibi dış etkenler ve çatışmalar yüzünden iç motivasyonlar da değişiyor ve bir odak kayması oluyor. Biz de dolu dolu yazılmış bir karakter dönüşme öyküsü izliyoruz.
Hadi bir tane de bizim topraklarımızdan her şeyle tamamen antik kahraman tanımına oturan bir karakterden bahsedeyim. Behzat Ç. Ben diziyi hiç izlemedim ama biliyorum özellikle bu son seçim sonuçlarından sonra birçok kişinin radarına girmiştir. Halihazırda zaten çok izlenen bir dizi bu arada. Ama zaten izlemiş olsan da olmasan da Behzat Ç. hakkında bence bir fikre sahipsindir.
Görünüşü, konuşması, tarzı, seçtiği meslek... Gerçekten Türkiye televizyonlarına benzerine rastlaması zor bir karakter. Özellikle okumasını yaptım ben bu bölüm için çünkü tam bir antikahraman örneği olarak gösteriliyor. Besat Ç, bir cinayet bürosu amiri ve ne iş ne de özel hayatında insanlarla ulaşmak gibi bir derdi olmayan biri.
İşte geçmişte bir şeyler yaşıyor ve onlara takılıp kalıyor. Aslında kahramanca dürtülerle hareket ediyor. İşte sevdiklerini kurtarıyor, cinayetleri çözüyor, şebekeleri çökertiyor. Ama aynı zamanda kahramanca davranışları da sergilemiyor. Yani sorguya aldıklarını hastanelik ediyor mesela. Sevdiklerini korumak adına onlara karşı sertleşiyor, hakaret ediyor, hatta dövüyor.
Bir yandan da hayatında sevgi ve aşk eksik olmuyor. Mizacı elverdiği ölçüde babalığını bile yapmaya çalışıyor. Yani kısacası anladığım tüm kusurlarıyla gerçek bir insan, gerçek bir karakter yaratmışlar, öyle ortaya çıkarmışlar. O yüzden de bir anti kahraman olarak örnek gösteriliyor Bessaç'i. Şimdi bu konu üzerinde düşünürken dikkatimi çeken bir nokta var.
Neden kadın antikahramanı çok çok daha az diye sormak istiyorum. Sence neden? Gerçekten de edebiyat, tiyatro, sinema ve televizyondaki antikahramanları şöyle bir düşüneyim dediğimde aklıma daha çok erkek karakterler geliyor. Ortaya çıkan araştırmalar da gösteriyor ki insanlar karşılarına çıkan kurgusal kadın karakterlerin kolayca kategorize edilebilmesini istiyorlar.
Bu tabii ki bir genelleme. Herkes böyle düşünüyor diyemem. Ama genel olarak kadınların ya iyi anaç bir karakter, ya trajik bir kurban, ya erkekleri baştan çıkaran femme fatale, ya saf liseli kız gibi kategorilere ayrılmalarını istiyorlar. Yani çok stereotipik kategorilere hapsoluyor kadın karakterler. Analkın filmlerin büyük kısmında kadınlara arkadaş olunacak, evlenilecek ya da sevişilecek biri olarak net kompartmanlara ayrılıyorlar.
Bunun üzerine yapılmış başka bir araştırmada şu sonuçlara varıyor. Kadınların bir yanlış yaptıklarında veya bir suç işlediklerinde erkeklere göre çok daha fazla suçluluk hissetmeleri bekleniyor. Ayrıca kötülüğe, duyarsızlığa ya da toplum düşmanlığına meyledecek bir kadın karakterin daha fazla eleştiri alıp daha az sevileceğine dair veriler de var. Yani anlayacağın iş geliyor yine toplumsal cinsiyet klişelerine sayılıyor.
