Podcast

Yaşamın Anlamı ve Anlamsızlığı Üzerine

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Her gün aynı şeylerle uğraşmak, sürekli benzer şeyleri tekrar etmek... Böyle bir durumda hayata nasıl bir anlam katabiliriz ki? Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde yaşamın anlamı ve anlamsızlığı üzerine düşünüyoruz. Ünlü filozof Albert Camus'nün absürdizm düşüncesi üzerinden, yaşamaya dair bir sorgulama yapıyoruz. Bir absürt kahramanın özelliklerini incelerken, kendi hayatlarımıza yönelik cevapları da arıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.625 kelime · ~8 dk okuma

365 gündür aynı kafeye gidiyordu. 365 gündür aynı baristaydı karşısındaki. Merhaba, hoş geldiniz. 365 gündür aynı sipariş. Merhaba, bir orta boy amerikanı alabilir miyim? 365 gündür aynı soru. Tabii, isminiz? 365 gündür aynı cevap. Pardon, isminizi alabilir miyim? Ama bu sabah biraz farklı.

Tam ismini söyleyecekken durdu. Boş boş baktı baristaya. Barista da ona bakıyordu. İkisi de donup kalmıştı öylece. Ben bilmiyorum ya. Anlamadım? Neyi bilmiyorsunuz? İsmim... Yani ismim var tabii de... Neden her gün buraya gelip size ismimi söylüyorum, onu bilmiyorum. Siz beni tanıyorsunuz, ben sizi tanıyorum. Ama her sabah aynı şeyi tekrarlıyoruz ya. Ben söylüyorum, siz bardağı yazıyorsunuz adımı. Sonra ben bardağı alıyorum falan. Okumuyorum bile artık üstümde ne yazıyor diye. E yarın da yine aynı şeyi yapacağız. Adamın arkasındaki kuyruk sabırsızlanmaya başlamıştı. Barista gülümsedi.

Ama isminizi yazmazsam kahvenizi nasıl bulacaksınız ki? Bulacağım işte, hep buluyorum. Her şeyi buluyoruz, kaybediyoruz, yine buluyoruz. Yapıyoruz, bozuluyor, tekrar yapıyoruz. Her gün binlerce kez. De niye ki yani? Cebinden telefonunu çıkardı. Onlarca okunmamış e-posta. Her sabah siliyordu. Her akşam onlarcası geliyordu. Tekrar tekrar. O sırada kahvesini uzattı barista. Bir orta boy americano, isimsiz. Bardağı aldı, ilk kez dikkatle baktı. Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu. Her zamanki gibi sıcak, her zamanki gibi koyu bir kahveydi işte. Teşekkürler, kolay gelsin. Kafenin camından dışarı baktı. Binlerce insan. Hepsi bir yere gidiyordu.

Transkriptin tamamını oku

Bazılarının ellerinde kahve bardakları vardı. Kim bilir üzerlerinde hangi isimler yazılıydı? Gerçekten kendi isimleri miydi acaba onlar? Masalardan birini oturdu. Laptopunu çıkardı. Boş bir Word dosyası açtı. İmleç yanıp sönüyordu. Ve parmakları klavyeye uzandı. Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır. İntihar.

Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir. Albert Camus'u hatırlamıştı. Onun sözleriydi bunlar. Sisyphus Söyleni kitabında geçer. Başka bir sayfada da şunu söylüyordu Camus'un. Hiç kimsenin bilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü görmedim.

Önemli bir bilimsel gerçeğe varmış olan Galilei, bu gerçek, yaşamını tehlikeye sokar sokmaz, büyük bir rahatlıkla dönüverdi ondan. Bir bakıma iyi de etti. Uğrunda yakılıp ölmeye değmezdi bu gerçek. Dünya mı Güneş'in çevresinde döner, Güneş mi Dünya'nın çevresinde? Hiç mi hiç önemi yok bunun? Peki

gerçekten hiç mi anlamı yok? Boşuna mı uğraşıyoruz? Bu rutin nerede bozulacak? Yoksa her şey rutinde mi gizli? Kamünün gözünden yaşamın anlamına bakacağız bugün. Ama tabii onun gözünden baktığımız şey yine kendi hayatımız olacak. Hazırsanız başlayalım.

