
3.587 kelime · ~18 dk okuma
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Bugün konumuz hemen hemen hepimizin derdi hem de büyük derdi sosyal medya kullanımı. Düşünüyorum da çevremde sosyal medyayla ilişkisinden dert yanmayan, hatta şöyle diyeyim, aşk-nefret ilişkisi yaşamayan kimse yok gibi. Aşk-nefret işi sadece sosyal medyayla değil, tabii biraz da telefonun kendisiyle ilgili. Yani bizi her daim, her bilgiye ve herkese ulaşır kılan, her şeyin birbirine bağlayan internetin telefon cihazıyla bir arada var olmasına, cebimizde, çantamızda gezmesine, her an elimizin altında olmasına dayanıyor bu.
Şimdi hayalini canlandır. İki arkadaş seninle ulaşmış. Belli bir saatte bir kafede buluşacaklar. İkili'den biri masaya oturup oturmak. Çok pardon bir mail atmam ya da mesaj yanılamam lazım. Bana iki dakika verir misin diyor ve telefonuna kapanıyor. Diğeri de bu çok olağanmış gibi. Tabii canım diyor ve o an o da telefonuna bakıyor.
İyi ihtimalle telefonla değil de menüye veya sokaktan geçen insanlara aşağıya falan bakıyor olabilir. Sen bu iki insanın da yerinde oldun mu? Çok büyük ihtimalle oldun diye düşünüyorum. Ben kendi adıma ikisi de oldum. Hatta biriyle konuşurken tam konuşmanın ortasında telefonu eline almasından çok rahatsız olsam da... Bir itirafta bulunayım. Aynı bu senaryoda aslında müthiş bir aciliyeti olmayan bir mesaja sırf aradan çıksın, kafamda yer etmesin diye yanıt vermişti olabilirim. İzin isterim, bir saniye hemen cevaplayıp sohbetimize geri dönüyorum derim. Ama yine de bu telefonumda bekleyen işimin sohbetimizi bölmediği anlamda gelmiyor. Ve tabii ben bunu yaparken masadakiler de beni beklemiştir o sırada. Tüm bunlar sana da tanıdık geldi diye düşünüyorum. Çünkü bu çok sıkça yaşadığımız alelade bir örnek.
Artık biz akıllı telefon kullanmıyoruz çünkü. Bir nevi akıllı telefonlar bizi kullanıyorlar. O zaman önce biraz geri saralım ve şu sorunun yanıtını bulalım. Biz bu duruma nasıl geldik? Cep telefonlarıyla internetin buluşması aslında 1996 yılında gerçekleşiyor. Hatta ilk olarak mobil internetin ilk kullanımı 1996 yılında Finlandiya'da Nokia markasıyla oluyor. Bir ara hepimizin elinde Nokia telefonu olurdu. Zaten benim de ilk telefonum bu arada ortaokulda Nokia'ydı.
Bu model de ilk ilk çıkan model internetle beraber Nokia 9000 Communicator modeli. O zamanlar tabii henüz akıllı telefon tabiri bile ortada yok. Telefonu internete bağlayan ilk telefon modeli. Ben hatırlamıyorum ama belki sen hatırlıyorsundur. Bu böyle küçük bir dizüstü bilgisayar gibi açılan klavyeli siyah beyaz bir ekrana sahip bir cihaz.
İşte içinden e-mail yollayabiliyorsun, internette gezinebiliyorsun. Yani o dönemliği için bir ilk. Hatta şimdi geriye dönüp bakınca tasarımın retrofütüristik bir havası olduğunu da söyleyebilirim. Blackberry telefonlar ve sonrasında da Apple iPhone'lar çıkana kadar tüm akıllı telefonlar Okya'nın bu modelinden esinlenmiş.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta aslında telefonun modelinden ziyade şu. Sadece 96 senesinde oldu bunlar. Yani internet henüz sadece 28 sene önce cebimize girdi. Ve şimdi bugün geldiğim hali yeniden hatırlatayım. Her boş kaldığımız anda telefonu elimizde alıyoruz. Takside giderken, bankada sıra beklerken, ofiste bir dosyayı teslim ettikten sonra ya da evin içinde işlerimizi bitirip koltuğa yayılınca artık resmen bir şartla refleksle dönüşmüş durumda bu.