Ama nasıl ki Aşk-ı Memnun'un Bihter'inden söz ettim, çok sevdiğim başka bir kadın antika romandanmak istiyorum. Bu arada Bichter demişken, Bichter'in romanın sonunda öldüğü de dikkatini çekmiştir. Çünkü böyle tırnak işareti içinde ahlaksız bir kadın ölmelidir. Yani o yaşatılamaz. Edebi birçok eserde böyledir bu arada. Erkek aldatır olabilir. Ama kadın bunun bedelini ağır bir şekilde tercihen ve muhtemelen hayatıyla ödemelidir.
Neyse, diğer antikahramandan bahsediyordum. Bir diğer kadın antikahraman çok sevdiğim de Yedi Kocalı Hürümüz. 1971 yılında Sadık Şendil tarafından kalime alınan bir tiyatro oyunu bu. Hürümüz, farklı mesleklere mensup birbirinden habersiz altı kocayla olan evliliğine aşık olduğu Doktor Hüsrev'i de eklemeye çalışır.
Kısaca hikaye, kocaların geliş-gidişlerindeki çakışmalar ve Hürmüz'ün bu trafiği nasıl yönetici etrafında şekilleniyor? Anlayacağın üzere Hürmüz, toplumsal beklentilere ve geleneksel cinsiyet rollerine meydan okuyor. Bir anti-kahraman olarak statükoyu bozuyor ve evlilik kurumunu sorguluyor. Kadını merkeze koyarak el il dünyanın baskılarından arındırmaya çalışması, oyunu tiyatro tarihinde farklı bir yerde konuluyor. Yani en azından benim için.
Son dönemde de Lanthimos'un Poor Things'i, yani Zavallılar filmi için de aynı şeyi diyebilirim. Orada da Emma Stone'un oynadığı baş karakter Bella, bağımsız, özgür ruhlu, cinselliği doyasıya yaşayabilen, zevk alan, dolayısıyla sosyal beklentilere, toplumsal normlara uymayan bir kadın. Film de bir anlamda bir feminist manifesto. Benim bir kuzenim var, bu konuları çokça konuşuruz. Böyle hararetle masaya yatırırız, kadına biçilen rolleri. İlk o izlemişti filmi benden önce ve direkt izlemen lazım dedi bana çıktığında. Zaten bu tam sana göre, tam konuştuklarımız üzerine diye. Ben de eğer sen izlemediysen kesinlikle tavsiye ederim. İşte fazla cinsellik olması eleştirildi ama bence vermek istediği, parmak basmak istediği noktalar açısından
Gerekli olduğu kadardı. Yani ben pornografik bir film olarak görmedim bu filmi açıkçası. Yani bence özellikle bu konulara kafa yoran biriysen izlemeni tavsiye ederim. Peki, sona yaklaşırken şöyle diyebilirim ki antik kahramanların hayat karşısındaki davranış biçimleri, düşünme tarzları, yeri geldiğinde çuvallamaları ve sonra bir şekilde yaşamaya devam etmeleri bizi onlara daha çok yakınlaştırıyor. Yani o mükemmel, pürüzsüz karakterler yerine
onları izlerken kendimizden bir parça buluyoruz. Bu da onları daha gerçekçi kılıyor ve bizim o karakterlere daha çok bağlanmamızı sağlıyor. Yer yer acımasız olsalar bile insanlık durumunun kırılganlığını ve savunmasızlığını sergiledikleri için seviyoruz onları. İyi ki varlar ve iyi ki bizleri insanın karanlık yanlar üzerine düşünmeye, basmak alıp toplumsal kodları sorgulamaya teşvik ediyorlar.
Bölümü Aristo'nun Poetica'da söylediği çok önemli bir cümleyle kapatmak istiyorum. ''İnsan kendi düşünün kökenini görene kadar kahraman olamaz.'' diyor Aristo. İçindeki gölge yanlara arada kulak vermen, kendi trajedilerinin kıyısında ara sıra sendelemen ve sezgilerini bulman dileğiyle. Bir sonraki Poetica'da beraber yürümek üzere. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.