Albert Camus. 1913 doğumlu Fransız filozof, yazar ve gazeteci. Yabancı, düşüş ve veba gibi çok değerli kitapların yazarı. 1957'de zamanımızda insanın vicdani sorunlarına ışık tutarak edebiyata yaptığı katkıları nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'nde almıştı. Hayatını kaybetmeden birkaç yıl önce de olsa yaşarken kısmen değeri bilinmişti de diyebiliriz.

Kısacası son yüzyılın en değerli düşünürlerinden biriydi Camus. Ve amiyane tabirle kafayı taktığı, romanlarında, oyunlarında, makalelerinde sürekli ele aldığı bir konu vardı. Anlam. Hayatın anlamı. Yaşamanın değeri ne olabilir? Ki bu konuda oldukça pesimist bir bakış açısına da sahipti kendisi. Yaşamın anlamına bakış açısını kısmen oturtabileceğimiz bir de akım söz konusu. Absürdizm.

Absürt. Latincede uyumsuz, mantığa uygun olmayan anlamları olan bir kelime. Bugün de sık sık duyuyor ve kullanıyoruz. Camus de yaşamı tanımlarken işte bu terime başvuruyordu. Yaşamın absürtlüğüne vurgu yapıyordu. Yani aslında ona göre yaşamın anlamını aramanın bir anlamı da yoktu. Dolayısıyla insanın anlam arayışının absürt olduğundan bahsediyordu.

Buradan yola çıkarak bir nevi kendisinin başlatmış olduğu absürdizm ya da varoluşçu absürdizm akımı girmişti hayatımıza. Sisyfos Söğlen'i kitabında temel aldığı soru buydu. Burada sözü geçen absürtlük, beklentiler ve gerçekler arasındaki çatışmada aslında. İnsanın sürekli bir anlam arayışı içinde olması ve uçsuz bucaksız evrenin bunu gerçekten hiç umursamaması şeklinde özetleyebileceğimiz bir çatışma bu da. Ama bu kadar mı? Yani o zaman hepimiz yok mu olalım? Bırakalım mı tüm mücadeleyi?

Camus ve diğer düşünürlerin hiçbiri size bir reçete sunmaz aslında. Sadece durum değerlendirmesi yaparlar. Camus de Sisyphos Söğlen'inde bu konuda insanların kendince korkunç bulduğu bu gerçekle yüzleşmesi için üç ana yoldan birini tercih ettiğini söylüyordu. Anlamsız yaşamla baş etmenin birinci yolu olarak yok oluştan bahsediyordu Camus. Yani varoluş anlamsız ve absürtse var olmak başlı başına anlamsız bir şeye dönüşüyordu ona göre.

Beklentilerinizle gerçeklik arasındaki uçurumun bir süre sonra dayanılmaz hale gelmesi ve bir noktada yaşamın anlamsızlığının net bir şekilde anlaşılmasından, bir şekilde var olmaktan vazgeçmekten bahsediyoruz. Bir nevi teslimiyet yani. İkinci yol olaraksa felsefi yok oluştan bahsediyordu Camus. Felsefi intihar da diyordu buna.

Varoluşun bayağılığı ve acı gerçekliğinden sizi koruyacak, aklınızı çelecek, hatta kurtaracak bazı inanç ve düşünce sistemlerine bağlanmak, takip etmek olarak özetleyebiliriz bunu da. Bu sistemlerin en başına da dini koyuyordu kamühaliyle. Kendisine göre şu anda dünyada bulunan 12'si büyük gruplara hitap eden 4300 civarı inanç sistemi mevcut. Üstün bir varlığa inanmanın insanlara rahatlık sağladığını ve bu anlamsızlığa bir anlam kazandırdığını söylüyordu Camus. Ancak ona göre herhangi bir inanç sistemi hakiki bir anlam yerine bir ilüzyon görevi görüyordu. Tanrının varlığı ya da yokluğu konu değildi yani burada. Camus'a göre Tanrı zaten yoksa bir anlamdan söz etmek de söz konusu değildi. Eğer Tanrı varsa da şöyle bir sorun ortaya çıkıyordu.