Nasıl ki araba kullanırken kırmızı ışık görünce ayağımız frene gidiyor. Hatta daha da ileri gideyim. Karanlık bir odaya girince ışığı açıyoruz. İşte bunun gibi bir hal aldı telefonu elimize alma refleksi. Boş kaldığımızı hissettiğin saniye çıkartıp açıyoruz. Peki neye bakmak için? Elbette bizi diğer insanlarla birbirimize bağlayan sosyal ağlara.
Bildirim var mı? Whatsapp'a bir şey gelmiş mi? Ben bakmayalı Instagram'da neler olmuş? Yüklediğin fotoğrafa kaç like gelmiş? Kim ne paylaşmış? Yeni bir haber var mı? Son günlerin en çok konuşan olay o konusunda kim en son ne demiş? Yani, vay halimize. Telefon ve sosyal medya bağımlısı mıyız biz yoksa? Acaba? Şimdi, o zaman önce bağımlılığı tanıyalım. Bağımlılık deyince insanın aklına önce alkol ve uyuşturucu geliyor.
Ama cep telefonu gibi bir nesneye, aşk gibi, para gibi bir olguya ya da alışveriş, seks, kumar gibi davranışla da bağımlı hale gelinebiliyor. Kritik nokta içine girilen davranış kalıbının ya da tüketilen maddenin insanın hayat düzenine müdahale etmesi. Yani bağımlılık alışkanlıktan bu noktada ayrılıyor. Bir insan her akşam işten eve geldiğinde bir kadeh şarap içip gevşeyebilir. Bu bir alışkanlıktır.
Bu alışkanlık ne zaman ki tüketilen saat dilimi ve miktar anlamında artmaya ve bu artışla beraber o insanın ilişkilerine, sosyal etkileşimlerine zarar vermeye başlar, işte o zaman bağımlılığa döndüğünden bahsedilebilir. Kısacası bağımlılık anlık zevkleri sağlayan madde ve davranışların artan miktarlarda tekrarlanmasıyla oluşan biyopsikososyal bir bozukluk. Sosyal medya konusuna girmeden önce bir tanı olarak internet bağımlılığından bahsetmek istiyorum. Çünkü bence ilginç bu. İnternet bağımlılığı terimi ilk olarak New York'lu psikiyatrist ve psikofarmakolog Dr. Ivan Goldberg tarafından 95 yılında ortaya atılıyor.
En başta bu ifade klinik psikoloji terminolojisine bir alt başlık olarak girmiyor. Ama alanda çalışan birçok klinisyen ve akademisyen, internet bağımlılığı diye bir gerçek olduğunu savunuyorlar. Hatta bunu porno tüketimi, oyun oynama, çevrim içi bahis, sosyal iletişim siteleri ya da onların alışveriş bağımlılığı gibi alt başlıklara ayırıyorlar. Burada önemli olan nokta, tıpkı az evvel bağımlılığın temel tanımını yaparken değindiğim gibi, insanı gündelik ritminden, yaşamından alıkoyması ve zaman içinde iş ve sosyal hayatında olumsuz etkilere yol açması. Eğer sen internet kullanımını kontrol edemiyorsan, online olarak geçirdiğin sürenin farkına varmıyorsan, başkalarıyla bir aradayken bile başını telefon ekranından kaldırmakta güçlük çekiyorsan, internet kullanımdan yoksun kaldığında aşırı sinirli, saldırgan hallere giriyorsan, o zaman dikkat.
We're Social diye İngiltere merkezinde bir ajans var. Her yıl dünya genelinde tüm dijital verileri araştırıyor. O araştırmaya göre 2023 yılında dünya genelinde 4.76 milyar sosyal medya kullanıcısı bulunuyor. Bu toplam küresel nüfusun %60'ından biraz daha azına denk geliyor. Neredeyse hepimiz sosyal medyada küçük ya da büyük yer kaplıyoruz. Kimimiz post veya tweetlerimizle hayatını, deneyimlerini veya uzmanlığını paylaşıyor.
Kimimiz başkalarının paylaşımlarını takip etmek için hesap açıyor. Çoğumuzun gece uykuya dalmadan önce yaptığı son ve sabah uyandığında yaptığı ilk şey sosyal medya hesaplarına bakmak. Sanal bir ortamda var olmak, orada beğenilmek, daha fazla reaksiyon almak ya da insanların paylaşımlarını takip etmek bizim için neden bu kadar önemli? Bu sanal alem bizi nasıl aldı böyle kendisine çekti? Burada kelit kelime dopamin. Dopamin sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan bir neurotransmitter olarak görev yapıyor.
ve özellikle ödül ve zevk sistemleriyle ilişkilendiriliyor. Yani hoşlandığımız aktiviteleri gerçekleştirdiğimize veya hedeflerimize ulaştığımızda dopamin salınımımız artıyor. Sosyal medya platformlarının yapıları itibariyle bizlerin tekrar tekrar gelmesini sağlamak için beyne dopamin dalgaları salgılattan çok unsurları var. Tek tıkla dilediğimiz içeriğe ulaşma kolaylığı, takipçi sayısı, yorumları, okuma, like butonu, gönderinizin başkaları tarafından ne kadar paylaşıldığı, o gönderiyi kaç kişinin gördüğü, bunların hepsi bize yoğun bir haz oluşturuyor. Biz de bu çarka sürekli geri dönüyoruz. Bu sistem içinde hedefler kuruyor, bu hedeflere ulaşmaya çalışıyoruz.
Peki, sosyal medya bizi hangi ruhsal mekanizmalardan kavrayıp tutuyor? Biraz da onu açayım. İlki, kendini gerçekleştirme. Burada Maslow'un ihtiyaçları hiyerarşisinin en önemli basımağı olan kendini gerçekleştirme ihtiyacından bahsediyorum. Herkesin kendini gerçekleştirdiğini hissettiği an ya da yol farklıdır. Kimi sevgiye daha çok ihtiyaç duyar, kimi için de benlik saygısı ve saygı yorma ihtiyacı daha önemlidir.
Belki senin için yaratıcı olma, kendini bulma, tanıma en temel ihtiyaçlar. İşte sosyal medyada inşa ettiğimiz dünyalar, kimlikler bize kendimizi gerçekleştirdiğimiz hissini besliyor. İnsanlar yeni bir iş bulduklarında, birine aşık olduklarında, zorlu bir projeyi tamamladıklarında veya okuldan mezun olduklarında bunu paylaşmak istiyorlar. Ne kadar görülürsek o kadar kendimizi gerçekleştirdik hissediyoruz.
Ve bu güzel anları paylaşmak istemek çok normal. Zaten birçoğumuz paylaşıyoruz. Ama buradaki sorun da şu. Artık birçoğumuz hayatımızdaki özel ve önemli günleri sosyal medyada paylaşmadığımızda neredeyse o anları yaşanmış saymıyoruz.
Sonra gelelim yine benzer bir mekanizmaya. Onaylanma, kabul görme ve beğenilme geliyor arkasından da. Sosyal varlıklarız biz ve hayatta kalabilmemiz diğer insanların varlığıyla, onlarla kurduğumuz ilişkilerle mümkün. Yalnızlık hissimiz azaldıkça beynimizin salgıladığı oksitosin miktarı artıyor. Biliyorsun, oksitosin aşk, sevgi, mutluluk gibi duyguların kaynağı ve yaşama sevincimizin bir anlamda temeli.
Oksitosin artıyor, kaygı azalıyor. Bu artışın sürmesi için de beynimiz bize dopaminle teşvik sağlıyor. Ardından da onaylanma süreçleri başlıyor. Beğeni butonu, paylaşım oranları, takipçi sayısı işte tüm bunlar bizim onaylanma ihtiyacımızla ilişki kuruyor. Zaten sosyal medya platformlarının popülerleşmeye başlaması yolundaki en büyük kırılım like butonlarının hayatımıza girmesiyle oldu.
Facebook'un like yani beğen düğmesi, başparmak havaya sembolüyle 2009'da hayatımıza girdi. Çok like alan gönderiler etkileşim döngüsünü devam ettirmek için farklı hesapların akışında da gözükmeye başladı. Ve işte o noktada her şey değişmeye başladı. Paylaşımlar otantikliğinin saflığını yitirdi. Tamamen like almak, çok insana ulaşmak ve o etkileşimden tatmin olmak üzerine kurgulanmaya başladı. Araştırmalar da bunu söylüyor bu konuda zaten.