Dünyada bu kadar acı ve anlamsız savaş varken Tanrı'nın var olması her şeyi daha da absürtleştiriyordu. Bunun da ötesinde herhangi bir inanç sistemine dahil olmak bir tür entelektüel intihardı onun için. Eğer inanıyorsanız entelektüel yetilerinizden de fedakârlık göstermelisiniz diyordu kendisi. Tabii söz konusu felsefi yok oluşken sadece dinlerden de bahsedemeyiz. Sevdiklerimiz, anne babamız, çocuklarımız veya arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkilerimiz de birçok insan için anlam arayışının bir kaynağı. Dünyada ne kadar kötülük olursa olsun sevdiklerimiz için yaşıyor, onlar için fedakarlık yapıyoruz. Dolayısıyla her şey çok daha anlamlı kalıyor bu çaba.

Ama işte, Camus'a göre tüm sevdiklerimizin bir gün ölecek olması ve bazılarının ölmeden önce birçok acı çekmesi de ayrı bir absürtlük. Buraya kadar bakınca evet, anlam arayışı için dünyanın manasız çabası diyebiliriz. Ve bu yolda yaptığımız her şey boşuna, her yol çıkmaz. Çok depresif değil mi? E o zaman neden vazgeçmiyoruz? İşte bu noktada Camus'un kendince bir çözümü vardı.

Kısa bir aradan sonra onu da konuşacağız birlikte. Evet, hazırsanız Camus'un o derin sorusunu anlamaya çalışmaya devam edelim. Yaşam bu kadar absürtse yaşamanın anlamı ne olabilir ki? diye soruyordu Camus. Yaşamın anlamsızlığı üzerine de üç ana yol önermişti. İlk ikisini aradan önce zaten anlatmıştım size. Üçüncüsünü de unuttuğumu sanmayın.

Ama önce Camus'un yaşamın tüm anlamsızlığına karşı kendince sunduğu çözümü biraz konuşalım istiyorum. Bir başka önemli düşünür Nietzsche'yi anabiliriz bu noktada. Az çok biliyorsunuzdur. O da Camus ile paralel düşüncelere sahipti. Yaşamın derin bir anlamdan yoksun olduğunu düşünüyor, anlam arayışının boş bir çaba olduğunu söylüyordu. Fakat Nietzsche ilüzyonlara sarılarak bunlardan kurtulabileceğimizi de düşünüyordu.

Mesela sanatçılar onun için en üst yaşam formuydu ve tüm insanlığın onlardan öğreneceği çok şey vardı. Boş, anlamsız, sıkıcı hayatlarımıza şarkılar, resimler ya da heykeller gibi üretimleriyle anlam kazandıran varlıklardı sanatçılar. Hiç yoktan güzellik, estetik çıkaranlardı onlar. Herkes sanatçı olamasa da bu bakış açısıyla kendi hayatımızın şairleri olabiliriz diyordu Nietzsche.

Camus'un bu felsefi soruna sunduğu üçüncü ve sonuncu cevapsa Nietzsche'den biraz daha farklı ve kimine göre daha dürüst bir bakış açısıydı. Bir başkaldırıdan bahsediyordu Camus. Yalnız bildiğimiz anlamıyla bir başkaldırı değildi bu. varoluşun absürtlüğüne karşı başkaldırıydı sunduğu çözüm. Bir absürt kahraman olmamız gerekiyordu ona göre. Ve bir absürt kahraman ilüzyonlara sığınmazdı. Tam aksine absürtlüğün gayet farkında olmalı, bununla cesurca yüzleşmeli ve hatta absürtlüğü tüm kalbiyle kabul etmeliydi. Entelektüel olarak fedakarlık yapmaktan ya da fiziksel olarak yok olmaktansa tüm acı gerçeklere karşı bir isyan etmeyi öneriyordu kendisi.

Bir absürt kahramanın da üç özelliği olduğunu söylemişti Camus. Deminde bahsettiğimiz gibi öncelikle cesur olmalıydılar. Eh ne de olsa varoluşa karşı başkaldırmaktan bahsediyoruz. Elbette cesaret gerekliydi. İkinci olarak özgür olmalıydı bir absürt kahraman. İstediklerini yapabilmeli, en azından her şeyi isteyebilmeliydi.