Ve bu onaylanma ve beğenilme isteği insan olmanın değişmez bir parçası. Ancak sen içindeki onaylanma ihtiyacını majör olarak sosyal medya üzerinden tatmin etmeye başladığında işler burada değişiyor. Beğenilen selfilerin, retweet alan düşüncelerin ne kadar çoksa o kadar kabul gördüğünü sanıyorsun. Paylaşımların ne kadar kabul görülürse o kadar tatmin edici bir hayat yaşadığın yanılgısına düşüyorsun.
Bu kocaman bir ilüzyon. Çünkü hiçbir şey gibi o mecradaki like alma ve paylaşılma da sonsuz değil. Bir an geliyor, oradaki etkileşimin duruyor. Ya da bir an geliyor, başka bir trend dalgası baş gösteriyor. Ürettiğin ilgi çekici olmaktan çıkıyor. Başka hesaplara bakıyorsun, daha fazla etkileşim alan, daha çok tıklanan. Böylelikle içindeki kabul görme açlığı daha da derinleşiyor. Ayrıca sürekli bedenimiz ve seçimlerimiz üzerinden bir olay ve kabul görmek kendimizle yabancılaşmaya yol açıyor.
Çünkü kendimizi görüntülerin üzerinden değerlendirdikçe sanki sadece bedenimizden ibaretmişiz gibi algılamaya başlıyoruz. Duygular, düşünceler başka birçok faktör anlamını yitiriyor. Gördüğün gibi de konu hızlıca sosyal medyanın olumsuz taraflarına geliyor. Peki, nedir bu olumsuz taraflar? Birincisi, kıyaslama ve yetersizlik isti. Hiç sosyal medya diye bir şey yoktu diye hayal et. Birinin gittiği mekandan içtiği kahveye, bir araya geldiği insanlardan giydiği kıyafetlere kadar her detayına hakim olmak sence normal mi?
Hadi burası konuları normal, anormal gibi kalıplara sokmadan konuştuğumuz bir yer, o yüzden normal kelimesini kaldırayım. Şöyle sorayım, bu takibi yapmak, başka birisinin detaylı hayat seçimleriyle bu kadar meşgul olmak, sence sana kendini iyi hissettiriyor mu? Unutma, başkalarının hayallerine bakmak insanda kolaylıkla yetersizlik hissi oluşturabilir. Yani kendini diğerleriyle karşılaştırıp, onların senden daha mutlu, daha çekici, daha varlıklı, daha huzurlu olduklarını düşünüyor olma halinden bahsediyorum.
Şunu hep unutuyoruz. Sosyal medya profillerinde insanlar çoğu zaman kendi gerçek benliklerinin bir parçasını yansıtıyorlar. Yani yansıttıkları şey olmak istedikleri benlik. Bunun için kurguluyorlar, hazırlık yapıyorlar, giyiniyorlar, süsleniyorlar ya da kendilerini bir parçası olarak göstermek istedikleri dünyaya benzeyen bir yere gidiyorlar. Bu gerçekliğin kendisi değil, sadece bir boyutu. Hem de birçok kişi için özellikle çalışılmış, cilalanmış bir boyutu.
Bu arada bahsettiğim kıyaslama ve yetersizlik hissini yaratan hesaplar sadece kılık kıyafet, seyahat, yeme içme, mekan gezme paylaşımı yapan hesaplar değil. Sosyal medya öyle dipsiz bir kuyu ki sen her kimse ilgini çekecek ve eninde sonunda sana kendini yetersiz hissettirecek çarkların içine girebilirsin. Yani şu bile olabilir. Mesela ben sıkça kitap paylaşıyorum.
Bu aralar pek paylaşamıyorum aslında. Çünkü açıkçası hayatımda en az kitap okuyabildiğim dönemindeyim. Hep spesifik konular üzerinde araştırmalar yapıyorum. Onlar üzerine okumalar yapıyorum. Roman okumak inanılmaz gözümde sütüyor. Şu yaz dönemi işleri biraz daha yavaşlatabilirsem, yeniden romanlarıma döneceğim. Neyse. Sonuçta şu son birkaç ay hariç normalde çok kitap paylaşıyorum hesabımdan. Ve gelen geri dönüşlerden, mesajlardan biliyorum ki bunu görmek birçok kişiye teşvik oluyor. Ben de okuyayım diyebiliyor insan. Başka şeyleri ayıracağı vakti kitabı ayırmaya başlayabiliyor. Bu evet pozitif bir etki.
Ama bir de bunun şöyle bir yanı var. Ben de bu ara kitap formatında okuma yapmaya istediğim kadar vakit ayıramadığım için, bazen yeni çıkan kitapları tanıtan ya da edebiyat eleştirisi yapan hesapları gördüğümde içim burkuluyor. Yani bazen ben de daha çok okumalıyım, işte geri kalıyorum, hala kütüphanemde beni bekleyen onlarca kitap var. Bak ne güzel okumuşlar, vakit ayırabilmişler gibi düşüncelere, böyle bir tam yargılayıcı demesem de ne tür bir sese sebep olabiliyorlar.
O yüzden mesela dönem dönem senin de beni gördüğünde, beni takip ettiğinde böyle düşüncelerin olabilir. İşte ben çok okuyorumdur o dönem veya mesela gördüğüm değişik yerleri anlatmayı seviyorum. Belki geziyorumdur o ara. Burada kilit nokta takip ettiğin bir hesap. Bir kişi sana ağırlıklı olarak iyi mi geliyor yoksa kötü mü hissettiriyor? Olumlu adımlar atmak için teşvik mi ediyor yoksa yargılayıcı iç sesini mi ortaya çıkartıyor? Elbette bu arada bu hisler dönem dönem değişir. Bazen çok iyi gelen bir hesap hayatının başka bir döneminde seni rahatsız edebilir. Özellikle o dönem içinde bulunduğun durumla hayatının genel gidişatıyla da alakalı olabilir bu. Ve tabii ki burada iç sesini duyup fark etmek ve sakinleşmek de senin elinde.
Ama zaman zaman bu farkındalığı bulamayıp kendini düpedüz kötü hissetmende çok olası ve insancı. Bunu unutmayalım yani. Şimdi bu bahsettiğim durum sosyal medyanın etkileşime girmeden ya da çok az etkileşime girerek izleyici olarak yaşanan kıyaslama kısmıydı. Bir de yetersizlik hissini telafi etmek için aşırı paylaşım yapan kullanıcı tipi var.
İngilizce'de oversharing olarak geçiyor bu. Paylaşım yapmadan duramıyorsan, sürekli ne paylaşacağını düşünüyorsan, hayatında paylaşım odaklı yaşıyorsan, yeterince paylaşım yapmadığını da eksik hissediyorsan ve elbette internetin gitmesi, şarjın bitmesi gibi durumlar seni strese sokuyorsa, üzerine düşün derim. İnsanlar bu aşırı paylaşımı kendilerinin yalnız hissetmemek, stresta başa çıkmak, kendilerini önemli hissetmek için yaparlar. Tabii ki bunu meslek olarak yapan insanlar var. Benim de işte bu podcast'ı, yeni bölümleri, söyleşileri oradan duyurduğum için, online etkinlikler yaptığımız zaman da, kitap kulübümüz, işte bir psikolog olarak da kullandığım için, aynı zamanda mesleğimin bir ucu sosyal medyaya dayanıyor. Hatta büyük bir ucu buna dayanıyor.
Ve ona göre kullanıyorum. Mesleki paylaşımları o yüzden biraz daha ayrı tutuyorum bu anlamda. Çünkü bu da bir gereklilik artık günümüzde. Ben daha çok gönüllü hayatta, özel hayatında bir şeyleri paylaşmadan duramamaktan, o denginin şaşmasından bahsediyorum aslında. Gerekliliklerden değil yani. İşimin bir de negatif yorumlar ya da mesajlarla kırılan özgüven kısmı var. Sosyal medyanın en zararlı, en yıkıcı yanlarından biri şüphesiz bu. Hiç tanımıyor olsam bile birinden gelen bir eleştiri, kötü bir yorum ya da daha da arttırayım, nefret söylemleri içeren bir mesaj senin bütün ruh halini etkileyebilir.
Peki o zaman gelelim sosyal medyanın ikinci olumsuz tarafına. Can sıkıntısı, hedefsizlik ve bunlardan kaynaklı depresyon diyeceğim buna da. Her şey çok hızlı akıyor. Bir sosyal medya platformuna girdiğin anda birkaç saniye içinde bir mesaj, bir fotoğraf, ünlü birinden bir video, uzaktan tanıdığın birinden bir yorum, bir haber sitesinden son dakika haberi, sevdiğin markanın son koleksiyonundan bir parça görebilirsin. Kaydırma işi beynimizi yıpratıyor.