Son olarak da çeşitliliği gerekli görüyordu Camus. Yaşamın bayağılıktan uzak, çok çeşitli deneyimlerle, tutkularla dolu olması gerektiğini söylüyordu. Bu anlatısını kitaplarında sık sık görüyoruz aslında. Mesela Sisyfos Söğlen'in de konu edindiği Sisyfos, Yunan mitolojisindeki yeraltı dünyasına mahkum edilmiş bir kraldı. Epey de çileden çıkaran bir cezaya çarptırılmıştı.

Devasa bir kayayı yüksek bir tepenin zirve noktasına kadar yuvarlamaya mahkumdu Sisyphos. Üstelik her tepeye ulaştığı an geri yuvarlanıyordu bu kaya. Fakat Sisyphos yılmadan kayayı tepenin zirvesine itmeye devam ediyordu. Tekrar ve tekrar…

Aslında bu onun mutlu bir insan ve abdürt kahraman olduğunu gösteriyordu. Çünkü anlamsızlığı kabullenmiş ve her şeye rağmen yaşamaya, denemeye devam etmişti. Şayet Sisyphos yenilgiyi kabullenir ve acı çekmeye devam ederse bu tanrıların bir zaferi olacaktı. Kısacası zafere ulaşmak için direniş göstermeliydi.

Ne zaman olacağı belirsiz bir kurtuluş umuduna bel bağlamak yerine bu işkencenin sonsuza kadar süreceği gerçeğiyle yüzleşen ve bu kaderini kabul edip aşağı inerek taşı tekrar yukarı çıkartmaya başlayan Sisyphos bir kahramandır artık. Bu boyun eğme değil baş kaldırıdır diye anlatmıştı onu kitabında Camus. Bir başka absürt kahraman örneği ise yabancı kitabındaki Merso karakteriydi. Merso tam anlamıyla bir uyumsuzdu.

topluma aykırı davranışlar sergileyen birisiydi. Öyle ki etrafındakiler çoğu zaman garip serdi Mersoy'u. Roman'ın daha ilk cümlelerinden bu vurdumduymazlığı sezinleri sattı. Anam ölmüş bugün, belki de dün bilmiyorum der burada Mersoy. Annesinin cenazesinde de aynı kayıtsız tavırlara devam eder. Ağlamaz, verilen kahveyi içer, sigarasını tüttürür ve yaşamına devam eder.

Hatta gün doğarken tepeler ardındaki kızıl gökyüzünü seyredip uzun süredir kırlara çıkmadığını düşünür ve içinden ''anam ölmeseydi kim bilir ne güzel gezip eğlenirdim'' diye geçirir. Oysa toplumun beklentisi annesi ölen birinin yas tutması, ağlamasıdır tabii ki. Fakat Merso kendisine annesini göstermek için tabuta açmayı teklif eden görevliyi dahi reddeder. tüm bu kayıtsız ve duygusuz tavırlarıyla gerçek bir uyumsuzdur kendisi. Tam bir absürt kahraman.

Özetle Camus genel kanı aksine yok oluşu güzelleyen birisi değildi. Tam tersi her şeye rağmen devam etme cesareti gösterenleri büyük bir takdirle karşılayan bir düşünürdü kendisi. Tüm bu konuştuklarımızdan bir ton soru işareti belirmiştir zihninizde eminim. Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Benim de öyle. Absürtlüğü, acıyı, cefayı kabul edelim. Ama bu gerçeğin hayatımızı yok etmesine de izin vermeyelim. Fakat absürtlüğü kabul etmek, buna rağmen devam edebilmek birçoğumuz için rahatlatıcı olmayabilir. Ve tabii şu da bir gerçek. Her birimizin kendi taşı var. Her gün yeniden ve yeniden çıktığımız kendi tepemiz. Sizin taşınız ne peki? Siz hangi tepeye tırmanıyorsunuz?

Bence kendimize sormamız gereken en kritik sorulardan birisi bu.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)