Araştırmacılar bu zihinsel yorgunluk durumunu belistel yüklenme, yani cognitive load theory olarak adlandırıyorlar. Beynimiz sürekli olarak pek çok farklı kaynaktan gelen, farklı türde metin, fotoğraf, video paylaşımlarını değerlendiriyor ve kategorize ediyor. Özellikle TikTok, Instagram Reels, YouTube gibi ses, ışık, hareket açısından zengin ortamlar, zihinsel açıdan en yorucu uygulamalar. Çok uyarana, ışığa, sese, bilgiye maruz kalınca ne oluyor peki? Neyi sevdiğin, neyi sevmediğin, ne yapmak istediğin, ne yapmak istemediğin gibi basit kararlarla arana mesafe giriyor. Karar vereme mahalleri, vakit kaybetme baş gösteriyor, unutkanlıklar oluyor. Gelecek hedeflerini, hayallerini konusunda atman gereken minicik adımlar için geç kalıyorsun. Bu zihinsel yorgunluk da depresyona, kaygı bozukluklarına, pek çok bilgisayar bulgu ve belirtiyi bir şemsiye altında toplayan beyin sesi gibi durumlara yol açıyor.
Çok iç açıcı değil mi? Ve gelelim 3'e. Bastırma ve savunma mekanizmalarının devreye girmesi. Biriyle tartıştın ya da canın bir şeye çok mu sıkıldı? Hop eline alıyorsun telefonu, başlıyorsun kucalamaya. İmajlar, sesler, yazılar, suratlar, manzaralar, mekanlar bombardıman halinde. Ya da dalıyorsun bir haber okumaya veya açıyorsun YouTube'u bir video izlemeye başlıyorsun. Kafan dağılıyor. İçinde olduğu ruh haliyle kalmak ve duygu ve düşüncelerini hissetmek yerine
Bir nevi uyuşturucu gibi sarılıyorsun sosyal medyaya. Kendini az evvelki öfkeden uzak hissetmeye başlıyorsun. Hatta belki demin ağlamak üzereydin ya da sinirden nefes alışverişlerinin düzensizleşmişti. Ama şimdi geçti. Gri, hissiz bir alandasın. Sosyal medya dünyasını senin sunduklarıyla içine çekti.
İşte bu bir bastırma ve savunma mekanizması. Sosyal medya rahatsız edici olan duyguları hissetmemek için bir araç haline geliyor. İlginç bir örnek olabilir ama bu tıpkı ağlamaya başlayan çocuğun ağzına hızla emzik koymak gibi. O da çocuk biziz. Emzik de sosyal medya hesaplarımız. Kötü olan bunu kendi kendimize yapıyoruz. Ortada müdahaleci bir ebeveyn yok.
Bastırma mekanizmaları psikolojide çok üzerinde durulan bir konu. Ruhsal olarak yaşadığımız pek çok kaşığın temelinde bastırılmış duygular var. Tekrar tekrar dediğim gibi, negatif olarak adlandırılan duyguları fark edip, bunların üzerine eğilmeye gönüllü olmazsak, kendimizi de iliğe doğru geliştirme şansını kaçırıyoruz. Ve bir noktada bu bastırılmışlık, Bazen alttan alttan basır agresif bir şekilde, bazen şiddetli bir patlama gibi yüzeye çıkıyor ve hayatlarımızı, ilişkilerimizi ciddi anlamda olumsuz etkiliyor. Bu ayda sadece sosyal medya kullanımıyla değil, genel anlamda dijital dünyayla kurulan ilişkilerle yapılan bir şey. Mesela saatlerce bilgisayar oyunu oynamak ya da sana alışveriş yapmak, kalıcı bir rahatlamaya ulaşma imkansız hale getiriyor bunlar.
Gelelim dörde. Felaket tellalı gibiyim bugün, biliyorum. Ama farkındalık her gelişimin anahtarı. O yüzden biz neyin ne olduğunu bilelim. Bu söyleyeceğim de zaten pek çoğunuzun hala hazırda bildiği bir durum. Maalesef bizler algoritmaların esiriyiz. Şöyle ki, sosyal medya platformları bizi bizden daha iyi tanıyor. Hangi fotoğraflara bakıyoruz, hangi konular ilgimizi çekiyor, nerelere tıklıyoruz. Anlık güclerimizle yöneldiğimiz tüm bu noktalar inceleniyor ve sistem bizim ne istediğimizi, neden zevk aldığımızı öğreniyor.
Kullandığımız uygulama değil de biz bir tür ürüne dönüşüyoruz ve oradan sıyırılma şansımız azalıyor. Arkasındaki dinamikleri detaylı şekilde öğrenmek istersen Netflix'de A Social Dilemma adlı bir belgesel var. Burada YouTube, Facebook gibi platformların arkasındaki tasarımcılar ve yazılım mühendisleriyle röportajlar var. Kullanıcıları nasıl incelediklerini, içeride daha uzun tutmak için neyi nasıl dizayn ettiklerini açık açık anlatıyorlar.
İronik olan da şu, bu bahsettiğim sistem, belgeselin yayınlandığı platformda, yani Netflix'te de yaygın kullanılan bir algoritma geliştirme modeli. Neyse, burada aklımda yer eden ve ara ara dönüp düşündüğüm cümle ise şu oldu. Biz bu hizyondan öncesini bilen son nesil mi olacağız? Evet, şu an en büyük tehlikeyi gençler yaşıyor. Journal of the American Medical Association'da yayınlanan çok yeni bir çalışmaya göre, günde 3 saatten fazla sosyal medya kullanan gençler, ruh sağlığı sorunları açısından yüksek risk altında. Bunun anın sebebi de ergenliğin beynin ikinci en büyük büme dönemi olması.
Gençlerin beyinleri ve sosyal becerileri hızla geliştiğinden sosyal medyanın bağımlılık yapıcılığına karşı özellikle hassaslar. Bu arada dipnot her şeye gençken başladığında daha bağımlılık yapıcı. Yani uyuşturucu, alkol, sigara... Ne kadar geç başlasak, ya keşke hiç başlamasak tabii ama ne kadar geç o kadar iyi diyeceğim bunun için. Sosyal medya için de geçerli bu.
Sosyal medyanın aşırı kullanımı küçük bir çocuğun veya gencin beynini sürekli olarak anında tatmin aramaya yönlendirmesine yol açıyor ve takıntılı, zorlayıcı, bağımlılık yapıcı davranışlar ortaya çıkabiliyor. Araştırmalar bu durumun gençlerde ansiyete, depresyon, dikkat eksikliği, hiperaktifte bozukluğu ve vücut dismorfisi gibi bozukluklara yol açabileceğini söylüyor. Aşırı kullanım yeterince kötüyken Bir de bunlara dijital güvenlik zaafları, siber zorbalık, nefret söylemi gibi çocuğun ya da gencin hayatını daha da karartacak unsurlar ekleniyor maalesef. Benim de bu kontrolsüzlük, bu kötü dünyada bu kadar geniş bir ağa ulaşım, en çok korktuğum şeylerin başında geliyor kendi çocuklarım adına. Ekran başında çok vakit geçiren çocuklar, ekran kısıtlaması getirmek en azından. Çocukların stres, kaygı, hayal kırıklığı veya üzüntü yönetmek için etkili başa çıkma mekanizmaları geliştirmesine yardımcı olmak gerekiyor.
Ne yapılabilir mesela? Takım sporlarına yönlendirebiliriz onları. Mümkünse duayı deneyimlemeleri için her fırsatı dışarı çıkartmaya çalışabiliriz. En önemlisi de onlarla iletişim kurmak, hep yanlarında olduğumuzu hissettirmek. Peki, yetişkinler dünyasına geri dönelim. Bunun bir dengesi yok mu? Bağımlı olmadan bunu kullanmak mümkün değil mi? Ben burada sana aşırı sosyal medya kullanımının getireceği durumu bozuklukları ve kaygı bozukluklarını anlattım.
Bunlar haricinde telefon ekranından yayılan mavi ışık yüzünden uykusuzluk, sürekli boynu öne doğru eğip ekrana bakmaktan oluşan postür bozuklukları, boyun düzleşmesi, mesajlaşma başta olmak üzere aşırı kullanıma bağlı el ve baş parmak sorunları gibi başka sorunlar da getiriyor hayatımıza. Pozitif bir kelebeğim resmen bugün farkındayım. Ve sen şimdiye kadar anlattıklarıma bakarsan şu soruyu sorabilirsin. Hiç mi kullanmayalım?
Hayatından sosyal medyayı tamamen çıkartmak gerçekçi bir çözüm değil. Ve dediğim gibi pek çoğunuzun iş üretimi bu alana bağlı. Benim de burası duyuru kanalımın birçok şey için. Mesela bu psikopatika bölümünü, demin dediğim gibi yükleyince yine oradan duyuracağım dinleyicilere. Ama bu işin de bir dengesi var. Telefonlarımızdaki bu platformları dengeli kullanabilme işi bizim inademize kalmış vaziyette.
Bunun için yapabileceğimiz birkaç şey var. Mesela sosyal medya kullanımının aşırı yaklaştığından endişe ediyorsan ekran sürene limit koyup bunu aşmamaya çalışabilirsin. Bu iyi bir başlangıç olur. Tüm telefonlarda bu özellik var zaten. Sonra takip ettiğin hesapları gözden geçirebilirsin. Sana kendini kötü hissettiğin ya da gerçekten ilgi alanının dışında olanları takipten çıkabilirsin.
Kendine günün belirli zamanlarında sosyal medya araları oluşturabilirsin. Bu aralar haricinde telefonu ya da bilgisayarı kullansan bile sosyal medyaya girmemeye çalışırsın. Diyeceksin ki, sosyal medya benim haber takip ettiğim yer. Haber takibi yapmayı seven biriysen, belirli aralıklarla takip ettiğin haber sitelerine girebilirsin. Bunun da günde dörtten fazla olmamasına dikkat et mesela. Sonra film ya da dizi izlerken telefonu uzaklaştır. Hatta tıpkı sinemadaymış gibi sesini kıs.
Telefonunu yatak odanın dışında tut. Uyandığında elinin uzanacağı yerde olmasın. Yani uyanır uyanmasın. İlk iş telefonuna bakma. Eğer sabahları telefonun alarmıyla uyanıyorsan, kendine bir saat al mesela. Uyan, dikil, perdeleri aç, dışarı bak, biraz kollarını, bacaklarını esnet, yüzünü yıka. Mutfağa git, istersen kahve ya da çayı koy, buzdolabından kahvaltılıkları çıkart. Telefonu eline almak için acele etme. Önce sabaha ait işlerle meşgul ol, sakin başla güne.
Şunu da yapabilirsin bu arada. Bu daha büyük bir adım. Sosyal medya hesaplarından çıkış yapabilirsin. Böylece gün içinde farkında olmadığını uygulamaya bastığında karşına hesap ismi ve şifre soran arayüz geliyor ya, sen de benim ne işim var şu an burada deyip vazgeçip öncesinde ne yapıyorsan onu yapmaya geri dönebilirsin böylelikle. Bence diğer saydığım maddelerde zorlanıyorsan bu da fena fikir değil.
Oku, spor yap, arkadaşlarına sohbet et. Gerçek bir mutluluk için gerçek bir sosyal hayat gerekir. İnsanlarla anlamlı bağlar kurmak için gerçek temaslar gerekir. Güzel selfieler ya da sahip olduğun değerleri paylaşarak belki akıllara girersin ama kalplere giremezsin. Başkalarının fotoğraflarına bakarak veya altına yorum yazarak ilişkilerini nitelik kazandıramazsın.
Aramak, görmek, sohbet etmek gerekir. Bu da bir gayret gerektiriyor olabilir ama değişimler insanın biraz da kendini zorlaması, ittirmesiyle başlıyor. Ve unutma, hayatta karşına çıkan her zorluk senin kendi kişisel gelişimin için bir araç olabilir. Bir sorun varsa bu sorunu çözmek için önce farkına varman gerekir.
önemli olan olaylar karşısındaki tutumluluğu ve hislerini fark etmek. Peki, o zaman bir sonraki patikada beraber yürüyene dek her türlü bağımlılıktan uzak, farkındalıkla ve gerçek temasla dolu, sağlıklı günler dilerim. Görüşmek üzere!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.